Ana Sayfa Blog Sayfa 3136

[Babil’den Sonra] Bir İrlanda türküsü

Şair Can Yücel, İrlanda kökenli Amerikalı folk şarkıcısı Bob Dylan’ın sorular sorup cevaplarını rüzgâra bıraktığı şarkısı Blowin’ in the Wind’in sözlerini Bir İrlanda Türküsü başlığıyla Türkçe’ye çevirmiş (şiiri yeniden yazmış demek daha doğru belki de) ve seslendirmişti.

https://youtu.be/ogSDe_mP4D4

Dört hafta önce Açık Radyo, Babil’den sonra programımda, 18. yüzyılın ortalarından itibaren (özellikle 19. yüzyılda) Kuzey Amerika’ya ayak basan İrlanda kökenli Apalaş köylülerinin Bluegrass müziklerini, Çimen Türkülerini dinletmiştim. İrlandalı göçmenler Britanya’dan gelirken müziklerini de beraberlerinde getirmişler ve yıllar içerisinde bu geleneksel ezgiler Afro Amerikan müziğinin ve caz müziğinin de etkisiyle sonraları Bluegrass olarak adlandırılan müziği ortaya çıkarmış ve diğer taraftan bu müziğin Amerikan Folk Müziği üzerinde de etkileri olmuştu.

Bugün Açık Radyo, Babil’den Sonra programımda bu kez geleneksel İrlanda müziğinin ana vatanından çağdaş yorumlar dinleteceğim.

Kısaca bu müziği ortaya çıkaran büyük göçten ve siyasi-sosyal sonuçlarından da biraz söz etmek istiyorum: Bugün, yaşanan küresel iklim krizinin kaçınılmaz sonucu olarak belirtileri ortaya çıkan susuzluk ve kuraklık nedeniyle, yakın gelecekte tüm insanlığı beklediği söylenen bir ‘gıda krizini’ ve olası büyük insan göçleri meselesini konuşuyoruz.

1840’ lı yıllarda İrlanda verimli topraklara sahip bir ülkeydi ama tahıl, yağ, sığır ve domuz eti, pamuk ve keten gibi iktisadi değeri yüksek ürünlerden aslan payını İngiliz aristokrat sınıfları, arazi lordları alıyor ve büyük kazançlar elde ediyorlardı. İrlandalı yoksul köylüler de Amerika’dan getirilen, verimsiz topraklarda kolayca yetişebilen ve besin değeri de yüksek olan patatesle gıda sorununu çözüyorlardı. Ta ki 1844’de Amerika’dan gelen ve patatese bulaşan bir mantar kısa sürede arazideki-depolardaki patates stoklarını çürütüp, arazileri birer çamur deryası haline getirene kadar. Köylülerin temel gıda maddesi olan patatesin kaybı ile büyük bir gıda krizi ortaya çıktı. Kriz 3 yıl sürdü. Bir milyona yakın insan açlık nedeniyle yaşamını yitirdi. 1847’de Young İreland grubunun isyanı başladı. Bu isyan tarihte Famine Rebelion olarak anılır.

Ahmet İnsel bu olayı şöyle anlatıyordu: 1847’de, İrlanda’da açlığın zirveye ulaştığı ve İrlanda nüfusunun beşte birinin kıtlık yüzünden öldüğü bir dönemde (bu nedenle kara 47 diye anılır), hükümetin İrlanda’daki temsilcisi Lord Clarendon, başbakana yolladığı mektupta durumu şöyle özetliyordu: “Ne yaparsak yapalım, eleştiriye muhatap olacağız. Bu insanların yaşaması için müdahale etsek iktisatçılar bizi eleştirecek, onları ölmeye bıraksak, bu kez hayırseverler.

Buna yanıt içişleri bakanı George Gray’den gelmişti: “İnsanları ölmeye bıraktığı için hükümet ağır biçimde suçlanabilir ama kamu kaynaklarını bu amaçla kullanırsak, çok daha ağır biçimde suçlanacağız”.

Buğdayda serbest ticareti sınırlama, insanlara açlıktan ölmemeleri için yardım etme gibi tasarruflarda bulunmaktan imtina eden İngiliz hükümeti, katı Malthusçu bir politikayı bilinçli biçimde benimsedi ve üç yıl zarfında, 8.2 milyonla Avrupa’nın en büyük nüfus yoğunluğuna sahip olan İrlanda’nın nüfusunun yarı yarıya azalmasına yol açtı. Bu kasıtlı kıyım politikasını eleştiren ender seslerden biri olan Anglikan rahip Townsend, durumu şöyle özetliyordu: “İrlanda halkı, ekonomi politik ilkelerinin canice bir aşırılıkla uygulanmasına dayanan, olabilecek en yanlış politikanın kurbanı oldu.” ”

1 milyonun üzerinde İrlandalı civar ülkelere veya mantarın geldiği Amerika kıtasına göç ettiler. Amerika ve Kanada’ya giden teknelere “tabut gemi” adı verilmişti. 476 yolcu ile yola çıkan bir gemiden 158 kişi Amerika’ya varmadan ölmüştü. Varanların çoğu da hastanede ölmüştü. Göç edemeyip İrlanda’da kalan nüfusun 1 milyonu da hayatını kaybetti. 1851’de İrlanda’nın nüfusu 5 milyon civarında idi. Günümüzde ise İrlanda’nın nüfusu 4 milyonun üzerinde.

Boston’da bu insani felaketi anlatan bir anıt var.

Kanada’dan güney batıya uzanan Apalaş dağları ve çevresindeki ovalara yerleşen İrlanda göçmenleri geleneksel tarım kültürleri, yaşam biçimleri ve müzikleriyle yeni dünyada kendilerini kabul ettirdiler.

Başlangıçta İngiliz kökenli Amerikalıların aşağılamalarına muhatap olan ve patates krizine gönderme yapan “Paddy” deyimiyle hitap edilen İrlandalı göçmenler zamanla 25 milyona yaklaşan nüfuslarıyla Amerikan siyasi yaşamını da uzunca bir dönem belirleyici oldular. John Kennedy, Ronald Reagan, George Bush, Bill Clinton gibi 16 başkan adayı çıkardılar. Her yıl kutlanan St. Patrick günü Amerika’da yaşayan İrlandalıların en bilinen sembolüdür ve New York geçidine iki milyon İrlandalı katılır.

27 Mayıs’ta Elif Cansu İlhan’ın Yeşil Gazete’de yayımlanan yazısında iklim değişikliğinin kültür ve geleneklere etkisine dair yazdığı yazıda: İklim değişikliği, olağan dışı hava olayları, eriyen buzullar, yükselen deniz seviyesi hatta sağlık problemleri gibi etkileri ile biliniyor. Ancak iklim değişikliğinin geleneklerimiz ve kültürümüze etkileri konusunda pek bir şey söylenmedi. Karalar suya gömülürken, insanlar göç etmeye başlarken, iklim düzeni değişirken, halkların kültür ve gelenekleri de yok oluyor…İklim değişikliği yüzünden yok olan kültürlerin hatırası yaşasın diye ILNAMIQUI: “Nasıl yaptığımızı hatırla.” diyordu. Yazının devamında “…Yerel hafıza ve yaşam yöntemleri iklim değişikliğine daha fazla direnemeyince ne olacak? Yaşamakta olduğumuz yeri ve denizleri terk edip yelken açmak zorunda kaldığımızda ne olacak? Kültür sürekli değişen bir yapı ama iklim değişikliği bu değişimi hızlandırıyor. Belgeleme, şu anki kültürlerin geleneklerin ve uğradıkları değişimin unutulmamasını garanti altına almanın bütünsel bir yolu…diye devam ediyordu.

İrlandalılar şarkılarını yeni dünyaya taşıyarak bir anlamda kültürlerini de belgelemiş oldular. Bugün de bu gelenek özellikle müzik aracılığıyla günümüze ve oradan da geleceğe taşınabiliyor. Bugün gelenekleri-kültürleri yok olan bir çok halk İrlandalılar kadar inatçı olamayabilirler!

19.yüzyılda yaşanan bu büyük kıtlık bize aslında ilerde nelerle yüzleşebileceğimiz konusunda da iyi bir örnek. Şu an sadece dünyada buğdayın yetişmediği bir dönemi düşünün. Durum patatesten çok daha vahim olacak ve belki de on milyonlarca insanın ölümüne neden olacak. Dünyanın artan nüfusu ve tüm doğal kaynakları sonuna kadar sömürürken yerine yenisini koymayı düşünmüyoruz. Günümüz sistemi dünyanın bugünkü kaynaklarının devam edeceği üstüne kurulu. Bu kurgudan tek bir öğeyi çıkardığımızda milyonlarcamızın yok olacağı gerçeğini görmeliyiz artık…

İrlanda müziğine gelirsek: Özellikle son yıllarda dünyada daha çok bilinir olan bir müzik İrlanda müziği. Aynı zamanda politik bir müzik de olan bu şarkılar- ezgiler İrlanda halkının yaşadığı onca acıya değinirken aynı zamanda coşkuyu da elden bırakmıyor. Belki de İrlanda halkını her türlü olumsuzluğa karşı bir arada ve ayakta tutan da daha güzel günlere dair korudukları umutlarıydı.

Bugün Açık Radyo- Babil’den Sonra programımda The Dubliners, Irish Rovers, The Chieftains, The Bothy Band, Dervish, Solas ve The Rumjacks gibi gruplardan İrlanda halk şarkıları dinleteceğim.

Müzikle birlikte daha güzel günlere…

 

 

 

Ercüment Gürçay

Zeytinlik ve meralar ile ilgili tasarı tümden geri çekilmelidir – Göknur Yumuşak

Geçen hafta Perşembe günü basında çıkan haberde zeytinlik yasa tasarısının komisyona geri çekildiği yazıyordu. Bu toplumda tasarı tümden geri çekildi şeklinde algılandı ve büyük bir sevinç havası yarattı. Ve bir kazanım elde edildiği sanıldı. Öyle ki beni arayıp tebrik edenler bile oldu.

Oysa tasarı tümden geri çekilmedi. Sadece komisyona geri gönderildi.

Haber şöyle diyor: tasarı ya aynen komisyondan geçecek ya da biraz değişiklik yapılacak. Bunu şöyle değerlendirebiliriz. Tasarı büyük ihtimalle aynen geçecek. Ya da bazı ufak tefek değişiklikler yapılacak. Oysa asıl sorun benim kanımca yine tasarıda aynen korunacak gibi. Yani zeytinliklerin kurul kararıyla şirketlerin (genelde zeytinlikler dağlarda tepelerde olduğu için buralarda madenciler yatırım yapıyor) yani madencilerin  yatırımına açılabilmesini sağlayan düzenlemeye dokunulmayacak. Asıl bu kısmın tasarıdan çıkarılması gerekir.

Ufak tefek değişiklikler de şöyle olabiliyor.

Örneğin zeytinlik tasarısı komisyonda görüşülürken maden işletmelerinin etrafa toz yayacak şekilde çalışmalarının yasaklanması konusunda  düzenleme yapılmıştı. Bu bazı muhalif vekillerce ve kamuoyunda büyük bir kazanım gibi görüldü. Bu tarımsal ürünler ve doğal bitki örtüsü için önemlidir. O tozlar o bölgede doğal yaşamı yok ederler.

Tozların bu etkisini yok etmek için en doğrusu orada yatırım yapmamaktır.

Çünkü her ne kadar önlem alınsa da o bölgede doğal yaşam yok olur. Hiçbir bitki örtüsü kalmaz. Dağlar tepeler taş yığınına dönüşür.

Hem ayrıca bu yasalar ne kadar uygulanıyor ki. Ülkemizde kağıt üzerinde her şey mükemmel ama pratik hayatta karşılığını bulmuyor. Kimse atıklarla ilgili önlem almıyor. Eğer kanunlar uygulansaydı başta Marmara ve Ege Bölgesi olmak üzere dereler çaylar denizler atıklarla bu kadar kirlenmezdi. Elbistan termik santrali bölgedeki yaşamı insan dahil olmak üzere yok etmezdi. İnsan diyorum çünkü bölgede kanser çok yaygın. Anormal doğumlar görülüyor. Yani tozlarla ilgili bu düzenleme kazanım sayılmaz.

Dolayısıyla dün kamuoyunda oluşan hava özellikle yaratıldı. Amaç  toplumsal baskıyı yok etmekti. Kamuoyunun nabzını düşürmekti. Bu asla bir kazanım sayılmaz. Zaten yakında bu tasarının son hali tekrar komisyondan çıkacak durumunu göreceğiz. Umarım yanılırım.

Biz doğa ve insan dostu yaşam savunucuları ufak tefek değişiklikler değil bu tasarının tamamen geri çekilmesini istiyoruz.

Geçimini ve beslenmesini zeytinlerden sağlayan küçük üreticiler de böyle istiyorlar. Çünkü tasarıdaki “kamu yararı “ ibaresinden dolayısıyla kamulaştırmalar da gündeme gelebilir. Ve küçük üreticiler zeytinliklerini kaybedebilirler.

Bu arada en az zeytinlikler kadar önemli olan meralar konusu geri planda kaldı ve sessiz sedasız aynen komisyondan geçti.

Salı günü  genel kurulda görüşülecek bu  tasarı.

Bu mera tasarısı da çok kötü sonuçlar doğuracaktır. Aynen zeytinlik yasası gibi derhal tamamen geri çekilmelidir.

Meraların yok olması ülkemizde hayvancılığın tamamen bitirilmesi demektir.

Çünkü yem fiyatları çok pahalıdır. Yem fiyatları süt fiyatlarıyla başa baş gitmektedir. Oysa meralar doğanın insanlara en güzel armağanlarıdır ve parasızdır. Ayrıca en önemlisi “ekolojik döngü” içerisinde işlevleri çok önemli olduğu için hayvancılığın devam etmesini sağlarlar.

Ülkemizde et ve süt üretimi yetersizdir. Hayvancılık yanlış tarım politikalarıyla bitirilmiştir. Yurt dışından et ihraç edilen ve et  ve süt ürünleri çok pahalı olduğu ve toplum bu ürünlere ulaşamadığı için sağlıksız beslenmektedir. Sağlıklı gıdaya erişim hakkı yok olmuştur. Yurt dışından et ithal edildiği için ülke olarak gıda egemenliğimiz yok olmuştur.

Doğu Anadolu bölgesinin tek geçim kaynağı hayvancılıktır. Ben Erzurum’da dört yıl çalıştım ve yüzlerce köy dolaştım. Yine Şırnak’ta Gaziantep’te çalıştım. Kendim Elbistan’lıyım zaten .O bölgelerde hayvancılığın ne kadar önemli olduğunu biliyorum çok iyi gözlemledim. O bölgelerin doğal bitki örtüsü genelde meralardır. Baharda bin bir çiçekli meralar doğanın en güzel ve en özel armağanıdır tüm canlılar için. Aslında ülkemizin bütün bölgelerinde et ve süt hayvancılığında meralar çok önelidir. Ama Doğu Anadolu bölgesi içi çok çok daha önemlidir. Karadeniz bölgesinde ise yaylacılık çok önemlidir. Yine buraların o eşsiz meraları çok ünlüdür. Burada da temel geçim kaynağı hayvancılıktır.

Meralar hayvancılık için şarttır.

Çünkü hayvanlar meralarda  beslendiğinde girdiler azalır.

Ayrıca de en sağlıklı etler ve sütler hayvanların meralarda beslenmesiyle elde edilir.

Diğer bir konu küçük çapta hayvancılık yapan üreticilerle ilgilidir.Hazır yemler çok pahalı olduğu için ancak hayvanları meralarda beslenirse ayakta kalabilirler. Yoksa ekonomik sıkıntılar dolayısıyla köyleri boşaltır kentlere göçerler. Zaten genelde bu böyle olmuştur. Ama az da olsa hayvancılık yapılmaktadır ülkemizde. İşte meraların yok olması tamamen hayvancılığı bitirecektir.

Meraların mülkiyeti yoktur buralar kamu malıdır dolayısıyla talanı çok kolaydır.

Meralar gerekli ıslah çalışmaları yapılmadığı için mera vasfını kaybediyor. Böylece mera vasfı yok diye yapılaşmaya açılıyor.

Oysa bakanlık mera ıslah çalışması yapabilir hayvancılık yapanlara pirim verebilir vs

Bunların hepsi tarım politikalarıyla ilgilidir.

Şimdi gelelim meralarla ilgili yasa tasarısına.

Madde 30’da şu anda mera vasfında olan alanların vasfını değiştirerek (yani mera olmaktan çıkararak) bu alanların endüstri bölgeleri, organize sanayi bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, serbest bölgeler ile sanayi sitesi ve bunların ilave alanları için kullanılabileceğini kabul ediyor.

Kısacası meralar sanayi için kullanılabilecek. Bütün yatırımlara serbestçe açılıyor.

Madde 3’te ise bu mera alanlarının vasfının değişmesi durumunda ödenecek olan bedelinden muafiyet sağlanıyor. Kanunun gerekçelerinde bu açıkça yazıyor.

Bütün bunlar var olan mera kanunu da değişiklik yapmak suretiyle oluyor maalesef.

Kısacası Salı günü genel kurulda görüşülecek var olan mera kanunundaki değişiklikler tümden meraların geri dönüşümsüz yok olmasını sağlayacaktır. Bu da :

– Zaten bitme noktasına gelen hayvancılığı tamamen bitirecek ve şirketlere bağımlı hale gelecektir ülkemiz tıpkı Afrika ülkelerinde olduğu gibi.

– Şirket üretimleri sağlıksız olduğu ve pahalı olduğu için ülke olarak sağlıklı gıdaya erişim hakkımız yok olabilecektir.

-Et ihtiyacı ithal etmek suretiyle  sağlandığı için ülke olarak gıda” egemenliği” miz yok olabilecektir.

-“Ekolojik denge” geri dönüşümsüz bozulabilecektir..

-Küçük çapta hayvancılık yapan üreticiler aç ve işsiz kalacak ve kentlere yığınların göçü artacaktır. Bu da  toplumda sosyolojik sorunlara sebep olabilecektir.

Bütün bunlardan dolayı zeytinlik ve meralarla ilgili tasarılar derhal tümden geri çekilmeli ve genel kurulda kabul edilmemelidir.

Eğer ülkemizi ve insanlarımızı gerçekten seviyorsak bu konularda duyarlı olmalı ve bu yasa tasarılarını daha geniş katılımlı bir grupla yeniden düzenlemeliyiz.

Bu haliyle zeytinlikler ve meralar talan edilebilir. Ekolojik denge geri dönüşümsüz yok olabilir. Hem ülke ekonomisi hem de insanlarımız zarar görebilir.

Bizler doğa ve insan dostu yaşam savunucuları hep birlikte Salı günü demokratik hakkımızı kullanarak mecliste olacağız. Her partiden vekillerimizle görüşecek bu sorunları konuşacağız. Daha sonra bir  basın açıklaması yapacak ve genel kurulda görüşmeleri izleyeceğiz.

Tüm güzel insanlarımızı bizimle birlikte güç birliği yapmaya çağırıyoruz.

 

Göknur Yumuşak

Zeytinlikleri ve meraları kurtarmak çocuk sağlığını kurtarmaktır – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Mecliste görüşülmekte olan ‘Üretim Reform Tasarısı’ adlı yasa tasarısı “zeytinlik alanlar, kıyılar ve meraları” inşaat ve sanayi yatırımlarına açacak hükümler içeriyor. AKP hükümetinin yıllardır talana açmak istediği alanlar, OHAL koşulları fırsat bilinerek bir torba yasa tasarısı içinde Meclis’ten geçirilmeye çalışılıyor.

Zeytinlik alanları yağmaya açacak değişiklik önerileri gelen tepkiler üzerine geçen hafta tekrar görüşülmek üzere Sanayi Komisyonuna geri gönderildi.

Tasarı özetle şunu ifade ediyor: Zeytinlik alanlar kamu yararının ne olduğuna karar verme yetkisine sahip valinin başkanlık ettiği ve ildeki bazı kamu kurumlarının bürokratlarından oluşan bir kurulun kararı ile maden, inşaat ve enerji yatırımlarına açılabilir. Alınacak kararlarla zeytinlik alanlara termik santral kurulumu, altın ve gümüş madenciliği yapılabilir, çimento fabrikası, mermer ve taş ocakları açılabilir hale geliyor.

Ancak bu tehlike sadece zeytinlik alanlarla sınırlı değil. Tasarı zeytinlik alanlar dışında kıyıları ve meraları da benzeri yatırımlara açıyor. Yani sadece zeytin değil hayvancılığın üzerinde serpildiği meralar da tehlikede.

Bu alanları yatırımlara açmak için yıllardır gösterilen bu ısrar neden?

Neden zeytinlikler, kıyılar ve meralar?

Bu yazının sonunda sırasıyla ülkemizdeki zeytin ağaçlarının dağılımını, altın ve gümüş madenlerini, mermer yataklarını ve çimento tesislerinin bulunduğu yerleri gösteren haritalar var. Haritalar incelendiğinde zeytinlik alanlar ile yasa değişikliğinin önünü açacağı yatırımlar coğrafi olarak üst üste çakışıyor; özellikle Kuzey Ege bölgesinde.

Yürürlükte olan 3573 sayılı yasada zeytinlik alanlara 3 km. mesafeden daha yakın yerlere kimyasal atık çıkaran tesis yapılamaz hükmü var. Bu hüküm enerji, mermer ocağı, madencilik ve çimento gibi toksik atık açığa çıkaran yatırımlar için ciddi bir engel oluşturuyor ve değiştirilmek istenmesinin en önemli nedeni de bu. Meralar için de aynı durum söz konusu.

Google’da yapılacak ve içinde “mera, zeytinlik, çimento, maden, mermer ocağı” sözcüklerinin geçtiği bir arama yasa tasarısının önünü açacağı sanayi yatırımları ile zeytinlik alanlar ve meralar arasında ne kadar çok ihtilaflı durum olduğunu gösteriyor (1, 2, 3, 4, 5, 6). Parantez içinde değindiğim bu birkaç örnek bile meraları ve zeytinlik alanları koruyan yürürlükteki yasalar olmasa işlerin AKP hükümeti ve şirketler açısından ne kadar kolay olacağını gösteriyor.

Yasa değişikliği gerçekleşirse çimento sanayi yatırımlarını, madencilik ve mermer ocaklarını zeytinliklere, mera alanlarına ya da kıyı şeridinde yer alan bir bölgelere yapma önünde bir engel kalmıyor. Böyle bir durumda yitirilecek olan sadece zeytinlikler, kıyılar ve meralar olmayacak. Yasa değişikliği ciddi bir doğa tahribatına ve kimyasal kirlenmeye neden olacaktır. Bu tahribatın yeraltı ve yerüstü sularına, bitkisel hayata ve et, süt, yumurta, peynir gibi gıda ürünlerine yansımaması olanaksız.

Bu söylediklerimi somut olarak bazı örnekler üzerinden anlatmak daha iyi olacak.

Önce çimento sanayisinin durumuna yakından bakmak gerekiyor.

Türkiye çimento sanayi

Türkiye çimento üretimi ve ihracında dünya liderliğine oynayan bir ülke ve bunu sağlamak için de yeni yatırımlar yapması ya da yatırım kapasitesini büyütmesi gerekiyor.

Sektör 2015 yılı sonunda 100 milyon ton üretim kapasitesine ulaştı. İhracat ise 10.7 milyon ton civarında. Bu rakamla Türkiye çimento sektörü üretimde Avrupa 1.si olurken, dünyada Çin, Hindistan, ABD ve İran’la birlikte ilk 5’te yer alıyor. İhracatta ise Çin ve İran’dan sonra ilk üçte yer almakta.

İhracatta fiyat avantajı yakalamak için çimento sanayi yatırımlarının limanlara yakın olması önemli. Örneğin Antalya, Kocaeli ve İzmir gibi gemilere doğrudan yükleme yapılan yerlerde üretim maliyetlerinin düştüğü ve ihracat pazarları için kayda değer bir maliyet avantajı sağlandığı biliniyor. Örneğin ülkemizde Kocaeli ve Antalya gibi yerlerde konumlanan bazı çimento tesisleri ürettikleri çimentoyu doğrudan gemilere yükleme yapacak donanıma sahip. Yapılacak yasa değişikliği ile kıyı bölgelerdeki bu tip fabrikaların herhangi bir yasal engelle karşılaşmadan yatırımlarını büyütme olanağı doğuyor. Kıyı alanları endüstriyel yatırımlara açan düzenlemenin sadece çimento değil, mermer gibi ihracatta iddialı olduğumuz ürünlerin de nakliye maliyetlerini azaltacağını belirtmeli.

Çimento endüstrisi için en önemli maliyet kalemlerinden bir diğeri ise pişirme fırınlarında kullanılan yakıt.

Çimentoda son beş yıllık büyümenin motoru petrol koku

Çimento üretiminde çeşitli hammaddeler fırınlarda pişiriliyor ve bu pişirme işlemi için en çok kömür kullanılıyor. Kömürün çıkarılması, yakılması sonucu açığa çıkan toksik kimyasal maddeler, üretim prosesinde oluşan atıklar, açığa çıkan ve rüzgârla taşınan ince toz çimento sanayisinin neden olduğu kirlilik etmenlerinden bazıları.

Çimento sanayi pişirme fırınlarında son beş yıldır petrol koku ya da petrokok adı verilen bir maddeyi yakıt olarak kullanıyor.

Petrol koku ham petrolün rafinasyonu sırasında oluşan bir atık. Petrolün rafinasyonu sırasında oluşan bu ürün, kömür gibi katı yakıtlara kıyasla fiyatı daha düşük olduğu için tercih edilmekte. Ülkemizde son beş yıl içinde petrol koku kullanım miktarı iki katından fazla artış gösterdi. Bu artışın nedeni ise 2011 yılında yapılan bir mevzuat değişikliğinde gizli.

2011 tarihli katı yakıtlar genelgesi

Petrol koku ithalatında son yıllarda gerçekleşen ani artışın nedeni 2011 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından çıkarılan  “İthal Katı Yakıtlar Genelgesi” oldu. üBu genelge ile ithal edilen petrol kokunda maksimum yüzde 5.5 olmasına izin verilen kükürt oranı yüzde 8’e çıkarıldı; yani daha kirli petrol koku ithalatına izin verildi.

Petrol kokunu en fazla ithal eden ülke Çin. Türkiye diğer önemli ithalatçılar olan Japonya ve Brezilya’dan sonra dördüncü sırada yer alıyor. Türkiye’nin 2004 yılına kadar 1 ile 2 milyon ton arasında seyreden petrol koku ithalatı 2011 yılındaki genelge değişikliği ile hızla artış göstererek 2014 yılı sonu itibariyle 4 milyon ton seviyesine ulaşmış durumda.

Kömürden çok daha kirlisi ithal ediliyor

Kükürt içeriğine göre sınıflandırılan çeşit çeşit petrol koku var ve ithalat izni verilen en kötüsü. Örneğin kükürtdioksit oranı yüzde 0.3 gibi çok düşük olanları da var ve alüminyum işlemede kullanılıyor; ancak çimento sanayisinin kullandığı petrol koku kükürtdioksit içeriği en yüksek olanı.

Ülkemizdeki linyit kömürlerinin yüzde 48’inin kükürt içeriği yüzde 2’den az. İthal edilen petrol koku ise bunun 3-4 katı daha fazla kükürdioksit içeriyor. Daha önce yerli kömür kullanan çimento fabrikaları bu mevzuat değişikliği sonrasında kömürden daha ucuz olan petrol kokuna geçiş yaptı ve dolayısıyla petrol koku ithalatı da patladı. Kömür kullanımının kirlilik ve karbon emisyonu açısından ne gibi sakıncalar doğurduğu tartışılırken petrol koku kullanımı bu tartışmaların üzerine tüy dikti denilebilir.

Petrol koku kanserojen maddeler salıyor

Petrol koku yüksek kükürt miktarı, toksik element içeriği ve bünyesinde kanserojen maddeler barındırması nedeniyle insan sağlığı için zararlı ve tehlikeli atık sınıfında işlem görmesi gereken bir madde.

Kömüre kıyasla daha fazla karbondioksit açığa çıkarıyor. Yanma sonucu cıva, arsenik, krom, nikel, kadmiyum ve vanadyum gibi ağır metallerin yanısıra dioksinler ve poliaromatik bileşikler (PACs) gibi kanserojen etkili çeşitli toksik kimyasal maddelerin oluşumuna neden oluyor. Açığa çıkan heterosiklik amin gibi toksik kimyasal maddeler 50 kilometreden daha uzak mesafelere kadar yayılabilmektedir. Bu kirliliğin ne gibi sorunlara yol açacağına değinmeden önce madencilik ve mermer ocakları üzerine de kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Üzerinde durmak istediğim diğer örnek maden ve mermer ocağı yatırımları.

Sedir ormanlarını koruyan bir yasa olsa tahribat olmazdı

Altın ve gümüş madenciliği Kuzey Ege bölgesi için Bergama’dan bu yana bir tehdit oluşturuyordu zaten. Siyanür gibi toksik kimyasallar kullanılarak yapılan altın arama çalışmalarının toprak ve su varlıklarını ne kadar kirlettiği de biliniyor. Kamuoyuna mal olmuş bir mesele bu.

Mermer ocakları da son yıllarda çok tartışılan konulardan biri. Türkiye’de 14 milyar ton mermer var ve bu rakam dünya mermer yataklarının yüzde 40’ına tekabül ediyor. Mermer de çimento gibi ihraç ettiğimiz ürünlerden biri ve zeytinlikler ile meralar mermer ocağı açma önünde ciddi bir engel oluşturuyor.

Mermer ve taş ocaklarının yaratacağı tahribatın en iyi örneği Antalya’da bulunuyor. Son 15 yıl içinde açılan mermer ocakları Antalya’nın sedir ormanlarına büyük zarar verdi. Sedir ağacı dünyada ülkemizden başka sadece Lübnan’da bulunuyor.

Ormanlık alanların dışındaki bölgelerde de mermer yatakları var ama suya erişim maliyetli olduğundan yatırım için tercih edilmiyor. Mermer madenciliğinde su kullanımı çok fazla ıslatma, yıkama, kesme, cilalama işlemleri su ile yapılıyor. Dolayısıyla ormanlar gibi suyun bol olduğu bölgelerden mermer çıkarmak maliyeti düşüren en önemli etken. Ancak kullanılan su kimyasal açıdan kirletilmiş olarak doğaya salınıyor. Bu kirli su toprağın kimyasal yapısını değiştirerek bitkisel hayata ciddi zarar veriyor.

Zeytinliklerde ve meralarda olduğu gibi sedir ormanlarını da koruyan bir yasa olsa bu tahribat bu kadar kolay olmayacak; belki hiç gerçekleşmeyecekti.

Doğal çevrede olan gıdaya da geçer

Gıdalardaki toksik kimyasal maddelerin en önemli bulaşma kaynağı çevre. Gıda maddelerinin üretildiği veya yetiştirildiği çevre ne kadar kirli ise sofralarımıza gelen gıdalar da o ölçüde kirli oluyor.

Zeytinliklerin, meraların kirlenmesine yol açan yatırımlar yediğimiz, içtiğimiz gıdaların da kirlenmesine yol açacak.

Komisyonda görüşülen yasa değişikliği yapılırsa, zeytinliklere, meralara ve kıyılara yapılacak sanayi yatırımları gıda maddeleri ve su varlıklarında kimyasal kirlenmeye yol açacaktır.

Hayvansal ve bitkisel çeşitli gıda ürünlerinde ve sularda uzun dönemde çeşitli sağlık sorunlarına yol açan toksik madde kirlenmesi karşımıza çıkacak ciddi sorunlardan biri olacak.

Petrokok yakılması ya da altın ve gümüş madenciliği sonrasında hormonal sistem üzerinde bozucu etki gösteren toksik kimyasallar açığa çıkıyor.

Hormonal sistem bozucu kimyasal maddeler en çok bebek ve çocuk sağlığını olumsuz etkiliyor. Bebek ve çocuk sağlığı içinde yaşadığımız çevrenin sağlığına sıkı şekilde bağlıdır; zeytinlikleri ve meraları tahrip etmek, kimyasal kirlenmeye maruz bırakacak yatırımlara açmak çocukların sağlığı ile oynamaktır.

Zaman içinde sadece çocukların sağlığı olumsuz etkilenmekle kalmayacak; meraların tahrip edilmesi ile hayvancılık yapmak da iyice zorlaşacaktır. Hayvancılık sadece kapalı alanlara, ağıllarda yapılmaya mahkûm edilecektir. Bu tip bir hayvancılık gıda güvencesini ortadan kaldırır; mısır ve soya gibi yem bitkileri ithal edilmeden sürdürülemez ve bu çok pahalıya mal olacak bir seçenektir. Aslında şu an bile pahalıya mal oluyor; ama daha kötüsü olacak, et ve süt fiyatları zaman içinde aşırı artacaktır.

Zeytinliklerimizin, kıyılarımızın ve meralarımızın yatırımlara açılmaya değil korunmaya, onarılmaya ihtiyacı vardır. Ülkemizi kanserojen madde çöplüğüne çevirerek üretim ve ihracat yapmaya çalışmak büyük bir aymazlıktır; kamu sağlığına karşı işlenmiş bir suçtur.

Meclis’te gündemde olan yasa değişikliği önerisi bütünüyle reddedilmelidir.

Zeytinlikler, madenler, mermer ocakları ve çimento fabrikaları nerede bulunuyor

Zeytinlikler

Altın ve gümüş madenleri

Mermer yatakları

Çimento fabrikaları haritası

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

CHP’liler HDP ile görüştü

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu HDP Genel Merkezi’nin önünde Sırrı Süreyya Önder karşıladı. Tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın odasında gerçekleşen görüşme 1 saat 10 dakika sürdü. HDP Eş Genel Başkanı Fatma Kurtulan dokunulmazlıkların kaldırılmasını anımsattı, Kılıçdaroğlu ‘kimse düşüncelerinden ötürü cezaevine atılmamalı’ dedi.

Referandum sonrası ‘Hayır’ diyen muhalefet partilerini ziyaret turuna çıkan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, görüşmelere Meclis’in üçüncü büyük partisi yerine Saadet Partisi’nden başlamıştı. Bu tutumu nedeniyle eleştirilen CHP’nin HDP’yi ziyaret edip etmeyeceği merakla bekleniyordu.

Geçen hafta HDP’den randevu talep eden CHP lideri ilk kez HDP Genel Merkezi’ne geldi. Genel Merkez binasının önünde Sırrı Süreyya Önder tarafından karşılanan CHP lideri Kılıçdaroğlu, tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın odasında ağırlandı.

Kılıçdaroğlu odaya girişinde dikkatini çeken duvardaki bir tabloyu sordu. Önder de, “Bu oda tutuklu eş başkanımız Demirtaş’ın odası. Bu tablo da ona hediye olarak gelmişti” dedi. Kılıçdaroğlu da tabloyu Hakkari’de Bir Mevsim filmindeki bir sahneye benzettiğini söyledi. Bu diyaloğun ardından görüşmeye geçildi.

Görüşmeye katılan HDP heyeti içinde Eş Genel Başkan Serpil Kemalbay, TBMM İdare Amiri Sırrı Süreyya Önder, parti sözcüsü Osman Baydemir ve MYK üyesi Fatma Kurtulan yer aldı. CHP heyeti içinde ise Genel Başkan Yardımcıları Bülent Tezcan ve Haluk Koç’un yanısıra Başdanışman Cemil Erhan yer aldı.

1 saat 10 dakika süren görüşmenin ardından yaptığı açıklamada HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay şunları söyledi:

‘Diyalog sürmeli’

“Sayın Kılıçdaroğlu ile kamuoyunun bir süredir beklediği bir buluşma gerçekleştirdik. Kendilerine ziyaretleri için teşekkür ediyoruz. Böylesine zorlu bir dönemde dünyada bölgede ve Türkiye’de oldukça büyük kırılma anlarının yaşandığı bir dönemde partimizi ziyaret ettiler. Özellikle meşru olmayan anayasa referandumundan sonra demokrasi güçleri açısından ortak bir mücadele anlayışıyla yan yana gelişinin diyalog içinde olmasının büyük bir önemi ve anlamı var.

Partimiz 7 Haziran’ın ardından önemli bir saldırıya uğradı. Dokunulmazlıkların kaldırılması, meclisin iradesinin ortadan kaldırılması, 6 milyon seçmenin iradesinin yok sayılması, antidemokratik süreç, OHAL ve KHK’ler, bir gecede insanların ekmeğinden edilmesi, gazetecilerin tutuklanması, çatışma ve savaş politikalarının yürürlükte olması, önümüzdeki süreç açısından bizlere bu karanlık tablonun değişmesi için ve önemli demokratik tartışmalarda yan yana geliş açısından sorumluluk yüklüyor. Bu anlamlı diyalog ve görüş alışverişinde bulunduğumuz bu ziyaret bizim için önemli. Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum. Umuyorum ki bu yan yana geliş başta cezaevinde bulunan partililerimizin özgürlüklerine kavuşmasına da hizmet eder. Önümüzdeki dönemde bizler demokrasinin evrensel insan hakları kriterlerinin demokratik ilkeler etrafında partiler arası diyaloğun sürmesi gerektiğini düşünüyoruz. Tekrar teşekkür ediyoruz.”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ziyaret sonrası açıklamaları şöyle:

“Güzel bir görüşme oldu. Bir referandum süreci yaşadık. Bu süreçte demokrasiyi savunan kim varsa bugün de demokrasiyi savunmalıyız. Birlikte yaşama iradesinin en güçlü ortaya konacağı rejim demokrasidir. Birlikte yaşayacaksak birbirimizin düşüncelerine tahammül etmeliyiz. Kimse düşüncelerinden ötürü cezaevine atılmamalı. Siyasal görüşlerimiz farklı olabilir, farklı siyasi partilerde, derneklerde, sendikalarda olabiliriz. Ama bir demokrasi ortak paydasında buluşmak zorundayız. Türkiye’yi uygar dünyaya taşıyacak ana omurga budur.

Eğer bugün Türkiye yarı açık cezaevine dönüşmüşse, olağanüstü kararnamelerle yönetiliyorsa kimse demokrasiden söz edemez… Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde bir arada yaşayarak demokrasiyi güçlendirmek istiyoruz… Demokrasi kadar güzel bir şey yok . Şimdi demokrasinin askıya alındığı bir süreci yaşıyoruz. Demokrasinin olduğu yerde terör, terörün olduğu yerde demokrasi olmaz. Biz düşüncelerini açıkladı diye hapishanelerinde gazetecilerin, aydınların olduğu bir Türkiye istemiyoruz. İşini istedi diye açlık grevi yapan ve hapishaneye konan hocaların olmasını da istemiyoruz. Böyle bir Türkiye’yi bir hak etmiyoruz. Yıllarca demokrasi mücadelesi verdik. Döndük dolaştık aynı yere geldik. Bir araya gelmeliyiz ve demokrasi türküleri söyleyerek ülkemizi yüceltmeliyiz.”

CHP ile HDP arasında genel başkan düzeyinde gerçekleşen son görüşme 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra TBMM’de gerçekleşmişti.

(Artı Gerçek)

“Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar”da yeni dönem

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Şişli Bomonti’de “Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar”a yeni dönemi konu alan basın toplantısı düzenledi.

Oya Ayman’ın moderatörlüğünü yaptığı toplantıda Buğday Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu pazarların geleceğine ilişkin sunum yaptı. Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Leyla Aslan Ünlübay, “Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar Esnafı Komisyon Üyesi Ercüment Yıldırım ve Şişli Belediyesi Zabıta Amiri Mehmet Zeybek de toplantıda söz aldı.

Yeni dönem

Şehirlioğlu ve Ünlübay’ın verdiği bilgiye göre, pazarların yeni döneminde Buğday Derneği danışma pozisyonuna geçiyor. Çok sayıda paydaş bir araya gelerek ortak çalışma yürütüyor.

Yeni dönemde derneğin gönüllü olarak üstlendiği operasyonel sorumluluk, esnaf, türetici, belediye ve yine Buğday Derneği’nin de içinde bulunacağı komisyonlara devredilecek. Dernek yeni dönemde, Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar’daki sistemin denetimini ve pazarların sağlıklı gelişimi için danışmanlık yapacak.

Yıldırım: Yeni dönemde ekolojik ürüne ulaşım kolaylaşacak

Pazarlardaki üreticileri temsilen söz alan Yıldırım yeni dönemdeki çalışma koşullarının ekolojik ürünlerin kullanımının ve ürünlere erişilebilirliğin kolaylaşacağını belirtti:

“Ülkemizde yasalar ve yönetmeliklerden başlayan aşağıya doğru eksiklikler vardı ve bizler üretici, pazar esnafı olarak bunların sıkıntısını sürekli çektik, çekmeye de devam ediyoruz. Her şeyin başında lojistik problemi ve bunun içerisinde ürünlerin korunması sonra fiyatlandırılması karşımıza geliyor.

“Daha da önemlisi güvenli yani doğru gıdanın pazar alanına sokulması gerekiyor. Buğday Derneği’nin yeni dönemdeki ekolojik pazarlar üzerinde yaptığı çalışmayı bir süredir Şişli’deki ekolojik pazarda uygulamaya çalışıyoruz. Ancak üst komisyon olmadığı için biz bir anlamda yasamayı da yürütmeyi de bir arada yapmak gibi bir durumda kalıyoruz. Çakışıyor ve bir yerlerde tıkanıyor.

“Yeni dönemde bunlar ayaklar üzerine oturacak. Bizler açısından destekleyici bir çalışma ve artık hangi çerçeveye uymamız gerektiğini biliyoruz. Neleri yapmamız neleri yapmamamız gerektiğini bundan sonra işin içerisinde olan kişiler ve kesimler olarak hep birlikte üstlenmiş olacağız.

“Yeni dönemde denetim mekanizması direkt olarak pazar alanı içerisine girmiş oluyor. Pazarın bütün paydaşlarının bir araya gelerek hızlıca karar alıp yön bulduğu bir ortam oluşacak. Ekolojik pazarların böyle yönetilmesinin ekolojik ürünlerin kullanımına da katkısı olacak.

Zeybek: Pazarın organik imajını koruyacağız

Pazarlardan sorumlu Şişli zabıta amiri Zeybek ise belediye olarak organik pazarların imajını korumak için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerini söyledi:

“Pazarlar zabıta müdürlüğüne bağlandıktan sonra ben bu görevde oldum. Buğday Derneği ile bu süre içerisinde çok yoğun çalışmalar yaptık. Biz belediye yetkilileri olarak pazarın organik imajının korunması amacıyla yoğunlaştık ve bunula ilgili etkin denetimler yaptık. Kuralları ihlal edenlerle ilgili idari işlemler yaptık.

“Organik pazarların Şişli’de olmasından, ilk burada açılmasından Şişli Belediyesi olarak gurur duyuyoruz.

“Biz kendi üzerimize düşen pazarın fiziki şartlarının düzeltilmesi noktasında da önemli çaba sarf ediyoruz. O imajın korunması ve geliştirilmesi bağlamında da Buğday Derneği ile çalışmalarımız her zaman devam edecektir.

2006’dan 2016’ya gelişen pazarlar

Buğday Derneği’nin verilerine göre Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar’ın 10 yıllık gelişimi şöyle:

–          Tezgah sayısı 45’ten 307’ye

–          Esnaf ve üretici sayısı 25’ten 73’e

–          Alışveriş yapan insanlar birkaç yüz kişiden 5 binin üzerine yükseldi.

Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar hakkında

Ekolojik pazarlar projesi “ekolojik, sağlıklı, adil ve sürdürülebilir üretim-tüketim döngüleri oluşturma, güçlendirme ve katılım sağlama programı ile kamuoyunun bilgilendirilmesi ve örgütlenmesi” hedefiyle Buğday Derneği tarafından oluşturuldu.

Dernek bu kapsamda ilk pazarını 2006’da İstanbul Şişli’de kurdu. Sonrasında Kartal, Bakırköy, Küçükçekmece, Beylikdüzü, Kayseri’de de Kocasinan ve Talas ilçelerine pazarlar kuruldu.

(bianet.org)

Arda Turan yalnız değildir…- Hürrem Sönmez

Hürrem Sönmez’in yazısı diken.com.tr  sitesinden alındı

Günlerdir her yerde bu haber. Milli takım kaptanı Arda Turan uçakta gazeteciye saldırmış, boğazını sıkmış, küfretmiş. “Aile şerefime hakaret etti” diye izah etmiş sonra davranışının sebebini.

Anladığımız kadarıyla aile şerefini temizlemek için aile şerefine hakaret eden gazeteciye “Ananı, karını, kızını…” diye bütün kadın aile bireylerini kapsayacak şekilde galiz küfürler etmek gerekiyor, çünkü mer’i hukuk düzenimiz kısasa kısastır bizim ve aile şerefi böyle temizlenir.

Kendisini tanımam, milli takımın kaptanı olduğunu da bu olay vesilesiyle öğrenmiş oldum. Referandum öncesi paylaştığı “Daha güçlü bir Türkiye için ben de varım” videosunu görmüştüm milli takımın yerli ve milli kaptanının. Bu olay üstüne biraz bakınırken rastladım, şöyle de bir açıklama yapmış daha önce: “Tabi ki her yerde ben olacağım, yüz yıllık tarihe baksınlar kaç tane Arda Turan var.”

Biz çocukken, internet yoktu, doğal olarak wikipedia da (gerçi şimdi yine yok ama) ansiklopedi kuşağıyız biz, ‘100 Türk Büyüğü’ diye bir ansiklopedi vardı mesela. Oradan Ali Kuşçu’yu, Piri Reis’i filan okurduk. Bu dönemin ‘Türk Büyükleri Ansiklopedisi’ni düşündüm Arda Turan’ın o sözlerini okuyunca. Hani ihtiyaç hâsıl olur da gelecek nesillere aktarmak gerekirse diye.

Bir süre önce Milliyet gazetesinin en hayırsever işadamı ödülüne layık bulduğu Sedat Peker ilk aklıma gelenlerden. Sonra şahane müteahhitler var. Ramazan ayı boyunca ekranlardan orucu neler bozar sorusu yanıtlayarak milyonlar kazanan din âlimleri… Bu dönemin ‘Türk Büyükleri Ansiklopedisi’ yapılacaksa altın harflerle yazılacak isimler bunlar.

‘Daha güçlü bir Türkiye’yle hayal edilen şey tam da budur ve Arda Turan gibiler bu hayalin en güzide ve belki ‘en masum’ mahsulüdür. Cübbeleri polis postalları altında ezilen, “Kanlarında duş alacağız” denen akademisyenleri, KHK’larla işinden edilen insanları, hapislerde çürütülmeye and içilen muhalifleri, düşündüğü ve düşündüğünü söylediği, bu çürümeye itiraz ettiği için cezalandırılanları, sindirilenleri, susturulanları, bu toplumun haysiyetli insanlarını çıkarttığınızda geriye bu palazlanmış lumpenlik ve kabadayılık kalır.

Arda Turan yalnız değildir.

Aynı gün düşmanları için, “Cezalarını çekip içeriden çıksalar bile bu halk gereken cevabı verecek, yüzlerine tükürecek” diyerek yeni bir öç hukuku(!) ihdas eden cumhurbaşkanı yanındadır,

“Uyuşturucu satıcısını gördüğünüz yerde acımayacaksınız” diyen içişleri bakanı arkasındadır.

Masumiyet ilkesini, dürüst yargılanma hakkını yok sayan hakimler savcılar, hepsi Arda’yla birliktedir…

Zira milli takımın kaptanı ‘ona yanlış yapan’ gazeteciye gereken cevabı vermiş, gördüğü yerde acımamış, devlet büyüklerinin kendisine salık verdiği yöntemi uygulamıştır nihayetinde.

Bir mafya babasına en hayırsever işadamı ödülü verebilecek kadar şirazeden çıkan medya, köşelerinden her gün nefret saçan ‘gazeteciler’, dekolteli kadını otobüsten atan otobüs şoförü, sokak ortasında kadınları delik deşik eden erkekler, gencecik bir kadının işkenceyla saçlarını yolan polisler… Hiçbiri yalnız değiller. Aynı organizmanın hücreleri hepsi ve hep birlikte ‘adamlığın kitabı’nı yazıyorlar nice zamandır. Vatan sevgisiyle dolup taşarak sekiz haneli banka mevduatları yapanlar, su akarken testiyi doldurmayı iyi bilenler daima el ele gönül gönüle.

Meydanlardan kükrüyorlar “Adam gibi adam olun” diye, ekranlardan ve sosyal medyadan ‘adamlık’ boca ediliyor her gün üstümüze. Ve bu yeni türden ‘toplum sözleşmesi’ ‘Kendi adaletini kendin sağla, hak edene cezasını kendi ellerinle ver’ diyor iştirakçilerine.

Her türlü pisliği ve az gelişmişliği vatan millet sevgisi ve ‘adamlık’ müessesiyle harmanlayanların insan olmaya dair değerlerin üzerinde koro halinde tepinmesi bu dönemin hâkim kültürü. Milli takım kaptanı da yeni toplumsal kültürümüzün seçkin örneği.

Bütün bunlar yaşanırken Tahir Elçi isminin kayyım eliyle değiştirilmesi, Rıfat Ilgaz’ın isminin Cide Meslek Yüksekokulu’ndan silinmek istenmesi tesadüf değil elbette. Yerli ve milli kültürün kendinden olana yer açmak için gerçek ‘yerli’yi yıkmak, silmek, yerinden etmek gibi asli bir görevi var zira.

Arda Turan “Yüz yıllık tarihe baksınlar” derken kısmen haklı olabilir. Bu kadar pespayeliğin bir araya geldiği başka bir dönem olmayabilir gerçekten de. Geçtiğimiz hafta boyunca devletin başının hakaret etmelere doyamadığı o ‘Geziciler’den bu kadar nefret edilmesinin sebebi tam da bu. Yaşadığımız dönemin bütün bu mezbeleliği içinde pırıl pırıl bir muhalefet şerhi düşülmüş olması tarihe. Ve her defasında onlara kendi oldukları yeri hatırlatıyor olması…

Küfürüyle, şiddetiyle, hak hukuk tanımazlığıyla hayatımızın her alanını ele geçirmeye çalışan, bu ‘adamlık’ kültürü yeni mahsullerini vermeye devam edecektir ama onlar ne kadar yok etmek isteseler de bir hafızası var bu toprağın. İçinde Metin Oktay, Rıfat Ilgaz, Tahir Elçi gibilerin, adamlığın değil insanlığın olduğu. Ve kazandıklarını sandıkları her an yeniden filiz verecek beklemedikleri bir yerde…

Hürrem Sönmez – Diken 

Zeytinlikler ‘şimdilik’ kurtuldu, hükümetin yeni hedefi milli parklar, sit alanları ve tabiat parkları!

AKP Hükümeti, yedi kez TBMM’den geçirmeye çalıştığı zeytinliklerle ilgili düzenlemeyi “şimdilik” bir kez daha geri çekerken, doğanın “topyekun tahribi”ni öngören “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”nı ikinci kez Meclis’e sundu.

Hükümet, 14 yıl önce çalışmalarına başladığı, beş kez metne dönüştürdüğü, yedi yıl önce TBMM’ye gönderdiği, 2013 yılında Meclis’te görüşmelerine başlanan ancak yükselen toplumsal muhalefet ve Gezi Direnişi’nin yarattığı atmosfer üzerine geri çekmek zorunda kaldığı tasarıyı bu kez de “Avrupa Birliği’ne uyum” bahanesiyle gündeme getirdi. TBMM AB Uyum Komisyonu’nda görüşmelerine başlanan tasarı, koruma altındaki alanları “kamunun üstün yararı” gerekçesiyle bakan ya da çoğunluğu bürokratlardan oluşan kurulların kararıyla kullanıma açacak, bugüne kadar alınan tüm koruma kararları gözden geçirilecek.

BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre, komisyona bilgi veren Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Yönetim Hizmetleri Dairesi Başkanlığı İşletmeler Şube Müdürü Mustafa Yılmaz farklı mevzuatlarla, farklı kurumlarca yürütülen çalışmaların problem yarattığını öne sürdü.

Tasarı ne getiriyor?

» Doğal sit kararları, milli parklar, tabiat parkları, doğal alanların korunması ve bu alanların kullanıma açılması Çevre ve Orman Bakanlığının yetkisine veriliyor. Hazine arazileri, meralar ve ormanlar “üstün kamu yararı” gerekçesiyle bakan tarafından kullanıma açılabilecek. Orman ve Su İşleri Bakanlığı korunan alanı devredebilecek, sınırları değiştirecek, sit derecesini düşürebilecek, koruma kararını kaldırabilecek.

» Kültür ve tabiat koruma kurullarının yetkileri alınacak, bu kararlar bakan ile çoğunluğu bürokratlardan oluşan kurullara devredilecek. Böylelikle koruma statülerinin hükümetin istediği gibi belirlenmesinin yolu açılacak.

» Doğal sit ve Milli Park kararlarının tümü yeniden değerlendirmeye alınacak. Tasarı ile aralarında Munzur Vadisi, Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Göreme Vadisi ile Boğaziçi’nde korunan alanların niteliklerinin değiştirilmesinin önü açılacak.

» Koruma statülerinin değiştirilmesiyle bu alanlarda HES yapımı kolaylaşacak. HES projelerinin “Milli Park”ta yapıldığı gerekçesiyle iptali engellenecek.

Yeni bir rant kapısı

TBMM AB’ye Uyum Komisyonu üyesi ve CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan: İnsan hakları ihlalleri, OHAL uygulamaları, ekonomik ve güvenlik sorunu gibi yakıcı sorunlar için Meclis çalıştırılmazken zeytinliklerin tahribatı başta olmak üzere çevre ile ilgili tasarılar dayatılıyor. Vahşi bir şekilde doğa talana açılarak, katledilerek, rant elde edilmeye çalışılıyor. Türkiye hem sosyolojik olarak hem coğrafi dokusuyla başka kimliğe büründürülmek isteniyor. AB Uyum Komisyonu, uzun zamandır Türkiye’nin AB ile inişli çıkışlı ilişkisi yüzünden çalıştırılmadı. AB mevzuatı ile ilgili pek çok tasarı diğer komisyonlara gönderildi. Ancak şimdi çevre ile ilgili bu tasarının gündemimize getirilmesi örtbas edilmek niyeti gösteriyor.

41 Milli Park 16 bin SİT alanı

Türkiye’de 2016 yılının sonunda derlenen verilere göre 41 adet Milli Park bulunuyor. Kendi içerisinde arkeolojik, kentsel, tarihi, çakışan ve karma isimleri ile kategorilere ayrılan sit alanından ise 16 bin 483 adet bulunuyor. Bu sit alanlarının 15 bin 559’u arkeolojik sit alanı, 282’si Kentsel sit alanı, 196’sı tarihi sit alanı, 32’si kentsel arkeolojik sit alanı, 89’u karma sit alanı ve 359’u çakışan sit alanı olarak sınıflandırılıyor. Türkiye’de en fazla sit alanı, 930 adet sit alanına sahip Konya’da bulunuyor.

(BirGün)

Tasarı komisyona geri çekildi – Önder Algedik

Önder Algedik’in yazısı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Zeytin ile ilgili madde şimdi komisyona gidecek. Tekrar görüşülecek. Orada varılan karar ile tasarı tekrar meclise gelecek. Zeytinin kurtulması için komisyondan “3 km koruma bandı” gibi palavralara inanmamanız gerekiyor. Çünkü , “alternatif alan bulamadım” diyenlere, “kamu yararı vardır” diyenlere bu alanlar açılıyor. Toplum olarak “kamu yararı” lafı ile açılan madenin, taş ocağının haddi hesabı yok. Bu ifadeler Madde 4’ten çıkmadıkça koruma bandı lafının karşılıksız olduğunu bugün herkes biliyor.Komisyona gelene kadar toplumda kimsenin haberinin olmadığı, muhalefetin sayısal azlığı gerekçesi ile komisyondan da geçirilen, genel kurulda konuşulmaya başlamadan önerge ile öne çekilen tasarı daha ilk konuşmacının ardından ertelendi. Daha ne olduğu anlaşılmadan son gelen haber ile komisyona geri gönderildiğini öğrendik.

Üretim Reformu Paketi adı ile zeytinlikleri, meraları ve kıyıları betona açan, burada tesis yapılmasını sağlayan tasarı, sanayiciye aynı zamanda buralara taşınması durumunda masraflarını karşılayacağı destekler de veriyordu. Hatta boşaltacağı eski sanayi sitesini değerlendirmesi için gayrimenkul yatırım ortaklığı bile kurduruyordu. Açıkçası sanayi üretimini olmasa bile çimento üretimini artıracağı ortada idi. Zaten 2015’te 78 milyon ton çimento tüketen Türkiye 2023’de 100 milyon hedefini başka nasıl sağlayacaktı?

Nasıl olabiliyordu ki? Bir yıl evvel 736 işveren örgütüne haber verilmiş, halkın haberi olmamıştı. İktidar partisi 76 maddeden sadece bir maddeyi geri verip üstüne 15 madde daha ekleyerek 90 maddeye çıkarmıştı. Hatta komisyona son dakikada giren zeytinciler neredeyse kovulmuştu.

Ama Salı günü tasarıya geçmeden önce iftara gidildi ve geri dönüldüğünde tasarı uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Ama kimsenin haberi yoktu. Evet, ertesi gün zeytin üreticileri bakanlarla görüşmüş, bir ertesi gün, yani bugün en üst ağızdan zeytinlik maddeleri görüşülmek üzere tasarının geri gönderildiği haberi gelmişti.

ÇÜNKÜ TOPLUMSAL MUHALEFET KAZANDI!

Konuya dair ilk çağrı 26 Mayıs’ta gelmiş, bu sayfalardan da tasarının ne olduğunu anlatmıştık. Tam 14 gün sonrasında tasarı komisyona geri gönderilmişti. Daha önceki 6 saldırı sonrası bir taraf moralsiz olsa da, son anda rüzgar döndü. Önce telefon kabloları yoluyla meclise girenler, dertlerini komisyon üyelerine anlattı. Sonrasında da ziyaretler başlayarak meclis denetlenmeye başlandı. Bu durumda zeytin üretici birlikleri komisyon deneyimini arkalarında bırakarak tekrar yürümeye karar verdiler. Dertlerini bu sefer anlatabildiler, toplumsal muhalefet siyasetin onları dinlemesini bir nebze sağladı.

ZEYTİN KURTULDU MU?

Hayır, sadece nefes aldı. Zeytin ile ilgili madde şimdi komisyona gidecek. Tekrar görüşülecek. Orada varılan karar ile tasarı tekrar meclise gelecek. Kurtulması için komisyondan “3 km koruma bandı” gibi palavralara inanmamanız gerekiyor. Çünkü , “alternatif alan bulamadım” diyenlere, “kamu yararı vardır” diyenlere bu alanlar açılıyor. Toplum olarak “kamu yararı” lafı ile açılan madenin, taş ocağının haddi hesabı yok. Bu ifadeler Madde 4’den çıkmadıkça koruma bandı lafının karşılıksız olduğunu bugün herkes biliyor.

PEKİ PEYNİR KURTULACAK MI?

Mera kanununu delen madde komisyona gönderilmedi. Mera kanunu daha fazla delinirse ortada hayvancılık kalmayacak. Süt bile ithal edebileceğimiz bir ekonomi oluşacak. Peki bu saatten sonra olur mu? Olur tabii ki, genel kuruldan tasarı dönüyorsa, komisyondan neden mera dönmesin? Sadece mera mı, kıyı kanununu delen Trabzon sahili ile ilgili madde 31, rantı ve betonu coşturacak sanayiciye GYO kurma imkanı sağlayan Ek Madde 5 de var.

OYUNA 75 MİLYON DAHİL

İki hafta evvel herkes “yine mi?” diyordu. Şimdi oyuna 75 milyon kişi neredeyse dahil oldu. Herkes çimento sektörüne özel tasarıya karşı. Herkes daha fazla beton için, rant için, taş ocağı için mera, zeytinlik ve kıyıların talanına karşı. Üretime evet, paylaşıma evet.

“Zeytin ve peynir nasıl kazanacak?” diye sormuştuk. Demek ki zeytin ve peynirin kazanma ihtimali varmış. Buna inandıysanız, bunun için adım atarsanız zeytin ve peynir kazanır zaten.

Önder Algedik – Gazete Duvar

İngiltere’de Corbyn, Muhafazakarların hesabını bozdu

İngiltere’de dün yapılan erken genel seçimlerden iktidardaki Muhafazakarlar beklediklerini bulamadılar. Hiç bir partinin çoğunluğu elde edemediği seçimlerde Corbyn’in liderliğini yaptığı İşçi Partisi gösterdiği performans ile iktidardaki Muhafazakar Partinin hesaplarını bozdu.

Kesin olmayan ilk sonuçlara göre Başbakan Theresa May’in liderliğindekiMuhafazkarların 316 sandalyaye ulaşacağı, yani çoğunluk için gerekli 326 sandalyeye ulaşamayacağı tahmin ediliyor. İktidardaki Muhafazakar Parti’nin 331 vekili bulunuyordu.

İşçi Partisi ise büyük bir sıçrama yaparak milletvekili sayısını 232’den 261’e çıkarttı. İşçi Partisi Genel Başkanı Jeremy Corbyn yeniden milletvekili seçildiği Islington North’da yaptığı konuşmada, Başbakan Theresa May’e istifa çağrısı yaptı.

Corbyn bununla birlikte İngiltere’nin istikrara ihtiyacı olduğunu belirtti ve partisinin bunu sağlayacağını söyledi.

İşçi Partisi lideri, sonuçlardan son derece gurur duyduğunu aktardı ve oyların gelecek için verildiğini, halkın kesintilere sırtını çevirdiğini belirtti.

2015’teki son seçimlerde Muhafazakâr Parti, 331 sandalye ile çoğunluğu elde ederken, İşçi Partisi 232 koltuk kazanarak ikinci olmuştu. Geçen yılki  Brexit referandumunda “İngiltere’nin AB’den ayrılması” yönünde sürpriz kararın çıkmasının ardından Muhafazakâr Partili Başbakan David Cameron istifa etmiş, yerine May gelmişti. May, Brexit sürecini daha iyi yönetebilmek vaadiyle Parlamentodaki iktidarını sağlamlaştırmak umuduyla 2020’deki seçimleri öne alarak erken seçim kararı almıştı.

Katılma oranının yüksek olduğu belirtilen erken seçimde Yeşiller’in 1 milletvekili kazanması bekleniyor. İskoç Ulusal Partisi’nin 32, Liberal Demokratlar’ın 13, diğer partilerin 21 milletvekili çıkartacağı tahmin ediliyor.

 

(BBC, Yeşil Gazete)

‘Sigara bile içmeyenler KOAH hastası oldu’: Sultangazi’de taş ocakları halk sağlığını tehdit ediyor

16 tane taş ocağının bulunduğu İstanbul’un Sultangazi ilçesine bir yeni taş ocağı daha ekleniyor.

Sultangazi ilçesine bağlı Cebeci köyünde tarihi bir mağarada başlayan çalışmaya çevrede yaşayan yurttaşlar tepki gösteriyor. Senelerdir imza kampanyaları ve çeşitli yollarla yetkili kişilere seslerini duyurmak isteyen yurttaşlar son olarak belediye başkanıyla görüşme sağladı.

Büyük bir çevre katliamı ile orman arazilerini yok eden çalışmalar için kazı yapılan yerlere belediye tarafından zabıta müdürü gönderildi. Çevrede yaşayan yurttaşlar, çalışmaların sürdürüldüğü arazinin, sahibi tarafından özel bir şirkete verildiğini ve de bu sebeple de yapılan tüm itirazlara ‘izinli ağaç kesimi yapılıyor’ yanıtını aldı.

Orman arazilerinin yok edilmesine karşı ayaklanan çevrecilere geçtiğimiz günlerde İstanbul Valiliği’nde gerçekleşen toplantıda dört taş ocağının kapatılacağı söylendi. Toplantıda alınan bu karar yurttaşlar tarafından bölgede yer alan bir okulun karşısındaki taş ocağının faaliyetini hâlâ sürdürdüğü gerekçesiyle yeterli bulunmadı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na 5.000’den fazla itirazın yapılmasıyla gönderilen toz ölçüm araçları da bölgeden kaldırıldı. Tozdan camları açıp nefes bile alamayan yurttaşlar, kaymakamlığın önünde dahi bulunan taş ocaklarından senelerdir mağdur olduklarını belirttiler. Son 10 gündür yaşam kalitesi sıfıra inmiş şekilde hayatlarını devam ettirmeye çalışan halk toz dumanlarının arasında yaşam mücadelesi veriyor.

Ocaklar hastalık saçıyor

Evlerinin camlarını toz sebebiyle açamayan yurttaşlar durumdan oldukça şikayetçi. Yaşananlar hakkında BirGün’den Güzin Çamur’a konuşan İbrahim Bey, geceleri daha fazla dumanın olduğunu belirterek mevcut durumun birçok hastalığın sebebi haline geldiğini ifade etti. İbrahim Bey, durumun vehametini şu sözlerle gözler önüne serdi:

“Geceleri daha fazla toz oluyor. Toz sebebiyle camlar açılamıyor. Nefes dahi alınmıyor. Çocuklar başta olmak üzere çok sayıda insan astım, bronşit ve KOAH hastalığına yakalandı. İşte biz bunların araştırmasını yapmak istiyoruz ama hiç kimse bize yardım etmiyor. Sigara bile kullanmayan insanlar KOAH hastası oldu. Sağlık Bakanlığı’nı aradık. Konu hakkında araştırma yapılmasını istedik. Çok sayıda yere başvurduk ama kimse bize bununla ilgili olumlu geri dönüşler yapmadı. İmza kampanyaları da başlattık ama hepsi göz ardı edildi.”

‘Kaybedecek vaktimiz yok’

İbrahim Bey, binaların, arabaların üzerinin çamurla kaplı olduğunu belirtirken yeşil ağaçların bile tozla kaplanarak beyaz bir hale büründüğünü ifade etti. Kaybedilecek vaktin olmadığını belirten ve seslerini duyurmak isteyen İbrahim Bey, “Kaybedecek zamanımız yok artık. Kaç ocağın kapatılacağının ya da devam edeceği konusunda İstanbul Valiliği’nde bir toplantı gerçekleştirildi. Köyde yaşayan insanlar hem gürültüden uyuyamıyor hem de çimentonun o kokusundan nefes alamıyor. Mesela okulun tam karşısında taşocağı var ve kamyonlar geçiyor. Öğrenciler tozdan dolayı teneffüse dahi çıkamıyor, oyun oynayamıyorlar. İnsanlar hep rahatsız. Cebeci’de kimi çevirip ne oluyor deseniz bin ah işitirsiniz. Sesimizi duyurmak istiyoruz” dedi.

(BirGün)