Ana Sayfa Blog Sayfa 3124

İngiltere’de Kuzey Ormanları Savunması’nın da katılımı ile orman savunucuları konferansı

İngiltere Oxford’da 21 – 22 Haziran tarihlerinde Orman Savunucuları Konferansı, Türkiye’den Kuzey Ormanları Savunması‘nın (KOS) da katılımı ile düzenlendi.

Konferans dünyada orman ekosistemlerini yok etmeye yönelik riskleri ortaya koymak, orman ekosistemini korumaya yönelik küresel stratejiler geliştirmek ve yerelde ormanların yok oluşuna karşı mücadele eden grupları desteklemek amacıyla gerçekleştiriliyor.

Konferansta dünyada çevre savunucularının karşılaştığı tehditler ve nasıl daha iyi korunabilecekleri konusu da ele alınacak.

Sadece 2015 yılında dünya çapında 185 çevre ve toprak savunucusu öldürüldü. Bu sayı, aynı dönemde öldürülen gazeteci sayısının iki misli.

KOS bu konferansta Türkiye’de yaşam savunucularına yönelik artan tehditleri de gündeme getirecek. Antalya’da uzun yıllardır mermer ocaklarına karşı yürüttükleri mücadele ile tanınan Aysin Büyüknohutçu ve Ali Ulvi Büyüknohutçu 11 Mayıs’ta katledilmişlerdi.

 Konferans hakkında detaylı bilgi ve 2017 programı için resmi web adresi Not One More.org ‘u inceleyebilirsiniz.

Kürtler üzerine bazı trajikomik deneyler – Baskın Oran

Bu yazı agos.com.tr sitesinden alındı

Uygulamalar vs. demiyorum, “deneyler” diyorum. Herhangi bir ülkedeki özel bir grubu bütünüyle çileden çıkarmak için ancak böylesine laboratuvarımsı deneyler yapılabilir de ondan.

“Allah’ın lütfu” 15 Temmuz darbe parodisinden bu yana yaşanmışları alacağım yalnızca. Yorum da yapmayacağım. İnanması biraz güç olabilecekler için internet kaynağı vereceğim sadece.

Başlamadan bi de şu uyarıyı yapayım: Toplu halde Kürt gazetesi, dergisi, ajansı, enstitüsü vs. kapatma, Kürt belediyelerine ilçe kaymakamlarını kayyım atama, eşbaşkanları tutuklama, sırayla her HDP milletvekili için “Cezaevlerimizi Tanıyoruz” turları düzenleme gibi “keyfekederleşmiş” uygulamalardan bu yazıda bahsetmeyeceğim. Özellikle de, PÖH ve JÖH tarafından iftiharla fotoğraflanarak internete konulan Çizre, Şırnak, Lice bodrum sefalarını  es geçeceğim.

Geçeceğim, zira onlar trajikomik değil. Sadece trajik.

***

  • 21.08.2016 – İstanbul Esenyurt’ta bir parkta Kürtçe türkü söyleyen gençler polis tarafından darp edildi ve tutuklandı.
  • 02.09.2016 – Başbakan Yıldırım, “Çözüm falan yok artık, o fırsatı kaçırdılar” dedi.
  • 13.09.2016 – Mardin Derik Belediyesinin Türkçe, Kürtçe, Ermenice tabelası ilçe kaymakamı iken Belediye kayyımı yapılan Muhammed Fatih Safitürk tarafından söktürüldü.
  • 25.09.2016 – Grup Çığlık Orkestra ekibinin üç üyesi, Tunceli Pertek’teki bir düğünde Kürtçe türkü okuyunca “terör örgütü propagandası”ndan gözaltına alındı.
  • 29.09.2016 –21 Mart 2015’ten beri Türksat uydusu üzerinden yayın yapan Türkiye’nin ilk Kürtçe çocuk kanalı Zarok (“çocuk”) TV, 668 sayılı KHK’yle kapatıldı. Ardından da, Kayapınar Belediyesine kayyım atanmış Kaymakam Mustafa Kılıç “Zarokistan” (“çocuk yurdu”) adlı belediye kreşini kapattı. Kayyım Kılıç 27.02.2017’de de bir basın toplantısı yaparak, Diyarbakır kütüphanelerinden toplattığı kitapları gazetecilere “Zerdüştlük, Marksizm, Leninizm, dağdaki insanların hayatlarını, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı anlatan, bu toprakların değeri olan İslam inancı ile kendi kültürümüz ile zerre kadar ilgisi olmayan örgütsel suç kitapları” olarak tanıttı.
  • 03.10.2016 – Fransa merkezli Eutelsat şirketi tarafından işletilen Hotbird uydusundan yayın yapan Belçika merkezli Med Nuçe TV (ve ayrıca İsveç merkezli Newroz TV), RTÜK’ün “ulusal güvenliği tehdit eden yayınlar” gerekçeli talebi üzerine Eutelsat tarafından kapatıldı. Eutelsat, başta TSK ve Emniyet teşkilatı olmak üzere tüm resmî kullanıcıların iletişim ihtiyacını karşılayacak Skylogic Eurasia Teleport şirketi üzerinden Türkiye’ye 1 milyar dolar yatırmış durumda.Başvurulan Paris Ticaret Mahkemesi kanallara tazminat ödenmesine ve yayınların başlamasına karar verdi. Temyiz kararı beklenirken, Kürt TV’leri daha önceden lisansını aldıkları News Channel’ı devreye sokmak isteyince, Eutelsat yeni sözleşmeye mahkemeye gitmeme şartının konmasını istedi. News Channel ve diğer iki TV, şu anda AB kamuoyunun ve kurumlarının destek vermesiyle yayına devam etmekte.
  • 06.10.2016 – Diyarbakır Sur Belediyesine kayyım atanan Vali Yardımcısı Bilal Özkan, 18 yıldır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosunda görev yapan 5 tiyatrocuyu zabıtaya yolladı.
  • 12.01. 2017 – Van’ın Çatak Belediyesine kayyım atanan Kaymakam Hacı Asım Akgül, ilçeden geçen çayın üzerindeki köprü korkuluklarının yeşil-sarı-kırmızı renklerini kırmızı-beyaz olarak değiştirterek Türk Bayrağı çizdirdi.
  • 18.02.2017 – Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine kayyım yapılan Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla, kentin Asur dilindeki adı Amed’in Kürtçe olduğunu düşünmüş olmalı ki, Amedspor’un isminin değiştirilmesini, aksi halde kulübe ayrılan maddi desteğin kesileceğini bildirdi.
  • 20.02.2017 – Okul yönetimi, Aydın Anadolu İmam Hatip Lisesi birinci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki Y.B. ve beş sınıf arkadaşı hakkında, “Kürtçe müzik dinleyip halay çekmek”ten suç duyurusunda bulundu. Öğrenciler sevk edildikleri adliyede adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
  • 25.02.2017 – Şırnak’ın Cizre Belediyesi kayyımı ilçe kaymakamı Ahmet Adanur, 2007’de ölen Cizreli Kürt siyasetçi Orhan Doğan’ın anıtını yıktırdı.
  • 27.03.2017 – Beşiktaş Belediyesi, Hakkari’yle kardeş belediye olunması sebebiyle ilçede bulunan Barış Sokağı’nın adına 2015’te Kürtçe barış anlamına gelen “Aşiti” kelimesini de ekleyerek “Barış-Aşiti Sokağı” olarak değiştirmiş, Hakkari’de bulunan bir caddeye de “Beşiktaş” ismi verilmişti. Aradan 1,5 yıl geçtikten sonra İçişleri Bakanlığı Beşiktaş’taki isim hakkında inceleme başlattı.
  • 29.03.2017 – Dersim Belediyesi kayyımı Tunceli Valisi Osman Kaymak, çatışmalarda öldürülen PKK’lilerin cenazelerinin yıkanmaması ve defin işlemi yapılmaması talimatını verdi. Newroz’da öldürülen Kemal Kurkut’un cenazesinin yıkanmasına ve defin işleminin yerine getirilmesine de AKP’li Battalgazi Belediyesi izin vermemişti.
  • 31.03.2017 – Van’ın Bahçesaray ilçesinde “Bêjin Na” (“hayır deyin”) şarkısı eşliğinde ilçeyi gezen HDP’nin seçim aracına “Yasaklı parça çaldığı” gerekçesiyle el konuldu. İzmir’de de HDP’nin seçim otobüsü “ses sistemi ruhsata işlenmediği” gerekçesiyle 15 günlüğüne bağlandı.
  • 28.04.2017 – Diyarbakır’da halk arasında “protokol yolu” olarak bilinen Elazığ yoluna Büyükşehir Belediyesince dikilen sarı ve kırmızı lalelerden sarı olanların, çimenlerle birlikte “yeşil-sarı-kırmızı” görüntüsü verdiği için söküldüğü iddia edildi.
  • 07.05.2017 – Düğün konvoyunda sarı-kırmızı-yeşil mendil sallayan kişiler Adana’da gözaltına alınarak Terörle Mücadele Şubesine götürüldü.
  • 19.05.2017 – Yukarıda sözü edilen Van Çatak kayyımı Hacı Asım Akgül, “Westaniya Parezer Tahir Elçi” parkının adını 2016’da ilçede yaşamını yitiren korucu Ali Ogün’e atıfla “Şehit GK Ali Ogün Parkı” olarak değiştirdi.
  • 04.06.2017 – KCK Türkiye Meclisi ana davasının gerekçeli kararı açıklandı. Kararda, bir dönem krize sebep olan Kürtçe savunma talepleriyle ilgili çeviri harcamasının tüm sanıklar için toplam 60.000 lira olduğu belirtildi. [Bilgi için, Lozan Md. 39/5: “Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır”].
  • 11.06.2017 – 21 Kasım 2004’te Mardin’de babasıyla beraber güvenlik güçlerince evinin önünde 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın Kızıltepe ilçesindeki güvercinli heykeli, Belediye kayyımı Kaymakam Ahmet Odabaş tarafından kaldırıldı. Yerine saat kulesi dikildi.

Baskın Oran – AGOS

 

 

 

İklim Değişikliğine karşı sanat yolu ile bir mücadele alanı açma teşebbüsü: birbuçuk

İklim değişikliğini güvenli sınır olan 1,5°C sıcaklık artışıyla adil bir şekilde sınırlandırmanın gereklilik ve olasılıklarından ilham alarak ‘buçuk’larla ilgilenen; iklim değişikliği ve enerji ekonomisti-dansçı Ayşe Ceren Sarı, çevre/sistem bilimci-sanatçı Serkan Kaptan ve küratör-sanat yazarı Yasemin Ülgen’in koordinasyonunda yola çıkan birbuçuk geleceğimizi değiştirmeyi değil, geleceği değiştirecek fikir ve kişileri bir araya getirerek başıbozuk alanlar ve müştereklikleri mümkün kılmayı, ortak geleceğimizi birlikte düşünmeyi hedefleyen yeni bir paylaşım alanı olarak kurgulandı.

birbuçuk, gezegenimizde ve ait olduğumuz coğrafyada bir bilim dalı ve toplumsal-politik bir hareket olarak ekoloji etrafında şekillenen çalışmalarda ve bizzat toplumsal mücadelelerde ortaya çıkan bilgi ve önerileri görsel sanatlar, sahne sanatları ve tasarım gibi yaratıcı mecralarda tekrar okumayı ve tartışmayı amaçlıyor.

birbuçuk, önerdiği toplantı programıyla doğa, sürdürülebilirlik, yenileme, güç, adalet, çeşitlilik, sınırlar, ölçek, mesken, metabolizma, coğrafya gibi konuların bilim, toplumsal hareketler ve sanat alanlarındaki kesişme noktalarını ve diyalog imkânlarını araştırıyor; yeniden düşünmeye, araştırmaya ve üretmeye niyetli kişilerin bir araya geleceği ilk toplantılar dizisi “solunum”da, tanımlanmış yapı ve sınırların, sosyoekonomik metabolizmanın, insanla insan-dışı arasındaki ilişkinin eleştirel incelenmesi ve alternatif gelecek senaryolarının tartışılmasını hedefliyor.

Tekil ve kendi alanına sıkışmış çalışma alan ve yöntemleri arasındaki sohbeti ve mikro-anlatıları esas alan, bağlantı noktaları kurmaya çalışan birbuçuk, sabit bir öze sahip olmaktan ve kurallara uygunluktan ziyade çokluğu ve bilgi birlikteliğini savunuyor.

birbuçuk kökü ve nihai bir yönelimi olmayan, deneysel, değişken, asimetrik ve açık uçlu bir keşif. Ne baş ne de son!

Sadece davetlilerin katılımına açık olan toplantıların kayıtları etkinliğin ardından, minimum karbon izi bırakmak adına herhangi bir sunucu uygulama çalıştırılmadan statik içerikle sunulan birbucuk.org adresinden izlenebilecek.

Özgür Aslan-Maruz

birbuçuk, konu üzerine çalışan ya da yeniden düşünmeye, araştırmaya ve üretmeye niyetli katılımcıların bir araya geleceği toplantılar serisine, 17 Haziran’da Studio-X İstanbul’da gerçekleştirilen “Su” konusuyla başladı.

İletişim: [email protected]

Etkinlik ve çıktılardan haberdar olmak isteyenler için diğer online mekanlar:
https://www.facebook.com/birbucukproje/
https://twitter.com/birbucukproje
https://www.instagram.com/birbucukproje/

 

(Yeşil Gazete)

ÇED toplantısında bomba paniği

Akter Akdeniz Taşucu Gemi Sanayi A.Ş tarafından yaptırılacak Taşucu Tersanesi projesinin ÇED halkın bilgilendirilmesi toplantısı, Taşucu’nda gerçekleştirildi. Toplantı sırasında yapılan bomba ihbarı nedeniyle salon boşaltıldı. Tersane projesine karşı çıkan çevreciler düdük çalarak şirketi protesto etti.

Mersin Taşucu’nda yapılması planlanan Taşucu Tersanesi projesinin ÇED toplantısı yapıldı. Şirket yetkilileriyle çevreciler arasında tartışmalar yaşanırken bomba ihbarı gerekçesiyle salon boşaltıldı. Bunun üzerine çıkan tartışmalar nedeniyle 2 çevreci gözaltına alındı. Çevreciler bir süre sonra serbest bırakılırken ÇED halkın bilgilendirilmesi toplantısı tartışmalar ve protestolar arasında sona erdi.

Cumhuriyet’ten Abidin Yağmur’un haberine göre, Mersin Çevre ve Doğa Derneği Başkanı Sabahat Aslan, “ÇED toplantısına katılımını engellemek hukuksuzdur ve ÇED yönetmeliğine aykırıdır. Halka kötü muamele uygulatan Akter Akdeniz Taşucu Gemi Sanayi A.Ş. yetkililerini kınıyoruz” dedi. Aslan, tersane kurulmak istenen SEKA Limanı’nın sınırında bulunan alanın 1990 yılında özel çevre koruma alanı olarak, 1994 yılında Ramsar A sınıfı sulak alanı olarak işaretlendiğini, 1996 yılında ise bölgenin tamamının birinci derece doğal sit alanı ilan edildiğini söyledi. Aslan, “Tersanenin inşaat ve işletme sırasında kullanılacak malzemelerin sonucunda meydana gelecek kimyasalların ve fiziksel işlemlerin sonucunda açığa çıkacak zehirli gazların, ağır metallerin yaratacağı hava, toprak ve deniz suyu kirliliğinin Göksu deltasına, bölgenin turizmine ve 1. derece tarımsal niteliği olan topraklara ve insan sağlığına çok zarar vereceği açıktır. Verimli tarım arazilerine, turizm bölgelerine ve Göksu deltasına zarar verecek olan tersane yapımına karşıyız” dedi.

(Cumhuriyet)

Adalet Yürüyüşü

Adalet Yürüyüşü, 14 Haziran 2017’de Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun 25 yıl hapis cezası almasından sonra başladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan bir haber gerekçe gösterilerek verildi bu ceza. Yani mahkeme kararına göre haber doğru kabul edildi ama haberin yapılmasının “casusluk” faaliyeti olarak görüldü ve ceza verildi. Buraya kadar her şey zaten gazetelerde, televizyonlarda defalarca yazıldı, söylendi. İşin ilginç yanı bu haberin yalan olduğu devletin en üst makamları tarafından defalarca dile getirilmişti. Mahkeme kararı iftira ya da delil oluşturmaktan gelmedi. Doğrudan casusluktan geldi ve böylece haberin içeriğine yönelik en önemli kanıt oluşmuş oldu. Yani bir şekilde haber mahkeme kararınca doğrulanmış oldu. (Enis Berberoğlu’nun bu cendereden kurtulmasının formülü de sanırım bu doğrulamadan geçiyor. Doğrulamayı ortadan kaldıran bir mahkeme kararı ile Berberoğlu özgürlüğüne kavuşacak.)

Demirtaş hakkında ‘zorla SEGBİS yoluyla duruşmaya getirilme’ kararı

Jandarma komutanı duruşmaya gitmesine izin vermeyince mahkemeden “zorla SEGBİS yoluyla duruşmaya getirilmesi” kararı çıktı.

Şırnak 1. Asliye Ceza Mahkemesi, Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutulan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, hakkındaki davanın bugün (21 Haziran Çarşamba) görülen ilk duruşmasına, bizzat katılmasının sağlanması için Edirne Cezaevi Müdürlüğü’nden talepte bulundu.

Söz konusu talep Edirne Cezaevi Jandarma Bölük Komutanı tarafından “Şahsın tanınan ve bilinen bir kişi olması, geniş bir çevreye sahip olması, bölgede yoğun terör olaylarının devam etmesinin sevk ve duruşma esnasında ciddi güvenlik riski oluşturacağı” gerekçeli cevabı bir resmi yazıyla yerine getirilmedi.

Bunun üzerine Şırnak 1. Asliye Ceza Mahkemesi, Edirne Cezaevi Müdürlüğü’ne ilettiği resmi yazıda, Selahattin Demirtaş’ın duruşma için “SEGBİS sistemiyle hazır edilmesi, sanık SEGBİS sistemi ile duruşmaya katılmak istememesi halinde ise zorla getirtilerek hazır edilmesi” talebinde bulundu.

“Bu karar yasadışıdır, keyfidir”

HDP Basın Bürosu tarafından konuyla ilgili yapılan açıklamada, “Zorla SEGBİS’e getirtilme uygulaması, herhangi yasa maddesinde yer almamaktadır. Daha önce herhangi bir davada uygulandığı da görülmemiştir. Dolayısıyla bu karar yasa dışıdır, bütünüyle keyfidir” denildi.

(Artı Gerçek)

Galata Rum Okulu’nda Yannis Ritsos sergisi

20.yüzyıl Yunan şiirinin büyük ustalarından Yannis Ritsos’un Yiaros ve Leros adalarındaki sürgün dönemi ve sonrasında Samos’ta resmettiği taşlarından küçük bir seçkiyi izleyici ile buluşturduğu sergisi ‘’Ve Sadece Taşlar Kaldı’’ sanatseverlerle buluşuyor.

Kütüphanede sergilenen üç taş, şairin şiirsel anlatılarında yer alan kişisel ve politik yaşamından yola çıkarak değindiği toplumsal trajediler, sürgünler ve yokluk hissiyle olan mücadelesinin aksine, yaşamın özünü ve varoluşun köklerini hissetmeye davet ediyor. Ritsos, betimlemeleriyle, geçmişi şimdiye bağlarken, insanlık tarihine tanıklık eden yeryüzünün değişmez ve zamanlar ötesi aktörleri olan taşların fısıldadıklarına kulak vermemizi ister. Mürekkebinin izlediği her bir girinti bu sessiz nesnelere heykelsi bir nitelik vererek yeryüzünün soğukluğu yerine varoluşun yaşamsal ve sonsuz enerjisini aktarır. İnsanlık tarihini sonsuz bir döngü içerisinde dönen bir küre olarak tahayyül eden Ritsos’un taşları da yaşamsal mücadelenin ve varoluşun sonsuz döngüsünü yansıtırlar.

Galata Rum Okulu: Kemeraltı Cad. No:25 Galata Beyoğlu İstanbul

24 Haziran’a kadar Galata Rum Okulu’nun dördüncü katında yer alan Açık Okul Kütüphanesi’nde izleyiciyle buluşacak “Ve Sadece Taşlar Kaldı” aynı zamandan bir seri okuma etkinliğine de ev sahipliği yapıyor.

22 Haziran günü 18.00-19.30 saatleri arasında Collective Çukurcama okuma grubu tarafından gerçekleştirilecek buluşmada Jon David’in “The Private Lives Of Rocks” adlı makalesi, Albert Camus’nün “The Myth of Sisyphus” ve David Montgomery’nin “Reading the Rocks: Flood Stories and Deep Time” adlı çalışmasından oluşan üç farķlı okuma üzerinden sürgündeki bir zihnin taşlar üzerinden nasıl özgürleşebileceği tartışılacak ve milyonlarca yıllık bir tarihin parçası olan bu taş parçalarının varlığı üzerinde düşünsel bir yolculuğa çıkılacak.

 

(Collective Çukurcuma, Yeşil Gazete)

Yürümek hayatın düğümlerini çözer: İşte ‘yaz okuması’ üç kitap – Yavuz Baydar

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Şimdi yürüme zamanı.

Doğru zaman, doğru karar. Yürüyenlerin arttığı bir ülkede zihinler de çalışmaya başlıyor demektir.Şimdi Ankara’dan yola koyulan bir kalabalık topluluk, İstanbul’a doğru adım adım yürüdükçe, önlerindeki karanlık ufku aydınlatma üzerinde belki düşünme fırsatı buluyorlar.Onlar yürüyerek düşünürken, yürüyüşlerini izleyenler de düşünmeye başlıyor.

Belki onlar da yürüyecekler.

”Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var” diye yazmıştı meslektaşım Metin Münir, sevdiğim denemelerinden birinde.

”Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi. Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor. Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.”

Kutsal bir eylemdir yürüyüş; hem yalnızlığı hem de beraberliği ifade eder. Aynı anda. İnsan için kendisini arama yoludur; şifa kaynağıdır. Hayır tıbbi anlamda da değil, Budizmin derin bilgeliği ışığında, başkalarına düşüncelerle ulaşma anlamında.

Alman yönetmen Werner Herzog, Münih’teyken, 1974 yılında Paris’ten bir telefon aldı. Bir arkadaşı buruk bir sesle ”Lotte burada çok ağır hasta’ diyordu, ‘ölecek belki de…” Darmadağın oldu Herzog. Lotte Eisner’den bahsediyordu. Onun hamisiydi Eisner; korumuş kollamıştı genç Werner’i.

Ölüm döşeğine düşen kişi, o zamanlar 80’ine merdiven dayamış bir sinema abidesiydi. Sinematek kurucusu Henri Langlois’nın yakın dostu olarak, gelmiş geçmiş en önemli sinema tarihçisi ve eleştirmeni olarak herkesin saygısını kazanmıştı.

”Olamaz, dedim kendi kendime” diye yazıyordu Herzog günlüklerinde:

”Hele şimdi hiç olmaz, Alman sinemasının ona en çok ihtiyacı olduğu bu dönemde. Ölmesine izin veremeyiz. Ve ceketimi aldım, pusulayı cebime koydum, en gerekli malzemeleri doldurduğum çantayı sırtladım. Botlar gayet öyle yeni ve sağlamdı ki, güvenim tamdı. Paris’ en düz çizgiyi çekip yola koyuldum. Böyle yürüyerek gidersem onun hayatta kalacağına inandırmıştım kendimi. Ve elbette ki, kendimle de başbaşa kalmak istiyordum.”

Eisner ölümden dönmüştü, Herzog 850 km sonra Paris’teki evine vardığında. 9 yıl daha yaşayacak, 1983’te hayata veda edecekti.

Mustafa Baydar amcamın Basınköy’eki komşusu Yaşar abinin (Kemal) meşhur yürüyüşleri varoluşunun asli parçasıydı; ömrünün en son zamanlarına kadar.

 

Yürür, yürür, yürürdü her gün Yaşar Kemal. Kilometrelerce yürürdü.

Romanları adım adım kurgulanırdı onda, o yürüyüşlerde.

Münir’e dönelim yeniden:

”Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, ‘Dışarı çıkan kendine döner’ diyor. Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar. Politikacıların melaneti bundandır.”

Türklerin iki temel özelliğinden biri, yürümeyi sevmemeleridir (Öbürü ne diye merak mı ettiniz? Üşürler, hem de her mevsimde sebepsiz yere üşürler, hareketsizliklerini fark etmeden!).

Evden gazete peynir almaya yürümek yerine 100 metre ötedeki bakkala kadar bile arabayla giden öyle çok Türk tanıdım ki! Düşünce kulvarını daraltıp, kısır bir çembere çevirdiklerinin farkında bile değillerdir.

Politikacıların melaneti konusunda ne kadar haklı Münir.

Kılıçdaroğlu en doğrusunu yaptı, şimdi yürüdükçe zihni açılacak. Demirtaş’ın neden yürümeyle arasını hoş tuttuğunu anlayacak.

Ha, lafı gelmişken, Kürtler çok iyi bilirler yürümenin anlamını, siyasi ve insani değerini. Belirteyim.

CHP liderinin Ankara – İstanbul yürüyüşünü izleyenler için, yeri geldi, yürümenin anlamını, ‘insanı insan yapan’ özelliğini kavrama zamanı. Son zamanlarda bizde üç çeviri kitap yayınlandı, her biri birbirinden ilginç.

Bunlardan biri Rebecca Solnit’in ‘Yol Aşkı’. Kalın ama sürükleyici bir metin.”Yürümek üzerine kapsamlı, edebi ve akıcı bir kaynak” diyor kitap tanıtımı.

”Biz Türkler neden yürümüyoruz, kitap spesifik olarak anlatmıyor bunu. Ama kitap İngilizler gibi bazı milletlerin neden yürümeye aşık olduğuna, bunun onların hayatlarında, edebiyatlarında, kültürlerinde nasıl etki yaptığına ayrıntısıyla bakıyor. Yürümeyi sevmeyen bizlerin öğreneceği çok şey var. Yürümemiz, düşünmemiz gerekiyor. Yürümeye başlamak için, şu korkunç, maço araba kültürünü üzerimizden atabilmemiz için şahane bir kitap. Lütfen okuyun, yürüyün, düşünün.”

”Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’e ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor.

“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.”

Bir diğeri, ”Yürümeye Övgü”.

David Le Breton’un kitabında yürüme-düşünme-karar üçgenine dair derin gözlemler var.

”Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır.”

”Yürürken yorulduğumuzda çimenlere oturmak, bir ağacın gölgesinde uyumak, bir ırmakta yüzmek yaşamın tadına varmamızı sağlar. Yaşamımızda yapmayı düşündüğümüz değişikliklerle ilgili en önemli kararları yürürken ve dinlenirken veririz.”

Metin Münir yazıyor:

”Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“ ”Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”

Üçüncü yürüyüş kitabı, en yeni çıkanı. Frederic Gros’un ‘Yürümenin Felsefesi’.

Bunda da, o büyük düşünür Thoreau’dan bir alıntı göze çarpıyor:

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmaya oturmak nasıl da beyhudedir.”

”Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… ”

”Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?”

”Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir.

”Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.”

Yani, anlayın ey Türkler, ki, o uzun yürüyüşte ‘adalet’ kavramının çok derinliklerine giden bir alışkanlık ve devamlılık çağrısı da var.

Metin Münir örneklerini sürdürerek noktalıyor:

”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.”

”Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.”

Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor. Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.”

İşte böyle sevgili okurlar.

Yürüme deyip geçmeyin. Siz de yürüyün. Her gün en az bir saat, mümkünse tek başınıza, kimseyle konuşmadan. Fark edeceksiniz ki, içinize doğru yürüyorsunuz.

Emin olun ki, Kılıçdaroğlu ve yanına katılanlar da, yürüdükçe Türkiye denilen cehennemi bilmeceyi daha kolay çözecek, Martin Luther King’in yanında o ülkenin beyaz-siyah-melez dürüst ve cesur insanlarıyla Salem’den Motgomery’e kadar 90 km yürüyüşü sonunda olduğu gibi bir şeyler değişmeye başlayacaktır belki de.

Kimbilir?

Yaz geldi.

Tavsiyem odur ki, alın yanınıza bu üç kitabı, okuyun. Öğrendikleriniz, hatırladıklarınız bu ülkenin bataklıktan çıkıp sizlerle beraber yürüyüşe geçmesi için lazım olacak.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Yavuz Baydar

Define avcıları erken demir çağından kalma mezarları tahrip etti

Kırklareli’nde ormanlık bölgedeki SİT alanında yer alan ve erken demir çağına ait olduğu belirlenen taş mezarlar, defineciler tarafından talan edildi. Define bulma umuduyla taş mezarların çoğu kırıldı. 2 metreyi aşan çukurlar açılırken, bazı mezarların kenarlarında kafatasları ve kemikler bulundu.

Kırklareli’nde merkeze bağlı Çukurpınar Köyü mevkiindeki tarihi taş mezarlar definecilerin hedefi haline geldi. Birinci derece arkeolojik SİT alanında yer alan ve Kırklareli Müze Müdürlüğü envanterine göre erken demir çağı M.S. 3’üncü yüzyıla ait mezarlar, kimliği belirsiz kişilerce talan edildi. Üzeri taşla kaplı olan mezarların açılarak kemiklerin ortaya çıkarıldığı ve defineciler tarafından ortada bırakıldığı belirlendi.

Taş ocaklarıyla mücadele sırasında fark edildi

Trakya Platformu Yürütme Kurulu üyesi Göksal Çidem, bölgedeki taş ocaklarıyla mücadele sırasında yapılan incelemede mezarların talan edildiğini tesadüfen gördüklerini söyledi. Bölgenin Avrupa’nın en büyük doğa alanlarından birisi olduğunu ifade eden Çidem, “Bulunduğumuz alan Istrancalar. Burası korunması gereken Avrupa’nın en büyük doğa alanlarından birisi. Burada tarihiyle, doğasıyla, ekosistemleriyle mutlak korunması gereken alanlardan bir alan. Biz bırakın korumayı, değerlerimize sahip çıkamıyoruz. Burada geçmiş medeniyetlere ait kaya mezarların yüzlercesi talan edilmiş. Büyük bir alanda çok büyük bir tahribat yaşanıyor. Tahribat sadece tarihle ilgili değil. Tarihi yok etmiyoruz, aynı zamanda doğayı da yok ediyoruz. Bulunduğumuz alanın etrafında iki tane taş ocağı var. Biz taş ocakları için buraya gezi düzenlediğimizde o zaman gördük burada yaşanan tahribatı. Korkunç boyutlarda. Çok geniş bir alanda burada mezarlıklar var. Dileriz bundan sonra gereken önlemler alınır. Bu tarihi yok etmeyiz. Bu tarih gelecek nesillere kadar yaşatılır. Doğasıyla ve kültürüyle birlikte yaşanır” dedi.

Taş mezarların kırılarak açıldığını ve definecilerin kazılarda 2 metreyi aşan çukurlar kazdığını kaydeden Çidem, “Gördüğünüz gibi kafatasları ve kemikler dışarıda. Bu kadar da vahşice tarih nasıl katledilir anlamak mümkün değil. Bir taraftan insanlar bu tarihi doğayı yaşatmak için çaba sarf ederken bir taraftan da birileri yok etmeye çalışıyor. Defineciler, madenciler var. Faaliyeti sona eren ama rehabilite edilmeyen çok sayıda taş ocağı var. Üstelik bunlar doğanın tam ortasında. Yeşil bir alanın içinde saç kıran gibi. Hepsi açılmış ve yok edilmiş” dedi.

Kırklareli Müze Müdürlüğü yetkilileri, envanterde ‘Çukurpınar Nekropol Alanı’ olarak kayıtlı olan bölgedeki taribatla ilgili inceleme yapacaklarını belirtti. Yetkililer, konuyu İl Jandarma Komutanlığı’na bildirdiklerini söyledi. Kırklareli Jandarma Komutanlığı ekipleri, bölgedeki taş mezarlarda inceleme yaparak konuyla ilgili soruşturma başlattı.

(BirGün)

İlber Ortaylı’dan Şemsi Paşa Camii tepkisi: Güzel bir şey görünce akıllarına yiyip içmek geliyor!

Üsküdarlı yurttaşlar, İstanbul Boğazı’nın hemen yanında bulunan ve Mimar Sinan tarafından inşa edilen Şemsi Paşa Cami’nin önüne kazıklar çakılarak yapımına başlanan yaya yolu projesini protesto etti. Prof. Dr. İlber Ortaylı da Şemsi Ahmet Paşa Camii’ndeki kazık çakma işlemine, “Burayı genişletecekler, sonra oturup çay içecekler herhalde. Buraya kazık çakılacaksa Mimar Sinan’ın zamanında âlâsı çakılırdı. Niye Mimar Sinan denizi doldurmamış da sen dolduruyorsun?” sözleriyle tepki gösterdi.

“Üsküdar İstanbul’dur” yazılı pankart açan yaklaşık yüz kişilik grup, Şemsi Paşa Cami’nin avlu duvarında meydana gelen çatlakların kazıklama nedeniyle olduğunu söyleyerek, proje ve projede sorumluluğu olan yetkililer hakkında soruşturma başlatılmasını talep etti.

Cami ile deniz arasında kalan ve kazıklama çalışması ile doldurularak genişletilmesi planlanan yaya yolunda toplanan grup, ‘Bu kazıklar derhal kaldırılsın’, ‘Mimar Sinan mı, Rant mı’ yazılı dövizler taşıdı. Cami girişine kadar yürüyen grup basın açıklamasında “Bu çığlık yeni bir ses değil. Projenin başladığı günden itibaren vicdan sahibi herkesin itiraz edip ses yükseltmesine rağmen yetkiler hız kesmeden bu kazıkları çakmaya, Şemsi Paşa Külliyesi’ni görmezden gelmeye devam etti. İstanbul’u bu örnekte de gördüğümüz gibi ‘oldubittiye getirme’, ‘bizden iyi mi bileceksiniz’ tavrı bitirme noktasına getirmiştir. Tarihi, insanı, Üsküdar’ın dokusunu, bir semtin kendine has kimliğini hiçe sayan bu meydan projesini kesinlikle istemiyoruz, onaylamıyoruz” dedi.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Gözümüzün içi gibi korumamız gereken tarihi mirasımız, 450 yıllık Şemsi Paşa Külliyesi’ne belediye tarafından alenen zarar verilmiştir. Gösterilen tepkiler neticesinde kazık çakma işleminin durdurulmasını geç kalmış yerinde bir karar olarak görüyoruz ama yetersiz buluyoruz. Bu proje toptan iptal edilmeli, Üsküdar Meydanı betona teslim edilmemelidir. Eğer bu proje hayata geçirilirse Üsküdar betonlaşacak ve kültürüne, mimarisine, geçmişine telafisi olmayan zararlar verecektir. Bu sahilin güzelliğini bitirmeyin. İçimiz dışımız beton olmasın. Gelin bu yanlıştan vazgeçin. Uzman görüşleri, halkın katılımı ve desteği alınmamış olan Üsküdar Meydan ve Sahil Projesi derhal ve bütünüyle iptal edilmelidir. Şemsi Paşa caminde hasara sebep olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Üsküdar Belediyesi olmak üzere sorumlu tüm kurumlar ve yetkililer ile yürütücü şirketler hakkında soruşturma başlatılmalıdır.”

“Güzel bir şey gördüler mi akıllarına hemen yiyip içmek geliyor bizim halkın”

Prof. Dr. İlber Ortaylı konuyu bizzat yerinde gözlemek için Şemsi Ahmet Paşa Camii’ndeydi. Ortaylı, şöyle konuştu:

“Mimar Sinan’ın önemli bir özelliği var; büyük, muhteşem camilerin yanında küçük, zarif camileri de sever. Onları yapmayı da bilir. İşte Şemsi Ahmet Paşa Camii onlardan biri. Karşıdaki Molla Çelebi Camii de öyle. Sinan’ın daha da sevdiği bir husussa modelleri küçültmektir; örneğin Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii Ayasofya’nın minyatürü gibidir.

“Şemsi Ahmet Paşa Camii’nin özelliği, kıyıda bulunması ve rüzgâra açık olmasıdır. Bu yüzden ne minaresine ne de kubbesine kuşlar konar. Halk, bu özelliğinden dolayı ‘Kuşkonmaz Camii’ demiş buraya. Bugün bile bakın, kuş konmuyor buralara.

“İşte şimdi de burada rüzgâr ölçümü yapılıyor. Çirkin bir kule… Tabii ki rasat bakımından lazım ama mimari bakımdan hiç hoş değil.

“Kuşkonmaz Camii’nin zaman içinde önemli tahribat gördüğü açık. Bunu zaman yapmıştır. Bu nedenle ilk önce Atatürk’ün emriyle ancak 1940’larda gerçekleştirilen bir tamirat ve ardından 20. yüzyılın sonuna kadar uzanan restorasyonlarla cami bugüne kadar gelebildi.

“Nedense Sinan’ın bu pandantif eseri herkesi rahatsız ediyor. Fakiri de zengini de cahili de okumuşu da çok rahatsız ediyor. Sinan’dan çok bildiğini zannedenler var.

“İşte bu kazıklar… Burayı genişletecekler, sonra oturup çay içecekler herhalde. Güzel bir şey gördüler mi akıllarına hemen yiyip içmek geliyor bizim halkın. Bizim Topkapı’ya da dolma tencereleriyle gelirlerdi.

“Buraya kazık çakılacaksa Mimar Sinan’ın zamanında âlâsı çakılırdı. Dönemin dalgıçları Venedik usulü kazık çakıyorlardı. Bu işin iyisi Hollandalılardır. Dönemin dalgıçları Hollandalılardan daha iyi kazık çakıp doldurma yapıyorlardı. Niye Mimar Sinan doldurmamış burayı da sen dolduruyorsun? Sana mı kaldı? Seni mi bekliyordu bu proje? Nasıl müsaade ediliyor?”

(Cumhuriyet, BirGün, Yeşil Gazete)