CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” bugün sekizinci gününe girdi. Korteje katılımda, geçen günlere kıyasla artış olduğu gözlendi. 25 gün sürmesi planlanan 432 kilometrelik yürüyüşte toplam 132 kilometre yol katedildi.
Yürüyüş öncesi açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, hayatının hiçbir döneminde Pensilvanya’ya gitmediğini vurgulayarak şöyle konuştu:
“Canı sağolsun istediği eleştiriyi yapabilir. Bana göre Hükümet Sözcülüğüne de soyunabilir. Ben hayatım boyunca ne Pensilvanya’ya gittim ne Pensilvanya’yla konuştum ne de Pensilvanya bana teşekkür etti. Fethullah Gülen rahatsız olduğu dönemde verilen gazete ilanlarına bakın. Kimlere teşekkür ettiği ortada. Ben yokum o listede”
Darbe girişiminin planlayıcısı olduğu ileri sürülen Fethullah Gülen, 24 Ekim 2013’te, geçirdiği rahatsızlık dolayısıyla kendisini arayan isimlere iki ayrı ilan yayınlayarak teşekkür etmişti.
Gülen’in teşekkür ettiği isimler arasında dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da yer almıştı.
Antalya Finike’de taş ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan ve dağ evinde öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin kızları Emine Büyüknohutçu, bu katliamın karanlık noktalarının henüz açığa çıkarılamadığı belirtti.
Ali Ulvi- Aysin Büyüknohutçu çiftinin kızı Emine Büyüknohutçu, İnşaat Mühendisleri Odası Antalya Şubesi’nde soruşturması devam eden cinayetle ilgili basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya CHP Antalya Milletvekili Niyazi Nefi Kara, Antalya Baro Başkanı Polat Balkan, Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Vahap Tuncer, Tabipler Odası Başkanı Adnan İş, CHP Antalya İl Başkanı Mustafa Erdem ve çok sayıda meslek odası ve sivil toplum örgütü temsilcileri katıldı.
Organize cinayet
Finike Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma süreci devam eden cinayetle ilgili açıklamada bulunan Emine Büyüknohutçu, “Bu korkunç saldırının üzerinden 41 gün geçmiş durumda. 41 gün önce de ifade ettiğimiz gibi; her ne kadar cinayetin faili yakalanmış ve suçunu ifade etmiş olsa da bu katliamın karanlık noktalarının henüz açığa çıkarılmamış olduğu kanısındayız. Bu süre zarfında çeşitli yayın organları aracılığı ile sizlerin de bildiği gibi bazı mektuplaşmalar, ifade değişiklikleri ve çelişkili ifadeler ortaya çıktı. Yaşananlar aklımıza şahsın tehdit edilme ihtimalini ve olayın münferit bir dava dosyası olmayışını, aksine derinlemesine araştırılması gereken organize işlenmiş bir cinayet olduğunu getirmekte. Bu durum yaşam savunucusu dostlarımızı ve ailemizi oldukça rahatsız etmekte. Cinayeti üstlenen şahsın katil sıfatıyla tutuklanması bu olayın altında yatan başka nedenler ve azmettiricilerinin olmadığı, dolayısıyla münferit bir dava dosyası olduğu anlamını taşımamakta” diye konuştu.
Soruşturmanın derinleştirilmesini istedi
Deliler ve şüphelinin çelişkili ifadeleri göz önüne alındığında olayın birden fazla kişi tarafından ve planlanarak, vahşice işlenmiş organize bir suç olduğunu düşündürdüğünü kaydeden Emine Büyüknohutçu, “Şahsın verdiği ifadeler ve toplanan deliller doğrultusunda soruşturmanın derinleştirilmesini ve olaya iştirak eden kişilerin ortaya çıkarılmasını talep etmekteyiz. Bu davada olduğu gibi anne ve babamızın öncülüğünde başlatılan çevre mücadelesinin, usulsüz faaliyet gösteren mermer ocaklarına karşı açılmış ve açılacak olan tüm davaların da takipçisi olacağız” dedi.
Adalet Yürüyüşü’ne katılacaklar
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’ne katılacaklarını da açıklayan Büyüknohutçu, “Devam eden süreçte adalet arayışımızın bir göstergesi olarak çevre, canlıların yaşam hakkı ve yaşam hakları vahşice ellerinden alınan Büyüknohutçu çifti için adalet yürüyüşünde de yerimizi alacağımızı belirtmek isteriz. Bunun yanı sıra temmuz ayında Finike’de gerçekleştireceğimiz Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’yu anma etkinliği çerçevesinde düzenlenecek forumlarda pek çok odanın ve yerel halkın da katılımıyla mermer ocaklarının çevre, kültür ve sağlık konusundaki etkileri tartışılacak” diye konuştu.
CHP Milletvekili: İşin arkasında başka şeyler var
Büyüknohutçu çiftinin hem anıları, hem de mücadelelerinin doğa ve insanlık yaşadığı sürece sürdürüleceğini açıklayan CHP Antalya Milletvekili Niyazi Nefi Kara ise Büyüknohutçu çiftinin katledildiği bölgeye gidildiğinde dağların delik deşik edildiğini, doğanın ve insan yaşamının talan edildiğinin görüldüğünü söyledi. Antalya’da binlerce taş ocağının kontrolsüz işletildiğini kaydeden Kara, “Birilerinin rant derdi var, bizde ise can, yaşam derdi var. Basit bir cinayetten öte arkasında rantçı, taş ocakları, HES’leri, çevreyi doğayı katleden rantiyeci bir grubun olduğunu görmekteyiz. Buradaki yargılama, soruşturma süreci, bahsedildiği gibi çelişkili ifadeler var ama bunlar bile gösteriyor ki işin arkasında başka şeyler var” diye konuştu.
Baro davaya müdahil olacak
Süreci ilk günden itibaren yakından takip ettiklerini belirten Antalya Baro Başkanı Polat Balkan, “Ali Ulvi ve eşi yakından tanıdığım, yıllardan beri birlikte mücadele ettiğimiz dostlarımızdan birisiydi. Hukuki çalışmalarımız bitmek üzere, ilerleyen aşamalarda soruşturma dosyasına veya dava açılırsa dava dosyasına Antalya Barosu olarak müdahil olacağız” dedi.
Katil zanlısı mermer ocaklarını suçlamıştı
Finike’de 9 Mayıs Salı günü yaşadıkları dağ evinde 61 yaşındaki Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu öldürülmüş halde bulundu. Cinayetle ilgili bölgeye yeni taşınmış 31 yaşındaki Ali Yamuç gözaltına alındı ve cinayeti itiraf ederek tutuklandı. Yamuç’un eşi Fatma Yamuç da bir hafta sonra cinayete iştirak suçlamasıyla tutuklandı. Bu süreçte katil zanlısı Ali Yamuç, ilk ifadesinde hırsızlık amacıyla eve girdiği ve cinayeti işlediğini belirtirken, savcılık ve mahkemedeki ifadelerinde ise bir mermer ocağının 50 bin TL para karşılığında azmettirici olduğunu anlattı. Ali Yamuç’a ait olduğu ve cezaevinde yazıldığı öne sürülen bir mektupta ise katil zanlısı bir başka mermer ocağı firması sahibine hitaben cinayet karşılığında kendisine söz verilen 100 bin TL’nin ödenmesini istedi.
Önümüz Bayram, arkası yaz. Yani öğrenciler ve çoğu çalışan için tatil zamanı. Herkes kendi meşrebince tatil yörelerine akarken biz de Yeşil Gazete olarak tatil yeri önerilerinde bulunmak yerine gideceğiniz tatil yörelerine yakın ekoloji mücadeleleri verilen yerleri dikkatinize sunuyoruz. Böylece, tatil yapacağınız yerin yakınlarındaki ekolojik tahribatı gözünüzle görecek veya tehdit altındaki yerlerin belki de son kez tadını çıkaracak, sizden sonra gelecek insanlara anlatacağınız izlenimler biriktirebileceksiniz.
Yeşil Gazete olarak maksadımız kesinlikle tatilinizi zehir etmek değil! Belki ekolojik mücadelesini kararlılıkla sürdüren yerel halkla dayanışmak, belki, sadece selam vermek ya da mücadelelerinden ilham almak istersiniz diye düşündük.
İşte Yeşil Gazete’nin tatil için görmeden gelmeyin diye önerdiği 7 harika.
· Akkuyu
Tatil planınızda Doğu Akdeniz varsa Mersin – Anamur arasında nükleer santral yapılması planlanan Gülnar-Büyükeceli’de mutlaka bir mola verin. Türkiye’de ekoloji mücadelelerinin belki de en eskisi burada. Üç kuşağı bulan nükleer karşıtı mücadele santral projesini iki defa iptal ettirdi. Şimdi Ruslara ihale edilen projeyi durdurmak için henüz geç değil. Yani hazır Akkuyu’ya gelmişken Akdeniz’in radyasyona bulanmamış sularında yüzme fırsatını kaçırmayın.
· Artvin
Artvin’in yolu biraz sapadır, belki de bu nedenle müthiş doğası son zamanlara kadar bozulmadan kalabilmiş. Son yıllarda HES’çilerin en gözde mekanı. Şehrin hemen yanı başında devasa HES projelerinin biri biterken diğeri başlıyor. Ama esas olarak Cerattepe’ye uğramanızı ve altın madenlerine karşı direnen Artvinlilerle bir çay içmenizi öneririz.
Tabii Doğu Karadeniz seyahat rotanızda Hopa’daki çay kooperatifine de uğrayıp üreticilerden çay alın, Rize’de Yeşil Yol’a dair yerel halkın görüşünü dinleyin ve Özellikle Çayeli / Senoz’da ineğini satarak hukuk mücadelesi sürdüren Nacaklı Sinan (Sinan Akçal) ile muhabbet etmeden dönmeyin.
· Hasankeyf- Sur –Halfeti
Güneydoğu bugünlerde popüler tatil merkezleri arasında sayılmaz ama farklı bir tatil arayışında olanlara daha cazip bir teklifimiz yok.
Antep’ten başlayan bir yolculukta önce baraj suları altında kalan Halfeti’ye uğrayıp sular altındaki evlerin damlarını ve minarenin bakiyesini fotoğraflayın. Hasankeyf’i de benzer bir akıbet bekliyor. Tüm mücadelelere rağmen yapımı süren Ilısu barajı altında kalacak kadim Hasankeyf şehrini ve bölgede yaşamını sürdürme mücadelesini sürdüren insanları hafızanıza kaydedin. Buralara gelmişken Mardin ve Midyat’a mutlaka uğrarsınız ama ne olur Diyarbakır’da Sur’a uğramadan, yaraları hala tazeyken kentsel dönüşüm adı altında bir kez daha yaralanan Sur’u görmeden dönmeyin.
· İğneada
Önereceğimiz yerler arasında İstanbul’a en yakını İğneada. İki saatlik bir yolculuktan sonra ulaşabilirsiniz, neredeyse İstanbul’un burnunun ucu. Istranca dağlarının bitip Longoz ormanlarının uzandığı Karadeniz sahillerinde nükleer santral hesapları yapılıyor. Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!
· Kazdağları
Kazdağları hem barındırdığı biyoçeşitlilik açısından hem de maruz kaldığı ekolojik tehditlerin çeşitliliği açısından mutlaka görülmeye değer. Altın madencileri bir ucundan, bölgeyi ülkenin kalorifer kazanına çevirmek isteyen termikçiler öte yandan, taş ocakları, HES’çiler diğer yandan Kazdağlarına göz diktiler. Ama bölge insanı da yaşam alanlarını korumakta kararlı.
Yeşil Gazete’de okumuşsunuzdur en son geçen hafta Bayramiç Kurşunlu köylüleri feldspat madeni çıkarmak için köylerine gelen madencileri kovdular ama aslında Kazdağı ahalisi misafirperverdir, gelen konuklarını ağırlamaktan mutluluk duyarlar, mutlaka uğrayın.
· Sinop
Sinop bugüne kadar Karadeniz kıyısında eşsiz doğası ile bilinen sakin bir şehirdi. Şimdi Sinop da nükleer tehdit altında. Nükleer santrali yapabilecekler mi, zaman gösterecek. Ama siz siz olun vakit geç olmadan dünya gözüyle görün nükleere kurban edilmek istenen yeri. Hazır buralara gelmişken batıya doğru termikçilere direnen Gerzelilere ve Kastamonu – Cide’de Loç vadisini HES’lere karşı savunan sarı yazmalılara da uğramayı ihmal etmeyin
· Soma – Bergama
Tatil güzergahınız Ege’de bir yerlerde ise yol üzerinde Soma var. Eski tütün, yeni zeytin beldesinin kirli kömür enerjisi uğruna insan eliyle nasıl harap edildiğini Soma’dan daha iyi göreceğiniz bir yer bulamazsınız. Zeytinlikleri kesildiğinde müthiş bir dayanışma ve direniş örneği sergileyen Yırca köylülerini tanıyın, Yırcalı kadınların el emeği ürünü sabunları, reçelleri, salçaları da satın alıp destek olabilirsiniz.
Soma yakınlarında Bergama da var. Bergamalılar altın madencilerine karşı yıllardır direnişi sürdürüyorlar. Belki de Türkiye çevre hareketinin Akkuyu ile birlikte en uzun soluklu mücadelesi ilk günkü heyecanıyla sürüyor.
Kazım Koyuncunun ölümünün 12. yılında Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkında anılacak.
24 -25 Haziran tarihlerinde Selamiçeşme Özgürlük Parkında konserler, söyleşiler, çocuk etkinlikleri ve stand alanları ile dost sahnesi kurulacak.
Ölümünün 12. yılında dost sahnesinde 20 sanatçı iki gün boyunca Kazım şarkıları söyleyecek.
24 Haziran Cumartesi günü; Lazca Çocuk Korosu, Gerduni, Fatih Yaşar, İstanbul Kadın Orkestrası, İbrahim Karaca, Emin Şir&Şenol Morgül, Velvele, Burcu Yeşilbaş, Yüzyüzeyken Konuşuruz sahne alacak
25 Haziran Pazar günü ise ;Ragmen, Murat Meriç, Kolan, Ümit Taşkıran, Bu Kaçıncı Senfoni, Öfkeli Kalabalık, Ezgi Aktan, Dina Etnik Ensemble, Teşkilat-I İsyan, Tahribat-I İsyan, ENTU grupları sahnede yerini alacak.
Bu yıl yapılacak olan anma etkinliklerinin şiarı “Yaramazlığa Devam”
Etkinlik için çağrı metni şöyle:
İnsan ölür, isyan yaşar Kazım İsyandır! “yaramazlığa devam…”
Dostumuz, yoldaşımız, ağabeyimiz Kazım Koyuncu’nun aramızdan ayrılışının 10. ve 11. Yıllarında, O’nun ürettiği 3-5 kişilik olmayan; sevgi denen şeyi çoğaltmak için buluştuk.
Yer kavgasının olmadığı yerde, her şeye rağmen yeryüzünde şarkılar söyledik. Bir aradaydık, yan yanaydık; Kazım’laydık.
Sokaklarda bildiri dağıtan gençlerin, ekmek kavgası için direnen eğitimcilerin, fabrikalarından greve çıkan işçilerin, doğa için isyan edenlerin, barış isteyenlerin yanındaydı yine Kazım. Belki yol kenarındaki su birikintilerinde denk geldi onlara, belki bir halay horonla karışırken.
Zaten bunlar olmasa ve Kazım, “yaramaz çocukların” yanlarında olmasa “bu hayat çekilmezmiş.“
…yaramazlıklara devam etmek lazım. Hayat başka güzel olmuyor. Hayatta yerinde durmamak, muhalif olmak, hep karşı çıkmak gerekiyor. Genellikle güzellikleri oradan buluyoruz. Ve genellikle o güzellikleri karşı çıkanlar değil, karşı çıkmayanlar yaşıyor sonra…”
Doğadan, yaşamdan, barıştan ve emekten yana olanlar, “ben sadece ben olmak istiyorum” deyip “biz” olanlar; Bir çocuğun ormanında yürümenin heyecanıyla bu sene de “yaramazlıklara devam” ediyoruz.
Tüm “yaramaz çocukları” 24-25 Haziran tarihlerinde parklarda, meydanlarda, yaylalarda; Kazım’ın yaşadığı her alanda buluşmaya davet ediyoruz.
Bizler 24-25 Haziran tarihlerinde Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda bir dost sahnesi kuruyoruz.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencilerinin topladığı 400’den fazla imza ile tuvaletler karma olacak. Karma tuvalet dönemiyle birlikte kadın ve erkekler cinsiyetsiz tuvaletler ile aynı tuvaleti kullanacak.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencileri tuvaletlerde kadın erkek ayrımını kaldırmak adına 400’den fazla imza topladı. Cinsiyet ayrımcılığına dikkat çekmek isteyen öğrenciler karma tuvalet talebinde bulundu. Öğrencilerin bu talebini yanıtsız bırakmayan üniversite yönetimi cinsiyetsiz tuvalet uygulamasını hayata geçirdi.
Üniversite yönetimi, karma tuvalet uygulamasına geçtiklerini okulun girişine astıkları ‘Bu binadaki tuvaletlerin hepsi 400+ öğrencinin talebiyle cinsiyetsizleştirilmiştir’ afişleri ile duyurdu.
İlk örnek Boğaziçi
Boğaziçi Üniversitesi’nde de öğrencilerin talebiyle ortaya atılan fikir geçen senenin şubat ayında bazı tuvaletlerde uygulamaya konmuştu. 2014 yılında öğrenciler dilekçe vererek bu taleplerini dile getirmişti. Başlattıkları kampanyadan olumlu sonuçlar almalarıyla birlikte şubat 2016’da cinsiyetsiz tuvalet kullanımı başlamıştı.
İzmit’te yağmur sularının denize taşmasının ardından İzmit Körfezi sarardı.
İzmit Körfezi’ne yayılan çamur büyük bir kesimde etkili oldu. İzmit’te dün gece etkili olan yağmur yağışının ardından yağmur suları denize taştı.
Yağmur sularının taşıdığı çamur İzmit Körfezi’nde kirliliğe yol açtı. İzmit Körfezi’nin doğu kesiminden itibaren yayılan çamur denizin sarı bir renge bulanmasına neden oldu.
Seka Park’tan doğu kesime kadar çamur kendisini belli etti. İzmit Körfezi’ne yayılan çamur akıntıya ve dalgalara göre zaman zaman daha geniş alanlara yayıldı.
Hatay’ın Arsuz ilçesinde vatandaşlar, sahil kenarında yaklaşık 12 metre uzunluğunda beyaz ölü balina buldu.
Edinilen bilgilere göre, Karaağaç Mahallesi’nde Denizin kenarında karaya vurmuş yaklaşık 12 metre uzunluğundaki ölü beyaz balinayı gören vatandaşlar sahile akın etti. Ölü ve çürümüş olduğu görülen balinadan gelen kötü kokular üzerine vatandaşlar, durumu polis ekiplerine bildirdi.
Müdahale edilemedi
Balinanın bulunduğu noktaya gelen emniyet ekipleri ise durumu hemen sahil güvenlik ve İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE) Deniz Bilimleri Fakültesi görevlilerine haber verdi.
Balinanın bulunduğu yere gelen yetkililer rüzgar ve dalga nedeniyle balinaya müdahale edemezken, sahil kenarında bekleyen balinanın dalgaların dinmesinin ardından çekileceği öğrenildi.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, tepkiler üzerine üretim reform paketinden çıkarılan zeytinlikler ile ilgili, “Mevcut zeytincilikle ilgili kanun ihtiyaçları karşılamıyor. İhtiyaçlar karşılanmadığı sürece, ihtiyaçlar ortada durduğu sürece bu tekrar gündeme gelebilir” dedi.
Bakan Faruk Özlü, Düzce’nin Kaynaşlı ilçesinde belediye tarafından düzenlenen iftara katıldı. Üretim reform paketinden çıkarılan zeytinlikler ile ilgili açıklama yapan Bakan Özlü, şöyle konuştu:
Faruk Özlü
“Üretim reform paketi başlangıçta 76 maddeydi. Zeytinlikler bunun içinde sadece 2 maddeydi. Şimdi 74 madde vardı. Komisyonda da genel kurulda da ilaveler oldu. 100 maddeyi geçti. İçerisinde üniversite kurulumları geldi, birtakım yeni vergisel indirimler geldi. Türkiye’deki üreticilerin, sanayicilerin önünü açacak olan çok değerli bir pakettir. Zeytinlikler konusu aslında paket içerisinde sadece 2 maddedir. Düşündüğümüz bölgeler vardı. Güney Marmara gibi, Balıkesir, Bandırma gibi. Bu bölgelerde endüstri bölgeleri kurmak istiyorduk. Halen kurmaya engel bir durum söz konusu değil. Olsa iyi olurdu, olmaması da bir sıkıntı değil. Fakat şunu ifade etmek isterim. Mevcut kanun, zeytincilikle ilgili kanun 1939 yılında çıkmış bir kanun. 1995 yılında ve 2008 yılında kısmi revizyon görmüş bir kanun. Bu kanun ihtiyaçları karşılamıyor. İhtiyaçlar karşılanmadığı sürece, ihtiyaçlar ortada durduğu sürece, bu tekrar gündeme gelebilir. Ancak bizim şu anda Meclis’ten geçen pakette çok önemli yapacağımız işler var. Bunlara yoğunlaşacağız.”
Hükümet, enflasyonun sorumlusu olarak gördüğü gıda fiyatlarını düşürmek için çok tehlikeli bir uygulamanın peşinde. Adına “dış tedbir” denilse de yapılmak istenen tam olarak tarımın desteksiz, korumasız bırakılarak yok edilmesidir.
Daha önce defalarca yazdığımız gibi gıda fiyatlarının yüksek olması uygulanan yanlış tarım politikalarının sonucudur. Fiyat artışının nedenleri ortadan kaldırılmadıkça, sadece fiyatı düşürmeye odaklı bir politika, tarıma ciddi zarar verir. Kısa vadede fiyatı düşürebilirsiniz ama orta ve uzun vadede tarımsal üretimi bitirir dışarıya mahkum olursunuz.
Gıda fiyatlarını düşürmek için oluşturulan Gıda Komitesi’ndeki bakanlar, son günlerde daha sıklıkla gümrük vergilerinin otomatik olarak düşürülerek gıda fiyatlarındaki artışın önleneceğini, enflasyonun düşüleceğini kamuoyuna müjdeliyor. Tüketici, fiyatlar düşecek diye seviniyor. Bu uygulama ile tarımı nasıl bir sonun beklediğini kimse hesaplamıyor.
Gümrük vergisini düşürmek ne demek?
Tarımsal üretimdeki koruma duvarlarını kaldırmak ve başka ülkelerin devlet destekli ürünlerine kapıları sonuna kadar açmak demek.
Her fırsatta “tarımını desteklemeyen ülke yok” deniliyor. Türkiye bu politika ile tarımını desteksiz,korumasız bırakacak.
Daha yalın bir anlatımla, tarımsal üretimi, gıda fiyatlarını ithalatla terbiye etme anlayışı Türkiye’yi bir çok üründe dışa bağımlı hale getirdi. Bu yeni uygulama ile dışa bağımlılık daha çok artacak ve üretim bitecek. Piyasa ithal ürünlerle istila edilecek.
Devlet kendi çiftçisinden esirgediği desteği,korumayı başka ülke çiftçilerine sağlayacak. Konunun daha iyi anlaşılması için örneklerle anlatmakta yarar var.
Üreticiyi koruyan destek değil, gümrük vergisidir
Milli Tarım Politikasının ana bileşeni olan Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeline göre, buğday stratejik ürün kabul edildiği için her havzada destekleme kapsamına alındı.
Türkiye’nin her yerinde buğday üretiliyor ve devlet bu üretime destek veriyor. Verilecek destek 2017 ürünü için, kilo başına 5 kuruş prim, dekara 13 lira mazot ve 4 lira gübre desteği. Ayrıca dekara 8.5 lira yurtiçi sertifikalı tohum kullanım desteği veriliyor. Buğday tohumu üretenlere de kilo başına 10 kuruş destek sağlanıyor. Saydığımız bu destekler üreticinin maliyetinin bir bölümünü karşılıyor. Üretimin devam etmesi için bu destekler veriliyor.
Fakat, devletin asıl desteği buğday ithalatına uyguladığı yüzde 130 gümrük vergisidir. Yani üretimi ve üreticiyi koruyan bu vergidir. Buğday ithal etmek isteyen veya Türkiye’ye buğday satmak isteyen birisi yüzde 130 gümrük vergisi ödemek zorunda. Fiyat yükseldi diye, bakanların söylediği gibi gümrük vergisini yüzde 20-30’a düşürürseniz, Türkiye açık pazar haline gelir. İthal buğday piyasaya hakim olur ve başlangıçta fiyat düşer. Fakat, ithal buğdayla rekabet edemeyecek olan üretici buğday üretiminden çekilir ve buğday üretemez. Üretiminiz bittiğinde veya azaldığında ithal buğdayı artık ucuza alamazsınız. Vermezler.
Mevcut uygulamada zaten ihtiyaç olduğunda veya un ihraç etmek üzere Dahilde İşleme Rejimi(DİR) kapsamında gümrüksüz olarak buğday ithal ediliyor.
Üretim artmadan fiyat düşmez!
Fiyatı en çok tartışma konusu olan domateste yüzde 48.6, sivri biberde yüzde 19.5 vergi uygulanıyor. Bu iki üründe üretim dönemine bağlı olarak genelde kısa dönemli fiyat artışı yaşanıyor. Yüksek fiyatı takip eden günlerde üretimdeki artışa bağlı olarak fiyat düşüyor. Bir ay içerisinde yükselen ve düşen fiyat dalgalanmaları yaşanıyor. Gümrük vergisi düşürüldüğünde o kısa sürede ürün ithal etmek zor. Ayrıca, gümrük vergisi düştüğünde üretim azalacağı için fiyat artışı tetiklenmiş olur.Bu nedenle domates, biber gibi kısa dönemde üretilen ürünlerde gümrük vergisi ile oynayarak fiyatı kontrol edemezsiniz.
Fındık ithal edebilir misiniz?
Türkiye’nin kendi kendine yeterli olduğu fakat iklime bağlı olarak üretimde dalgalanmaların yaşandığı ürünler var. Fındık bu ürünlerden birisi. Dünya üretiminin yüzde 70-75’ini tek başına karşılayan Türkiye’nin fındık üretimi iklim koşullarına bağlı olarak 700 bin ton ile 400 bin ton arasında dalgalanıyor. Üretim 700 bin ton ve üzerinde olduğunda fiyat düşüyor. Üretim 400 bin ton ve altında olunca da fiyat artıyor. Fiyat arttığında isteseniz de ithalat yapamazsınız. Çünkü, fındık ithalatı yasak. Kaldı ki ithal edecek fındık da bulamazsınız.
Hükümetin uygulayacağı ve adına “dış tedbir” denilen gümrük vergilerini düşürerek enflasyonu önlemek birinci derecede etkili olacağı ürünler, bakliyat,hububat,yağlı tohumlar ve yem hammaddeleri olacaktır. Bu ürün gruplarına bakıldığında neredeyse hepsinde dışa bağımlı bir yapı var.
Türkiye, bakliyat ürünlerinde sıklıkla gümrük vergilerini düşürüyor. Bu yıl nohut ve kuru fasulyede gümrük vergisi düşürüldü. Geçmişte gümrük vergileri düşürülerek korumasız bırakıldığı için çiftçi bu ürünlerin üretiminden vazgeçti. Şimdi “biz niye mercimek üretemiyoruz, niye nohut, fasulye üretemiyoruz” diye soruluyor. Üretici korumasız ve desteksiz bırakıldığı için bu ürünler yeterli miktarda üretilemiyor. Gümrük vergisi otomatik olarak devreye alınıp düşürülürse mevcut üretim de yapılamaz hale gelir. Yapılması gereken üretimi artırıcı önlemler olmalı.Üretim artarsa fiyat düşer.
Üretemediğiniz soyanın fiyatını kontrol edemezsiniz
Yem hammadelerinde özellikle soyada Türkiye zaten dışa bağımlı. İhtiyaç duyulan 2 milyon tonun üzerindeki soyanın yaklaşık 1.9 milyon tonu ithal ediliyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2017’de 150 bin ton soya üretilecek. Tüketim 2 milyon tonun üzerindeyken, üretim 150 bin ton.Bu üretimle piyasayı, fiyatı kontrol edebilir misiniz? Edemezsiniz. Üstelik genetiği değiştirilmiş soyayı almak zorundasınız. Çünkü üretiminiz yok.
Bir başka önemli konu, Toprak Mahsulleri Ofisi ile Et ve Süt Kurumu’na gümrüksüz ithalat yetkisi verilmesi. Hükümet, gerekli olduğunda bu yetkiyi zaten veriyor. Toprak Mahsulleri Ofisi daha deneyimli. Piyasa düzenleme görevini yerine getiriyor. Et ve Süt Kurumu ise ithalat ofisi gibi çalıştırılıyor. Et ve Süt Kurumu, kendi raporunda da yer verildiği gibi rekor düzeyde besilik hayvan ve et ithalatı yapıyor. Fakat et fiyatını istenen oranda tutamıyor. İthalata rağmen fiyat artıyor. Bunun çözümü, daha fazla ithalat yapmak değil, üretimi artırmaktır.
Özetle, üretimi artırmadan ithalatla, gümrük vergisini düşürerek enflasyon sorununa çözüm bulamazsınız. Kısa vadede fiyatları düşürebilirsiniz. Fakat kapıları açarak, ülkeyi ithalat cennetine dönüştürerek tarımı bitirirsiniz. Eğer amacınız buysa, ülkeye çok büyük kötülük yapmış olursunuz.
Charles Eisenstein tarafından Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Eğer iklim değişikliğine değineceksek, Geo mühendisliğin ardındaki kestirme çözüm fikri doğa ile mütevazı bir ortaklığa dönüşmelidir.
ABD Ulusal Araştırma Konseyi’nin, güneş radyasyonunu azaltmak ve atmosferi soğutmak için gezegeni sülfat ayresol bir katman ile kaplamayı önermesinin ardından geo mühendislik yine gündemde.
Öneri, ozon tabakasının delinmesi, okyanusların asitlenmesi ve tropik kuşakta yağışların azalması gibi istenmeyecek muhtemel sonuçlar için de geniş çapta eleştirildi. Belki bundan daha rahatsız edici olan, geo mühendisliğin, iklim değişikliğine sebep olan ekonomik ve endüstriyel sisteme dokunmayan teknolojik bir tamir olması.
Geo mühendisliğin ardında yatan bakış açısı, gelişmekte olan ve onarıcı tarım biçimini alan ekolojik sistem odaklılığı ile keskin bir zıtlıkta. Alternatif bir stratejiden fazlası olarak, onarıcı tarım, kültürümüzün doğa ile ilişkisinde temel bir değişikliği temsil ediyor.
Onarıcı tarım toprağı yeniden inşa etmek için bir dizi tekniği bir araya getirirken, süreç içinde karbonu hapsediyor. Tipik olarak örtücü bitkiler ile çok yıllık bitkileri kullanarak çıplak toprağın açığa çıkmasını engelliyor ve hayvanların otlamasıyla bir nevi doğadaki hayvanları taklit ediyor. Karbon toplamak haricinde ekolojik faydalar da sunuyor. Mesela toprak erozyonunu engelliyor, toprağı minerallendiriyor, yeraltı sularının saflığını koruyor ve tarım ilaçlarıyla gübrelerin akıntılarının zararlarını azaltıyor.
Fakat bu yöntemler artmakta olan nüfusu beslemek için yavaş, pahalı ve pratik olmayan yöntemler değil mi?
Hayır. Kapsamlı istatistiklerle ulaşmak güç olsa da onarıcı yöntemin hasadı çoğunlukla geleneksel yöntemin hasadından fazla oluyor (bilimsel araştırmalar için buraya ve buraya, sistematik olmayan örnekler için buraya ve buraya bakabilirsiniz). Keza bu yöntemler toprağı oluşturduğu, otları çoğalttığı ve nem tuttuğundan, gübre ve tarım ilaçlarının girdisini azaltılabilir ya da tamamen ortadan kaldırılabilir. Sonuç olarak çiftçilerin daha çok kâr elde etmelerini sağlar. Başka hiçbir yöntem hektar başına daha çok karbon hapsedemez (2,5 ton/hektar). Bu rakam sadece ABD’de salınımların bile dörtte biri ediyor.
Toplam potansiyel tahminler çeşitli. Ohio Eyalet Üniversitesi’den Rattan Lal bununla ilgili olarak çölleşmiş ya da çoraklaşmış toprakların yılda 3 milyar tona kadar karbonu hapsedebileceğini (günümüzde bu yıllık 11 miyar ton CO2’dir) söylüyor. Diğer uzmanlar bundan da yüksek potansiyel görüyorlar. Rodale Enstitüsünün araştırmasına göre eğer evrensel olarak organik onarıcı teknikler, işlenmiş topraklar üzerinde uygulanırsa küresel sera gazı salınımlarının %40’ı meralarda uygulanırsa %71’i telafi edilmiş oluyor.
Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’ne göre (IPCC) bu yöntemler, mevcut salınımların yüzde yüzü üzerinden karasal CO2 azaltımına eklendiğinde ve buna yeniden ormanlaştırma eklenmemişken bile sera gazlarının bir diğer %10 – %15’inin telafisini sağlıyor. Tabii ki bunların hiçbiri toprağın ve biokütlenin gömebileceği karbon miktarının sınırı varken fosil yakıt alt yapısını sürdürmek için uygun değil..
Doğayla çalışmak
Charles Eisenstein
Yalnızca ticari açıdan bakıldığında bile daha iyi olan onarıcı yöntemler neden daha hızlı yayılmıyorlar? Cevap çoğu çiftçinin kendi verdikleri yanıtlarda olduğu gibi, “inşalar yavaş değişmeleri.” Belki böyle fakat bu durum daha fazlasını içeriyor. Onarıcı yöntemler sadece uygulamalarda bir değişikliği temsil etmiyor. Geo mühendisliğin ön plana çıkardığıyla kıyaslandığında bu dönüşüm aynı zamanda hem paradigmada hem de bizim doğa ile ilişkimizde değişiklik içeriyor.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; onarıcı tarım doğayı taklit etmeye çalışıyor, ona hükmetmeye değil. USDA’da toprak sağlığı uzmanı Ray Archuleta’nın ifade ettiği üzere “Biz tarımın kontrol ve yönetiminden uzaklaşmak istiyoruz. Biz doğanın yansımasında tarım yapmalıyız.” Bunun aksinde geo mühendislik bizim doğa üzerindeki yüzlerce yıllık tahakkümümüzü yeni bir boyuta taşıyarak tüm gezegeni manipülasyonun bir nesnesine çevirmektedir.
İkinci olarak onarıcı tarım değişkenlerinin mekanik ve kimyasal yollarla kontrol altında tutulması ve onun çizgisel mantığından uzaklaşmadır. Çok kültürlülüğün çeşitliliğinde, hayvanlarla bitkilerin karmaşık, ortakyaşar, dirençli sistemine önem verilir. Öte yandan geo mühendislik çokça çizgisel olmayan bir sistemin şekillendirilmesinin beklenmedik sonuçları kanununu ise inkâr eder. Düz mantıkla örneklendirilebiliriz. Eğer atmosfer çok sıcaksa, içine soğutucu bir şeyler ekleyin. Fakat neler olacağını kim bilir?
Üçüncü ve son olarak, onarıcı tarım ekolojik sağlığın derin temellerini tarif etmeye çalışmaktadır: toprak. Onarıcı tarım, düşük verimliliği, erozyon ve diğer problemleri sorunun kök nedeni değil, semptomları olarak görür. Öte yandan geo mühendislik semptomları tarif eder – iklim değişikliği – ve müsebbibine dokunmaz.
Hızlı onarım yok
Geo mühendisliğin hızlı onarımının aksine onarıcı tarım geniş ölçekli kültürel değişimler olmadan uygulanamaz. Doğanın kullanılabilir bir nesne olduğu yaklaşımından vazgeçip mütevazı ortaklık yaklaşımına dönüşmemiz gerekir. Geo mühendisliğin merkeziyetçi mantığı ve küresel ekonomiyi beslediği yerde toprağın ve ormanın onarılması özünde yerel uygulamalar olmalı. Her seferinden bir orman, her seferinde bir çiftlik gibi. Her duruma uyan bir çözüm yok ve her alanın ihtiyacı biricik. Beklenildiği gibi geleneksel yöntemlere göre daha emek yoğun çünkü toprak ile daha doğrudan ve daha dostane bir ilişki gerektirmekte.
En nihayetinde iklim değişikliği, bizi, uzun süre önce koptuğumuz ve üstelik verdiğimiz hasarı onarmak için durmaksızın şekillendirebileceğimizi düşündüğümüz doğa ile ilişkimizi de gözden geçirmeye zorluyor. Kendi biyofilimize, doğaya ve hayata olan aşkımıza, sera gazı sayılarının yukarı ya da aşağıya gittiğine bakmaksızın tüm varlıkları önemseme arzumuza bizi geri çağırıyor.
Geo mühendislik, tüm yıkıcı risklerine rağmen, bu çağrıdan kaçınmanın, tahakkümün mantığını yeni aşırılıklar ile genişletmenin ve aşırı tüketime dayalı bir ekonomiyi bir süre daha sürdürmenin bir teşebbüsü. Toprağa, ağaçlara âşık olmanın, yıkımlarını durdurmanın ve onları iyileştirmeye hizmet etmenin zamanı. Tarımsal politikanın ve uygulamanın onarıcılıkla uyumlu olmasının tam zamanı.
* Geo mühendislik: Türkçesi bulunmayan terimi insanlığın, teknoloji yargımı ile iklimi yönetmesi şeklinde tanımlamak mümkündür.