Ana Sayfa Blog Sayfa 3099

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Şuşu, Can ve Dörtteker – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Şuşu, Can ve Dörtteker

Türkiye’de engelli olmak hiç kolay iş değil. Kaldırımların engelli bireylere uygun olarak inşa edilmesi, sokaklara rampa, engelliler için hissedilebilir zemin yerleştirilmesi, engelli parkları yapımı, şehir içi ulaşım araçlarına erişim kolaylığı sağlanması gibi uygulamalar hâlâ çok yetersiz. Tüm bunlar engelli bireylerin işgücüne dahil olmamasına, evlere hapsolmasına sebep oluyor. Engelliler gündelik hayatın içinde yardımsız var olamadıkları için çocuklar onları yardım edilmesi gereken bireyler olarak görebiliyor, empati yerine sempati geliştirebiliyor. Özensiz yayınlar da bu algıyı güçlendiriyor.

Okuduğu kitapları eşi Banu’yla birlikte “Bir Dolap Kitap” adlı internet sitesinde ve Açık Radyo‘da sundukları programda paylaşan Yıldıray Karakiya, bu algıyı kıran, meseleye doğru yerden bakan bir çocuk kitabı yazmış. Redhouse Kidz’ten yayımlanan, Başak Günaçan‘ın resimlediği Şuşu, Can ve Dörtteker bir devam kitabı. Serinin ilk kitabı Şuşu ve Üçtekeri‘nden tanıdığımız Şuşu, üçtekerine binmiş yine evde fırtına koparırken dayısı onu kaptığı gibi parka götürür. Şuşu ağaçların arasından fişek gibi geçerken önünde dört tekerli bir araç belirir.

“Bu bir dörtteker!” diye bağırdı Şuşu. 

Nereye kayboldu bu dörtteker?

İşte! Sağa döndü! Yapraklara dikkat!

Can önde, Şuşu arkada parkın altını üstüne getirirler. Eylemlerinin sonucunda onları parka getiren yetişkinlerden aynı tepkiyi alır, etrafın toplanması için eşit iş gücü göstermeleri beklenir. Neticede karmaşa biter, dağınıklık toplanır. Ebeveyniyle birlikte kitabı okuyan çocuk, engelli bir çocuğun da tıpkı kendisi gibi yaramazlık yaptığına, oyun oynamayı sevdiğine tanıklık eder, üstelik herhangi bir vurguya gerek kalmadan.

 

Yazan: Yıldıray Karakiya 

Resimleyen: Başak Günaçan 

Redhouse Kidz

Okul öncesi

 

 

Tuğba Gürbüz

 

[Kedi-Siz] Tuna Arman: Engelli hayvanın eksik yeri oluyorsun, gözü patisi hatta aklı!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Tüm konuklarım çok özel insanlar ama bu hafta daha bir başka konuğum var.

Biz onunla birçok defa radyo programı yaptık, televizyonlara konuk olduk, gazetelere demeç verdik, eylemler yaptık, sergi açtık, beraber göz altına alındık yetmedi mahkemeye bile birlikte çıktık. Her defasında beraat etmenin sevincini beraber yaşadık.

Hatta bir defasında dergi kapağı bile olduk ? daha ne yapalım,

Hayvan hakları konusunda birbirimizin üzerinde çok emeğimiz vardır. İşte o yüzden böyle bir röportaj yapmakta zorlanıyorum. Aklımdan milyon soru geçiyor. Nasıl olacak da üç soru ile sınırlandırabileceğiz bakalım.

Engelli hayvanlar konusunda çığır açtı, okul okul gencecik çokları ziyaret etti, elli bin imzayı mecliste fırtına gibi savurdu ve sanat camiasının çoğu süslü kadınının aksine o hep aktivizm derdinde oldu.

Başlamadan söylemeliyim ki seni çok seviyorum. Sana zor sorular soracağım şimdi ?

Çünkü o Tuna Arman

***

13 – Tuna Arman: Engelli hayvanın eksik yeri oluyorsun, gözü patisi hatta aklı!

 

Tolga Öztorun: Harika bir yaşantın var. Evinde 15 kedi, 5 köpek ile yaşıyorsun. Kedilerin 10 tanesi engelli ve 5 tanesi çok yaşlı. Nedir bu istenmeyenleri isteme sebebin?

Tuna Arman: 3 köpeğim ve 15 kedim ve şu an misafir 2 köpek ve 3 kedi kocaman harika bir aileyiz biz. Neredeyse tamamı engelli hayvanlardan oluşan kocaman bir aile. Her sene eklenen bebeler ergenliğe girip gidenler filan da oluyor.

Böyle geçiyor günler

İstenmeyenleri isteme sebebim sadece empati sanırım

İstenmemeleri beni çok üzüyor. Kendimi onların yerine koyuyorum sanırım.

Engelli bir hayvan görünce hatta fotoğrafını görünce “BEN DAYANAMAM ÇOK ÜZÜLÜYORUM” diyenler

Bizi galiba duvar sanıyorlar. ….

Tolga Öztorun: Engelli hayvanlar konusunda hep en çok eleştirilenlerdensin. Hatta ailen bile eleştiriyor.  Sen de evinde bunca hayvan ile yaşamayı hayal etmiş miydin? Nasıl gelişti süreç? Engelli hayvanı diğerinden farklı kılan nedir? Ya da diğer bakışla sence bir farkları var mı?

Tuna Arman: Hayatım boyunca kalabalık aile istedim ve bunu nihayet hayvanlarım sayesinde başardım. Bu kadar çok olmaları beni rahatsız etmiyor, hatta maddi manevi gücüm olsa daha çok olsalar keşke ? Ailem rahatsız, çoğu arkadaşım rahatsız bu durumdan, ama ben onlarla mutluyum.

Engelli canlar bambaşka. Hayatında başka bir boyut oluyor insanın…Eksik olan yeri oluyorsun onun gözü patisi hatta bazen aklı :))

En fenası aklı olmak çünkü zekâ engelli olanlar çok korunmasız ☹

Tek ortak özellikleri var SEVGİ hepsi sevmeyi sevilmeyi biliyor.

Onlar benim büyümeyen çocuklarım.

Gidiyorlar melek oluyorlar anıları ve acıları kalıyor… 1 gün bile geçirsen anısı yıllarca var oluyor.

Tolga Öztorun: Onlarca sosyal sorumluluk projesi, yüzbinlerce imza, günlerce eylemler, kilometrelerce yol… Peki hayal ettiğin oldu mu? Bu kadar mıydı aktivizmin?

Tuna Arman: 10 yılda bence fazlaca yol aldım. Mesela artık hayvana şiddet tecavüz saklanmıyor, konuşuluyor artık son senelerde engelli canlar da tercih ediliyor.

Artık yollarda su kapları görüyoruz.

Artık çok kalabalığız.

Bilinçli bir gençlik geliyor umutluyum tolga daha çok şey başaracağız. Birçok kişinin hayatına dokundum eminim kör bir hayvanın ne demek olduğunu çok kişi biliyor.

Daha dur yolumuz uzun?

Seni seviyorum

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

[Hayvan Deneyleri] Demikhov’un çift başlı köpekleri ve Cornish’in Lazarusları – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?

[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Tıp tarihi, “çizgiyi aşan” utanç verici örneklerle doludur; Amerikalı doktorların Tuskegee’de 400 kadar Afrika-Amerikalı çiftçide 40 yıl boyunca (ki penisilin bulunmuştu!) frengi hastalığının vücuttaki yayılımını gözlemlemeleri ve bu hastaları tedaviden mahrum bırakmaları, ya da Üçüncü Reich doktorlarının Yahudiler üzerinde gerçekleştirdiği korkunç organ nakli-immünoloji-embriyoloji-askeri deneyleri, veya Japon İmparatorluk Ordusu doktorlarının Unit-731’de sayıları beşyüz bini aşan Çinli ve Rus savaş esiri üzerinde gerçekleştirdiği korkunç deneyler… Türcülük ve ırkçılık arasındaki analojiyi de unutmadan, tüm bu örnekler için “o doktorlar ırkçıydı” deyip geçebiliriz.

Konu bilimsel gelişmeler olunca ve etraftan herhangi bir itiraz yükselmiyorsa, insanın nerede duracağını tam olarak kestiremiyoruz. Ve merhamet, ahlak, adalet gibi hayvanlarla aramıza net bir çizgi çekmekte kullanıp, sahip olmakla gurur duyduğumuz kavramlar dahi frenleyici olamayabiliyor. Evet, o doktorlar belki ırkçıydı ancak asıl ve daha da büyük sebep, karşı tarafın “kolaylıkla feda edilebilir” olmasıydı. Modern tıbbın kolaylıkla feda edilebilir listesinin başında gelen hayvanlarla ilgili çizgiyi aşan binlerce örnek olsa da iki tanesi akılları zorlar nitelikte: Demikhov’un çift başlı köpekleri ve Cornish’in Lazarusları.

Hayatı boyunca organ nakilleriyle ilgili çalışan Rus cerrah Vladimir Demikhov (1916-1998), Moskova Üniversitesi’nde öğrenciyken tasarladığı metal kalbi naklettiği köpeği 5,5 saat hayatta tutmayı başarmış, yapay kalp ile köpeklerde bypass ameliyatları ve akciğer nakilleri yapmıştı. Fakat dünya onu 1954’teki deneyiyle tanıdı: kafa nakli. Küçük ırk bir yavru köpeğin akciğerleri, kalbi, ön ayakları ve kafası dışındaki her yeri -yani vücudunun arka yarısını- operasyonla alarak, ön yarıyı da 4 yaşında olan Mukhtar adındaki büyük ırk köpeğin omzuna yerleştirdi. Kısacası, köpeği ikiye bölerek yarısını deneyinde kullandı.

İki kafa ayrı ayrı yemek yiyebiliyor ve su içebiliyordu. Fakat midesi olmayan küçük köpeğin içtiği süt, diğer köpeğin ense kökünden dışarı akıyor ve büyük köpek sürekli silkinerek onu üzerinden atmaya çalışıyor ve ensesindeki köpeğe havlıyordu. Sadece 6 gün yaşadılar. Demikhov, kafa naklini sokaktan yakalanıp getirilen köpeklerle 19 kez daha denedi ve en uzun hayatta kalma süresi 1 ay oldu. Demikhov’un çalışmalarına ait çift başlı köpek görselleri, 1959 yılında Life dergisinde yayınlanınca ünü daha da yayılmıştı. Çalışmalarından etkilenen başka cerrahlar da farklı türlerde benzer deneyler yaptılar.

Demikhov’dan biraz geriye gidersek, Amerikalı biyolog Robert Cornish (1903-1963), California Üniversitesi’ni 19 yaşında dereceyle bitirmiş bir dahi idi. Su altı mercekleri gibi keşifleri olmasına rağmen, ölümüne dek tek bir şey için çalıştı: ölüleri diriltmek.

Robert Cornish

 

California Üniversitesi’ndeki laboratuvarında, hepsine Lazarus ismini verip numaralandırdığı 5 köpek üzerinde çalıştı. Cornish’e göre, kan dolaşımı devam ettiği müddetçe ölüler hayata geri döndürülebilirdi, kan dolaşımının devamlılığını sağlamak için de tahtrevalliye benzer bir düzenek yapmıştı. Günümüzde kullanılan CPR (Kardiyopulmoner resüsitasyon) gibi ilk yardım teknikleri o yıllarda henüz keşfedilmediğinden, ölüler bu düzeneğe konularak hızlıca aşağı-yukarı hareket ettirilirken damardan adrenalin-pıhtı önleyici enjekte edilirse kalbi çalıştırabilir ve belli aralıklarla ağzına oksijen üflenirse solunumu başlatabilirdi.

Gazla öldürülüp düzeneğe sırt üstü sabitlenen Lazarus I, Lazarus II ve Lazarus III’te başarılı olamamıştı. Gene 1934 yılında, Lazarus IV’ü tıbben ölü olduğu 5 dakikanın ardından hayata döndürmeyi başardıysa da körlük ve hareket kaybı gibi ağır beyin hasarı belirtileri vardı ve felçli halde sadece birkaç ay daha yaşadı. Sonrasında ne kadar yaşadığına dair herhangi bir bilgi bulunmayan Lazarus V ise dört gün içinde normale dönmüştü.

On yıl sonra, çalışmalarını insanlarda denemeye hazır olduğunu düşünen Cornish yeni ölmüş bir insan kadavrası talep etti. San Quentin’den gazla ölüm cezasına çarptırılmış Thomas McMonigle adlı hükümlü, idamının ardından onun bedenini kullanmasına izin veriyordu ancak yetkililer için bu iyi bir fikir değildi çünkü idam gerçekleşecek olsa bile McMonigle’ın yaşamaya devam edecek olması ihtimali, yazılı kuralların dışında ve karmaşık olduğu kadar da uygunsuz bir durumdu. Dilekçesi reddedilen McMonigle, 1948’de idam edildi. Basında çıkan haberler ve olumsuz eleştirilerin ardından üniversitedeki laboratuvardan uzaklaştırılan Cornish, bir süre çalışmalarına evinde devam etti ve 60 yaşındayken kalp krizi nedeniyle öldü.

1935 Universal Pictures yapımı “Life Returns” adlı film, hayatı boyunca ölüleri hayata döndürebilmek için çalışan bir doktoru anlatır ve filmde Cornish kendini oynar. Rahatsız edici sahneleri nedeniyle İngiltere’de gösterimi yasaklanan filmde, Cornish’in 22 Mayıs 1934’te Berkeley’de 4 asistanıyla birlikte gerçekleştirdiği deneyin orijinal görüntü kayıtlarına yer verilmiştir. Buradan izleyebilirsiniz: https://archive.org/details/LifeReturns

 

Kaynaklar:

  1. Guerrini, Experimenting with Humans and Animals

Human Experimentation: Before the Nazi Era and After

Wikipedia

 

Yağmur Özgür Güven

Ben de mi? Ne yazık ki evet… – Sinan Şanlıer

Bundan yaklaşık iki ay kadar önce, SİROMA’nın Edirne’de işverenlerle buluşma toplantısı yapılmıştı. Romanların Yoğun Olarak Yaşadığı Yerlerde Sosyal İçermenin Desteklenmesi Operasyonu şeklinde açılımı olan SİROMA, Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmektedir. Bütçesi de 10 Milyon Avro’dan daha fazladır. 2015 yılının sonunda başladı, 2017 yılının sonunda da bitecektir. Temel olarak bu programın faydalanıcıları  Aile ve Sosyal Politiklar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve bu bakanlıklara bağlı birçok kurum/kuruluştur.

Başladığından pek kimsenin haberi olmadı, bitişi de öyle olacak gibi görünüyor. Bu çalışmanın birçok alanda uzantıları olduğu gibi işverenleri muhatap alan toplantılar da bunlardan birisidir. Edine’deki buluşma da bunlardan birisiydi. Bir gün süren toplantıya Roman STK temsilcileri, eğitimciler, işverenler ve konuyla ilgili bölgesel müdürlüklerin temsilcilerinden oluşan yaklaşık 50-60 kişi katılmıştı.

Bir kolaylaştırıcının yardımıyla projenin tanıtımından sonra asıl konunun tartışılmasına sıra gelmişti: Roman vatandaşların istihdam sorununun çözümü noktasında işverenler ne düşünüyordu? Hemen belirtmekte yarar var, toplantı sadece Edirne bölgesi ile ilgiliydi. Sıra tartışmalara, sorulara gelince lafı eğip bükmeden soruyu adresine gönderdim. Bir iş başvurusunda yeteneklerinin eşit olması halinde işveren, bir Roman ile roman olmayan arasında tercihini hangisinden yana kullanırdı?.. İlk yanıtlayan on dakika konuştu, ikincisi beş dakika konuştu, üçüncüsü fark etmez dedi, dördüncüsü bin dereden su getirdi, on beşinci kovaların dibi delik dedi ama sonuncu da dâhil olmak üzere hiçbiri “Tercihimi Roman’dan yana kullanırım” diyemedi, demedi…

Bu soru aslında gerçek bir turnusol kâğıdı gibidir. Konuyla ilgilenenlerin, daha çok konunun toplumsal yanıyla ilgilenenlerin de kendilerine yöneltmeleri gereken bir sorudur. O günden beridir düşünüp dururum, acaba benim yanıtım ne olurdu eğer birisi bu soruyu bana sorsaydı?..

Durum hiç de parlak değil. Hocasını ya da kendisini sevmediğiniz bir dersin sınavına çalışmak gibi bir şey bu. Sandalye gıcırdar, masanın bir ayağı aksar, kalem kaybolur, kâğıdın rengi bozuktur, üstüne üstlük ışık da yetersiz gelmeye başlar, aynı paragrafa on kere baştan başlanır… En nihayetinde “sabah hasta olsam da sınava gitmesem” diye düşünür insan.

Bir çırpıda “evet” deme cesaretini gösteremiyor insan, “ne yazık ki ben de”.  İşin garip tarafı da bu reddediş bir yaşanmışlığın ya da basit bir tecrübenin neticesi değil ve ne gariptir ki tecrübesi olanlarda güven duygusu daha fazla. Bu yargı, yüzyılların biriktirdiği bir tortu, toplumun çok ama çok büyük bir kesiminde içselleşmiş, üzerinde, neredeyse toplumsal mutabakata varılmış kültürel bir uzantı gibi hayatımızın bir parçasıdır. Üstüne üstlük, hayatlarında bir tek kere bile bir Roman ile karşılaşmamış ya da konuşmamış insanlarda bile…

Entelektüel birikimi, tecrübesi, yeteneği ne olursa olsun ancak “şanslı bir Roman” tesadüf üzere “iyi bir Gaco”ya rastlarsa işler iyi gider… Onun ötesinde bu ayrımcılık ya da ön yargı konusu, otuz yıldır alanla ilgilenen insanlar için bile üzerinde ahkâm kesilen bir konudan öte bir şey olmuyor… Kişinin kendisini ayrımcılıkla sınaması zor, hem de ne zor…

İş yok, rahat yok, huzur yok, ev yok” bir şarkı sözü olsa bile gerçektir. Günümüz Marsilya’sında bir Roman yerleşkesi…

 

Sinan Şanlıer

Şirin ve Okay – Murat Belge

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Okay Gönensin’in öldüğünü dün akşam haber aldım. Bu haberi aldığımda, üstüme çöken öbür, önceki ölüm haberinin ağırlığından çıkamamıştım: Şirin Tekeli’nin ölümü. Okay’la Şirin birbirlerini tanırlar mıydı,  aralarında bir hukuk var mıydı, ama benim ikisiyle de özel bir hukukum vardı, ikisini de çok severdim. Şirin benim zihnimde mütevazı çalışkanlığın simgesidir. Ve her zaman güler yüzlü, candan. Okay ise öncelikle zekâydı. O da yaşından önce olgunlaşmış insanlardan biriydi, anlardı.

12 Eylül YÖK yasasını çıkardığında Şirin’le aynı anda istifa etmiştik (ama birbirimizle konuşup anlaşmaksızın). TÜMAS toplantılarında birlikte olur ve genel olarak aynı görüşü savunurduk (gene önceden konuşmaksızın). Bu gibi ortak çalışmalardan başka keyif için bir araya gelişlerimiz de olurdu: Mavi Yolculuk gibi, Kumkapı’da Kör Agop’ta kafa çekmek gibi.

Okay’ı yıllarca Cumhuriyet’te gördüm (ama Moda’da, Kemal Özer’in kitapçı dükkânında tanışmıştık, Okay daha öğrenciyken). Bu, gündüz vakti böyleydi. Hava kararmaya başladığında, ayrı noktalardan yola çıkmış olsa da, yollar Yakup’ta birleşirdi. Bu “akşam mesaisi”nde ben Okay kadar istikrarlı değildim. “Okay Bey’in masası” Yakup kurumunun içindeki kurumlardan biriydi.

Yığınla anı. Anılardan öte, iki pırıl pırıl imge, zihnimin gözünde…

Hepimizin sonunun bu olacağını elbet bilmemize rağmen, bir arkadaşımızın ölümü sarsıyor. O kişiyle yaşarken yakınlığımız ne kadar fazlaysa, sarsıntı da o kadar büyük oluyor. Bu ikisiyle ben böyle bir yakınlık hep hissettim. İkisiyle de yüz yüze gelmeyeli yıllar oldu (modern kent hayatı, kurulu rutinleriyle, kendi tayin ettiği yollarda yürütüyor hepimizi ve bu yolların kesişmesi bazen iyice seyrekleşebiliyor); ama o “yakınlık” dediğim şeyin bu tür fiziksel yakınlıkla ilgisi yoktur: Şirin Şirin’dir, Okay Okay’dır.

“Ölenle ölünmez” diye bir laf vardır ama aslında ölenle ölünüyor. Bir insanın içinde yaşadığı evreni, büyük ölçüde, tanıdığı başka insanlar oluşturuyor. Hayatta aşinalığımız, büyük ölçüde onların dolayısıyla kuruluyor. Derken o evrenin bazı parçaları yok olmaya başlıyor. Bu durumda “kalan sağlar”, “evvel giden ahbaba” bakarak, onlarla birlikte derece derece ölerek ölüme alışıyor.

Bu da çok “benmerkezci” bir bakış sanki. Sanki Şirin, Okay ben ölüme alışayım diye mi öldüler? Ama bu, ister istemez, “geride kalan”ın bakışı. Ölüm, bu dünyada başarmak için hiçbir özel marifet gerektirmeyen bir şey. Herkes başarıyor. Kimi biraz daha önce, kimi biraz daha sonra…

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Murat Belge

Yeni OHAL KHK’si: 7 bin 348 kişi ihraç edildi

Olağanüstü Hal kapsamında (OHAL) 692 sayılı yeni Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayımlandı. Yeni KHK’de 7 bin 348 kişi ihraç edildi.

Kararnamede göreve iade ve yeniden açılmasına izin verilen dernekler de bulunuyor.

İhraç edilenler listesinde çok sayıda bakanlık ve diğer kamu kuruluşlarında çalışan personelin ismi bulunuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nda 551 kişi, Adalet Bakanlığı ve Bağlı kuruluşlardan 418 kişi, Dışişleri Bakanlığından 45 kişi, Emniyet’ten 2303 kişi, İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığından 235 kişi, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Personeli 1486 kişi Milli Eğitim Bakanlığından 102, Milli Savunma Bakanlığından 9 kişi, Kara Kuvvetleri  Komutanlığından 181 kişi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığından 180 kişi, Hava Kuvvetleri Komutanlığından 185 kişi, Sağlık Bakanlığı ve İlgili Kuruluşlardan 789 kişi ihraç edildi.

692 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilen ve görevine iade edilenlerin listesine buradan ulaşabilirsiniz.

Şükür ve Erdem’in madalyaları da geri alındı

Bununla birlikte, 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu kapsamında Hakan Şükür ve Arif Erdem’e verilen madalyalar geri alındı.

302 Alademisyen ihraç edildi 

Yeni KHK ile YÖK’ten 302 akademisyen ihraç edildi. Sadece bir derneğin yeniden açılmasına izin verilen KHK’da bir öğrenci de okuluna iade edildi.

Ayrıca 342 emekli TSK personelinin rütbeleri geri alındı.

Hangi kurumdan kaç kişi atıldı

418 adalet bakanlığı
551 diyanet
2303 polis
235 jandarma
1486 belediyelerden
5 kültür ve turizm bakanlığı
47 maliye bakanlığı
55 gelir idaresi
3 kamu gözetimi, muhasebe be denetim standartları kurumu
1 türkiye deniz işletmeleri
2 türkiye şeker fabrikaları
1 devlet malzeme ofisi
102 öğretmen
9 milli savunma bakanlığı
1 genel kurmay başkanlığı
181 kara kuvvetleri komutanlığı
180 deniz kuvvetleri
185 hava kuvvetleri
789 sağlık bakanlığı
1 ulaştırma ve şehircilik
4 devlet hava meydanları
33 demiryolu işletmesi
11 karayolları
18 demiryolları taşımacılık a.ş
26 ptt
302 akademisyen
54 üniversite çalışanı
5 tbmm
2 yargıtay zabıt katibi
9 sayıştay
2 başbakanlık merkez
19 afad
4 bddk
1 basın yayın enformasyon
25 hazine müsteşarlığı
5 türkiye kalkınma bankası
1 toki
29 TRT
19 aile ve sosyal politikalar bakanlığı
2 bilim sanayi ve teknoloji bakanlığı
2 TsE
8 KOSGEB
39 tübitak
1 çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı merkez teşkilat
4 devlet personel başkanlığı
2 türkiye iş kurumu
10 sosyal güvenlik kurumu
9 çevre ve şehircilik bakanlığı
9 tapu ve kadastro genel müdürlüğü
45 dışişleri bakanlığı
5 türk eximbank
4 enerji piyasası düzenleme kurumu
9 eti maden işletmeleri
16 türkiye elektrik iletim aş
1 elektrik üretim aş
17 kömür işletmeleri
25 gençlik ve spor bakanlığı
21 gümrük ve ticaret bakanlığı
42 içişleri bakanlığı

 

(Evrensel)

Sevan Nişanyan kuş oldu, uçtu

Hakkında 17 yıl kesinleşmiş hapis cezası olan Sevan Nişanyan, tutuklu bulunduğu Foça Açık Cezavi’nden firar etti. Bu firarı sosyal medya hesabından dün saat 12.05’te attığı tweet ile duyurdu.

Habertürk’ten Ümran Avcı’nın edindiği bilgilere göre  firar ettigini söyleyen Nişanyan ne zaman ve nasıl firar ettiğiyle ilgili bilgi vermeyeceğini söyledi.

Nişanyan cezaevinden izinli mi çıktığı sorusuna “O konuda bir yorum yapmak istemiyorum. Yöntem ve usuller konusunda konuşmak için biraz erken. Zamanı geldiğinde onu bütün ayrıntılarıyla anlatacağımdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ama henüz zamanı değil.” şeklinde yanıt verdi.

Nişanyan şunları söyledi: ”3,5 sene yeter diye düşündüm. Dolayısı ile artık biraz nefes almanın zamanının geldiğini düşündüm. Olay bu. Eh bu durumda Türkiye’nin kendine özgü birtakım koşullarından ya da eksikliklerinden faydalanarak devletimizin kontrolünün dışına çıkmaya karar verdim…”

Sevan Nişanyan kimdir

Türkiye’nin en tartışmalı entellektüellerinden olan Nişanyan, Marx’ın en zor eserlerinden biri olan Grundrisse’nin çevirmeni. Türkçe sözcüklerin etimolojisine dair araştırmalarını topladığı Nişanyan Sözlüğü ile biliniyor. Taraf Gazetesinde din ve Müslümanlık üzerine yazdığı yazılar nedeniyle hakkında çok sayıda dava açılan Sevan Nişanyan yaşadığı Şirince köyünde yaptırdığı izinsiz yapılar gerekçe gösterilerek mahkum olmuştu.

 

(Haber Türk, Yeşil Gazete)

Meteoroloji’den kuvvetli fırtına ve yağış uyarısı: Sıcaklıklar 7 derece düşecek

Meteoroloji Genel Müdürlüğü, önümüzdeki hafta başında; yurdun kuzeybatı kesimlerinde hava sıcaklıklarının azalacağını, Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerinde kuvvetli yağışların etkili olacağını duyurdu.

Meteoroloji’den yapılan açıklamada, beklenen kuvvetli yağışlar için ilgililerle vatandaşların dikkatli ve tedbirli olması gerektiği belirtilirken, meteorolojik uyarı ve raporların takip edilmesinin önemli olduğu vurgulandı.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün önümüzdeki haftaya ilişkin hava tahminiyle ilgili açıklaması şöyle:

“Ülkemizin kuzeybatı kesimlerinin, 17.07.2017 Pazartesi gününden başlayarak serin ve yağışlı havanın etkisi altına gireceği tahmin ediliyor. Sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışların, 17.07.2017 Pazartesi günü Marmara’nın batısında, Salı günü Marmara’nın doğusu ve Batı Karadeniz’de yer yer kuvvetli olması bekleniyor.

Yağışla birlikte hava sıcaklıklarının kuzeybatı kesimlerde Pazartesi ve Salı günleri mevsim normallerinin 4 ila 7 derece altında seyredeceği tahmin ediliyor. Hafta başında rüzgarın kuzey ve kuzeydoğu yönlerden (Poyraz) kuvvetli ve yer kısa süreli fırtına (40-70 km/saat) şeklinde esmesi bekleniyor”

Kuşadası’nda, tedavileri tamamlanan 4 caretta caretta denizle buluştu

Aydın’ın Kuşadası ilçesinde, yaralı bulunan ve tedavileri tamamlanan caretta caretta cinsi 4 erkek deniz kaplumbağası, doğal yaşam alanlarına bırakıldı. Kaplumbağaların denizle buluşmasını vatandaşlar da izledi.

Çeşitli zamanlarda Kuşadası ve Didim kıyılarında yaralı olarak bulunup, Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) ile Milli Parklar ve Doğa Koruma müdürlüğü işbirliğiyle Muğla’daki Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’ne (DEKAMER) gönderilerek tedavileri sağlanan caretta caretta cinsi 4 erkek deniz kaplumbağası, denizle buluşturuldu. Kuşadası Körfezi’nde yaralı bulundukları için yine buraya getirilen kaplumbağaların denizle buluşmasını izleyen vatandaşlar, görevlileri alkışladı.

Kamerayla kendilerini çektiler

Kaplumbağalar, yaklaşık 10 metrelik kumsalı oldukça yavaş hareketlerle geçti. Bazen görevlilerin de yardım ettiği caretta caretta’lar denizle buluştuktan sonra hızla uzaklaştı. Kuşadası’nda denizaltı fotoğrafçılığında uzman Dr. Rüştü Kirman ve ekibi, bir kaplumbağanın sırtına geçici kamera bağlayarak, denizle buluşmayı kaydetti.

DEKAMER 110 kaplumbağayı tedavi etti

DEKAMER Yönetim Kurulu üyesi Doç. Dr. Yusuf Katılmış, 4 erkek kaplumbağanın doğal yaşam alanlarına gönderildiğini belirterek, “Didim ve Kuşadası bölgesinden yaralı olarak bize geldikleri için yine bu bölgeden gönderiyoruz. Bu gönderdiklerimizle birlikte, DEKAMER’de bugüne kadar 110 deniz kaplumbağasının tedavisi tamamlandı. Kaplumbağaların kumsal üzerinde yavaş hareketleri onların sıkıntılı olduğunu göstermiyor. Erkek kaplumbağalar karaya çıkmazlar, kara ile bağlantıları, ilişkileri yoktur. Deniz içinde yaşar, deniz içinde beslenirler. Sadece dişiler yumurta bırakmak için karaya çıkarlar. O nedenle dişiler karada nasıl hareket edeceklerini ne yapacaklarını bilirler, ama erkekler nasıl hareket edeceklerini bilmezler. Bu nedenle denize daha yavaş gittiler. Denize ulaştıklarında sorun yaşamadan hızla uzaklaştılar” diye konuştu.

“Vatandaşlar duyarlı”

EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü ise deniz ekosistemi için çok önem taşıyan dört kaplumbağanın sağlıklarına kavuşturulup, denize bırakılmasının çok önemli olduğunu söyledi. Sürücü, “Kuşadası kıyılarında ve çevresindeki denizlerde vatandaşlarımızın duyarlılığı sayesinde bulduğumuz yaralı deniz kaplumbağalarını EKODOSD, Milli Parklar ve Doğa Koruma Müdürlüğü iş birliği ile DEKAMER’e gönderiyoruz. Orada tedavisi ve rehabilitasyon süreci sona eren bu dört caretta yine bu bölgeden denize bırakıldı. Deniz ekosisteminin en önemli canlıları olan carettaları koruma hem de yuvalama çalışmalarımıza devam ediyoruz” diyerek, vatandaşların yaralı deniz canlılarını gördüğünde haber vermelerini istedi.

(BirGün)

Cerattepe’ye adalet – Cemil Aksu

Bu yazı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Türkiye’nin adalet için yola durduğu geçen hafta (7 Temmuz) Danıştay da, bir adaletsizliğe onay verdi. Artvinlilerin 25 yıldır karşı çıktıkları Cerattepe’de madencilik faaliyetine izin veren yerel mahkemenin kararını onadı. Aynı Danıştay, 2009 ve 2015 yılında “Cerattepe’de Madencilik Yapılamaz” kararları vermişti. Davanın avukatlarından Bedrettin Kalın, Danıştay’ın 25 sayfalık kararının sadece bir paragrafının Cerattepe ile ilgili olduğuna dikkat çekiyor. O paragraf da Rize İdare Mahkemesi kararının bozulmasının gerektirdiği bir durumun olmadığıyla ilgili. Bu durum bile adalet açısından ne durumda olduğumuzu anlatmaya yeter.

Aslında Danıştay’ın bu kararının hiçbir önemi yok; çünkü hem Cerattepe ile ilgili hem de diğer birçok çevre sorunu ile ilgili mahkemelerin kararları yok hükmünde sayıldı. Zaten şirket de ne bakanlığa sunduğu ÇED raporunun onay almasını sağlayan “kapalı işletme”, “teleferik sistemi” gibi vaatlerini yerine getirdi ve ne de Danıştay’ın kararını bekledi. Geçen yıl Şubat ayında devlet zoruyla araçlarını Cerattepe’ye çıkaran şirket hemen faaliyetlere başladı. “Allah’ın lütfu” 15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP’nin her türlü muhalefeti ekarte etmek için yürürlüğe soktuğu OHAL kapsamında Artvin’de valilik “her türlü eylem”i yasakladı. Üstüne üstlük de, şirket, Cerattepe’den çalışma fotoğrafları paylaşarak, Artvinlilere nispet yaptı.

Devlet bir buçuk yıldır Artvinlilerin Kafkasör’den daha yukarıya gitmelerine yasak koymuş durumda. Dolayıyla kimse yukarıda, Cerattepe’de neler olduğunu bilemiyordu. Yeşil Artvin Derneği, bir haftadır art arda, maden sahasından gelen küçük derelerdeki kirlenmeyi, maden ocağının etrafındaki kirli su tabakalarını gösteren videoları paylaşıyor. TEMA Vakfı da, Danıştay’ın kararının arkasından, yeni bir açıklama yaparak, “Artvin’in doğal varlıkları yer altı kaynaklarından çok daha değerlidir. Artvin ve doğası, korunduğu takdirde Türkiye’nin ekonomik gelişimine büyük katkılar sağlayacak bir potansiyele sahiptir. Artvin’e ve doğasına zarar verecek, geleceğini karartacak madencilik faaliyetleri yerine ormanlarını, biyolojik çeşitliliğini, toprağını, suyunu koruyacak politikalar ve uygulamaları konuşmalıyız. Ülkemiz doğal varlıklarını koruyarak ekonomik değer yaratma konusunu gündeme getirmekte ve uygulamalar geliştirmekte çok geç kaldı. Gelecek nesillere de ait olan bu varlıkları çok kısa vadeli kazançlar için kullanmaya hakkımız yok dedi.

Bir süredir de, şirketin Cerattepe’deki siyanürlü atıkları önce Murgul’daki bakır işletmelerine taşıyıp, Murgul-Hopa arasında halihazırdaki bakır boru hattını kullanarak Hopa’ya, Hopa’dan da Karadeniz’e pompalama planları yaptığı dile getiriliyor. Cengiz İnşaat’ın Hopa Termik Santrali’ni ve Petrol Ofisi’ne ait tesisleri satın almasının bu plan dahilinde olduğu da söylenenler arasında.

AKP’nin elinde Türkiye, uzun zamandır, kısa vadeli kazançları için birçok şeyi kaybetmek zorunda kaldı. Siyasette, “komşularla sıfır sorun”dan, “rol model ülke”den, “Batı’nın doğal üyesi”nden geriye IŞİD gibi terör örgütleriyle işbirliği yapan, uluslararası ilişkilerde marjinal hale gelmiş, muhalefetini ancak medya, yargı ve polis zoruyla engelleyebilen, basın özgürlüğünden seyahat özgürlüğüne bütün özgürlükleri yok sayan dikta rejimi derekesine geldi. Ekonomi de ise, üretime yatırım yapmak yerine inşaat, yol, köprü, baraj üzerinden tüketimi arttıran politikalar yüzünden de neredeyse dozerlerin ezip geçmediği park, bahçe, SİT alanı, milli park kalmadı. Kentsel dönüşüm projeleri ile beton yığınına dönüşen kentlerdeki son yeşil noktalar, afet toplanma yerleri, askeri kışlalar yandaş inşaat şirketlerine verildi. Tökezleyen ekonominin krizden “teğet geçmesi” için kah Katar gibi Arap sermayedarlarına, kah Avrupalı sermayedarlara Karadeniz yaylaları, Kuzey Ormanları rehin verildi. Memleketin bütün dereleri, nehirleri HES için, zeytinlikler, tarım alanları termik santrali, taş, maden, kömür ocağı için inşaat şirketlerine feda edildi.

Kürtlerin ve kadınların adalet mücadelesiyle birlikte Türkiye’de AKP iktidarı döneminde adalet için en çok çevre/ekoloji aktivistleri, “yaşam savunucuları” sokaklara çıktı, adliye koridorlarını aşındırdı. Yüzlerce dava açıldı, eylem yapıldı. Dava açmak için ineğini satmak zorunda kalan Rizeli Kazım Delal’den, Antalya’da mermer ocağı işletmesi sahipleri tarafından kiralık katil tutularak katledilen Ali Ulvi ve Aysin Büyükhonutçu çiftine kadar adaletsizlik birçok insanın canını yaktı, yok etti. Bütün bu inşaat projelerinin katlettiği diğer canlıların ise hesaba gelir tarafı yok.

Bütün olanlar içinde Cerattepe’nin durumunun daha önemli ve özel olduğunu düşünüyorum. Maltepe Mitingi’nde deklare edilen 10 madde içinde “doğa için adalet” talebi yoktu gerçi ama “Cerattepe için adalet” talebi o 10 madde kadar önemli bir taleptir.

Birinci olarak, bölgenin küresel ekolojik önemi açısından böyledir:  Dünya üzerinde korumada öncelikli “200 ekolojik bölge”den biridir ve Türkiye’de tanımlanan 144 “önemli bitki alanı”ndan 4’ü (Karçal Dağları-Çoruh Vadisi-Doğu Karadeniz Dağları ve Yalnızçam Dağları) Artvin il sınırları içerisinde kalmaktadır. Maden sahası da taşıdığı bitkisel zenginlik ile Çoruh Vadisi ve Doğu Karadeniz Dağları önemli bitki alanları içerisinde kalmaktadır. Cerattepe bu kadar önemli bir yerdir.

İkinci olarak, hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir davadır. Cerattepe’de madenciliğe izin verilmesinin tek nedeni, madenin Cengiz İnşaat’a satılmış olmasıdır. Şirketin asıl sahibinin Recep Tayyip Erdoğan olduğu da iddialar arasında. Fakat bu önemli değil. Bu madenden sadece Cengiz İnşaat kazanacak, yani sadece Mehmet Cengiz’in kârı için yapılıyor bunlar. Ve Cerattepe’de madenciliğe izin veren bütün mahkeme kararları OHAL süresince alınmış, mahkeme heyetleri, bilirkişiler OHAL ile şekillendirilmiş ve baskılanarak bu kararların alınması garanti atına alınmıştır. Açıkçası, “Allah’ın lütfü” 15 Temmuz sayesinde Artvin’e, Cerattepe’ye AKP darbesi yapılmıştır.

Üçüncü olarak, Cerattepe, OHAL’le birlikte yürürlüğe konan sıkıyönetime, şirketin bütün psikolojik harbine rağmen, adaletin kazanmaya en yakın olduğu yerdir. Artvinliler, her şeye rağmen Cerattepe’yi savunmaktan, hem kendi haklarını, yaşamlarını hem de doğanın haklarını, yaşamını savunmaya devam ediyorlar. Her şeye rağmen hukuk aramaya da devam ediyorlar. Yeşil Artvin Derneği, Danıştay’dan sonra Anayasa Mahkemesi’nde, olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde adalet arayacak. Artvinli gençler yasaklardan fırsat buldukları her anı, Cerattepe’ye adalet istemek için kullanıyorlar.

Cerattepe’de mızrağın çuvala girmesine imkan yoktur, atı alanın da Cerattepe’yi geçme imkanı yoktur. Cerattepe’nin savunulmasını sadece Artvinlilerin boynuna farz kabul edilmemesi gerekiyor. Her kim ki “adalet” için sokağa çıkıyorsa, taleplerinin yanına Cerattepe’yi de eklemelidir. Her şeyin telafisi vardır; hapistekiler çıkar, gazeteciler yazmaya başlar, işinden olanlar geri döner ama giden/gidecek canlar geri gelmez, gelmeyecek.

Cemil Aksu – gazete duvar