Ana Sayfa Blog Sayfa 3100

‘Kükürt kokusuyla yaşamak istemiyoruz’: Karabağlar’da mahallenin ortasına JES kuyusu!

İzmir’in Karabağlar ilçesinde, Uzundere Mahallesi’nin orta yerinde JES kuyuları açılması planlanıyor. Mahalle halkı projeye izin vermeyeceklerini söylüyor.

İzmir’in Karabağlar ilçesine bağlı kırsal Uzundere Mahallesi’nin ortasına Jeotermal Enerji Santrali (JES) kuyusu açılması yönünde proje hazırlandığı ortaya çıktı. Adem Petrol, Termal, İnşaat, Turizm, Maden, Enerji İthalat İhracat ve Sanayi AŞ tarafından İzmir Valiliğine sunulan proje kapsamında Valilik çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporunu gerekli görmedi. Mahallenin orta yerinde bulunan 11 bin 305 ada 1 parsel için hazırlanan proje dosyası kapsamında 14 sondaj kuyusunun açılması planlanırken, ilk etapta 2 adet sondaj kuyusu açılması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından izin çıktı.

Mahalleli itiraz etti, ÇED süreci başlayacak

Ancak açılacak sondaj kuyuları için öncelikle iki evin yıkılması gerekirken, ana santralin yapılacağı nokta ile 6 kuyunun bulunduğu alan ise zeytinlik alanı kapsıyor. Kurulması planlanan JES’in Uzundere Mahallesi’nin orta yerindeki zeytinlik alanında açılacak olması mahallelinin tepkisi ile karşılandı. Projeye mahalle halkının Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne yaptığı itirazı üzerine şirket ÇED raporu hazırlamak zorunda kaldı. Şirketin ÇED raporu için mahalle halkı ile önümüzdeki günlerde toplantı gerçekleştirilmesi bekleniyor.

“Yaşam alanımızın tam içinde”

Evlerinin ve zeytinliklerinin yerine JES kurulmasını istemeyen yöre halkı gerçekleştirilecek toplantı öncesi tepkili. Projenin yanlış olduğunu belirten mahalle halkından Mehmet Türkeli, projenin yaşam alanlarının tam içinde olduğunu belirtti. Çıkarılacak olan suyun nerede kullanılacağını dahi bilmediklerini belirten Türkeli, “Kükürt kokusuyla, yumurta çürüğü kokusuyla yaşamak istemiyoruz. Ağaçlarımızın kurumasını istemiyoruz. Burada sıcak suyla yanmak istemiyoruz. Onun için JES’i yaşamımıza bir tehdit olarak algılıyoruz.” dedi.

(Dihaber, Evrensel)

Beyoğlu Sineması’nın kurtuluş umudu ‘sadakat kartları’na ilgi azalıyor!

Beyoğlu Sineması’nı kapanmaktan kurtaracak ‘sadakat kartları’ projesi hayata geçirildiğinden bu yana 10 günden fazla zaman geçti.

‘Sadakat kartları’ projesinin mimarı Cem Altınsaray Cumhuriyet gazetesinden Emrah Kolukısa’ya projenin gidişatını anlattı.

Emrah Kolukısa’nın sorularına, Cem Altınsaray’ın yanıtları şöyle:

Beyoğlu Sineması için başlatılan kampanyada 10 günü geride bıraktık. İlk 10 günde hedeflenen kart satışına ulaşılabildi mi?

İlk 10 gün için hedeflenen satışa ulaştığımız söylenebilir. 5 bin adet kart basmıştık. Toplamda 583 kart sattık. Bu kartların yüzde 85’i 100 TL ve 250 TL’lik kartlar. Yüzde 12’si 1000 TL’lik, yüzde 3’ü de 500 TL’lik kartlar. Tek olumsuz görüntü, satış hızının 10 gün içinde gözle görülür bir düşüş yaşaması oldu.

Cem Altınsaray

Pos cihazı geldi

Yakın vadede ne kadar daha kart satılmalı? Ve daha da önemlisi, satışlar yeterli seviyeye ulaşmazsa ne olacak? Kapanacak mı sinema?

Borçları tamamen kapatabilmek için 3 bin 200- 3 bin 300 civarında kart satmamız lazım. Yani henüz yolun başındayız. Bunun üzerinde satacağımız her kart sinemayı daha modern hale getirmek için elimizi güçlendirecek. Doğrusu satışlar yeterli seviyeye ulaşamazsa n’olur sorusunu aklımıza getirmiyoruz bile. Baştan beri tek hareket noktamız, önce bu salonu, sonra semtini ve giderek şehrini sevip önemseyenlerin desteğiyle bu işi başaracağımız. Kartların satılması ve sinemanın kapanmaması için ne gerekiyorsa yapacağız.

Hangi kesimlerden daha çok ilgi bekliyorsunuz? Kimler daha çok destek olmalıydı ya da?

Şu an için öğrencilerin ilgisi çok yoğun. Zaten onlar olmadan burada gerçek anlamda bir kıpırdanma yaratmak, burayı yeniden yaşayan, nefes alan bir yere dönüştürmek mümkün değil. Bundan başka oyuncu/ yönetmen/yapımcı dostlarımız var kart alan. Mesela bir saat kadar önce Sevgili Uğur Abi’nin (Yücel) 1000 TL’lik kart aldığı bilgisi ulaştı bana. Özellikle sinemanın içinden kimselerin ilgisi çok mutlu ediyor bizi. Ve dahasını bekliyoruz. Nuri Bilge Ceylan’dan Cem Yılmaz’a kadar kime gidebiliyorsak gitmeyi planlıyorum. Yıllar öncesinden gelen dostluğumuzdan da aldığım cesaretle bizi kırmayacaklarına ve en az bizim kadar onlar için de önemli olan bu salona sahip çıkacaklarına inanıyorum. Kariyo & Ababay Vakfı 10.000 TL tutarında tam 100 öğrenci kartı aldı ve bu kartlar sosyal medyada düzenlenecek bir yarışmayla öğrencilere ulaştırılacak. Bu vakfın yaptığı şey iki kere anlamlı bizim için. İlki ciddi bir maddi destek sağlaması, ikincisi de öğrencileri olaya daha çok dahil etmesi açısından. Kendilerine şükran borçluyuz. İyi ki varlar. Bütün kalbimle umuyorum ki gücü olan, imkânı olan başka kurum ve kuruluşlar da benzer yardımlar yapar.

Bildiğim kadarıyla sinemada bazı yenilikler yapıldı bile. Bunları sıralayabilir misin?

Sinemada artık tuvaletlerin parasız olduğundan, gişeye pos cihazı geldiğinden ve kafeye internet bağlandığından bahsettim Twitter’da ve yüzlerce tebrik mesajı geldi. Özellikle tuvalet konusu inanılmaz bir geri dönüş aldı. Bunlar gibi şimdilik ufak tefek görünen ama geç bile kalınmış olan bir sürü şey yapıyoruz durmadan. Tabii asıl büyük hedef, kart satışından bağımsız olarak kurduğumuz sponsorluk ekibimizin yapacağı çalışma neticesinde salonu yenilemek konusunda yanımızda olacak bir sponsor bulmak. Utku’yla (Ögetürk) ortak hayalimiz Filmekimi 2017’ye yepyeni bir salonla adım atmak. Salonu mevcut kasvetli havasından kurtarıp, koltuk sayısını biraz da olsa azaltarak, daha ferah, daha rahat ve perdeyi tüm seyircilerin daha iyi görebileceği bir mimari düzenlemeyle, tertemiz, gıcır gıcır bir Beyoğlu Sineması yaratmak.

Gönüllüler ağı

İlk günler büyük bir şevkle çalışan bir ekip vardı sinemada? Bu ekip aynı heyecanı koruyor mu hâlâ?

Bu işler biraz da gönül işi olduğu için buraya zaten heyecanını üç günde kaybedecek türden insanlar uğramadı hiç. Herkes kendi evi gibi sahiplenerek çalışıyor sinemada. Biri tatlılar getirip kart alanlara ikram ediyor satış sırasında, diğeri kafeye yardım ediyor, bir başkası ben yazılımcıyım deyip satış sitesiyle ilgili ortaya çıkan soruna çare buluyor. İnanılmaz bir imece ortamı var. Arzu Film yapımlarını aratmıyoruz, nazar değmesin.

(Cumhuriyet)

Bilirkişi: Saros Körfezi’ne yapılan taş ocağının insan sağlığına etkilerini 10 yıl sonra göreceğiz

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Edirne İl Müdürlüğü’nün 2 Mart 2017 tarihinde internet sitesinden “ÇED gerekli değildir” kararı ile Mecidiye köyüne yeni bir taş ocağının açılma sürecinin başlaması üzerine Saros Körfezi Mecidiye Turizm Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Derneği’nce 16 Mart 2017 tarihinde açılan davayla ile ilgili dün bilirkişi keşifi yapıldı.

Saros Körfezi Mecidiye Turizm Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Derneği’nin açtığı dava için yapılan keşife, CHP Edirne Milletvekili Erdin Bircan, Keşan Kent Konseyi Yönetim Kurulu üyeleri, Saros Körfezi Mecidiye Turizm Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Derneği üyeleri, Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu ve Trakya Platformu Hukuk Kurulu Üyesi, davanın avukatı Bülent Kaçar, keşif heyeti ve yurttaşlar katıldı.

Saat 11.30 sıralarında Mecidiye köyünden keşfin yapılacağı dava konusu taş ocağının bulunduğu alana doğru hareket edildi.

Keşfin yapılacağı alanda keşif ekibinde davacılar Saros Körfezi Mecidiye Turizm Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Derneği adına İrfan Balaban ve Recep Çınar, dava vekili avukat Bülent Kaçar, Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Bilirkişiler Çevre Yüksek Mühendisi Prof. Dr Nihal Bektaş, Jeoloji Yüksek Mühendisi Doç. Dr Mehmet Salim Öncel, Orman Yüksek Mühendisi Yardımcı Doç. Dr. Nimet Velioğlu, davalı idare vekili avukat Tahir Gülünay ile hâkim Abdullah Demir hazır bulundu.

Keşif sırasında ilk olarak söz alan davacı vekili avukat Kaçar, taş ocaklarının çevreye verdiği tahribatlardan örnekler gösterdi.

Bülent Kaçar, konuyla ilgili olarak şöyle dedi:

“Taş ocaklarında dinamitin çevreye etkisi çok. Dönemin belediye başkanı müvekkilim Recep Çınar’ın ifadeleri var, İbrice Limanının dolgularında çatlaklar oluştuğu yönünde. Burada büyük bir balıkçı barınağı var ayrıca dalış merkezi, birçok açıdan buradaki taş ocaklarının doğaya, ekolojiye ve hukuka aykırı olduğunu düşünüyoruz.”

Davalı vekili avukat Tahir Gülanay da ÇED gerekli değildir kararının nihai bir karar olmadığını ifade ederek, “İlgili kurum ve kanunlar kendi mevzuatları açısından değerlendirip izin verebilirler vermeyebilirler, bizim incelememiz ÇED yönetmeliği çerçevesinde değerlendirme yapılıp, görüş bildirmektir. ÇED yönetmeliğine uygun olduğunu düşünüyoruz ve davanın reddini talep ediyoruz.” şeklinde konuştu.

Keşifte uzman görüş olarak sözü, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay aldı. Tolunay endemik bitki açısından önemli bir yer olduğunu söyledikten sonra şöyle konuştu:

“Öncelikle burada 4 adet taş ocağı var faal durumda ayrıca 2-3 adet de faaliyeti bitmiş taş ocağı var bu bölgede. Projenin sahibi olan firmanın mevcut taş ocağı var. Ek olarak yeni bir ruhsat alınmak isteniyor. Bu yüzden bunun kapasite artırımı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. ÇED yönetmeliğine göre de eğer kapasite artırımı var denilirse ÇED yapılması zorunludur. Proje dosyasında ciddi hatalar var.”

Tolunay’dan sonra Halk Sağlığı uzmanlarından Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu da halk sağlığı hakkında bilgi verdi. ÇED raporlarında hep çevresel boyutunun incelendiğinin halk sağlığı boyutu etkilerinin eksik kaldığını vurgulayan Varol Saraçoğlu, “ÇED’e mutlaka dahil olmalı. ÇED gerekli değildir kabul edilir bir şey değildir. Çünkü biz sade bir taş ocağının kirliliğini solumuyoruz. Diğerlerini de soluyoruz. Bu ocak açılınca orasını da soluyacağız. Mutlaka sağlık üzerine etkilerinin kümülatif olarak değerlendirilmesi gerekir. Hem buralı hem burada yaşamını geçirmiş hem de bir bilim insanı olarak buradan çıkan tozumayı engellemek hiç mümkün değil. Yerleşim alanına çok yakın. Bu tozun içerisinde aspet var, silis var toprağın kendi yapısından. Silis özellikle akciğerlere zarar veren bir madde. Hem çalışanlar için hem de burada yaşayanlar için. Buranın insan sağlığına verdiği etkileri 10 yıl sonra göreceğiz.” dedi.

Keşif tutanak tutulup imzalandıktan sonra sona erdi.

(Gazete Volkan)

‘Doğa talanına hayır’: Ayvacık’ta köylüler, jeotermale karşı nöbete devam ediyor

Ayvacık’ta zeytinliklerin yakınında yapılacak jeotermal sondaj çalışmasının durdurulmasını isteyen köylülerin nöbeti devam ediyor.

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar Köyü’nde, zeytinliklerin yakınında Pınarkale Enerji Üretim San. ve Tic. A.Ş. tarafından yürütülen jeotermal sondaj çalışmasına son verilmesini isteyen köylülerin direnişi sürüyor.

Köylüler, sondaj çalışmalarını yaptırmamak için Çakıllı Mevkisi’nde 4 gündür 08.00- 20.00 saatleri arasında nöbet tutuyor. Pınarkale Enerji şirketince bölgede yapılan sondaj çalışmalarının zeytinliklere zarar vereceği ve tarımda kullanılan suları zehirleyeceği belirten köylüler, şirket çalışmaya son verip, sahadan çekilinceye kadar alanda nöbet tutma kararlı olduklarını söyledi. Köylülerin eylemine Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu Beldesi’nden gelen Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği üyeleri ile bir grup çevreci de destek verdi.

Zeytinlikler içinde sondaja hayır

Ellerinde pankartlar ve Türk bayrakları ile eyleme katılanlar, ‘Havama, suyuma, zeytinime dokunma’, ‘Direne direne kazanacağız’, ‘Zeytinlikler içinde sondaja hayır’ sloganları attı. Bunaltan sıcak havadan korunmak için bölgeye seyyar şemsiyeler kuran köylüler zaman zaman davul ve zurna eşliğinde oynadı. Köylü kadınların, zeybek oynaması dikkati çekti.

Yürütmeyi durdurma çıkana kadar nöbete devam

Dört gündür nöbette olan köylüler, sondaj çalışması yapılmasına izin vermediklerini belirtip, alınan ‘ÇED gerekli değildir’ raporu için Çanakkale İdare Mahkemesine açtıkları davada yürütmeyi durdurma kararı çıkıncaya kadar nöbeti bırakmayacaklarını söyledi.

Gülpınar köylüleri, geçen salı günü ise Ayvacık Kaymakamlığına, İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğüne şikayet dilekçesi vermiş, Cumhuriyet Savcılığına şirket yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

(Evrensel)

Düden ve Kurşunlu şelalelerinin kuruma nedeni ortaya çıktı: HES, madencilik, taşocakları…

Antalya Kepez’de HES, madencilik faaliyetleri, taşocakları ve doğalgaz çevrim santrallarının su kaynaklarını ve suyu tutan ormanları yok etmesi bölgeyi ciddi kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Bölgede yaşayan yurttaşlar tepkili.

Antalya Kepez’de bulunan doğa harikaları Düden ve Kurşunlu Şelaleleri’nin kurumasıyla ürküten gerçek ortaya çıktı. Bölgenin tamamı kuraklık tehlikesi altında. Yurttaşlar madencilik faaliyetleri, taşocakları, HES ve doğalgaz çevrim santrallarının kontrolsüz çalışmalarına dikkat çekerek yaşam alanlarının bitirilme noktasına getirildiğini belirtti.

Bölgede çiftçilik yapan Ziraat Mühendisi İsmail Öztürk “Kanallarımızda su yok. Ne yazık ki çok yere su verilemiyor.

Doğalgaz çevrim santralı çalıştıran AKSA firmasına bir arabanın genişliğinde su borusuyla su gidiyor. Kırkgöz kaynağının suyu oraya gidiyor. Yapılan sözleşmede giden suyun yüzde yetmişi geri gelecek diye ibare var. Ama gelen su falan yok. Tarlamızı sulamak için mecburen tankerlere su taşıyoruz” dedi.

Bölge tarım ve hayvancılık yapan Nejat Tom “1 aydır bahçelerimizi sulayamıyoruz. Düden şelalesinin kaynağı bizim buradaki Kırkgöz kaynağından çıkıyor. Buradan çıkan suyu AKSA Enerji Firması tribünlerini soğutmak için alıyor” diyor. “Ayrıca taşocakları da patlattıkları dinamitler su kanallarını kapatıyor, su gözleri de kapandığı için su dışarı çıkamıyor” diyen Tom, “Çevre halkının çoğu tarımla ilgileniyor, kimse bahçelerini sulayamıyor” ifadelerini kullanıyor.

Su gözleri tıkalı

Kırkgöz Sulama Birliği’nde görevli Mustafa Çot da yağışın çok az olmadığını ama dinamitlerden dolayı damarların tıkanık olduğunu ve suyun çıkmadığını söyledi. Çot “Atılan dinamitler su gözlerini kapatıyor. 3 yıldır su gözlerimiz açılmadığı için her sene suyumuz azalıyor. Sulama birliği olarak tarım arazisi sahiplerini sıraya koyarak, su aktarmaya çalışıyoruz. Yeterli olmuyor” dedi.

Uyarılar dinlenmedi

DEKAP’tan (Derelerin Kardeşliği Platformu) Birsen Tanyeri, biliminsanlarının ve konunun uzmanlarının defalarca susuzluk için bölgede uyarı yaptığını ancak dikkate alınmadığını kaydetti. Tanyeri, “Su kaynakları ve ormanlar korunmadı, sermaye sahipleri ne talep ettiyse yapıldı, doğaya zarar verecek işletmelere ruhsatlar verildi. DSİ planlama konusunda etkin rol üstlenmedi. Sonuç bugün gelinen nokta oldu. Yaz başından beri su diye kıvranıp duruyoruz. Durumun daha vahim hale dönüşmemesi için kalıcı ve bilimsel bir yaklaşımla bu konunun ele alınması gerekiyor.Çevreyi böyle bir felakete sürükleyen politikalardan derhal vazgeçilmelidir. Su kaynaklarını kurumaya kadar götüren yanlıştan derhal dönülmelidir” diye konuştu.

(BirGün)

Kabataş Martı Projesi’nin mimarının Cihan Uzunçarşılı Baysal’a açtığı dava ertelendi

Kabataş İskelesi’nde inşa edilen Martı Projesi’nin mimarı Hakan Kıran’ın, Kent Savunması aktivisti Cihan Uzunçarşılı Baysal’a açtığı bin liralık manevi tazminat davası dün başladı.

Mimar Hakan Kıran tarafından Cihan Uzunçarşılı Baysal’a açılan dava 28 Kasım’a ertelendi. Kıran, dava dilekçesinde projesine “Çakma kuş” gibi denildiğini, kişilik haklarının zedelendiğini öne sürdü. Dava, tanıkların dinlenmesi amacıyla 28 Kasım’a ertelendi.

Kıran, Baysal’ın bir internet sitesinde yayımlanan “Kabataş Martı Projesi: İstanbul’un Dubaileştirilmesi ve Mimarın Etiği” başlıklı yazısında, eleştirinin ötesine geçildiğini, rant peşinde olan biri gibi gösterildiğini savundu. Kıran, projesinin, İstanbul’a ve boğaz siluetine ciddi zararlar vereceğinin savunulduğunu aktararak, şöyle devam etti: “Yazıda, Kabataş’tan görünen tarihi yarımada manzarasına devası martı kanatları çakılacağı, İstanbul için idam fermanı olan projelerden biri olduğu öne sürülmektedir. Dubai modeli kentleri ele geçirdi ifadesi yer almaktadır…”

Emsal olacak dava

İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşmasında mahkemeye cevap dilekçesi sunan aktivist Baysal ise “Benzerine rastlanmayan bu dava önemli bir emsal de olacaktır” dedi. Baysal, şu ifadelere yer verdi: “8 bin yıllık geçmişe sahip, katman katman tarih ve kültür barındıran İstanbul’u tarihinden, bağlamından, kollektif hafızasından koparan projelerin ve mimarlarının eleştirilmesine ya kapıyı kapatacak ya da ifade özgürlüğü ve demokratik değerlerden hareketle bu tarz projelerin dokunulmazlık zırhına bürünmesini engelleyerek gelecek nesillerin geçmişlerinden, tarihlerinden gelen miras haklarını da garanti edecektir… Yazı küreselden yerele genel bir sorunsalı ortaya atmakta ve sorgulamaktadır. Bu bağlamda yazıda geçen esinlenme ve çakma kuş projesi tanımları kimin kimden esinlendiğine yönelik kronolojik bir yorum değil. Dubai modelinin diğer kentleri ele geçirmesidir.”

(Cumhuriyet)

“Bozcaada’da caz festivaline evet, ormanlık alanda olmasına hayır!”

Çanakkale’nin Bozcaada ilçesinin nadir koruluklarından biri olan Pavli Çamlığı’nda yapılması planlanan caz festivali, tepki topladı. Bu tür organizasyonların insan hataları nedeniyle oluşacak tehlikelere açık olduğu, orman ekosistemine zarar vereceğini söyleyen Bozcaada Forumu, “Bozcaada’da caz festivaline evet, ormanlık alanda olmasına hayır” dedi.

Bozcaada’nın nadir koruluk alanlarından biri olan ve ada ekosistemi açısından hayati önem taşıyan Pavli Çamlığı, ticari faaliyet göstermeye hazırlanan bir şirketin eğlence dekoru yapılmak üzere. Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan Bozcaada Forum, 28-30 Temmuz 2017 tarihleri arasında düzenleneceği duyurulan Bozcaada Caz Festivali’nin ormanda düzenlenmesine karşı çıktı. Bozcaadalı yaşam savunucuları bu gibi kitlesel organizasyonların; yangın, gürültü ve çevre kirliliğine yol açtığı ve bölgenin ekosistemini tahrip ettiğini belirttikleri açıklamada bu amaçla yürütülen inşaat faaliyetlerinin şimdiden doğaya zarar verdiği kaydedildi. Açıklamada ayrıca Bozcaada’da bu gibi etkinliklerin yapılabileceği uygun mekanların bulunduğu belirtildi.

20 yıl önce set projeksiyonu nedeniyle orman yok olmuştu

Bozcaada Doğayı Koruma Kültür ve Sanat Derneği de yaptığı açıklamada; 20 yıl önce de Ova mevkiindeki ormanlık alanda bir set projeksiyonunun yere düşmesi sonucu yangın çıktığını ve dünyada eşi ve benzeri olmayan çamlığın içindeki hayvanlarla birlikte yanıp kül olduğunu hatırlattı. Açıklamada, “Adında, ‘kültür’ ve ‘sanat’ kelimeleri bulunan bir dernek olarak; ‘kültür’ denilen kavramın, teknoloji ve sanatı yorumlama biçimi olduğunu; ilgililik, yerindelik ve uygunluk ile uyum içinde bulunmayan yorumlama biçimlerinin “kültürsüzlük” olduğunu, adında, “doğayı koruma” kelimeleri bulunan bir dernek olarak; Pavli Çamlığı Ormanı’nın yukarıda arz edilen gerekçeler nedeniyle şimdi ve gelecekte, kesinlikle konser v.b. kitlesel etkinliklerinde kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz” dendi.

Forumdan açıklama

Bozcaada Forum’un açıklaması şöyle:

“Bozcaada Forum’dan Kamuoyuna Duyurulur;

Ada halkı tarafından piknik alanı olarak kullanılan Pavli’nin Çamlığı’nda geçen yıl ticari amaçlı bir yapı inşa edildi. Henüz inşaat aşamasındayken çevrede evi olan ve bölgede ikamet edenlerle birlikte yapının ve etrafındaki orman alanının düğün ve kalabalık organizasyonlar gibi çevreye gürültü, kirlilik ve orman yangını tehlikesi üreterek zarar verebilecek faaliyetlerde kullanımını önlemek amacıyla imza topladık. Bozcaada Belediyesi ve Bozcaada Kaymakamlığına dilekçeler verdik. Anlaşılan o ki yapı ve kullanım izinleri Orman ve Su İşleri Bakanlığından alındığı için, Bozcaada Belediyesi ve Bozcaada Kaymakamlığı bu konuda bir söz sahibi olamıyor.

Bozcaada’nın az sayıdaki orman alanlarından biri olan Pavli Çamlığı’nda ticari faaliyet göstermeye hazırlanan şirketin 28-30 Temmuz 2017 tarihleri arasında düzenleyeceğini duyurduğu Bozcaada Caz Festivaline aşağıdaki sebeplerden dolayı Bozcaada Forum olarak karşı çıkmaktayız.

– Ormanlar, festival, konser ve kitlesel yoğunlukta katılımlı organizasyonların yapımına uygun değildir.
– Kitlesel yoğunluğu yüksek katılım olan organizasyonlarda güvenlik, yangın, gürültü ve çevre kirliliği gibi konularda zafiyetlerin yaşanacağından kaygı duymaktayız.
– Bu tür etkinliklerin geleneksel hale gelmesi ile bölgenin ekosistemine uzun vadede zarar vereceğini düşünmekteyiz.
Yukarıda sıralamış olduğumuz bu sorunlara aşağıdaki çözüm önerilerini sunmaktayız:
– Bozcaada’da festivaller için uygun alanlar Cumhuriyet Meydanı ve Bozcaada kalesinin içini gösterebiliriz.
– Etkinlik kent merkezinde yapıldığında ortaya çıkması muhtemel güvenlik, yangın, vb konularda yaşanabilecek zafiyetlerin daha kolay önüne geçilebileceğine inanmaktayız.

Orman, insanın doğayla baş başa kalıp dinleneceği, huzur bulacağı, yürüyüşler ve en fazla piknikler yapabileceği bir yerdir. Kuşların, böceklerin, kaldıysa eğer tavşanların kaçıp terk edeceği bir orman, yakın bir zamanda orman olmaktan çıkacaktır. Tüm bu nedenlerden ötürü ormanlık alan ve sahillerin yoğun katılımlı organizasyonlara uygun olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi bu orman alanında oldukça yaşlı çam ağaçları bulunuyor, şimdiden iki büyük ağacın kuruyup sarardığı uzaktan bile görülebiliyor. Yaşlı ağaçların yerine yenilerinin yetişebilmesi için, doğal ortamda orman zemininin kendi haline bırakılması, kendiliğinden çıkan fidanların büyümesine olanak tanınması zorunlu. Oysa daha inşaat aşamasında malzeme getiren kamyonlar zemini ezip bozmuş, sıkışıp sertleşen toprak alan daha da genişlemiş ve burada ormanın kendini yenileme imkânı ortadan kaldırılmış.

Böyle bir organizasyonun ormanlık alanda yapılmasında ısrar edilmesi iyi niyetli olmayıp işletmenin yalnızca kendi tanıtımını ve kazancını düşündüğünün en büyük göstergesidir. Bozcaada’da Caz Festivaline EVET, Ormanlık alanda olmasına HAYIR!

Bozcaada Forum”

(Kuzey Ormanları, T24)

Dünya Sağlık Örgütü: Her 10 kişiden 3’ü su ve temizlik sorunu yaşıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre, dünya genelinde her 10 kişiden üçü su ve temizlik sorunu yaşıyor. Raporda, her yıl 361 bin çocuğun ishal nedeniyle hayatını kaybettiği de açıklandı.

Birleşmiş Milletler (BM), dünya genelinde yaşanan su ve temizlik sorununa işaret eden, “İçme suyu, sanitasyon ve hijyen konusunda ilerlemeler: 2017” başlıklı raporunu yayımladı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ortaklığıyla hazırlanan rapor, dünya genelinde 2 milyar 100 milyon kişinin temiz suya ulaşamadığı gerçeğini ortaya koydu.

Her 10 kişiden üçü

BM’nin internet sitesinden yayımladığı raporda yer alan verilere göre, dünyadaki her 10 kişiden 3’ünün evlerinde temiz su bulunmuyor. Aynı raporda, 4 milyar 500 milyon kişinin sıhhi temizlik ve hijyen hizmetlerinden yoksun olduğu bilgisi de yer aldı. Sıhhi temizlik ve hijyen hizmetlerinden yoksun olan kişi sayısı dünyada her 10 kişiden 6’sına karşılık geliyor.

Okullar ve sağlık tesisleri de sorunlu

Raporda, özellikle küçük yaştaki çocukların su ve hijyen sıkıntısı nedeniyle sağlığının tehlike altında olduğu vurgulanarak, “Birçok ev, okul ve sağlık tesisinde hala su ve el yıkayacak sabun dahi yok” ifadeleri kullanıldı.

Her yıl 361 bin çocuk ölüyor

Temiz su ve hijyenden yoksun olduğu için her yıl beş yaşın altında olan 361 bin çocuğun ishal nedeniyle öldüğünün kaydedildiği raporda, bu kaynaklı diğer hastalıklar ‘kolera, dizanteri, hepatit A ve tifo’ olarak sıralandı.

‘Su zenginlere özgü olmamalı’

WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus da konuya ilişkin yaptığı açıklamada, temiz su, sanitasyon ve hijyene ulaşma imkânının sadece zenginlere ve şehirlilere özgü bir ayrıcalık olmaması gerektiğinin altını çizerek, “Bunlar insan sağlığı için temel gereksinimler. Tüm ülkelerin vatandaşlarına bu hizmetleri ulaştırma sorumluluğu vardır” diye konuştu.

(BirGün)

Datça’da boynu kesilmiş caretta caretta bulundu

Muğla’nın Datça İlçesi’nde, şarkıcı Bora Gencer tarafından denizde boynu kesilerek telef olmuş caretta caretta bulundu.

Datça’da bulunan nesli tükenmekte olan türler orasında olan deniz kaplumbağasının boynu insan eliyle kesilmiş olabileceği gibi, sürat teknesinin pervanesi ya da takıldığı misina tarafından da kesilmiş olabileceği üzerinde durulduğu bildirildi.

Marmaris’teki bir bistro-bar ve restoranda sahne alan pop müzik şarkıcısı Bora Gencer, bugün saat 16.00 sıralarında Datça’nın Palamütbükü Mevkii’ndeki bir yakınına ziyarete gitmek üzere yola çıktı. Datça’ya 15 kilometre mesafedeki Karaincir Mevkii’nde mola veren Gencer, serinlemek için girdiği denizde, kıyıdan 20 metre kadar açıkta, boynu kopma noktasına kadar kesilerek telef olmuş bir caretta caretta buldu. Gencer, 70 santimetre boyunda, yaklaşık 50 kilogram ağırlığındaki deniz kaplumbağasını suda sürükleyerek, kıyıya kadar getirdi. Yakındaki bir otelin görevlilerinin de yardımıyla Gencer, deniz kaplumbağasını karaya çıkardı.

Hayvanın ölmüş olduğunu görünce üzüldüğünü belirten Gencer, durumu Muğla’nın Ortaca İlçesi İztuzu Sahili’ndeki Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’ne (DEKAMER) bildirdi. DEKAMER Müdürü Prof. Dr. Yakup Kaska, kendisine cep telefonundan gönderilen fotoğraflardan telef olan caretta carettanın boynunun insan eliyle kesilmiş olma ihtimali olduğunu belirtip, “Ancak, sürat teknelerinin pervanesi takılıpta, boynu kesilmiş olabilir. Daha önce misinaya dolanıp, kurtulmak isterken boyun ve bacağı kesilen bir caretta caretta da bulunmuştu. Buna benzer bir durum da yaşanmış olabilir. Caretta caretta merkezimize getirildiğinde yapacağımız incelemede net bir sonuca varacağımızı düşünüyorum” dedi.

Geçtiğimiz ay, Antalya’nın Alanya ilçesine bağlı Demirtaş plajında 3 caretta caretta, boynu kesilerek ölmüş şekilde karaya vurmuştu. Olayla ilgili herhangi bir soruşturma yapılmamıştı.

(BirGün, Yeşil Gazete)

Gerçek balçıkla sıvanmaz! – Nil Mutluer

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

5 Temmuz’da insan hakları savunucuları eğitim için Büyükada’da yaptıkları bir toplantıda usulsüz ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alındılar. Bu yetmedi yandaş medya her gün haklarında asılsız haberler yayınlayarak bu insanları hedef gösterir hale geldi. Bu gözaltılar sanki 15 Temmuz anmaları öncesi milli seferberlik ruhunu renklendirmek ve AKP saflarındaki ‘mağduriyet duygusunu pekiştirmek  amacıyla yapılmış gibi. Hedefi merkezileşen devletin gücünü gösterirken aynı zamanda iktidarın politikalarını eleştirenleri, hak arayanları, hak arama sürecinin kendisini karalamak. Böylece toplum bir kesiminin korkusunu, diğer kesiminin de öfkesini artırmak ve kişiler arasındaki güvene ve hukuka zarar vererek, insanların iktidara düşünmeden teslim olmasını sağlamak.

Bunu sürecin gündelik hayattaki sıradan yansımalarıyla son dönemde sıkça karşılaşır olduk.

Bir dönem tek adamcılığa – baskıya- şiddete- devlet aygıtlarına direnirken kendini aynı safta bulduğun, hatta hakkını savunduğun insanlar, bir de bakmışsın ki iktidarın baskıcı dilini benimsemiş ve bunu doğallıkla yapar olmuş. Bu durum dönemin hızla değişen ruhunun özeti.

Hangi ‘sicil’?!

Bu ani dönüşüme rastladığım son örneklerden birine değineceğim.

Kendisini liberal olarak tanıtan Prof. Atilla Yayla sosyal medyada, gözaltına alınan “insan hakları örgütleri temsilcilerinin -kurumlarının sicilleri ne kadar bozuk olursa olsun-”  gözaltında bulunmamasının doğru olmadığını yazmış. Bunun insan hakkı ihlali olmasının yanı sıra Türkiye’nin itibarını yurt dışında da zedelediğini söylemiş, zira bu gözaltılar dönemin sürekli anılan düşmanları ‘FETÖ’ ve ‘PKK’nin Türkiye’yi dışarıdan kuşatmasına yarıyormuş.  Buradaki ‘derin‘ analizi, ‘engin‘ stratejik öngörüyü filan koyun bir yana. Ben asıl ‘sicili bozuk‘ lafına takıldım.

Yayla’nın ‘sicili bozuk‘ dediği bu kurumlar ve temsilcileriyle yolu egemen devlet karşısında kendi ‘sicilini’ korumaya çalışırken yıllar önce kesişmişti. Yayla Atatürk’e hakaretten yargılanırken Yurttaşlar Derneği’nden Nalan Erkem ve Murat Dinçer Kendisinin gönüllü avukatlığını yapmıştı. Nalan Erkem şu anda gözaltına alınan insan hakları savunucularından biri.

Yayla‘nın, zamanında “tek adam”cılığa karşı çıkarken, onunla dayanışan ve o günden bugüne hayata bakışı ve dayanışma ruhu insan hak ve özgürlüklerinden sapmayan Nalan Erkem’in bağlı bulunduğu kuruma, üstelik de Nalan ile tutar yanı olmayan suçlamalarla, hukuksuz bir şekilde gözaltında tutulurken, ‘sicili bozuk’ yakıştırması yapmasını, Yayla‘nın dönemin ruhuna uyan hızlı güç merkezli dönüşümünden başka ne açıklayabilir ki?. Zamanında birbirleriyle dayanışan kişiler arasındaki hukuku, devlete ait olan değil, insana ait olan hukuku yok edebilmek toplumsal yarılmayı körükleyen dönemin ruhunun en belirgin özelliği. İnsanlar arasındaki hukukun zedelenmesi ötekileştirme, şiddet, adaletsizliklerin doğallaşmasının da temeli.  Ingeborg Bachmann’ın Malina’sında artık klasikleşen vurgusunu hatırlarsak faşizm ilk atılan bomba veya terör eylemiyle değil, iki kişi arasında başlar. Zamanında seninle dayanışan birinin sicilinin ‘bozuk’ olduğunu bu kadar rahat ima etmek, iktidarın toplum içinde nasıl da doğalca dolaştığının, benimsendiğinin örneklerinden sadece biri.

Kısaca Mesele Atilla Yayla değil.

Şahitlik ve birlikte eylemek

Madalyonun diğer yanında dönemin ruhuna inat, pusulasını ayrımcılıkla mücadele etmekten yana belirleyenler var. Dünyayı insanlar ve doğa için yaşanılabilir kılmak derdinde olanlar. Barış, güven, eşitlik ve adalet zihniyetinin toplumda içselleştirilmesi için uğraşanlar. Ailesi, eşi, dostu olmasa da insanların yaşadığı ayrımcılıkları ve acıyı görüp bunun değişmesi için mücadele edenler. Ne kadar baskı olursa olsun, ondan korkmak yerine dayanışmaya devam edenler.

Bilirler ki bu dayanışma iktidarın yaratmaya çalıştığı korkuyu yener ve gerçeklerin er geç gün yüzüne çıkmasını sağlar.

İktidarın baskısı, riyakarlığı karşısında gün yüzüne çıkarılan her bir acı, erkek egemen devlet ve mahkemelere karşı kazanılan her bir dava, emek, adalet, bir arada yaşam için hayata geçirilen her bir politika, öteki diye kodlanan grupların kurulan diyalog ortamıyla birbirine attığı her bir adım umut kaynağı olur bu insanlara. Çok romantik gibi duyulabilir ancak, gittikçe sertleşen, iktidarın artık gizlemekten bile çekinmediği neo-liberal, erkek egemen yeni-muhafazakar ortamda bu kazanımlarım her biri dayanışmayı devam ettirmek için adım, umut olur.

Nerden mi biliyorum?

Şu anda adaletsiz bir şekilde gözaltında bulunan insan hakkı savunucusu arkadaşlarım, yoldaşlarımla yaşadığım için biliyorum. Onların yaptıklarına sadece şahit olduğum için değil, yıllardır birlikte binbir zorlukla eylediğimiz için biliyorum.

İnsan hakları için birçok çalışmada bir arada çalıştığım, ağladığım, güldüğüm, kavga edip sarılarak sevindiğim arkadaşlarım Özlem Dalkıran, Nalan Erkem, İdil Eser, Günal Kurşun,  Amargi dergi ve kadın hareketinde birlikte mücadele ettiğim çalışkan İlknur Üstün, daha az tanış olsak da harcadıkları kıymetli emeklerini bildiğim, takip ettiğim Nejat Taştan, Ali Ghavari, Veli Acun, Şeyhmus Özbekli, Peter Steudtner…

Bu insan hakkı savunucuları sadece 10 kişi değil. Dokunduklarıyla çok daha çoklar. Parlaklar. Umut veriyorlar. İktidar ve yandaşları bunu biliyor. Çünkü, zamanında bugünkü gücüne sahip değilken uğradığı ayrımcılıklarda hak savunucularını bulmuş yanında. Onların nerden nereye nasıl geldiğini hatırlatıyor. Bundan korkuyor. Bastırıyor. Ama, nafile hak savunucularının gücü savundukları gerçek ve adaletten gelir. Ve gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Baskıyla, çamurla sıvanamaz.

Nil Mutluer – Artı Gerçek