Ana Sayfa Blog Sayfa 3028

Ressam ve Küratör – Semih Fırıncıoğlu

Semih Fırıncıoğlu’nun yazısı isteyenokusun.com blogundan alındı

Aşağıdaki hikayeyi çok yıllar önce, ABD’nin iç kesimlerinde bir yerde çalışırken biri anlatmıştı. Bu olay kısmen de olsa gerçekten olmuş muydu yoksa birinin hayalinden mi çıkmıştı, hatırlamıyorum. Yıllardır arada bir, özellikle sansasyonel sanat etkinlikleriyle karşılaştığımda aklıma gelir:

Bir ressam bir resim yapıyor, alıp bir galeriye götürüyor, ordaki küratöre gösteriyor.

Küratör “güzel bir resim yapmışsın, beğendim” diyor. Ressam “sergiler misin?” diye soruyor, küratör “hayır, sergilemem” diyor.

“Niye” diyor ressam, “beğendim demedin mi?” Küratör “beğendim ama bu resim satmaz” diye cevap veriyor.

Ressam “yani, buranın adına ‘sanat galerisi’ diyorsunuz ama amacınız bütünüyle ticari. Resmin satılabilirliği sanat değerinden çok daha önemli sizin için” diyor. Küratör “tabii ki öyle, kaç kişi burdan ekmek yiyoruz, bu yerin kirası var, elektriği var, suyu var” diyor.

Epeyce bir tartışıyorlar, ressam müthiş öfkeleniyor, gidip bir kutu beyaz yağlı boya alıyor, resminin üstüne iri harflerle “FUCK THE CURATOR” yazıyor, gidip galerinin önüne oturuyor protesto olsun diye.

Küratör galeriden çıkıp adama ve resme bakıyor, “hah, bak şimdi oldu, git bunlardan üç beş tane daha yap getir, sergi açalım” diyor.

Ressam “burda seni protesto ediyorum, görmüyor musun?” diyor.

“Görüyorum” diyor küratör, “ama sen farkında olmadan çok iyi satacak bir resim yarattın bu arada.”

“Nesi satacak bunun? Görmüyor musun üstünde koskoca küfür yazılı” diyor ressam.

“Ben şimdi ‘yeni akım sansasyonel protesto resmi’ gibisinden bir başlık atıp sanatçının ticarileşmeye, metalaşmaya başkaldırısını anlatan bir tanıtma yazısı yazarım, sağa sola gönderirim. İşin içinde küfür, hakaret olunca ilgileneni bol olur. Sen de, biz de kazanırız bu işten.”

Ressam, “tamam da, burda küfrü sergiyi açacak kişiye, yani bizzat sana ediyorum farkındaysan” diyor.

“Sanat değerini yüksek bulduğu yapıtı, bizzat kendisine küfür içeriyor olsa bile sergileyecek kadar profesyonel, prensip sahibi bir küratör olduğumun kanıtı olur o da. Alıcı bulmakta da işe yarar. Bu arada sen de hem protestonu etmiş hem de resmini satmış oluyorsun” diyor küratör.

Ve serginin açılışında ressamla küratör ellerinde şarap bardaklarıyla “FUCK THE CURATOR” resminin önünde durup fotoğrafçılara poz veriyorlar. İkisinin de ağzı kulaklarında.

Semih Fırıncıoğlu

Almanya’da ilk sonuçlar: Yeşiller oyunu artırdı, AfD’de kaygı verici oy patlaması

Almanya’da federal seçimlerde oy verme işlermleri sona ererken sandık çıkış anketlerinin sonuçları açıklandı. Henüz resmi oy sayımı sonuçlarının açıklanmadığı seçimlerde sandık çıkış anketlerine göre yükselmesi endişeyle izlenen aşırı sağcı popülist Alternatif Parti (AfD) oy patlaması yaparak %13,5 ile üçüncü parti görünüyor.

Sandık çıkış anketlerine göre, Başbakan Angela Merkel’in lideri olduğu Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) yüzde 32 oy oranı ile önde. Martin Schulz liderliğinde ikinci sıradaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) anketlere göre oy oranı yüzde 20. Şu an iktidarda olan her iki partinin de oylarında düşüş var.

Anketlere göre, yüzde 5’lik barajı açarak meclise girmesi beklenen Sol Parti yüzde 9, Yeşiller 9,5 oy aldı. Bu sonuçlar doğru çıkarsa her iki parti de oylarını artırmış olacak. 2013 seçimlerinde Yeşiller %8,5, Sol Parti %8,6 almıştı.

2013 seçimlerinde barajın altında kalan ve parlamentoya giremeyen sağ liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ise yüzde 10,5 ile dördüncü parti görünüyor.

Sandık çıkış anketleri, sandığa giden seçmenle oyunu kullandıktan yapılan bir kamuoyu yoklaması. Oyların doğrudan sayılarak elde edilen tahmini sonuçların da kısa süre içinde gelmesi bekleniyor. Almanya’da 61,5 milyon dolayında seçmen bulunuyor.

(DW Türkçe, Yeşil Gazete)

Çokluk Bizimdir* – Ulaş Bayraktar

Bu yazı, yazarının da izni ile, sosyal medya hesabındaki paylaşımından alınmıştır

Çünkü çoktuk bugün, hem de çok ama çok.

Mahşer yeri değildi elbet, belki 500 bilemedin 600 kişi. Ama çoktuk; hem çoktuk, hem çoğulduk.

CHPliler vardı, HDP’liler, MHP’liler, Perinçekçiler, sosyalistler, feministler, LGBTiler, ekolojistler, Aleviler, Halkevciler, Lionslar, Rotaryenler, kollektifler, emekliler, komşular, veliler, vekiller, başkanlar, sendikacılar. Çalıştaydan, mahalle kongresinden çıkıp gelen de vardı, genel merkezden, meclisten gelen de. Makam arabasıyla, şöförüyle gelen de oldu, dolmuşla bisikletle ya da yürüyerek gelen de.

Öğretmenler vardı, akademisyenler, mali müşavirler, sanatçılar, yazarlar, doktorlar… Akrabalar vardı, okul arkadaşları, meslektaşlar ve tabii ki öğrenciler.

Çok ama çok arkadaş, dost vardı. Yenilerinin ilk tohumları atıldı. Belki müstakbel aşkların ilk bakışmaları yaşandı.

Bir olanlar vardı, bir de orada olmayıp akılda, yürekte, hatıralarda olanlar…

Çoktuk bugün ve hep birlikte UMUTTAŞTIK…

Özgür, demokratik, laik, adil bir ülkeyi özleyen, arzulayan, umut edenler olarak bugün çokluk bizimdi…

Çünkü Turgut Uyar’ın dediği gibi bugün hep birlikte bir deneyli geçmişi aldık geldik yeniyi çok güzel boyadık birlikte.

O yüzden ben bilirim siz de bilin; ilk aydınlık bizimdir…

“*Çokluk Senindir

özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir
özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir

suya giden adam meselâ omuzunu eğri tutsa
güneş su ve adamın omzundaki eğrilik senindir

ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın
kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir

kararan dünya, yeni bir güle bir ateş parçasıdır
bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir

bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın
ben bilirim sen de bil ilk aydınlık senindir

çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi
her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir

senindir ey sonsuz veren ne varsa hayat gibi
tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir

ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın
aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir

Turgut Uyar

Bu yazı, yazarının da izni ile, sosyal medya hesabındaki paylaşımından alınmıştır

 

Ulaş Bayraktar

Sosyal bilimler esnaf ve zanaatkârı, Kültürhane

42 bin adımda çocukluğumun börtü-böcek günlerine yürüdük

Geçtiğimiz Cumartesi günü Sazlıbosna Köyü’nden, köyüme, Altınşehir’e 21 kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Kuzey Ormanlar Savunması, Hiking İstanbul ve İki Deniz Arası grubunun birlikte organize ettikleri yürüyüşte Don Kişot Bisiklet Kolektifi gibi diğer bazı gruplardan gelenler ve bireysel katılımcılar da vardı. Kalabalık bir grupla saat 11.00’da başlayan yürüyüş 18.30 civarında Yarımburgaz Mağaraları’nda sona erdi. Yürüyüşe Su Hakkı kampanyasından Akgün İlhan ile birlikte katıldık. İlhan’ı Yeşil Gazete’de yayınlanan yazılarından da tanıyorsunuz.

Sazlıbosna, Viyana’dan İstanbul’a uzanan tarihi “Sultan Yolu”nun İstanbul’dan önceki son durağı ve bu köyü 1856 Kırım Savaşı’nda Kırım Yarımadası’ndan sürgün edilen bazı aileler altı yıl süren bir yolculukla Bosna Hersek üzerinden gelerek 1862’de kurmuşlar.

Sazlıbosna Köyü’nün meydanındaki kahvede 11,00’de buluştuk. Hoş beşten sonra yaklaşık 3 yıl önce “Yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylem” olarak İki Deniz Arasında rotasını bizlere öneren ve “Karadeniz ile Marmara arasında bir yol açacak en hayırlı proje olarak” bizleri bu yolda yürüyerek yol açmaya davet eden Serkan Taycan kısaca rotadan söz etti.

Daha sonra Hiking İstanbul’dan Nick sözü aldı ve Serkan’ın bıraktığı yerden devam etti. En son KOS’tan Suzan ve Onur Kanal İstanbul’un bölgeye ve kente getireceği olumsuzluklardan söz ederek, buna karşı mücadele etmenin gereğini vurguladılar.

Sonra su ve diğer kumanyalar köyün marketinden tamamlandı ve Kırım Caddesi boyunca, üzerinde leylek yuvalarının olduğu elektrik direklerini takip ederek güney batı yönünde köyden ayrıldık.

Fotograf: İsmi Durmuş

Ayçiçeği tarlaları arasından geçerek antik harabeleri andıran eski taş ocağından kalma büyük taş bloklarını geride bırakıp güneydoğu yönünde Hacımaşlı Köyü’nün tek tük evlerinin bulunduğu çorak sırtı geçip bölgedeki yüksek Kocabayır tepesine çıktık ve orada kısa bir mola verdik.

Yola devam edip aşağıya doğru inerken karşıda göğe doğru uzanan beton blokların yeşile abanan görüntüsü ürkütücüydü. Ormanın içinde uzanan patikayı takip ederek baraj gölünün güneybatısına ulaştık ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan baraj bendinde kısa bir mola verdik. Balıkçılar oltalarını göle bırakmış ve Sazan, Kızılkanat gibi gölde hala yaşadıkları rivayet edilen balıkların yolunu gözlemekteydiler. Şanslı olanlar birkaç tane balık bulmuşlardı.  Yarım saat kadar mola verdikten sonra doğuya doğru tırmanan patikadan geçip, baraj gölünü sağımızda bırakarak yola devam ettik.

1890 Kiepert haritasında Bathynias deresinin hemen kenarında yer alan, Kırım’dan gelenler tarafından kurulduğu rivayet edilen Şamlar Köyü’nde kısa bir mola verdik. Köyün camisinin de 1839’da inşa edildiği söyleniyor. Hemen aşağıda yer alan Şamlar Bendi ise 19. Yüz yılın başında Azatlı Baruthanesi’ni suyla beslemek amacıyla yapılmış. Köyden çıkıp gölün kıyısından güneye doğru yürüyüp, barajın gövdesini geçerek Sazlıdere’nin yanındaki ovaya indik.

Turing’ in kurucusu Çelik Gülersoy “İstanbul evde Yok” yazısında Altınşehir’ in bir zamanlar sahip olduğu endemik dokusunun İngiltere’ nin toplam endemik dokusuna eşit olduğunu yazmıştı.

Atlas Tarih Dergisi, Küçükçekmece Gölü’ nü çevreleyen meralarının günümüzden bir milyon yıl önce fillere, kaplanlara, sırtlanlara, geyiklere ve daha birçok canlıya yaşam alanı olduğundan bahsediyordu. Bugün bu topraklarda lüks konutlardan meydana gelen bir “beton” uygarlığı yükseliyor!

Sazlıdere Sulak Alanı

40-50 yıl önce bu bölgede 140 çeşit kuş türü yaşıyordu. Uzun bacak, Saz Delicesi, Karabatak ve Dik Kuyruk dünyada sadece bu bölgede bulunuyordu, artık yoklar. Yine sadece bu bölgede yaşayan Beyaz Kesici Dişli Kör Fare, Benekli Kaplumbağa, Barius Kelebeği ve Yalancı Apollon Kelebeği de artık yok.

Leylek ve diğer göçmen kuşlar için önemli bir konaklama alanı olan sazlıklara bu sürüler artık uğramıyorlar. Tek tük gelenler var, ama sadece o kadar. Su yılanları ve su kaplumbağaları da yoklar.

Sazlıdere’ de ve gölde yaşayan Turna Balığı, Kızılkanat ve Sazan balığı artık yok. Kefal sadece Marmara Denizi’ ne yakın bölgede tutulabiliyor, ama o da göldeki metal kirliliğinden payına düşeni almış. İşin uzmanları “…bu gölden çıkan balıkları sakın yemeyin” diyorlar. Balık türlerinin tükenmesinin bir başka nedeni de uzun yıllar dinamitle yapılan avlanmalardır. Dinamiti yüzeyde patlatıyorsun, basınç dipteki balıkları parçalamadan öldürüyor ve cesetler yüzeye çıkıyor. Tek yapacağın iş onları kayığa almak. Bir de gece balıkçılığı vardı. Fenerin ışığına gelen balıkları avlamak da çok kolay oluyordu! Gece atılan ağlar da balıklar için tehlikeliydi. Balıkçılık kooperatifi kurularak bunlar engellenmeye çalışıldı. Ama artık bugün hepsi masal oldu. Dün yürürken hala dereye olta atan insanları gördük. Ama artık avlanacak balık yok veya çok az, o da tadından (!) yenmez!

Sulak alandaki canlılarla beslenen ve mağaranın dış duvarlarındaki kayalıklarda yaşayan Şahin, Atmaca ve Kartal yuvaları da artık boş. Yine bu canlılarla beslenen Sansar’ ların sesini de geceleri artık duyamıyoruz. Gelincikler de aç kaldılar ve insanın olmadığı yerlere göçtüler. Yabani tavşan ve kaplumbağalara da epey zamandan beri rastlayamıyoruz. Doğanın dengesini sağlayan yılanlar da artık yoklar.

Bu olanlar son 40-50 sene içerisinde gerçekleşti. 1962′ de kurulan Nükleer Araştırma Merkezi 1997′ ye kadar atıklarını göle boşalttı. Uzun yıllar Halkalı Çöplüğü’ nde biriken kentin atıkları yer altı sularına karışarak göle ulaştı ve çöplük kalksa da bu sızıntı bugün de devam ediyor. 1980′ de kurulan E6 otobanında araçların atıkları dereye ve göle karıştı, kirletmeye bugün de devam ediyor. Bugün göl havzasında 1 milyondan fazla insan yaşıyor ve alt yapı yetersizlikleri nedeniyle evsel atıkların son durağı da dere ve göl oluyor. Lağımlar büyük oranda kapatıldı ama gölü çevreleyen endüstri tesisleri hala tehdit olarak varlar.

Binlerce yıldan beri gölü besleyen Sazlıdere’ nin üzerinde 1996′ da yapılan Sazlıdere Barajı ile derenin debisi düştü. Daha sonra da dere üzerinde kurulan geçiş noktaları doğal dengeyi bozdu ve tıpkı yeterince kan alamayan organların işlevini yitirmesi gibi dere ve bağlı olarak göl de yavaş yavaş ölüme yaklaştı. 1970′ lerde zaman zaman taşan derede şimdilerde bir akıntı emaresine rastlamak zor. Akıntı olmayınca derenin tabanı da biriken çamurlarla yükseliyor ve dipteki canlı organizmaları besleyen bitkilerin üstü çamurla örtülüyor.

Tüm bunlar zaman içerisinde gölde biriken azot ve fosforun da etkisiyle zararlı mikro organizmalar ürettiler. Bu mikroorganizmaların ürettiği toksinler canlıların yaşamasına izin vermiyor. Sudaki mevcut oksijeni tüketerek çoğalıyorlar. İki yılda bir temmuz aylarında gölün rengi yeşile dönüşür. Bunu deprem habercisi olarak değerlendiren çok oldu, ama bu başka bir felaketin habercisi aslında. Dere ve göl artık ağır metallerle yüklü. Suda canlı yaşamı bitmek üzere. Küçükçekmece tatlı su gölüydü, ama artık bir “Acı Göl”.

1970’ li yıllara kadar sahip olduğu biyoçeşitlilikle binlerce canlı için bir yaşam alanı, can suyu olan ama 1996’da kurulan baraj nedeniyle suyu kesilen, bugün sadece kurbağaların ve tek tük diğer bazı canlıların yaşadığı ölü bir bataklığa dönüşen, üzeri adeta koyu yeşil bir kefenle örtülmüş gibi duran Sazlıdere boyunca ilerleyip kent bostanlarını geçip, ekili sebzeleri ilaçlayan çiftçiyi görmemeye çalışarak hızla yürümeye devam ettik.

Derenin karşı yamacında Kayabaşı’na doğru uzanan kara yolunun hemen solunda yıkık tarihi baruthane binasını görebilirsiniz. Bu bina 1795 yılında inşa edilmiş. 1835’de kapatılan Selanik Baruthanesi’nin teçhizatı buraya getirilmiş. 1877- 78 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar baruthane hizmet vermeye devam etmiş.  1940’dan sonra da birçok Türk filmine plato olarak hizmet vermiş. Yıkık binanın yanında bir zamanlar köyün zengin ailelerinden Resneli ailesine ait köşkün yıkıntısı da duruyor. Asfalt betonu üreten bir tesis ve bugün itfaiyeye hizmet veren Azatlı Baruthanesi ‘ni geride bırakıp, dere boyunu takip edip bir süre daha yürüdük ve derenin üzerinde kurulu derme çatma köprüyü geçip, Yarımburgaz Mağaraları’na yöneldik.

Yarımburgaz Mağaraları’nın tarihi oldukça eski dönemlere kadar gidiyor.  Homo Erectus 400 bin yıl önce bu mağaraları barınak olarak kullanmış; aletler üretmiş, avlanmış, çoğalmış ve evrimini sürdürmüş. Coşkun Aral “İlk Avrupalı” belgeselinde bu mağaraların Afrika- Avrupa yolu üzerinde insanlık tarihi için evrensel değerde ipuçları taşıdığını anlatıyordu.

Mağara 1,8 milyon yıl önce kalkerli kayaların yer altı sularıyla oyulması sonucu oluşmuş. Mağaralardan söz eden ilk isim Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ de jeoloji ve maden öğretmeni olan Macarlı İbrahim Bey. 1869 ve 1870’ de iki makale yazmış. İlk sistematik arkeoloji araştırmalarını Şevket Aziz Kansu yapmış. En son 1986- 88 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nden Mehmet Özdoğan ve Güven Arsebük öğrencileriyle mağarada kazılar yaptılar. Paleolitik çağa ait çok önemli bulgulara rastladılar. Türkiye’ de Paleolitik çağlardan Bizans’ a kadar 400 bin yıllık insanın yerleşim serüvenine ait çok az rastlanacak kadar iyi korunmuş buluntularla en eski yerleşim yeri bu mağaralardır.

Mağaranın duvarlarındaki eski gemi resimleri buranın bir zamanlar deniz ticaretinin deposu olarak kullanıldığını da gösteriyor. Göle giren tekneler Sazlıdere’ yi geçip yüklerini buraya boşaltırlarmış.

Türkiye’ de bilinen en eski yerleşim yeri yakın geçmişte definecilerin, kaçak kazı yapanların, mantar üreticilerinin, filmcilerin, tinercilerin ve Altınşehir yerleşiminin yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

Mağaralar filmciler için 1960′ lardan beri bir film platosu işlevi de görüyor. Hemen bütün tarihi filmler burada kaydedildi. Tarkan filmlerini izleyenler hatırlarlar. Leyla ile Mecnun, Küçük Ağa gibi filmlere de mekân oldu burası. Daha önemsiz yüzlerce macera filmlerini saymıyorum. Kısa bir zaman önce burada Muhteşem Süleyman dizisi için mağaranın içinde ateşler yakıldı, çukurlar açıldı. Pargalı’ nın tedavi edilmesi sahnesini izledim ne yazık ki. Bir kaç sene önce Yor filmi için mağaranın içinde bir su havuzu yapılmış ve sahne gereği bu havuz dinamitle patlatılmıştı. Yani çok hassas el aletleriyle, diş fırçalarıyla arkeologların çalışması gereken alan dinamitlenmişti bir anlamda!

Werner Herzog, belgeseli için Fransa’ daki Lascaux mağarasında çalışabilmek için yıllarca uğraş verdi ve sonunda çok kısıtlı olanaklarla da olsa çekim iznini aldı. Belgeseli izleyenleriniz vardır. Bu mağaranın 30-40 bin yıllık bir tarihi var. Oysaki Yarımburgaz Mağarası için 400 bin yıldan söz ediyoruz. Avrupa kıtasındaki en eski yerleşim yeri bu mağaralar. Türkiye’ de Antalya Karain Mağarası’ ndan sonra sahip olduğumuz en eski yerleşim yeri aynı zamanda. Paleolitik çağlardan Bizans’ a kadar insanlar burayı yerleşim için kullanmışlar. Bizans döneminde de kilise olarak kullanılmış.

Fotoğraf: İsmi Durmuş

Mağaraların önündeki küçük balkonda mola verdik. Hiking İstanbul grubundan Arkeolog Maja Kuzmanoviç mağaranı tarihçesine ve önemine dair çok keyifli bir sunum yaptı.

Yarımburgaz Mağaraları, Küçükçekmece Gölü’nün güney doğu yamaçlarında yer alan Region ve Bathonea antik kalıntılarıyla arkeolojik bir zenginlik ve bir insanlık kültür mirası olan; aynı zamanda bir dönem eşsiz zenginlikteki endemik dokusuyla korunması gereken bu doğal yaşam alanına son darbeyi Kanal İstanbul vuracak. Yolda sondaj çalışması yapan ekiplere rastladık ve artık bu çalışmanın Kanal İstanbul projesi için yapıldığını saklamaya bile gerek görmüyorlar. 190 noktada sondaj çalışması yapılacakmış ve sona gelmişler.

Sazlıdere Sulak Alanı

1970’lerde çoğu zaman arkadaşım Ateş ile (köpeğim diyemiyorum, arkadaşımdı ve karlı bir kış gününde trenin altında kalarak hayatını kaybetmişti)  bir başıma dolaştığım; her bahar gümrah açan sarı renkli-çılgın kokulu katırtırnaklarla, ormanlarla, meralarla, bereketli tarım arazileriyle, topraktan adeta fışkıran tatlı su kaynaklarıyla, Sazlıdere boyunca göğe yükselen sazlıklarıyla, suda balıklarla, havada kuşlarla ve bin bir türlü börtü-böcekle bezeli bu güzelim doğa parçası, bugün beton adalarıyla çevrelenmiş bir çöle dönüşmüş adeta. Son 40-45 yıl içerisinde Sazlıdere Sulak Alanı’nı çevreleyen bölgenin geçirdiği toplumsal ve fiziksel morfolojiye, ekosistemin çöküşüne canım acıyarak şahit oldum.

Yani özetlemem gerekirse: Tarihsel uzam içerisinde 400 bin yıldan bugüne insan yerleşimlerine sahne olan; bir zamanlar kaplanların, fillerin gölü çevreleyen bereketli topraklarda cirit attığı Sazlıdere Sulak Alanı’nın son sakinleri olan bizler de bir süre sonra tıpkı atalarımız Homoerectus’lar gibi buraları terk edip daha batıya doğru gitmek zorunda kalacağız. Acaba zamanında burada kalmaya karar verip, onların peşine takılıp gitmemekle hata mı yaptık diye düşünmüyor da değilim!

Birkaç yıl önce yazdığım bir yazının son sözüyle bitireyim: Burada doğup büyüyen bir Altınşehirli olarak arzum bölgenin Yarımburgaz Mağaraları, Bathonea ve Region antik kentleriyle birlikte değerlendirildiği 1. derecede arkeolojik SİT alanı olarak yeniden ilan edilmesi; Ambarlı’ da kurulan arıtma tesisinin bir an önce çalıştırılmaya başlanması ve göl havzasında büyüyen, yıllardır burada yaşayan yoksul köylüleri de yerinden edecek olan site tarzı modern (!) yapılaşmaya ve Kanal İstanbul projesine son verilmesi.

Neden İstanbul’ un yeni “tarihi yarımadası” burası olmasın?

Neden ekosisteme kendisini yenilemesi için bir fırsat daha verilmesin?

Umarım benim-bizim gibi düşünen vicdan sahibi- etkili-yetkili birileri daha çıkar.

Umarım İstanbullular, tıpkı Kuzey Ormanları Savunması üyeleri gibi, tıpkı İki Deniz Arası yol tasarımcısı dostlarımız gibi, tıpkı Hiking İstanbul aktivistleri gibi burunlarının dibinde kalan ama henüz birçoğunun fark edemediği bu güzelim toprak ve su parçasına sahip çıkarlar.

Fotoğraflar: İsmi Durmuş & Ercüment Gürçay

 

Ercüment Gürçay

 

Tekrar başlarken

Evet, çok konuşup az şey söylediğimiz, söylediğimiz az şeyin de aslında hiçbir şey demediği zamanlardan geçerken;
Evinde küçük dekoratif eşya bulundurmayı seven ama aldığı küçük detaylarla evini boğan, sonra atmaya kıyamayan ama evinde de birbiri ile uyumsuz yüzlerce ve git gide tozlandığı halde temizleyemediği ve hobisini kendine zehir edinen bir ev insanı gibi memleketteki durumumuz. Hiçbir şeyi doğru yere koyamadıkça her şeyi yanlış yerde tutup birbirine girmiş binlerce yanlışın arasında bir doğruya bile artık ulaşmakta zorlanan bizler. Gibi. Bir zamandır günlük olayları gözüme gözüme sokan ve kaçmayı asla başaramayacağımı artık anladığım sosyal medyanın merkezileştirdiği tüm haberlerin bocası evreninden, biraz ve belki edebiyata kitaplara kaçarak az sakinleşirim diye düşünüp başka hayaller dünyasında gezinmeye çalışıyorum. Birçok arkadaşımın da ilginç biçimde, bize sunulan ve gözümüze gözümüze sokulan bu ülkeden ruhlarını biraz temizlemek sadeleştirmek için edebiyat okumaya başladıklarını hayretle izliyorum. En azından hala hayal kurmanın mümkün olduğunu bize söyleyen o kitapların dünyası

Vazgeçilmez biçimde cezbedici. Ama bir yandan da zaman akıyor çocuklarımız başucumuzda büyüyor, vapura dolmuşa otobüse biniyoruz ve istemesek de birbirimizin yüzüne gerçek yüzüne bakıyor ve aynı dışarılarda nefes alıyoruz. Oksijen hala aynı, aynı beton, aynı kesilen yok edilen ağaçlar ve git gide bozulan ekmeklerimiz. Kaçmak bir saatten sonra sana rağmen çok da mümkün olamıyor.

Dünyanın her yeri zangır zangır titriyor. Kasırgalar, depremler, sel baskınları. En ‘medenileşmiş’ ülkelerde bile afet alanları haline gelen özenle yapılmış kent fotoğrafları bilgisayarımızın ekranından önümüze dökülürken, başka yerlerinde bir ki ruh hastası ülke lideri nükleer silahları ile oynuyor. Başımızı kaldırıp etrafa bakabilmeye çalıştıkça çoktandır çamurunda debelendikçe battığımız ülkenin sokağı burnumuzun dibine dikilip duruyor.

Sadeleşmeli;

Doğrunun tek olduğu, bana göre sana göre doğru diye bir şey olmadığını her konuda bilmeli artık. Fotoğrafların ve büyük harflerle yazılı isimlerimizin aslında o andan başka hiçbir anı kendimize ait kılamayacağının, tüm zamanlarımızı birbirimize esir ettiğimizin farkına varmalı. Siyasetin nasıl bir ticaret alanı olduğunu, sultanhamam tezgahlarında canlı canlı satılan kalabalık metaların evlerimizde küçücük eşyalardan başka bir kalabalığı olmadığını, şişirdiğimiz balonların mutlaka akşamüzeri sönümlenip basit bir naylon parçasına döneceğini bilmeli. Doğruyu teke indirmeli ki, dört duyumuzla algılayabileceğimiz gerçeklikte bir mesele için bile yalan söylenmesine tahammülümüz kalmasın artık.

Sadeleşmeli her şey.

Yanlış yanlış, doğru doğru olmalı. Herkes için ve bir tek. Bize yeni bar hayat lazım, yaşayabilmek için.

Devam edeceğim.

Sennur Baybuğa

TEOG tartışmaları üzerine – Selahattin Demirtaş

Bu yazı evrensel.net sitesinden alınmıştır

Bir partinin genel başkanı olan zat “istemiyorum” deyince kalkıverdi TEOG. Eğitim sistemine müdahalenin “tekçi zihniyeti” alenen teşhir eden yönüne değinmeyeceğim. Başkanlık modeli; doçentlik, stadyum isimleri, imam hatipler, Fethullah’a ne istiyorsa vermek, içeride ve dışarıda savaş, İsrail’le kanka olmak, Putin’e önce posta koyup sonra kardeşim demek vs. Hepsi ve daha fazlası aynı zatın dudakları arasından çıkanlara göre belirlenirken kendini yeterince açığa vuruyordu zaten.

Eleştirmek iyidir, geliştirir, ilerletir. Fakat mevcut eğitim modeline karşı çıkarken ciddi bir alternatifi ortaya koyabilmek gibi sorumluluğumuzu unutmadan bu eleştirileri yapmak gerekir. Eğitimcilerin, velilerin ve öğrencilerin katılımcı bir süreci işleterek yapacakları tartışmalar elbette belirleyici olmalıdır. Ancak siyaset kurumunun da eğitim modellerine ve nasıl bir eğitim tartışmalarına bigane kalması düşünülemez.

Kapitalizmin eleman ihtiyacını gidermek üzere oluşturulmuş bir eğitim sisteminin sağını-solunu düzeltmeye çalışalım; çalışalım da eğitim gibi tepeden tırnağa ideolojik olan bir mevzuda solun eğitim anlayışını da bütünlüklü olarak ortaya koyalım.

Ekonomik modelle eğitim modeli birbirini tamamlayan ayrılmaz bir bütünün iki aşamasıdır. Toplum halinde yaşamaya başlayan insanların kendi aralarındaki iş bölümünü “dayanışma” anlayışından çıkararak “yarışma” anlayışına dönüştüren temel dinamik kapitalizmdir. İnsanlığın başına gelmiş olan en büyük felaket olarak tanımlayabileceğimiz kapitalizm ve beraberinde bir salgın gibi insanlığı teslim alan kapitalist modernite sorgulanıp mahkum edilmeden alternatif bir eğitim modeli önerilemez.

Temelde mutlu ve özgür insanlar, toplumlar yaratması gereken eğitim, şimdilerde “yarışma” kültürüyle en yakın arkadaşını, kuzenini, belki de kardeşini bile “ezerek, yenerek, geçerek” elde edilecek başarı(!) üzerine kazanılmış gönüllü kölelik ve mutsuzluk yaratmaktan başka da bir işe yaramıyor.

Oysa dayanışmacı toplumda bütün işler ve meslekler eşit (veya eşite yakın) derecede kıymetlidir. Bir temizlik işçisi, bir fabrika işçisi, hademe, ayakkabı tamircisi ile cerrah, mimar veya avukat arasında sosyal statü ve kimlik farkı olamaz. Hepsi toplumun bir arada yaşayabilmesi için hayati derecede önem arz eden bir iş bölümünü yapıyorlar sadece. Bu mesleklerde gelir farkı da tıpkı statü farkı gibi bir uçurumla ayrılmış durumdadır. Ancak bu da toplumsal işleyişin mecburiyetinden değil, kapitalizmin dayattığı mecburiyetten kaynaklıdır.

Yaşam boyu ezilmemek için ezenler sınıfına geçiş imkanı sunan kapitalizm, eğitim mevzusunu tam bir “arenaya” dönüştürmüştür. Daha küçük yaşlardan itibaren eğitim yoluyla hafızalara kazınan bir düsturla, “Çok çalış, çok başarılı ol, çok kazan” anlayışı yaşamın temel amacı haline getirilir. Peki bu mümkün müdür? Tabii ki mümkündür. Ama herkes için değil. Çok çalışıp, çok başarılı olup, çok kazanma ihtimaliniz piyangoda büyük ikramiyeyi kazanma şansınız kadardır. Herkesin çok kazandığı bir ekonomik düzen olamaz zaten. Herkesin kazandığı düzenin adı kapitalizm hiç olamaz. Bu, kapitalizmin varlık nedenine aykırıdır. Kapitalist eğitim modelinde önemli olan herkesin bu “yarışmaya” katılmasını sağlamaktır. Bu “yarışmanın” hayatın en önemli amacı olduğuna kitleleri inandırmaktır. Kimlerin bu yarış esnasında kapitalist üretim-hizmet aşamalarında yer alacağını sistemin dengesi belirler. Geri kalanlar işsiz yığınlara dönüşecektir ki, bu da kapitalizmin varlığını sürdürmesi için gerekli “yığınlardır”. Sonuçta ortaya “köle gibi çalışan mutsuz yığınlarla”, “işsiz mutsuz yığınlar” kalır. Peki yıllarca büyük bir özveriyle aldığınız eğitim sonunda elde ettiğiniz şey her neyse, buna değmiş mi oluyor?

İşte bu noktada solun ciddi bir alternatif ortaya koyması elzemdir. Çocuklarımızdan başlayarak bütün toplumun evreni, dünyayı, geçmişi, yaşamı, doğayı, bilimi, felsefeyi, inançları, sanatı, edebiyatı, sporu vs. en iyi anlayabileceği metotlarla, herkese eşit imkanlarla öğrenebileceği şekilde anlatmak gerekir. Sonra da bu bilgileri toplum halinde yaşadıkları diğer insanların ve insanlığın yararına dayanışmacı bir anlayışla nasıl kullanabileceklerini anlatmak gerekir. Herkese yeteneğine, eğitimine göre mutlu olacağına inandığı mesleğe özgürce ulaşabilmesi imkanını tanımak gerekir. İnsanların eşitliği, mesleklerin önemi, iş bölümünün kıymeti, dayanışmanın güzelliği ile büyümüş nesillerin sosyal statü ve kimlik yarışına girmeyeceği aşikardır.

Ancak böylesi bir eğitim modeli, entegre bir ekonomik modelle bir arada hayat bulabilir. Üretim ilişkileri değişmeden eğitim modeli de değişemez. Bu nedenle bütünlüklü bir sol programla toplumun karşısına çıkmak ve mücadeleyi buradan büyütmek gerekir. Yoksa, dünyanın en iyi kapitalist eğitim modelini, Finlandiya modelini alsanız bile (Ki bunu yapabilmek için Finlandiya’dakine benzer bir kapitalizm düzeyini yakalamış olmanız lazım) mutlu ve özgür bireyler, mutlu ve özgür toplum hayaline kavuşamazsınız. Kapitalizme en iyi hizmet eden, en fazla entegre olmuş birey ve toplum yaratmış olursunuz sadece. Hazır TEOG vesilesiyle tartışma açılmışken, meselenin bir de bu yönüne dikkat çekmek istedim.

Bu yazı evrensel.net sitesinden alınmıştır

 

Selahattin Demirtaş – HDP Eş Genel Başkanı

Dersim’den Gümüşhacıköy’e Ovacık’tan Seferihisar’a yerel tohumlar – Göknur Yumuşak

40 Bileşenden oluşan EGEÇEP Yönetim Kurulu üyesiyim. EGEÇEP  bileşeni olan ve kurucu genel kurul üyesi olduğum Yerel Tohum Derneğinin görevlendirmesiyle Doğu Anadolu Bölgesinde yerel tohum ve tarım zehirleri kalıntılarıyla ilgili bir dizi çalışma yaptım.Bu arada  sosyolojik gözlem yapma olanağı da buldum.

Tunceli (Dersim), Ovacık , Diyarbakır (Amed),  Mardin Derik ve son olarak Hasankeyf’te basın açıklamasına katılarak bu seyahatimi tamamlayacağım. Bu satırları Derik’te 26 yaşında çok başarılı bir Veteriner hekim olarak köylerde hayvanlara şifa dağıtan  bir kadın arkadaşımın  evinden yazıyorum.

Derik zeytini

16 -17 Eylül tarihlerinde Dersim’de 1.Dersim Enerji Çalıştayı yapıldı. Çalıştaydan 2 gün önce Dersim’e geldim. Muhteşem bir şehirle karşılaştım. Dersim hayal ettiğimden çok çok daha güzeldi. Çıplak dağları ve upuzun bozkırlarıyla yer yer bir çölü andıran Doğu Anadolu bölgesinde burası yemyeşil doğası ve binbir gözeli pınarlarıyla adeta bir vahaydı. Doğanın Alevi kültürüyle yaşayan bu insanlara bir armağanıydı burası. Munzur nehri Munzur babadan doğduktan sonra biraz yol alıyor sonra Karasu ile ve başka çaylarla beslenerek Dersim’e ulaşıyor. Dersim’in içinde kıvrılarak dolaşıyor ve oradan Keban barajıyla birleşmek için yol alıyor.

Dersim’de biraz gözlem yaptım. Oradan aynı gün Ovacık’a geçtim. Dersim Ovacık arasındaki yolculuk harikaydı. 60 km. boyunca Munzur ağaçların arasından kıvrılarak akıyor ve bana eşlik ediyordu. Bu yol hiç bitmesin istedim.

Dersim

Ovacık’ta Ovacık belediye başkan vekili Senem Cevahir Yerlikaya ve yine belediyede gönüllü çalışan bir öğretmen arkadaşla kadın komisyonundan Şehriban Batar’ın katkılarıyla 2 gün kadınlarla mahallelerde kooperatifçilik ve sosyalleşme konularında çalışma yaptım.

Çok bilgili donanımlı bir alıcı kitlesiyle karşılaştım. Üyesi olduğum Kadın Yazarlar derneğinin yayın organı F dergi ve diğer kitaplarımız özellikle de kadınların yazdığı göç öykülerinden oluşan “Konan göçen kadınlar” kitabımız çok ilgi gördü. Bu şirin ilçede kendimi çok gelişmiş bir Avrupa şehrinde gibi hissettim. Bu güzel ilçedeki her şey insana dair idi. Bedava çalışan belediye otobüsü, kocaman kütüphanesi, tertemiz sokakları ve insanı canı gönülden kucaklayan güzel insanlarıyla ütopik bir ilçedir bana göre Ovacık.

Ovacık

Burada belediye başkanı sevgili Mehmet Fatih Maçoğlu bir mucize yaratarak bu ilçeyi  ekonomik ve sosyal yönden çok geliştirecek çalışmalar yapmış ve yapmaya devam ediyor. Benim ütopyam burada gerçekleşmiş. Umarım ülkemizde ki diğer belediyelere de örnek olur Ovacık.

Daha sonra 16-17 Eylül tarihlerinde 1.Dersim Enerji Çalıştayı gerçekleşti. Bu yıl 1.si gerçekleşen çalıştay bana göre çok verimli değildi. Ben bazı aksaklıklar hissettim. Olabilir, 2. Dersim Enerji Çalıştayının daha verimli geçeceğini ümit ediyorum.Dersim ve Ovacık’ta market ve manavları dolaştım. Ne yazık ki buralarda yoğun kimyasal gübre ve tarım zehirleriyle yani konvansiyonel tarım sistemiyle üretilen meyve ve sebzeler gördüm. Az da olsa yerel tohumlarla üretilmiş ürünlerde görmem bana biraz umut verdi. Ve bu cılız umuda bel bağlayarak Ovacık’ta kadın erkek karışık bir salon toplantısı yapmaya karar verdik belediyede görevli arkadaşlarla. Bu arada Fatih Mehmet başkan il dışında idi. Belediyede çalışan arkadaşlarıyla  organize olduk.

1. Enerji Çalıştayı

Kooperatifçilik, Kadın Yazarlar Derneği ortak kitap projesi, sosyalleşme, kent bostanları, yerel tohum hareketinin önemi, tarımsal üretim sistemleri. Konvansiyonel  tarım ve tarım zehirleri kalıntıları konularında karşılıklı bilgi alışverişinde bulunduk. Toplantıya katılan bir kadın çiftçinin yerel tohumlarla bir çok meyve ve sebzeyi yetiştirdiğini söylemesi beni çok umutlandırdı. Çünkü bu çok önemli bir hazinedir ve çok uluslu dev canavar şirketlere dur demek için gereklidir.

Geçtiğimiz Mart ayında Güney Afrika Cumhuriyeti Yasama başkenti Cape Town’a gittim. İzmir büyükşehir belediyesi aracılığıyla Cape Town belediye başkan yardımcısı Alderman Lan Neilson’la yerel tohumlar ve genel tarım konularında bir görüşme yaptık bilgi alışverişinde bulunduk. Bu görüşme sonucunda Cape Town’un bütün yiyecek ihtiyaçlarını çok uluslu şirketlerin karşıladığının ve yerel tohumlarla küçük çiftçiliğin hiç yapılmadığını yani tamamen şirketlerin hegemonyasına girildiğini  öğrendim. 3.5 milyona yakın nüfusu olan Cape Town’da  yaptığım gözlemlerde bütün yiyeceklerin çok uluslu market zincirlerinde satıldığını ve hepsinin yoğun kimyasal gübre ve tarım zehiri kullanılarak çok geniş alanlarda üretim yapılan konvansiyonel tarım ürünleri olduğunu gördüm.

İşte ta dünyanın tam bir ucu olan ümit burnunda Cape Town’da ve yine bir ucuna yakın Türkiye’de Dersim Ovacık’ta aynı çok uluslu şirketlerin tohumları ve gübreleri tarım zehirleriyle konvansiyonel tarım ürünleri üretiliyor ve tüketiliyor.

Ama bir farkla. Bizim ülkemizde henüz ilaç niyetine de olsa köylerde yerel tohumlarla üretim yapanlar bulunmaktalar. İşte bizler, Yerel Tohum Derneği olarak bu tohumların korunarak çoğalmasını ve sürekliliğinin sağlanarak gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyoruz.

Yerel tohum hareketi tüm ülkemizde halka halka büyümektedir. 2006 Yılında 5553 sayılı yasayla yerel tohumların alınıp satılması yasaklanmıştır. Ancak takas yoluyla değişimi mümkündür. Biz de yerel tohum hareketi olarak bundan faydalanarak “tohum takas şenlikleri “ aracılığıyla tohumların çoğaltılıp sürekliliğinin sağlanarak gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamaya çalışıyoruz. En son Gümüşhacıköy’de yerel tohum hareketi halkasına katıldı ve 9 Eylül’de Gümüşhacıköy’de bir tohum takas şenliği yapıldı. Dersim Ovacık’ta da bu konuda çalışmalar sürüyor.

İzmir Seferihisar Can Yücel Tohum Merkezi Türkiye’nin en büyük tohum merkezidir. Yerel tohum hareketi ve dolayısıyla tohum takas şenlikleri konusunda her bölgeyle dayanışma içerisindedir. Bu konuda çalışma yapmak isteyenler Yerel Tohum Derneğiyle iletişime geçtiklerinde bizler her konuda kolektif olarak çalışma yapmaya hazırız.

Tohum yaşamsal  ve stratejik öneme sahip bir maddedir.Ben gelecekte tohum ve su savaşları olacağı öngörüsüne katılıyorum.

Bu anlamda hem ekolojik döngünün sağlanması ve hem de yaşamın devamı için yerel tohumlar çok önemlidir. Biz ülke olarak Doğu ve Batı bütün bölgelerde yerel tohumlara sahip çıkarak çok uluslu dev canavar şirketlerin hegemonyasına girmeye dur diyebiliriz. Henüz bunu başarabilecek güçteyiz. Afrika gibi olmayabiliriz. Bu sadece bize bağlı. Hiç de zor değil. Örneğin yerel tohumlarla balkonumuzda kendi ihityacımızı karşılayacak kadar zehirsiz ürünler yetiştirmeye başlayabiliriz.

Bu damlalar birleşerek denizler oluşturur. Tüm kapitalizme hizmet eden köylülüğü bitirme politikalarına rağmen köylerde küçük çiftçiliği yeniden canlandırabiliriz. Bu henüz mümkündür. Köylerde yerel tohumlarla entegre mücadele yöntemleri kullanarak evsel ilaçlarla hastalık ve zararlılarla mücadele ederek ekeolojik dengeyi bozan tarım zehiri ve kimyasal gübreler kullanmadan üretim yapılabilir. Bu çalışmalar büyük paralarla organik ürün yetiştirme sertifikası almadan doğal tarım yöntemiyle yapılabilir. Burada topluluk destekli tarım önemlidir pazarlama konusunda. Ve tüm dünyada bu yaygınlaşmaktadır. Elbette en önemlisi karşılıklı güvendir.

Ben 80 milyonluk Türkiye’de yaklaşık 75 milyon kişinin yoğun tarım zehiri ve kimyasal gübreyle üretilen meyve sebzeleri yani konvensiyonel tarım ürünlerini tükettiğini tahmin ediyorum. Evet bunun hemen değişmesi imkansız. Ama bundan bir adım önde kötünün iyisi olan ve hep ihracata yönelik üretim yapılan “iyi tarım uygulamaları”nın devletçe desteklenerek çok kısa zamanda  yaşama geçebileceğini düşünüyorum. Çünkü Tarım Bakanlığı bunu yapabilecek kapasitededir bana göre.

Biraz da Mardin’in şirin ilçesi Derik’ten bahsetmek istiyorum. Bu ilçeye hem çok sevdiğim genç veteriner arkadaşımı görmeye, hem de o çok ünlü zeytinlerle merhabalaşmaya geldim. İzmir’den bilge zeytinlerin selamını getirdim Derik’teki sevgili zeytinlere.

Ovacıklı kadınlar ile

Bu güzel ilçenin sokaklarında evlerin arasındaki bahçelerde zeytinleri görmek mümkün. Eskiden zeytin üretimi daha çokmuş burada Ermeniler yaşarken ve yağ da yapılıyormuş. Şimdilerde zeytinler sadece sofralık olarak tüketiliyor. Yağ fabrikası yok. Bu konuda çalışmalar yapılıyormuş. Zeytin varlığını artırmak için projeler hazırlanıyormuş.

Burada da kısa bir araştırma ve gözlem yaptım yerel tohumlarla özellikle çok domates yetiştiriliyor. Bu domatesler susuz yetişiyor ve Kürtçe adı Firinge Beji imiş. Burada yetişen yerli zeytin çeşitlerinin Kürtçe adları Derik’in ”tohum ve zeytin anası” Medine Aydın’dan aldığımız bilgiye göre şöyle:

Medine Aydın 4 dekarlık alanda şehrin tam ortasında bir cennet bahçesi inşa etmiş. Tamamen yerli çeşitlerden oluşan zeytin ve sebze meyve çeşitleri var bahçesinde. Zoncık, Xılxali, Bellati, Zurseki , Meglebasi, Keşikmiş. Bu şirin ilçede bereket kaynıyor. Burada yetişen incir çeşitleri ise şunlar: Sincari, Boçık-Hırmıki, Zerik Kılleri. Çok güzel asma bağları vardı. Onların isimlerini almayı unuttum. Eskiden Ermeniler zamanında çok şarap yapılıyormuş.

Derik’le ilgili tespitim şudur. Burada bir kooperatif kurularak zeytincilik geliştirilebilir. Bir yağ fabrikası kurulurak Derik’in ve civar illerin zeytinyağı ihtiyacı karşılanabilir. Derik zeytin birliği başkanından aldığım bilgilere göre buraya bir günlük 20 ton kapasiteli bir zeytinyağı işletmesi yapılması için hazırlanan proje kabul edilmiş. Yine Mardin İl Tarım Müdürlüğü katklılarıyla Derik’e özel çeşitler çoğaltılarak çiftçilere ucuz zeytin dağıtılması sağlanacakmış. Böylece Derik’in zeytin potansiyeli artacak ve yağ olarak değerlendirilerek bölge halkına ekonomik katkı sağlayacaktır.

Ovacık Belediye Başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu, bölgedeki kadınların sorunlarını dinliyor

Doğu Anadolu bölgesinde Ovacık ve Derik örneğinde olduğu gibi küçük çapta tarım ve hayvancılık yerelde üret yerelde tüket mantığıyla doğal tarım sistemiyle yapılabilir. Tarım zehiri ve kimyasal gübre kullanmaya gerek yoktur. Bu bölgede kar kalktıktan sonra bin bir çeşit ot  doğal mera alanlarını oluşturmaktadır. 1998’li yıllarda Erzurum’da görev yaptım. Köylerde dağlar gibi kuru ot yığınları görürdüm. Baharda otlar bazen bir metreye ulaşırdı. Yani eskiden olduğu gibi yerelde ihtiyacı karşılayacak kadar da olsa hayvancılık doğal otlarla ve yem bitkileri yetiştirilerek yapılabilir. Bu hiç de zor değildir. Biraz destekle bu başarılır.

Bu bölgede ve ülkemizin diğer bölgelerinde küçük çiftçilik ve hayvancılık geliştirilirse yığınlar kentlere göçmezler. Göçenler de geri dönebilirler. Böylece kentlerde sosyolojik sorunlar yaşanmaz. Şimdilerde kentlerde açlık sınırında yaşayıp etleri ancak koklayabilenler, besin olarak tüketemeyenler eskiden olduğu gibi birinci besin kaynağı olarak tüketebilirler böylece.

Ovacık’tan ayrılmadan önce belediye başkanıyla görüşme fırsatım oldu. Kendisi öncelikle güzel bir insan. Çok başarılı ve aşağıdan yukarıya bir işleyişi var belediyenin. Tüm enerjisini ve imkanlarını bu şirin ilçe için harcıyor. Üniversite öğrencilerine burs veriyor. Orada o çocuklardan bir kaç kişi gördüm ve çok duygulandım. Yine Ovacık’tan 6.sınıf öğrencisi bir çocuk benden bilimsel kitaplar ve bilim çocuk dergisi istedi. Bir kız çocuğu kütüphaneden çok kitap aldığı için artık onu kovdukları şakasını yaptı. Çocuklar çok okuyor, kitap yetmiyor. Kadınlarda çok okuyor.

Buradan Tüm Türkiye’ye sesleniyorum. O çocukların çığlığını duyun ve bilimsel kaynaklara ulaşmalarını sağlayın. O çocukla  uzun uzun sohbet ettim. Geleceğin çok ünlü bir bilim insanı olacağını umuyorum. Burada bir bilim merkezi kurularak zeki çocuklar değerlendirilebilir. Onlar savaşın değil bilimin çocukları olsunlar.

Enerji Çalıştayında ben de bir sunum yaptım

Belediye başkanına Yerel Tohum Derneği ve Kadın Yazarlar Derneği olarak her türlü işbirliğine hazır olduğumuzu söyledim ve oradan hüzünle ayrıldım. Ama o insanlar elimi uzattığım ve onların da benim elimi sıkı sıkı  tuttuklarını gördüğüm için mutlu ayrıldım yine de. Sihirli bir değneğim olmasını ve oradaki bütün çocukları hak ettikleri gibi yaşatmayı isterdim. Şimdiden hepsini çok özledim.

Dersim’de kaldığım 5 gün boyunca bana çok güzel bir konukseverlik gösteren Dersimlileri Deriklileri ve özellikle Ovacıklıları sevgiyle kucaklıyor tüm Türkiye’ye benim aracılığımla gönderdikleri sevgi ve selamlarını iletiyorum.

 

Göknur Yumuşak

Bir bölgeyi emekle inşa etmek: Karadeniz – Umut Kocagöz

Mevcut Durum

Geçtiğimiz günlerde Katarlı işadamlarının Artvin’in turistik bölgelerinde çeşitli ziyaretler gerçekleştirdiği, bu ziyaretlerin temel amacının bölgede yatırım yapmak olduğu ifade edildi. Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la beraber havadan Doğu Karadeniz’i gezen ve çeşitli yatırım alanları saptayan; Çaykur’un Varlık Fonu’na devredilmesi ile beraber Çaykur’un borçlara karşılık teminat olarak verileceği; ve genel olarak Yeşil Yol projesi ile birlikte Doğu Karadeniz’de turizm ve yer altı kaynaklarının çıkartılması faaliyetlerinin yaygınlaşacağı ifade edilmekteydi.

Bu mesele elbette yeni bir mesele değil, ama yeniden gündeme gelmesi de tali değil. Yaylaların kullanım hakkının Katarlı, Arap, Türk veya herhangi bir milliyetten olsun, çeşitli sermaye gruplarının kullanımına tahsis edileceği; hiç değilse bu sermaye gruplarının kullanımını kolaylaştıracak düzenlemelerin yapılacağı bugünlerde Doğu Karadeniz bölgesi için önemli bir gerçeklik. Bunun elbette bazı sebepleri var.

Karadeniz’de turizm ve yol tehdidi altındaki Pokut Yaylası

Tabi en başta, bölgede uygulanan tarım, hayvancılık, enerji ve turizm politikalarının bütünlüklü bir bileşeni olarak yaşanan dönüşümden bahsetmek gerekir. Örneğin Artvin, Türkiye’nin en çok göç veren ili olarak ifade edilmektedir. Halbuki Artvin, gerek toprak yapısı ve verimliliği, gerek doğal güzellikleri ve kültürü açısından zengin bir ildir. Yapılan barajlar, HES’ler, madenler, yollar, bir yandan doğayı tahrip ederken esas olarak bölgede yaşayan kişilerin geçimlerini ve kültürlerini altüst etmiştir.

Bir diğer mesele, kırda yaşayan ve üretim faaliyetleri içerisinde yer alan nüfusun giderek yaşlanma olgusu. Gençler, gerek sosyal imkanların daralması, gerek üretim faaliyetlerinin kısıtlanması, en çok da kırda yaşamanın bir gelecek vaadinde bulunamaması sebebiyle kente göç etmekte, üretim faaliyeti ile daha çok yaşlı bir nüfus ilgilenmektedir. Bu durum da kırda devamlılığın sağlanamamasını beraberinde getirmektedir. Çayda ve fındıkta, örneğin, “yarıcılık” sisteminin yaygın olmasının, “Türklerin” yapmadığı işleri “Suriyeli”, “Kürt” veya “Gürcü” tarım işçilerinin ve/ya yarıcıların yapıyor olmasının en temel sebeplerinden bir tanesinin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlara paralel olarak, kırda yaşamın daralmasıyla birlikte “ata toprağı” olarak görülen, yaşamın ve tarımsal üretimin gerçekleştiği topraklarda bir gelecek görülememesi, bu toprakların “kârlı” bir şekilde satılması ve terk edilmesini beraberinde getirmektedir. Son senelerde Trabzon ve Rize’de özellikle Arap turistlerin yaygınlaşması, yerli turistlerin yüzüne bakılmaması, ve hatta “Arap turist” olarak ifade edilen turistlerin bir çok yatırım yapmasının önünün açılması ve yöre halkı tarafından da bu durumun desteklenmesi bu anlamda milliyetçiliği ile ünlü Rize ve Trabzon vatandaşlarının milliyetçiliklerini yalnıza “yerli” vatandaşlara karşı gösterdiğini düşündürtmektedir. İşin tabi ki şakası bir yana, “kolay yoldan para kazanmak”, bu amaçla turistik yönelimini ve gelişimini bu minvalde organize etmek, son dönemde ortaya çıkan olgulardan bir tanesidir.

Örneğin, yeşil yol projesinin yapılmasının temel sebeplerinden bir tanesi, yerli ve yabancı sermaye gruplarının bu konuda oluşturduğu talep ve basınç olmasının yanında, bir yandan da bölgede yaşayan insanların bu konuda gösterdikleri tutum ve davranışlarla bu tarz projelere yönelik destekleyici olmasa dahi tarafsız durmaları ve/veya gönülsüz onay vermeleridir. Bunun yanında, bu projelerin devletin desteği ve öncülüğünde yapılıyor olması ve devletin kudreti ve örgütlülüğü karşısında halkın örgütsüz olması, projelerin engellenemez ve mutlaka yapılacağına dair bir hissiyatı güçlendirmektedir.

Özetle, Doğu Karadeniz bölgesinde gözlemlenen mevcut durum kendine has bir takım dinamikleri taşımakla beraber, esasında yıllar önce turizm bakanının “Karadeniz’i Akdeniz gibi Turizm Cenneti Yapacağız” söyleminde kendisini bir kehanet olarak gösteren ve Türkiye’de turistikleşen her bölgenin başına gelen dinamikleri taşıdığı iddia edilebilir. Bu dinamiklerin en başında ise, emeği baz alan, emeğe değer veren, üretim temelli bir yaşam formunun ideolojik olarak kaybetmesidir.

İdeolojik Yenilgi

Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına girmeden ciddi bir mülkiyet sorunuyla baş başa kalmış durumda. Kentli nüfusun kırda yaşayan nüfusu sayıca geçmesi hususu, bir yandan kentleşme ve göç meselesini ciddi oranda düşünmemizi gerektirse de, bu durum aynı zamanda kırda yaşayan nüfusun mülksüzleşmesini de ifade ediyor. Bir yandan da mülksüzleşme olgusunu yalnızca mevcut mülkiyetin kaybı olarak değil, o mülkiyeti mümkün kılan yaşamın da kaybı, o yaşamdaki emek gücünün, yaşama kudretinin kaybı olarak da düşünmemiz gerekir. Şöyleki, terk edilen kır temelli ilişkiler, sadece bir tarlanın, bir bağın, bir ocağın terk edilmesi olarak değil, aynı zamanda o toprağın sağladığı maddi ve manevi gücün, yani yaşamı üretme ve yeniden üretme kudretinin de kaybı olarak düşünülmelidir. Kolay yoldan para kazandırıcı, rantçı bir yaşam pratiği böyle bir güçten yoksundur. Emek ise üretim aracı ile beraber ancak gerçek bir yaşam kaynağı olarak varlık kazanır.

Kır’ın itibar kaybı, köylünün milletin kölesi olma süreci, çiftçiliğin ve tarımın endüstriyelleşmesine bağlı olarak çarpık ve rantiyer bir zihniyetin ortaya çıkması, köylülüğün ideolojik yenilgisi olarak ifade edilebilir. Bu durum karşısında, köyden göç etmiş bir gençlik, köyde yalnız kalmış yaşlı bir kuşak, köyle bağı olsa bile hayatının neredeyse tamamını kentte geçiren bir orta kuşak, değerini yitirmiş köyler ve tarım alanları, Türkiye’de kırın mevcut durumunu anlamamız için önemli.

İdeolojik yenilgi, mülkiyet krizinin nasıl çözüleceğine dair ciddi soru işaretleri de yaratıyor. Derelere, meralara, yaylalara yönelik yapılan bu müdahaleler, Karadeniz’e dair yapılan bir mühendisliğin sonuçları olarak da okunabilir. Bu açıdan, sosyolojik olarak Karadeniz bölgesinin karşı karşıya kaldığı durum, iktisadi aklın bu duruma yönelik yeni çözüm yolları geliştirmesini de zorunlu kılıyor. En basit, kolay, hızlı ve kârlı çözüm, dereleri, vadileri, yaylaları, meraları (ve tabi insanları) satmak, hızlı ve kolay para kazanmaktır. Buralara yapılacak çeşitli yatırımlar, bu açıdan başta bu yatırımları yapacak sermaye grupları olmak üzere, bu yatırımların önünü açan ve destekleyen bürokratların ve siyasilerin çıkarına olacaktır.

Hayatı Yeniden Kazanmak

Bu süreci tersine çevirebilmek için ciddi bir moral-motivasyon yanında, hayatı yeniden kazanacak, ele alacak, inşa edecek irade ve inanca sahip olmak da gerekiyor. Bunun temel koşulu, bu süreci emek temelli, emeğe dayanan bir yaşamı üretme temelli kurmak ve inşa etmekten geçiyor. Kısacası, yukarıda saydığımız kolaycı ve rantçı zihniyetin dışında bir dünya inşa etmek, ya da zaten öyle olan yaşamı o koşullara göre yaşamakta inat etmek gerekiyor.

Öncelikle, kıra, köye, köylülüğe, tarıma, kır ile kent ilişkisinin başka türlü kurulabileceğine dair düşünceye sahip çıkmak gerekiyor. Her ne kadar kent anonimliği kentsel yaşamda özgürlüklerin daha fazla mümkün olabileceği hissini uyandırsa da, insan ile doğa ve insanların kendi arasındaki ilişkilerin farklı bir şekilde kurulabileceğine dair kırsal hayatın veya kır ile kent arasındaki “araf mekanların” daha fazla umut ve imkan sağladığı söylenebilir.

Toprağa sahip çıkmak gerekiyor. Bölgede hala toprağa sahip ailelerin, bu ailelerin çocuklarının, kırda yaşamaya dair en ufak bir isteği arzusu var ise, vakit kaybetmeden kırda hayat inşa etmeye yönelmeleri, emek temelli yaşamlar kurmaları gerekiyor. Buna dair çeşitli güzel örnekler Türkiye’nin bir çok yerinde mevcut; bunlardan feyz almak, bunları çoğaltmak, şart diyebiliriz.

Yerel bilgeliğe sahip çıkmak gerekiyor. Kentten kıra göçen bir çok kişinin yapageldiği kentli, kentsoylu düşünce ve pratiklerden bir yere kadar da olsa sıyrılmak, kentle kır arasında, tam o arada inşa edilebilecek bir hayat ve bilgeliğin tohumlarını atmak gerekiyor. Bugün geleneksel kent ile köy yaşamı arasındaki açı farkı ne kadar daraldıysa, bunu bir avantaja çevirmek ve yerel bilgeliği koruyarak geliştirecek biçimler vermek gerekiyor.

Dayanışmayı temel almak gerekiyor. Kırda eski ile yeninin, alternatifleri farklı şekillerde kurmaya çalışan farklı insanların, dostların arkadaşların imecesini, dayanışmasını kurmak gerekiyor. Küçük hesapçılıktan, fırsatçılıktan; emek verilmeden ortaya çıkışlardan, emek gaspından uzak durmak; herkese hakkını teslim eden, güçlü, güvenilir ve dayanışmacı ilişkiler kurmak gerekiyor.

Özetle, kaybedilen salt bir ideolojik mücadele değil. Hatta söylemek gerekir ki, kaybedilen ideolojik mücadeleden ziyade yaşamın kendisi. Buna karşı verilecek mücadelenin, mevcut olanı koruyan, olmayanı kuran, üreten, emeği temel alan, bugünü ve geleceği inşa eden bir mücadele olması gerekiyor.

 

 

Umut Kocagöz

Yeni Foça’da “biyo” olmayan biyokütle projesi ve meraya ortak çıkan biyogaz projesi

Yenifoça, geçen yıl Donatkent Plajı’nın halka ait olduğunu renkli eylemleriyle anlatan, uzunca bir süredir de Aliağa cüruf alanındaki atıklara karşı verdiği mücadeleyle adını sıklıkla duyduğumuz yerleşim yeri. Yenifoça sakinlerinin sabrı bu kez iki yeni projeyle sınanıyor. Bu projelerden biri Ilıpınar Biyokütle (Tehlikesiz Atık) Yakma Tesisi diğer ise Bağarası Foça Biyogaz Enerji Santrali. 

İki projenin en büyük ortak özelliği her ikisinin de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onay verilmiş ancak Foça Belediyesi tarafından faaliyetin yürütülmesine karşı dava açılmış olması. Bir diğer ortak nokta ise atanan bilirkişilerinin aynı ve bilirkişi inceleme tarihinin 22 Eylül 2017 Cuma (dün) olmuş olması.

Nitekim Foça Belediyesi ile yurttaşların her iki tesise verilen izinlerin iptali istemi ile açtığı davanın bilirkişi keşfi, Yenifoçalıların da katılımıyla 22 Eylül Cuma Saat: 10.00’da başlayarak gerçekleştirildi. Sivil toplum tarafından her iki proje hakkında şikayetler sıralandı sağlık ve çevre etkilerine dikkat çeken  basın açıklaması yapıldı. 

Bilirkişi incelemesinde beş bilirkişi uzman, iki avukat, bir jandarma ve bir mahkeme katibi görev aldı. Bilirkişi İncelemesi Avukatlarından Av.Enis Dinçeroğlu’nun ifadesiyle , dava konularının görüşüldüğü ilk kısımdan sonra  saha turuna  çıkıldığını,  görevlilerin aynı bölge içinde yaşayan ve  ilginç bir şekilde herkesin  astım, bronşit ve koah hastalıklarından mağdur bulunuyordu.

Ilıpınar Cüruf Sahası Biyokütle Yakma Ünitesi Bilirkişi İncelemesi

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, proje adında “biyokütle” teriminin  geçiyor olmasıyla edinilen izlenim, bu projenin faaliyet alanının  “bio” yani  “gübre, ahşap, kağıt, hatta yosun”  gibi organik süreci geçirmiş maddelerle ilgili olduğunu düşündürüyorsa da sözkonusu  ünite Güneydemir Demir Hurda Madencilik İnş. Nak. Taah. San.Tic.A.Ş’ye ait olup , Egedemir Demir Fabrikasının  bir yan kuruluşu. Bahsigeçen Egedemir A.Ş’nin adı ise Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı  ile dolayısıyla İzdemir  ilişkilendiriliyor.

İzmir 2017  Çevre Durum Raporu’nda ise  TMMOB’un Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi (ÇMO)’nin  Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı yapılmasına yönelik imar planı değişikliklerine karşı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzdemir Enerji Elektrik Üretim AŞ’ye dava açarak mahkemenin yürütmeyi durdurmasını  sağladığı bilgisi yer alıyor.

İzmir ÇMO 2017  raporu incelendiğinde Egedemir’in, cüruf alanında, yine Aliağa sanayicilerinin ürettikleri atıkları yakacak bir tesis kurmaya hazırlandığına dikkat çekiliyor. Aynı raporda Şirketin  Aralık ayında İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne yaptığı başvurunun ardından bakanlığa sunduğu “Proje Tanıtım Dosyası”yla Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecini başlatılmış olduğundan da bahsediliyor.

Kurulan tesise “Tehlikesiz Atık Yakma Tesisi” denmesinin ardında tehlikeleri dikkatlerden kaçırma çabası  mı var?

Nitekim Proje içerisindeki detaylara göre Güneydemir Firması “organik ” tabir edilmesi gerekn biyo atıkları depolamak için stok alana ihtiyaç duymuyor çünkü  proje dosyasında açıkça atık yakma ünitesinde yakacağı maddeleri açıkça Egedemir cüruf atık sahasından alacağını yazmış bulunuyor. Buna mukabil, Egedemir cüruf atık sahasındaki atıkların dökümü ise proje ekinde şöyle verilmiş: uçucu kömür külü, fosforlu cüruf, kalsiyum bazlı atıklar, işlenmemiş cüruf, ocak cürufları,atık beton ve beton çamurları.

Yangın tehlikesi!

Bu bağlamda  şüphelerin doğru çıkması halinde ise risk büyük. Yenifoça Forum’dan Kadri Sungur’a göre Demir çelik atıklarının, cürufun, elyafın, plastiğin yanmasıyla oluşacak hava kirliliği  ve ya bu bölgedeki çam ve zeytin ağaçlarının tutuşma ihtimali  bölgedeki hakim rüzgarlarla  Menemen Ovası’nı hatta bütün İzmir’i  tehdit altında bırakıyor. Nitekim 7 Eylül 2017 tarihinde Egedemir Şirketi tarafından kurulan atık yakma ve geri dönüşüm tesisinde meydana gelen yangın da itfaiye raporu alana demirçelik atıklarının dışında başka türden atıkların da getirilerek yakıldığı iddialarını güçlendirecek nitelikte.

Kümülatif etki düşünülüyor mu?

Kaldı ki TMMOB, İzmir ÇMO  2017 raporunda “ Kentin kuzeyinde Aliağa endüstri bölgesinde yer alan demir çelik ve petrokimya tesislerinin emisyonları İzmir için önemli bir kirlilik kaynağı olduğu ve mevcut tesislerin iyileştirilmesinin, bunların emisyonlarının en aza indirilmesinin ve emisyon kontrol sistemlerinin sürekliliğinin sağlanmasının gerektiği belirtilmiş bulunuyor. Raporda ayrıca halihazırda faaliyette olan İzdemir Termik santrali  varken bir de metal, endüstriyel cürufun yakılmasının kümülatif etkisinin de düşünülmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Bununla birlikte ÇMO raporuna göre  Aliağa ve yakın çevresinde yeniden termik santraller kurma çalışmaları hava kalitesi için büyük bir tehdit oluşturuyor, termik santral yatırımlarının acil olarak durması gerekiyor. Buna rağmen Socar Termik Santrali’nin de proje aşamasında bulunuyor.

Ziyan edilen turizm!

Yenifoça Forum’dan Özgür Küçüktülü Eski taş evlerin ,daracık sokakların olduğu, konaklarıyla meşhur olup turizm açısından da değer teşkil eden Kozbeyli Köyü’ne  yalnızca 6 kilometre mesafede olduğunun ve projenin negatif dışsallıklarının turizme  de yansıyacağının işaretlerini vereceğini ifade ediyor. Ilıpınar ve Yeniköy bu yatırımın gerçekleşmesiyle operasyondan olumsuz etkilenecek yerleşim yerleri arasında.

Bağarası Foça Biyogaz Enerji santrali Bilirkişi İncelemesi

Biyogaz en açık tanımıyla organik atıklardan metangazının dolayısıyla elektrik üretimini  mümkün kılan bir sistem ve yenilenebilir enerji kapsamında  çeveci çözümler sunuyor. Fakat projede “organik” madde olarak gübre esassa da plan ve gerçekler arasında farklar dikkat çekiyor zira, problem firmanın fizilbilite çalışmalarına  göre elde edilen verilerin dışına taşan şekilde faaliyet gösterme eğilimi içinde olduğunun anlaşılmasına dayanıyor.

Foça Ziraat Odası’nın ve Foça Belediyesi’nin yurtdışından uzman yetkililerin danışmanlığında yaptığı değerlendirmelerin Biyogaz Santrali için önerilen yerin ücreti mukabilinde ilgili firma tarafından kabul edilmemiş olması sivil toplum ile şirketi karşı karşıya getirmiş bulunuyor.

Mera, bedelsiz  tahsis mi?

Zira belediye tarafından önerilen yer biraz daha yerleşim alanlarından uzak ve Biyogaz işletmesinin kurulması için besi ihtiyaçlarının karşılanabileceği ve üreteceği elektiriği satması açısından da elektirik iletim hatlarının yakınında olmasına rağmen elverişli konumda bulunuyor. Buna mukabil firmanın talebi Bağarası’nda bedel ödemeden edinebileceği meralık araziden yana bulunuyor.

Yenifoça Forum’dan Küçüktülü’nün aktardığına  göre tesisin faaliyeti için 30 dönümlük alan yeterli olabilecekken 166 dönümlük yere konuşlanma çabası ve altyapı olanakları itibariyle  kapasitesi 2MW elektrik üretimine elverirken 6 Megawat’lık  elektrik kapasitesi olduğunu beyan etmiş bulunuyor.

Meranın köydeki hayvancılık açısından önemi biyogaz üretimi için gereken gübre üretimi de olumsuz etkilenebilecekken  tesisin ısrarla yerleşim yerlerine yakın konumdaki merada yapılmak istenmesi de soru işaretleri uyandırıyor ve Meclisten geçemeyen Mera Kanunu değişikliğinin  bu şekilde uygulamaya konmaya çalışıldığını düşündürüyor.

Meralar, Mera Kanununu’na göre Hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için tahsis edilen veya kadimden beri bu amaçla kullanılan yer olarak tanımlanmıştır. Uygulamada ise özel mülkiyete geçirilemeyeceği, amacı dışında kullanılamayacağı, zaman aşımı uygulanamayacağı, sınırları daraltılamayacağı ancak, kullanım hakkı kiralanabileceği ve kiralama ilkelerinin yönetmelikle belirlendiği açıktır. 

Kamusal niteliği olan meranın tesise tahsis edilmesi halinde ise tek osrun tesisin meraları işgal etmesi değil, meranın yerleşim yerlerine yankın olması nedeniyle salacağı koku nedeniyle de  toplum sağlığı ve huzuru açısından da önem teşkil etmesine bağlı bulunuyor.

Bilirkişi incelemelerinin sonuçları üç ay içinde belli olacak.

 

Haber : Pınar Demircan

(Yeşil Gazete) 

[Hayvan Deneyleri] Gennarelli ve ‘Gereksiz Yaygara’ – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

1984 yılının başlarında, ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün sağladığı fon ile Thomas Gennarelli’nin Pennsylvania Üniversitesi’nde babunlar üzerinde yaptığı kafa travması çalışmaları duyulmuştu. Bu çalışmanın amacı, trafik kazaları ya da düşme gibi durumlarda insan vücudunda meydana gelen hasar ve travmayı ölçmeye yarayan bir alet yaratmaktı.

Gennarelli’nin beyin ve kafatasındaki hasarın her anlamda anlaşılmasının tedaviye de ışık tutacağını düşünerek yarattığı, kaza sonrası hasarı inceleme yöntemi şöyleydi: belli bir basınca ayarlanmış piston, kayışlarla bağlanmış babunun kafasındaki plastik kaska kafatasını geriye doğru eğecek kadar sert bir hızda defalarca kez çarparak beynin sıçrayıp kafatasının kemikli taraflarına çarpmasına neden oluyordu.

28 Mayıs 1984 günü ALF üyeleri laboratuvara girerek, iyi ve tedbirli bir bilim insanı olarak Gennarelli’nin kaydettiği toplamı 60 saatlik 34 video kaseti aldıktan sonra laboratuvardaki ekipmanlara zarar verip, kasetleri de PeTA’ya yolladılar.

Dr. Thomas Gennarelli, ALF’nin baskını sonrasında laboratuvarında

PeTA kurucularından olan Alex Pacheco tarafından kısaltılıp 28 dakikalık bir film haline getirilen ve diğer kurucu Ingrid Newkirk tarafından seslendirilen videonun ismi “Gereksiz Yaygara” (“Unnecessary Fuss”) idi. Bu isim, Gennarelli’nin 1983’teki bir röportajından alıntıydı: “Çalışmalarımın halka açık olmasını istemiyorum çünkü bu tip şeylere alışkın olmayanların arasında gereksiz yaygarayı harekete geçirebilir.”

Kayıtta, maymunların kafasına indirilen darbelerin ardından hayvanlar yarı baygın durumdayken etraftakilerin gülerek dalga geçmeleri, sigara içmeleri, hayvanları o halde bırakıp gitmelerine ait kayıtlar vardı.

Ulusal basına servis edilen video, tam bir şok etkisi yarattı. Fonu sağlayan kuruluşa, hayvanların darbelerin öncesinde uyuşturulacaklarının söylenmesine rağmen bunun yapılmadığı videoda açıkça görülüyordu; görüntülerde, bilinci hala açık olan hayvanlar beyinleri açılmış halde yerde çırpınıyorlardı . 1985’te 60 kongre üyesi Ulusal Sağlık Enstitüsü’nden Gennarelli’ye verilen desteğin kesilmesini istese de bir gelişme olmadı.

Bunun üzerine, 15 Temmuz 1985 günü aralarında Elliott Katz, Tom Regan gibi isimlerin de bulunduğu 101 aktivist Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne bağlı İnme ve Nörolojik Hastalıklar Enstitüsü’nün fon sağlama birimi başkanı Dr. Murray Goldstein’ın odasına girerek işgal ettiler. Bekledikleri şey tutuklanmaktı ancak onun yerine elektrikler kesilip havalandırma kapatıldı, telefonlar kesildi. İçeridekilere destek için dışarıda da bir oturma eylemi başlamıştı. Öğlene doğru, Alex Pacheco taleplerini içeren bir yazıyı halen dışarıda ne yapacağını pek bilemeyen polis şefine yolladı, Gennarelli’ye verilen fonun kesilmesini ve Silver Spring maymunlarının serbest bırakılmasını istiyorlardı . Eylemin en fazla birkaç saat sürmesi ve sonra tutuklanmayı öngören protestocular, bu beklemedikleri durumdan ötürü geceyi aç ve üşüyerek geçirdiler, daha sonra ofisteki bayrak ve perdeler battaniye olarak kullanılmaya başlandı. 3. Gün avukat olarak içeri girmelerine izin verilen Gary Francione ve Roger Galvin yiyecek götürmüştü, NIH ise hala bekliyordu. Dördüncü gün, Ronald Raegan’ın danışmanı ve kongre üyesi Margaret Heckler, Gennarelli’nin 5 yıllık fonunun dondurulduğunu açıkladı. PeTA’nın koalisyonu yeniden kazanmıştı .

Bu olaydan 16 ay sonra, ABD Tarım Bakanlığı tarafından Pennsylvania Üniversitesi’nin cezası onanmıştı; babun kafa travması çalışmalarında Hayvan Refahı Yasası’na aykırı durumlardan ötürü $4,000 para cezası verildi.

Yağmur Özgür Güven