Köşe Yazıları

Bir bölgeyi emekle inşa etmek: Karadeniz – Umut Kocagöz

Mevcut Durum

Geçtiğimiz günlerde Katarlı işadamlarının Artvin’in turistik bölgelerinde çeşitli ziyaretler gerçekleştirdiği, bu ziyaretlerin temel amacının bölgede yatırım yapmak olduğu ifade edildi. Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la beraber havadan Doğu Karadeniz’i gezen ve çeşitli yatırım alanları saptayan; Çaykur’un Varlık Fonu’na devredilmesi ile beraber Çaykur’un borçlara karşılık teminat olarak verileceği; ve genel olarak Yeşil Yol projesi ile birlikte Doğu Karadeniz’de turizm ve yer altı kaynaklarının çıkartılması faaliyetlerinin yaygınlaşacağı ifade edilmekteydi.

Bu mesele elbette yeni bir mesele değil, ama yeniden gündeme gelmesi de tali değil. Yaylaların kullanım hakkının Katarlı, Arap, Türk veya herhangi bir milliyetten olsun, çeşitli sermaye gruplarının kullanımına tahsis edileceği; hiç değilse bu sermaye gruplarının kullanımını kolaylaştıracak düzenlemelerin yapılacağı bugünlerde Doğu Karadeniz bölgesi için önemli bir gerçeklik. Bunun elbette bazı sebepleri var.

Karadeniz’de turizm ve yol tehdidi altındaki Pokut Yaylası

Tabi en başta, bölgede uygulanan tarım, hayvancılık, enerji ve turizm politikalarının bütünlüklü bir bileşeni olarak yaşanan dönüşümden bahsetmek gerekir. Örneğin Artvin, Türkiye’nin en çok göç veren ili olarak ifade edilmektedir. Halbuki Artvin, gerek toprak yapısı ve verimliliği, gerek doğal güzellikleri ve kültürü açısından zengin bir ildir. Yapılan barajlar, HES’ler, madenler, yollar, bir yandan doğayı tahrip ederken esas olarak bölgede yaşayan kişilerin geçimlerini ve kültürlerini altüst etmiştir.

Bir diğer mesele, kırda yaşayan ve üretim faaliyetleri içerisinde yer alan nüfusun giderek yaşlanma olgusu. Gençler, gerek sosyal imkanların daralması, gerek üretim faaliyetlerinin kısıtlanması, en çok da kırda yaşamanın bir gelecek vaadinde bulunamaması sebebiyle kente göç etmekte, üretim faaliyeti ile daha çok yaşlı bir nüfus ilgilenmektedir. Bu durum da kırda devamlılığın sağlanamamasını beraberinde getirmektedir. Çayda ve fındıkta, örneğin, “yarıcılık” sisteminin yaygın olmasının, “Türklerin” yapmadığı işleri “Suriyeli”, “Kürt” veya “Gürcü” tarım işçilerinin ve/ya yarıcıların yapıyor olmasının en temel sebeplerinden bir tanesinin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlara paralel olarak, kırda yaşamın daralmasıyla birlikte “ata toprağı” olarak görülen, yaşamın ve tarımsal üretimin gerçekleştiği topraklarda bir gelecek görülememesi, bu toprakların “kârlı” bir şekilde satılması ve terk edilmesini beraberinde getirmektedir. Son senelerde Trabzon ve Rize’de özellikle Arap turistlerin yaygınlaşması, yerli turistlerin yüzüne bakılmaması, ve hatta “Arap turist” olarak ifade edilen turistlerin bir çok yatırım yapmasının önünün açılması ve yöre halkı tarafından da bu durumun desteklenmesi bu anlamda milliyetçiliği ile ünlü Rize ve Trabzon vatandaşlarının milliyetçiliklerini yalnıza “yerli” vatandaşlara karşı gösterdiğini düşündürtmektedir. İşin tabi ki şakası bir yana, “kolay yoldan para kazanmak”, bu amaçla turistik yönelimini ve gelişimini bu minvalde organize etmek, son dönemde ortaya çıkan olgulardan bir tanesidir.

Örneğin, yeşil yol projesinin yapılmasının temel sebeplerinden bir tanesi, yerli ve yabancı sermaye gruplarının bu konuda oluşturduğu talep ve basınç olmasının yanında, bir yandan da bölgede yaşayan insanların bu konuda gösterdikleri tutum ve davranışlarla bu tarz projelere yönelik destekleyici olmasa dahi tarafsız durmaları ve/veya gönülsüz onay vermeleridir. Bunun yanında, bu projelerin devletin desteği ve öncülüğünde yapılıyor olması ve devletin kudreti ve örgütlülüğü karşısında halkın örgütsüz olması, projelerin engellenemez ve mutlaka yapılacağına dair bir hissiyatı güçlendirmektedir.

Özetle, Doğu Karadeniz bölgesinde gözlemlenen mevcut durum kendine has bir takım dinamikleri taşımakla beraber, esasında yıllar önce turizm bakanının “Karadeniz’i Akdeniz gibi Turizm Cenneti Yapacağız” söyleminde kendisini bir kehanet olarak gösteren ve Türkiye’de turistikleşen her bölgenin başına gelen dinamikleri taşıdığı iddia edilebilir. Bu dinamiklerin en başında ise, emeği baz alan, emeğe değer veren, üretim temelli bir yaşam formunun ideolojik olarak kaybetmesidir.

İdeolojik Yenilgi

Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına girmeden ciddi bir mülkiyet sorunuyla baş başa kalmış durumda. Kentli nüfusun kırda yaşayan nüfusu sayıca geçmesi hususu, bir yandan kentleşme ve göç meselesini ciddi oranda düşünmemizi gerektirse de, bu durum aynı zamanda kırda yaşayan nüfusun mülksüzleşmesini de ifade ediyor. Bir yandan da mülksüzleşme olgusunu yalnızca mevcut mülkiyetin kaybı olarak değil, o mülkiyeti mümkün kılan yaşamın da kaybı, o yaşamdaki emek gücünün, yaşama kudretinin kaybı olarak da düşünmemiz gerekir. Şöyleki, terk edilen kır temelli ilişkiler, sadece bir tarlanın, bir bağın, bir ocağın terk edilmesi olarak değil, aynı zamanda o toprağın sağladığı maddi ve manevi gücün, yani yaşamı üretme ve yeniden üretme kudretinin de kaybı olarak düşünülmelidir. Kolay yoldan para kazandırıcı, rantçı bir yaşam pratiği böyle bir güçten yoksundur. Emek ise üretim aracı ile beraber ancak gerçek bir yaşam kaynağı olarak varlık kazanır.

Kır’ın itibar kaybı, köylünün milletin kölesi olma süreci, çiftçiliğin ve tarımın endüstriyelleşmesine bağlı olarak çarpık ve rantiyer bir zihniyetin ortaya çıkması, köylülüğün ideolojik yenilgisi olarak ifade edilebilir. Bu durum karşısında, köyden göç etmiş bir gençlik, köyde yalnız kalmış yaşlı bir kuşak, köyle bağı olsa bile hayatının neredeyse tamamını kentte geçiren bir orta kuşak, değerini yitirmiş köyler ve tarım alanları, Türkiye’de kırın mevcut durumunu anlamamız için önemli.

İdeolojik yenilgi, mülkiyet krizinin nasıl çözüleceğine dair ciddi soru işaretleri de yaratıyor. Derelere, meralara, yaylalara yönelik yapılan bu müdahaleler, Karadeniz’e dair yapılan bir mühendisliğin sonuçları olarak da okunabilir. Bu açıdan, sosyolojik olarak Karadeniz bölgesinin karşı karşıya kaldığı durum, iktisadi aklın bu duruma yönelik yeni çözüm yolları geliştirmesini de zorunlu kılıyor. En basit, kolay, hızlı ve kârlı çözüm, dereleri, vadileri, yaylaları, meraları (ve tabi insanları) satmak, hızlı ve kolay para kazanmaktır. Buralara yapılacak çeşitli yatırımlar, bu açıdan başta bu yatırımları yapacak sermaye grupları olmak üzere, bu yatırımların önünü açan ve destekleyen bürokratların ve siyasilerin çıkarına olacaktır.

Hayatı Yeniden Kazanmak

Bu süreci tersine çevirebilmek için ciddi bir moral-motivasyon yanında, hayatı yeniden kazanacak, ele alacak, inşa edecek irade ve inanca sahip olmak da gerekiyor. Bunun temel koşulu, bu süreci emek temelli, emeğe dayanan bir yaşamı üretme temelli kurmak ve inşa etmekten geçiyor. Kısacası, yukarıda saydığımız kolaycı ve rantçı zihniyetin dışında bir dünya inşa etmek, ya da zaten öyle olan yaşamı o koşullara göre yaşamakta inat etmek gerekiyor.

Öncelikle, kıra, köye, köylülüğe, tarıma, kır ile kent ilişkisinin başka türlü kurulabileceğine dair düşünceye sahip çıkmak gerekiyor. Her ne kadar kent anonimliği kentsel yaşamda özgürlüklerin daha fazla mümkün olabileceği hissini uyandırsa da, insan ile doğa ve insanların kendi arasındaki ilişkilerin farklı bir şekilde kurulabileceğine dair kırsal hayatın veya kır ile kent arasındaki “araf mekanların” daha fazla umut ve imkan sağladığı söylenebilir.

Toprağa sahip çıkmak gerekiyor. Bölgede hala toprağa sahip ailelerin, bu ailelerin çocuklarının, kırda yaşamaya dair en ufak bir isteği arzusu var ise, vakit kaybetmeden kırda hayat inşa etmeye yönelmeleri, emek temelli yaşamlar kurmaları gerekiyor. Buna dair çeşitli güzel örnekler Türkiye’nin bir çok yerinde mevcut; bunlardan feyz almak, bunları çoğaltmak, şart diyebiliriz.

Yerel bilgeliğe sahip çıkmak gerekiyor. Kentten kıra göçen bir çok kişinin yapageldiği kentli, kentsoylu düşünce ve pratiklerden bir yere kadar da olsa sıyrılmak, kentle kır arasında, tam o arada inşa edilebilecek bir hayat ve bilgeliğin tohumlarını atmak gerekiyor. Bugün geleneksel kent ile köy yaşamı arasındaki açı farkı ne kadar daraldıysa, bunu bir avantaja çevirmek ve yerel bilgeliği koruyarak geliştirecek biçimler vermek gerekiyor.

Dayanışmayı temel almak gerekiyor. Kırda eski ile yeninin, alternatifleri farklı şekillerde kurmaya çalışan farklı insanların, dostların arkadaşların imecesini, dayanışmasını kurmak gerekiyor. Küçük hesapçılıktan, fırsatçılıktan; emek verilmeden ortaya çıkışlardan, emek gaspından uzak durmak; herkese hakkını teslim eden, güçlü, güvenilir ve dayanışmacı ilişkiler kurmak gerekiyor.

Özetle, kaybedilen salt bir ideolojik mücadele değil. Hatta söylemek gerekir ki, kaybedilen ideolojik mücadeleden ziyade yaşamın kendisi. Buna karşı verilecek mücadelenin, mevcut olanı koruyan, olmayanı kuran, üreten, emeği temel alan, bugünü ve geleceği inşa eden bir mücadele olması gerekiyor.

 

 

Umut Kocagöz