Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizi, susuzluk ve endemik balıklar

Geçtiğimiz hafta bir grup toplantısında Akgün İlhan’ın üzerinde durduğu ve benim de hemfikir olduğum bir konuşma geçmiş ve İlhan, aşırı sıcaklarla birlikte tatlı su ortamlarında meydana gelebilecek olan toplu balık ölümlerinin ciddi bir ekolojik felaket olabileceğinden bahsetmişti. Çok değil birkaç gün sonra ülkenin birçok yerinden göller ve derelerde nedeni belirsiz toplu balık ölümleri basına yansımıştı.

Aslında geçtiğimiz yıllarda da benzer vakalarla ülkenin birçok noktasında karşılaştık. Azalan sular ve bir alana sıkışan balıklar, benzer şekilde aşırı sıcaklar neticesinde balıklar için yaşanmaz hale gelen tatlı su ekosistemleri önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme gelecek. Bu durumun diğer bir etkileneni de ülkemizde azımsanmayacak sayıda olan endemik tatlı su balıkları. Toleransları oldukça düşük olan ve oldukça spesifik alanlarda yaşayan endemik tatlı su balıkları özel bir önemi hak ediyor.

Ancak bundan önce Türkiye’nin çoğunluğu hidroelektrik santralleri ve barajlar, kuraklık, kirlilik, habitat tahribatı ve bilinçsiz su kullanımından kaynaklı olarak tarumar edilen tatlı su kaynaklarına değinmekte fayda var. 2023 yılına kadar Türkiye’nin yaklaşık 10.000 km’lik akarsularının tamamına yakınının, toplamda 4000’e yakın HES ve barajlar ile tarumar edilmesi planlanıyor. Bugünlerde Karadeniz bölgesinde yaşanan devasa sellerin ana nedeni de işte bu HES’ler, taş ocakları ve iklim krizi.

Tatlı su balıklarının yüzde 40’ının nesli tehdit altında

Türkiye’de 107 büyük nehir ve 26 havza; 2,2 milyon hektarı kapsayan 135 uluslararası öneme sahip ve en az 500 başka büyük sulak alan ve 100’den fazla doğal göl bulunuyor, 400’den fazla iç su balık türünün yaşadığı bu iç sularda 200’e yakın endemik balık türü mevcut. Türkiye’de, endemik tatlı su balık türlerin %40’a yakını IUCN tarafından nesli tehdit altında olarak tanımlanıyor ve şu ana kadar da dört türün neslinin tükendiği belirtiliyor. Çoğu da esas olarak kirlilik, aşırı tarımsal su kullanımı ve kontrolsüz baraj inşaatı nedeniyle tehdit altında! Daha önce Çağan Şekercioğulları’nın başını çektiği bir ekip tarafından yazılan bir makalede Türkiye’nin bir bütün olarak biyoçeşitlilik krizi içinde olduğu tüm detayıyla belirtilmişti. Yakın zaman önce Daniela Giannetto ve  Deniz İnnal Türkiye’deki 37 gölde yaşayan 62 endemik balık türünü araştıran çalışmaları incelemiş ve habitat, tahribatını, yabancı türleri ve kirliliği bu türler için ana tehdit olarak belirtti.

Özellikle yabancı türler konusu üzerinde durulması gereken bir mesele.  Atherina boyeri (Gümüş balığı), Cyprinus carpio (Sazan balığı), Sander lucioperca (Sudak), Exos lucius ve Tinca tinca gibi son derece istilacı ancak ekonomik değeri olan türler, yerli ve endemik türler için ciddi tehdit oluşturuyor. Bu türler, yerel kurumlar tarafından her yıl hemen hemen her tatlı su ortamına yaygın olarak yeniden atılıyor. Bunun yanında kaynağı tam olarak belli olmayan Crassius gibellio (Gümüşi havuz balığı) gibi türler, Japon balığı olarak bilinen süs balığı ve alabalık yetiştiriciliğinden kaynaklı olarak sucul ortamlara karışan gökkuşağı alabalığı gibi türler neredeyse tüm nehir ve gölleri işgal etmiş; endemik ve yerli türler için ciddi bir tehdit haline gelmiş durumda. Giannetto ve İnnal tarafından da açıkça belirtilen bu tehditlerin yanında yine aynı yazarlar tarafından yapılan bir tehdit değerlendirmesinde altı tehdit (iklimsel kuraklık, azalan su seviyesi, yerli olmayan türlerin varlığı, tarımsal faaliyetler, su kirliliği ve atıksu deşarjı)  neredeyse incelenen tüm göller için ortak tehdit olarak listeleniyor.

Sucul alanlara ‘hasmane tutum’dan vazgeçilmeli

Türkiye’deki hemen hemen tüm nehirler, göller ve sulak alanlar, özellikle artan kuraklık ve artan yeraltı suyu çekimi nedeniyle son yıllarda önemli ölçüde küçülmüş ve hatta birçoğu ortadan kalkmıştır. Bunun yanında hala hayatta kalanlar kirlilik ve habitat tahribatı nedeniyle can çekişmektedir. Sulu tarıma müsait olmayan alanlardaki sulu tarım ısrarı o çevredeki sıkıntılı sucul ortamları ve barındırdığı türleri tehdit ederken, diğer bölgelerde de kirlilik, HES ve dere ıslahı müdahaleleri tatlı su ekosistemlerini birer birer yaşanmaz yerler haline getirmiştir.

Örneğin Susurluk ve Ergene gibi havzalarda ana nehir kollarının aşırı kirlenmesi, sucul canlıları daha sınırlı küçük kollara sıkıştırmış ve kuraklık nedeniyle de bu alanlarda azalan sular, ilgili sucul türlerin toplu olarak ölmesine ya da sayılarının bir elin parmakları kadar olacak seviyeye gerilemesine neden olmaktadır.

Sucul ekosistemlere yönelik bu hasmane tutum, endemik türler için ciddi bir risk teşkil etmektedir. Hali hazırda koruma alanı ilan edilip herhangi bir deşarjın olmaması gereken bütün nehirler, kaynağındaki yaşanabilirliğini birkaç km içinde yitirmiş ve birer zehir kanalına dönüşmüş vaziyette. Ne bu nehirler ne de burada yaşayan endemik türlerin tek bireyini bile kaybetmeye tahammülümüz olmamalı.

Kategori: Hafta Sonu

Editörün Seçtikleriİklim KriziKentManşet

CHP’li 22 belediye Su Manifestosu’nu açıkladı

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 22-23 Mart tarihlerinde düzenlenen Kentlerde Sürdürülebilir Su Politikaları Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor.

Geniş katılımlı zirvede CHP’li belediyeler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, kooperatifler, çiftçi örgütleri ve meslek örgütleri Türkiye’nin suyla ilgili sorunlarını ve çözümlerini tartışmak, su yönetimi ile ilgili en iyi uygulamaları ve politikaları görüşmek amacıyla bir araya geldi.

Toplantıların önemli bir çıktısı ise CHP’li belediye başkanlarının imzasıyla çıkan su yönetiminde beş ilkesel değişiklik ve on somut adım öneren manifesto oldu.

İlhan: CHP ile sınırlı kalmamalı

Zirvenin katılımcılarından Su Yönetimi Uzmanı ve Sabancı Üniversitesi’nde öğretim üyesi Dr. Akgün İlhan, Yeşil Gazete’ye yaptığı değerlendirmede “Yapılan bu toplantıyı çok olumlu karşılıyorum. Yıllardır hepimizin söylediklerini derleyen toplayan bir manifesto ortaya çıktı. Tek başına yeterli değil ama önemli bir yol haritası” ifadelerini kullandı.

Bu manifestonun 22 belediye için önemli bir yol haritası olacağını vurgulayan İlhan, “Bu çalışmaya CHP öncülük yaptı. Ancak her partinin yönetimindeki belediyelerde bunu uygulaması ve su konusunda adım atması gerekiyor” dedi.

Kuraklıkla mücadele için beş ilkesel değişiklik

Söz konusu manifestoda iklim krizinin su varlıkları üzerindeki etkisini azaltarak kuraklıkla mücadelede başarılı olabilmek için su yönetiminde beş ilkesel değişiklik yapılması gerektiği belirtiliyor. Bu beş ilke ise şu şekilde sıralanıyor:

  1. Katılımcı bir su yönetim modeli oluşturmak: Su yönetimi, şehir, havza ve ülke ölçeğindeki su kullanıcısı tüm paydaşların; tarım örgütleri, sanayiciler, evsel su kullanıcıları, meslek örgütleri, doğa ve çevre örgütlerinin içinde yer alacağı yepyeni, katılımcı bir anlayışla gerçekleştirilmelidir.
  2. Tüm kullanım alanlarında arzın değil talebin yönetilmesi: Plansız gelişen kullanım talepleri için sürekli daha fazla arz yaratma politikası yerine, başta tarımsal sulama ve sanayi olmak üzere düşük su kullanımıyla yüksek gelir elde edilen ekonomik modeller tasarlanmalı ve teşvik edilmelidir.
  3. Su yatırımlarının havza ölçeğinde planlanması: Su kaynaklarının, yerüstü ve yeraltı sularının miktarının, su bütçesinin hangi kullanımlara tahsis edileceği havza ölçeğinde belirlenmelidir. Verilen tahsisler denetlenmeli, su kullanımlarının sektörel tahsis miktarlarını aşmasına izin verilmemelidir. Her bir havzada planlanan su yatırımlarının birbirini nasıl etkilediği kümülatif olarak ölçülmeli, yatırım kararları havza ölçeğinde bu stratejik değerlendirme yapıldıktan sonra alınmalıdır. Asgari harcama ile azami verim esas olmalıdır.
  4. Doğanın su döngüsünün korunması: 1960’lardan bu yana suyun döngüsüne yapılan müdahaleler sonucunda birçok canlı türü tehlike altına girmiş; göller ve sulak alanlar kurumuş, nehir ekosistemleri zarar görmüştür. Ülkemizdeki su kullanım hedefleri, iklim krizi dikkate alınarak yeniden tarif edilmelidir. Yatırımlar planlanırken yer altındaki, sulak alanlar ve nehirlerdeki ekolojik su varlığının sürdürülebilirliği dikkate alınmalıdır. Canlıların ihtiyacı olan suyun, ekolojik dengeyi ve su döngüsünü bozacak biçimde kirletilmesine, azaltılmasına yol açan uygulama, yapılaşma ve madencilik gibi faaliyetlere izin verilmemelidir.
  5. Suyun ekosistem ve sektörler arası döngüsel kullanımı: Tarımda, sanayide ve evlerde kullanılan atık suyun gerekli arıtma süreçlerinden geçtikten sonra farklı sektörler ve ekosistem arasında transferi sağlanmalıdır. Şehir içinde ve tarım alanlarında yağmur hasadına yönelik yöntemler yaygınlaştırılmalı; su ihtiyacının yerinde temini, kullanımı ve dönüştürülmesine yönelik döngüsel çözümler teşvik edilmelidir.

10 somut adım

“Başka bir su yönetimi mümkün” sloganıyla ve 11 büyükşehir belediyesinin ve 11 il belediyesinin imzasıyla yayınlanan manifestoda ortaya konulan ilkeler doğrultusunda öncelikli olarak yapılması gereken 10 somut adım da listelendi:

  1. Su yönetimiyle ilgili koordinasyonsuzluk ortadan kaldırılmalı, kurumlar arasındaki yetki ve sorumluluk karmaşasına son verilmelidir.
  2. Tüm paydaşların mutabakatı alınarak hazırlanan bir Su Kanunu yürürlüğe konmalı, su havzası planlama ve uygulamalarında yerel yönetimler güçlü ve yetkili yapılar haline getirilmedir.
  3. Su yatırımları havza ölçekli bütüncül planlarla uyumlu olarak su ve atık su master planlarına göre yapılmalı; kamu kaynakları ekonomik ve ekolojik fizibilitesi düşük yatırımlara aktarılmamalıdır. Yerel yönetimlerin çevresel altyapı projelerine yönelik kaynakları artırılmalıdır.
  4. İklim krizi ile etkin mücadele için imzalanan Paris İklim Anlaşması ivedilikle onaylanmalı; iklim değişikliğinin yaratacağı olumsuz etkilerin önlenmesi amacına yönelik hazırlanan İklim Değişikliği Kanunu Tasarısı üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.
  5. Kuruyan göllerin, Salda Gölü, Burdur Gölü, Tuz Gölü, Seyfe Gölü ve diğer sulak alanların tahribatı sonlandırılarak restore edilmeli ve doğal su döngüleri korunmalıdır.
  6. Su havzalarındaki tüm noktasal ve yaygın kirlilik kaynakları kontrol altına alınmalı; merkezi ve yerel idarelerce etkin bir şekilde denetlenmelidir.
  7. Tarımda doğru ürün planlaması yapılarak ve tasarruflu sulama sistemlerine geçilerek su israfı önlenmeli, tarımsal sulama en az %50 oranında azaltılmalıdır. Bu amaçla, ekonomik değeri yüksek ve su talebi olmayan yerel tohum ve hayvan ırkları teşvik edilmelidir.
  8. İstanbul’a yapılmak istenen “Beton Kanal” gibi suyun doğal döngüsüne zarar veren tüm israf projeleri iptal edilmelidir.
  9. Güncelliğini yitiren su ve kanalizasyon idaresi mevzuatı yeniden düzenlenmeli; büyükşehir statüsünde olmayan diğer illerde de su ve kanalizasyon idareleri kurulmalıdır.
  10. Yaşamın vazgeçilmez unsuru olan su, temel kamusal hak olarak kabul edilmeli, ekolojik ve toplumsal bir değer olarak tanımlanmalı, su hizmetlerinde kamu işletmeciliği esas alınmalıdır.

‘Bu ölçekte yapılan ilk toplantı’

Akgün İlhan, ortaya konulan manifesto dışında zirve bünyesinde gerçekleştirilen toplantıların, konuşmaların ve yuvarlak masa toplantılarının da oldukça önemli olduğuna dikkat çekti.

Çok önemli bir buluşma olduğunu belirten Dr. İlhan, “Su yönetimi konusunda daha önce bu ölçekte bir etkinlik yapılmadığı için bu zirve bir milat olacak” değerlendirmesinde bulundu.

İlhan, böyle bir etkinliğin 22 Mart Dünya Su Günü‘nde yapılmasının da oldukça anlamlı olduğunu belirtti.

İki gün süren zirvenin ilk gününde yedi farklı oturumda alanında uzman kişiler tarafından konuşmalar yapıldı. Bir sonraki gün ise zirve bütün aktörleri bir araya getiren yuvarlak masa çalışmalarıyla devam etti.

Konuşmaların canlı yayın kayıtlarına kentlerdesu.org adresi üzerinden ulaşmak mümkün.

 

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetTürkiyeVideo

Dr. Akgün İlhan: Su krizinde mesele sadece barajlar değil

Video Haber: Defne Sarıöz

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nce yayınlanan ve Türkiye‘nin son üç aylık meteorolojik kuraklık durumunu değerlendiren haritanın ardından basında, ülkedeki barajlarının doluluk oranlarıyla ilgili pek çok haber yer aldı.

Temiz su sorununun küresel bir mesele olduğuna dikkat çeken uzmanlar ise su sorununun barajların doluluk oranından öte kuraklık ve küresel iklim değişikliği bağlamında alınması gereken bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Türkiye’nin henüz su fakiri sayılmasa da su stresi çeken bir ülke olduğunu vurgulayan Su Yönetimi Uzmanı Dr. Akgün İlhan‘a göre su tasarrufu ve su kaybının önlenmesinde hem bireylere hem yerel yönetimlere görevler düşüyor.

EkolojiManşetTürkiye

İstanbul’u besleyen iki barajda kuraklık: Taşıma suyla değirmen döner mi?

İstanbul‘un önemli su kaynaklarından Kırklareli‘ndeki Kazandere ve Papuçdere barajlarında dolululuk oranı sıfıra yaklaştı. İstanbul’daki su ihtiyacının bir kısmını karşılayan iki dere, düşük debi ile akmaya devam ederken, dere sularının doldurduğu barajlardaki su seviyesi ise haziran ayından beri yüzde 10’un altında. Su yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan, taşıma suyun tek başına İstanbul’un su sorununu çözemeyeceği gibi suyun alındığı bölgeleri de olumsuz etkilediğine işaret ediyor.

Aksicim ilçesinde yaşayan Şerafettin Gül, “Normalde su altında olan yerler tarla gibi yeşerip ortaya çıkmış durumda şu an. Barajlarda olan suyu da Terkos kurumasın diye oraya basıyorlar” dedi.

Bölgede haziran ayında lokal yağışların olduğunu söyleyen Vize ilçesindeki Doğa Derneği Başkanı Alpar Erker ise kışın yeterince yağış almayan barajlarda bir aydır hiç su kalmadığını kaydetti. Kazandere ile Pabuçdere’nin birleşiminden oluşan Aksicim Barajı’nın İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaklardan bir tanesi olduğunu belirten Erker, baraj yapımından sonra dere suyunu kullanamayan yerel halkın mağdur olduğunu anlattı:
 
Sular baraja verilince buralarda kamulaştırmalar oldu. Yerel halk için götürüsü, getirisinden daha çoktur ama İstanbul’un suyunu karşılamak için iyi bir kaynak. Bu dereler, yerel halkın suyudur. Kazandere ve Pabuçdere’yi direkt İstanbul’un içme suyuna dönüştürmeleri bizim buradaki yaşamsal faktörlerimizi yavaşlattı. Buranın yerel halkının bu suyu kullanma hakkı kayboldu. İki tane suyumuzu aldılar İSKİ’ye bağlayıp götürdüler”
 
Baraj, 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılmıştı.
 
Barajların bulunduğu Aksicim ilçesinde çiftçilik yapan Mehmet Aksoy da barajın dibinde kalan az miktardaki suyun İstanbul’a basıldığını hatırlatarak, her iki barajın İstanbul’daki su ihtiyacının yüzde 15 ila 20’sini karşıladığını belirtti. 

Dr. Akgün İlhan: Taşıma suyla İstanbul’un su sorunu çözülmez

Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin suya erişimde büyük sorunlar olduğuna dikkat çeken Yeşil Gazete yazarı ve Açık Radyo programcısı, su yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan, “Bırakın 20-30 sene sonrayı günümüzde de suya erişim İstanbul için bir sorun” diyor. İstanbul’un kendi sınırları içerisindeki nüfusun su talebini karşılayacak su varlığı olmadığına dikkat çeken İlhan şunları söylüyor:

“Ayrıca İstanbul engebeli topoğrafyasıyla da suya erişimin zor olduğu kentlerden biri. Nitekim bu kısıtlılık tarih boyunca İstanbul’un nüfusunu baskılayıcı önemli unsurlardan biri olmuş. Ancak teknolojik gelişmelerle birlikte uzun mesafelerden yüksek rakımlara su taşımak mümkün olmaya başlayınca, suyun bu baskılayıcı özelliği ortadan kalkmış oldu.”

Kırklareli‘nden Düzce‘ye kadar Marmara Bölgesi‘nin kuzeyinde bulunan pek çok nehrin suyunun İstanbul’a akıtıldığını anlatan İlhan, suyun taşınması sırasında verilen ekolojik tahribatı da şöyle ifade ediyor:

“İstanbul’a su taşıması için planlanan Melen Projesi‘nin ilk iki hattı 2007 ve 2014 yıllarında tamamlandı. Yapımı biten hatlardan geçen su İstanbul’un toplam su talebinin %35’ini karşılıyor. Bu proje sadece Düzce’de Melen Çayı’ndan aldığı suyla tarımını yapan köylüyü, havzada rafting, hiking vb. etkinliklerle zenginleştirdiği ekoturizm faaliyetleriyle geçimini sağlayan insanları olumsuz etkilemedi. Su taşıma borularının geçmesi için Şile Ormanları’nı da içeren onca yeşil alan 50 metre genişliğinde bir hat boyunca tıraş edildi. Sadece Büyük Melen projesi değil 3. Havalimanı, 3. Köprü ve ona bağlı Kuzey Marmara Otoyolu gibi dev ölçekli projelerle İstanbul’un yeşil alanları parçalandı ve yok oluyor. Üstelik Kanal İstanbul gibi İstanbul’un öz su varlığının %23’ünü oluşturan Sazlıdere ve Terkos barajlarını tehlikeye atacak projeler de yolda.

Akgün İlhan, sorunun taşıma suyla çözülemeyeceğini şu ifadelerle açıklıyor: 

Üç şehir öteden su taşırken, bir yandan da daha fazla nüfusu çekecek ulaştırma ve yerleşim projeleriyle su tutan ekosistemlerine  yani ormanlarına zarar veriliyor. Oysa şebeke suyundaki %23’lük kayıp kaçak oranı azaltılsa böyle projelere gerek kalmadan hem yeşil alanlarımızı korumuş olur hem de su yönetimimiz iklim değişikliğiyle uyumlu hale getirmiş oluruz. Maalesef içinde bulunduğumuz tablo şöyle: İstanbul’un nüfusu artarken öz su varlığı kirleniyor ve kullanılmaz hale geliyor. Bu kısır döngüden çıkmak için suyu daha tasarruflu ve verimli kullanmak, su tutan ekosistemleri bütünlükçü bir yaklaşımla korumak ve iklim değişikliğini azaltıcı enerji politikalarını hayata geçirmek gerekiyor.”

Kategori: Ekoloji

DuyurularEnerjiİklim KriziKoronavirüs SalgınıManşet

Salgın ve Toplum söyleşilerinin bu haftaki konusu iklim, enerji, gıda ve su

İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) Salgın ve Toplum başlıklı söyleşi serisinde bu kez iklim, enerji, gıda ve su konularını ele alıyor. Çevrimiçi düzenlenecek söyleşide  konuşmacı olarak Akgün İlhan, Barış Karapınar, Değer Saygın ve Ümit Şahin yer alacak.

18 Mayıs Pazartesi günü saat 15.00’da video konferans yoluyla gerçekleşecek söyleşinin kolaylaştırıcılığını da İPM İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin üstlenecek.

‘Sorunlara birlikte çözüm bulalım’

İPM tarafından yapılan çağrıda “Koronavirüs salgını sebebiyle yaşanan bu süreçte sorunlara karşı birlikte çözüm bulmak, olası ortak zeminleri analiz etmek ve akademik araştırmalarla desteklenen fikir alışverişi için 18 Mayıs günü gerçekleşecek ‘Salgın Döneminde İklim, Enerji, Gıda ve Su’ isimli Salgın ve Toplum webinarına bekliyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Etkinliğe katılmak isteyenler bu adres üzerinden kayıt formunu doldurabilir. 11 Mayıs 2020 tarihli Salgın ve Toplum – “Korona Sonrası Sosyal Adalet: Mülteciler, Mevsimlik İşçiler ve İşsizler” webinarına ise bu adresten ulaşabilir.

İstanbul Politikalar Merkezi

İPM 2001 yılından bu yana küreselleşmenin çoklu krizlerinin tartışılması amacıyla iklim değişikliğinden kutuplaşmaya; göçten çatışma çözümüne; demokratikleşmeden translantik ilişkilere kadar birçok alandaki soru ve sorunları ele almak amacıyla nitelikli ve kanıta dayalı araştırmalar gerçekleştiriyor.

Bu çalışmalar ışığında akademisyenler, uzmanlar STK’lar ve öğrencilere yönelik bir tartışma platformu sağlamak, topluma ve karar alıcılara sağlam politika önerileri sunmak için bağımsız çalışmalar yürütüyor.

 

Kategori: Duyurular

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiRöportaj

Altın madenciliğinde kapasite artırımı: Fatsa’nın geleceği kararmasın!

‘Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir.’

Akgün İlhan ile gazeteci Dilek Dindar Sudan Gelen programı için Açık Radyo’da buluştu. Türkiye‘yi ve dünyayı delik deşik eden metalik madencilik konusunun ele alındığı programda Dindar, yerlisi olduğu Fatsa’da yapılan altın madenciliği çalışmalarını ve bunun gerek doğa gerekse toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. (Programın kaydını dinlemek için tıklayınız http://acikradyo.com.tr/podcast/219959)

Aİ: Artı TV’de geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Emek ve Hayat adlı programınızda Fatsa’dan etkileyici görüntülerin yer aldığı  kısa bir belgesel vardı. Fatsa’da altın madenciliği ne zaman başladı ve bu çalışmalar bir direnişle karşılaştı mı?

DD: Bizim Fatsa’daki hikayemiz yaklaşık 5 yıl önce 2013’te ÇED raporunun kabul edilmesinin ardından başladı. O günden bu yana madencilik devam ediyor. Maalesef o dönemde durumun vahimliği pek anlaşılmamıştı ve bilinmiyordu. Yani bölgede altın madeninin ve siyanürle altın aramanın nasıl bir etkisi olacak, bu durum ne yaratacak, bunun nasıl sonuçları olacak bir çok insan bilmiyordu. Bölgede yaşayan üreticiler Bergama‘da aynı süreçten geçen arkadaşlarla buluşunca ve oraya gidince meselenin nasıl sonuç doğurduğunu görerek Fatsa’ya döndüler. Yani bir bakıma kendi geleceklerini Bergama’da görmüş oldular. İşte o noktada bir muhalefet başladı. Köylüler bu madeni yapılmamasını istedi. Zaman zaman jandarma ile karşı karşıya geldiler, Karadeniz’de ve birçok yerde olduğu gibi. Civar köyler buna oldukça ciddi tepkiler verdi. Hatta dönem dönem mitingler yapıldı. Ancak insanlar ne Türkiye genelinde ne de bölgede kendilerini yeterince anlatamadılar. Çünkü metalik madencilik gerçeğini bilen çok azdı. Daha da önemlisi madenin etrafındaki köyler madene 5-10 km uzağız diye düşünerek kendi başlarına bir şey gelmez sandılar. Öyle ya devlet buna nasıl izin verirdi? Bölgede büyük oranda göçmen topluluğu yaşıyor ve devlete son derece bağlı insanların olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Topraklarının sularının zehirleneceğine ve devletin buna izin vereceğine ihtimal bile vermediler. Ta ki bugüne kadar…

Aİ: Bu tip projeleri istihdam sağlıyor ve bölgenin gelişmesine faydası olacak diyerek cazip kılmaya çalışıyorlar. İnsanlar da oğlu kızı iş buşacak diye düşünüp projeye destek bile olabiliyor. Fatsa’da da oldu mu benzer şeyler?

DD: Tabii, çocuklarını madende istihdam etmek isteyenler oldu. İstihdam edilenler de madende geçici süreyle güvenlik ve benzeri niteliksiz işlerde çalıştırıldı. Bir işçiyi işten çıkardığınız zaman nasıl işsiz ve aşsız kalıyorsa, bir çiftçinin elinden toprağını suyunu aldığınızda o da işsiz kalıyor. Ben buna da değindim yaptığım kısa filmde.

Aİ: Evet, sonra ellerinden toprağı ve suyu alınmış köylüler göçe mecbur kalıp kentin yoksulları haline geliyorlar.

DD: Evet. Bir de bu benimle, benim mahallemle ilgili değil, benim başıma bir şey gelmez yanılgısı var. Bu insanları da suçlayamıyorsunuz. Çünkü bu bir insana yapılabilir mi? „Ben bu ülkenin yurttaşıyım, bana bu nasıl yapabilir?“ diyerek isyan ediyor ve durumu anlamakta zorlanıyorlar.

Aİ: Anlaşılır bir tepki aslında. Tabii bizler bu toplumsal-ekolojik mücadelenin içinde pek çok olayı gördüğümüz için artık her şeyi yapabilirler diye düşünüyoruz ama köydeki toprağında aşında olan insan için bunu bir anda kavramak çok zor. Peki, maden alanında yaşanan çevre katliamı ne boyutlarda?

 DD: Şimdi madenin bulunduğu yerin birinci etabı bitti. İlkin küçük bir alanda, devlete ait bir ormanlık alanda başladı. Sonra fındık bahçelerini de içinde aldı. Artık madenin bulunduğu alanda sadece madenin kendisi değil etrafında da tahribat büyümüş durumda. Şimdi de maden şirketi kapasite artırımına gidiyor. Tablo korkunç. Karadeniz’de yeşilin her tonunu görürsünüz. Kahverengi görme ihtimaliniz yoktur. Maalesef bahsettiğimiz bölge tamamen kahverenginin tonlarına bürünmüş durumda. Altın madeni işleten firma ve bazı bilim insanları madencilik bitince toprağın tekrar yeşillendirip tarım arazisine dönüştürüleceğini söylüyor. Oysa 1980‘lerde siyanürle yapılan altın madenlerinin üzerinde bir ot bile bitmediğini  gördük.

Aİ: Elbette, madenciliğin olduğu yerde başka hiçbir faaliyet yapılamaz ki. Ortamda canlılık kalmıyor. 10 ya da 15 senelik bir madenciliğin sonunda elimize bir enkaz veriliyor. Fatsa’da maden tükenince geriye kalan katledilmiş toprakta ne tarım ne turizm yapılabilecek. Fındıkçılık ne durumda Fatsa’da şimdilerde?

DD: Ben de Fatsalıyım ve bir fındık üreticisiyim. Son yıllarda küllenme ile başımız dertte. Son 5 yıldır fındıkta ciddi boyutlarda küllenme sorunu var. Yani aslında fındığın çürümesine neden olan bir sorundan bahsediyoruz. Şimdi bu gerçekten doğrudan madenle ilgili midir, değil midir, ya da sular kirlendi de ondan mı gerçekleşmektedir bilemiyoruz. Mevcut madenin etrafındaki Çötelek ve Şenyurt köylerinde yapılan sondaj çalışmalarında suda ağır metaller bulundu. Mesela olması gereken değerden kat be kat yüksek alüminyum çıktı sularda. Bunu en iyi köylüler biliyor. Kendi bahçelerinden topladıkları fındıkları yemiyorlar. Ancak bu fındıklar başka yerlere satılıyor. Köylüler artık suyu bırakın içmemeyi temizlik için bile kullanmıyor. Merkezden tankerlerle su getiriliyor kullanma suyu olarak bile.

Aİ: Yani insanlar gözünün önündeki suyu kullanamıyorlar. İnsanın başına gelebilecek en korkunç bela bu herhalde. Suyundan uzaklaştırmak.

DD: Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Ve her ne hikmetse kimse yahu burada ne oluyor, bu sular niye kirlendi diye sormuyor. Bu duruma dair hiç bir araştırma yok. Konuştuğum köylüler ölüme terk edildiklerini düşünüyor.

Aİ: Fatsa gözden çıkarılmış bölge gibi yani. Tabii madenciliğin olduğu yerler aslında gözden çıkarılmış bölgeler. Ve burada yaşayan kırsal kesim de gözden çıkarılmış. Bu sadece Fatsa için değil Bergama, Kaz Dağları ve Cerattepe gibi yerler için de öyle. Bu yüzden birlikte mücadele etmek şart. Çünkü dev şirketler ve onun arkasında şirketleri destekleyen bir devlet var. Böyle bir işbirliğine tek başına bir köy veya birkaç köy nasıl karşı çıkabilir ki? İşte bu yüzden birlikte mücadele elzem.

DD:  Kesinlikle! Öncelikle o coğrafyada yaşayan insanların sesine kulak vermek lazım. Onlar ne söylüyor ve dertleri nedir bir anlamak lazım. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir. Fatsa‘da şu anda siyasi görüş, dil, din, ırk farklılıklarına bakılmaksızın aynı dertten musdarip insanlar bir aradalar. Çünkü madenin kapasite artırma hamlesiyle birlikte binlerce dönümün daha madene kurban edilmesinden bahsediyoruz.

Aİ: Yani bu belayi en azından arkamızda bıraktık diye bir durum da yok. Önümüzde daha büyük bir bela duruyor.

DD: Evet ve yeni alanlar oldukça geniş. Yani şu anki madenin bulunduğu yer Fatsa sınırında ve o sınırın etrafını tamamen kaplamayı hedefliyorlar. O civardaki o bölgedeki köylerin tamamını kapsayacak bir alan bu. 14 yıllığına şirkete verilecek olan bu alan yeni maden sahası olarak ilan edilecek eğer durduramazsak.

Aİ: 14 yıl burayı geri dönüşü olmaz şekilde yok etmek için yeterli bir süre maalesef.  

DD: Evet öyle. Bu bölgede aslında sadece fındık üreticiliği değil, bal ve daha pek çok farklı üretim alanları var. Dolayısıyla her türlü üretici çok tedirgin şu anda. Bu tedirginlik yanyana duruşu da beraberinde getirdi. Şimdi bir platform ve dernek oluşturuluyor. Her kesimden insan bir arada olacak. Türkiye’deki benzer madencilik deneyimlerini inceliyorlar. Geçtiğimiz günlerde aslında iptal edilmemiş olsaydı ayın 12’sinde Kazdağları‘ndaki mitingde olacaklardı. Böyle genişleyen ve birleşen bir hareket ve oluşum var Fatsa’da. Bugün Bergama’da, Burhaniye‘de, Kazdağları‘nda Artvin’de hemen her noktada ya da Munzur‘da benzer dertleri yaşayan, yaşam alanları, suları ve toprakları ellerinden alınan insanların birbirine dokunup o mücadeleyi birlikte vermeye ihtiyacı var. Ve tabii ki sadece bölgede yaşayan insanlara değil, meslek odalarına, sendikalara, siyasi partilere ve bilim insanlarına da çok iş düşüyor. Bu insanların ve bu toprakların hayatı tehlikede. Her birimiz yaşamın yeniden yeşerebilmesi birlikte mücadele etmeliyiz. Aksi takdirde madenin, barajın, HES’in ve benzer projelerin altında hep birlikte kalacağız. Bunun kaçarı yok.

Aİ: Evet. Birlikte batacağız ya da birlikte çıkacağız. Buna rağmen bu sanki sadece kırsaldaki yereldeki insanların sorumluluğuymuş gibi algılanıyor. Oysa bu herkesin meselesi. Peki, biz kentliler ne yapmalıyız? Nasıl parçası olacağız bu mücadelenin?

DD: Şimdi öyle bir atmosferin içindeyiz ki sadece enflasyon konuşuluyor televizyonlarda. Yahu biz bir tarım ülkesiyiz. Bu topraklar hepimizin. Burada üretilenler hepimizin. Yaşayabilmek için o coğrafyadaki köylünün sesine ihtiyacımız var. Bu topraklar, bu su, bu hava hepimizin. Hani, kentliler olarak bizim omuzlarımıza yüklenen yük de bu. Bir şekilde köylünün toprak emekçisinin sesini gündemde tutmamız gerekiyor. Bununla ilgili kamuoyu baskısı oluşturmak için her şeyi yapmamız gerekiyor.

Sudan Gelen programının dökümünü yaparak bu röportajın metne çevrilmesine emek sunan Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler / Barış ve Çatışma Çalışmaları Yüksek Lisans öğrencisi ve İstanbul Politikalar Merkezi stajyeri sevgili Bişenk Ergin’e çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

EkolojiKültür-SanatManşet

Bergama Çevre Filmleri Festivali yarın başlıyor

İzmir’in Bergama İlçesi’nde 4 – 6 Ekim tarihlerinde yapılacak “Bergama Çevre Filmleri Festivali” yarın perdelerini açıyor. Festivalin bu yılki teması “Türkiye’nin Su Sorunları”. Festival kapsamında Yeşil Gazete yazarları Akgün İlhan, Sedat Gündoğdu, Ahmet Soysal ve Ayşe Uyduranoğlu ülkenin ‘su meselesi’ni tartışacak.

Bergama Çevre Filmleri Festivali 4 – 6 Ekim tarihlerinde İzmir’in Bergama ilçesinde gerçekleştirilecek. Programda, Bergama Kültür Merkezi (BerKM), Aşağıkırıklar, Aziziye ve Yukarıbey köylerinde yapılacak film gösterimleri, söyleşiler ve sergiler bulunuyor. Festivalin bu yılki ana teması “Türkiye’nin Su Sorunları” olarak belirlendi. Organizasyon komitesinin etkinlik ile ilgili yaptığı çağrı metninde “Herkesi dünyamıza, doğamıza, suyumuza, hayata sahip çıkmaya çağırıyoruz” denildi.

Film gösterimleri

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bergama Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleştirilecek festivalde yerli ve yabancı 19 uzun ve kısa film gösterilecek. Türkiye, ABD, İran, Güney Afrika ve Kanada yapımlarının yanı sıra ABD-Irak, Filistin-İsrail-Lübnan ve Bolivya-Danimarka ortak yapımlarının da yer alacağı festivalde belgesel, kurmaca ve animasyon türünden filmler izleyici ile buluşacak.

Film gösterimlerinin yanı sıra uzmanların katıldığı söyleşiler, fotoğraf sergileri ve çocuklar için yaratıcı drama etkinlikleri de programda yer alacak. Yeşil Gazete yazarları, uzmanlar Dr. Akgün İlhan, Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu, Dr. Ahmet Soysal, Doç. Dr. Sedat Gündoğdu ve Dr. Cem Girit ve ile festivalde gösterilecek filmlerin yönetmenleri; Defne Auf, Deniz Yapılcan ve Mert Gökalp, üç güne yayılan altı farklı oturumda Türkiye’nin su meselesini tartışacak.

Atölyeler

Festivalde iki ay boyunca gönüllü fotoğrafçılar yürütücülüğünde gerçekleştirilen su temalı “Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi”nde çocukların ürettikleri çalışmalar da yer alacak.

Bergama’da yaşayan fotoğrafçıların yörenin su kaynakları çevresinde çektikleri fotoğraflardan oluşan “Suya Dair” fotoğraf sergisi de festivalle eş zamanlı olarak Bergama Kültür Merkezi’nde açılacak.

Festival programının kısa bir versiyonu yine 4-6 Ekim günlerinde Bergama’nın Aşağıkırıklar, Aziziye ve Yukarıbey köylerinde de gösterime girecek. Köylerde yapılacak gösterimler öncesinde Bergama Çevre Platformu’ndan Erol Engel ve Dr. Ahmet Soysal izlenecek filmlerin ışığında su sorunlarını tartışacak.

‘Beklenecek bir dakika yok’

Organizasyon komitesi tarafından yayımlanan, “Suyumuz ısınmadan harekete geçmeli, hemen, şimdi!’” başlıklı çağrı metninde şu ifadeler yer aldı:

“16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg’in de dediği gibi evimiz yanıyor… Daha fazla bekleyecek, sakin olacak zamanlar çoktan geride kaldı. Gezegenin yangınını söndürmek için beklenecek bir dakika bile yok artık.

Küresel iklim değişikliği nedeniyle Türkiye’de de kuraklık, sıcak hava dalgaları ve seller gibi aşırı iklim olayları daha sık ve şiddetli yaşanıyor. İklim değişikliğine inat çarpık kentleşme, sulak alanlarımızı ve ormanlarımızı betona ve asfalta boğarken, sorunlarımız gittikçe büyüyor.

Toprağımızı, suyumuzu, ormanımızı ve biyoçeşitliliğimizi hızla kaybediyoruz. Üstelik nüfusu hızla artan Türkiye 2050 yılında su fakiri bir ülke haline gelecek.

Tüm bu olumsuzluklar tarımsal üretimde kayıplara, turizm gelirlerinde düşüşlere ve çeşitli toplumsal ihtilaflara neden olacak. Ancak bu olumsuz tabloyu değiştirmek bizim elimizde.

‘Yangına bir kova su dökmek istiyoruz’

Festival geleceğini düşünen, adil ve sağlıklı yaşamayı isteyenleri iklim değişikliğinin nedenleri üzerine düşünmeye, sorgulamaya ve değişmeye davet ediyor. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin düzenleyicileri olarak içinde bulunduğumuz yangına bir kova su dökmek istiyoruz.

Bunun için su gibi akan filmler, söyleşiler ve etkinliklerle dolu Bergama Çevre Filmleri Festivali’ne hepinizi bekliyoruz. Sadece film izlemek için değil konuşmak, paylaşmak ve sorunlarımıza birlikte çözüm üretmek için buluşmak üzere!”

Gösterime girecek filmlerin tamamı ve diğer etkinlikler için tıklayın.

Kategori: Ekoloji

16. İstanbul BienaliEkolojiKültür-SanatManşet

Bienal Yedinci Kıta’da suyla ilişkimize dair

16. İstanbul Bienali’nin kamusal programı kapsamında Birbuçuk Ekoloji ve Sanat Kolektifi tarafından düzenlenen Sindirim Programı’nın ilk buluşması; “Su” 28 Eylül Cumartesi günü gerçekleşti. MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Şantiyesi’nde saat 12’den itibaren başlayan sunum ve performanslar akşam 17’ye kadar sürdü. Gün boyunca iki yüzden fazla izleyiciyle buluşan “Su” programı Mercator – İstanbul Politikalar Merkezi araştırmacısı Dr. Akgün İlhan, yaşam savunucusu aktivist Sevinç Alçiçek, Çukurova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Dadans ekibinin kurucuları Dila Yumurtacı, Melek Nur Dudu ve Merve Uzunosman, sanatçı Serkan Taycan ve ses tasarımcısı Hazal Döleneken’in sunum ve performanslarıyla gerçekleşti.

Akgün İlhan – Kısır Döngüsel Su

İlk olarak Dr. Akgün İlhan Kısır Döngüsel Su başlığı altında yaptığı sunumda, modern toplumun doğayla ve suyla olan kısır ilişkisine dair İstanbul’un su yönetiminden verdiği örneklerle yaşamı var eden ve devamı için gerekli olan doğal su döngüsünün nasıl yok edildiğini anlattı. Kentlerin su ayak izlerinin azaltılmadıkça hiçbir teknolojinin sorunları çözemeyeceğini ifade eden İlhan, su tasarrufu ve verimliliğinden başka bir yolun olmadığını söyledi.

Sevinç Alçiçek Arhavi kültürünün doğayla olan ilişkisini anlatıyor

İkinci sunumda Sevinç Alçiçek, Artvin Arhavi’de yıllardır verilmekte olan ekolojik mücadeleyi bir Arhavili olarak anlattı. Yöre insanının tarım yaparken tohumlarını yabani hayvanlardan korumak için su sesini kullandığı kadim”3’k’amangana”ya (Lazca sudan yapılma korkuluk) değinen Alçiçek günümüzde pestisit denilen tarım zehirlerinin tarımı yapılan bitki hariç tüm canlıları yok ederken, geleneksel tarımda hayvanların öldürülmesinin hiç düşünülmediğini, doğayla uyumlu bu yaşam kültürlerinin korunması gerektiğini belirtti.

Sedat Gündoğdu – Yedinci Kıtadan Sofradaki Tabağımıza: Mikroplastikler

Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Yedinci Kıtadan Sofradaki Tabağımıza: Mikroplastikler adlı sunumunda denizlerimizdeki plastik kirliliğini, bunların mikro ve nano plastiklere dönüşerek nasıl sofralarımıza ve oradan da vücutlarımıza kadar girdiğini anlattı. Plastiğin geri dönüşümünden çok tek kullanımlık plastiklerin hiç kullanılmaması için çağrıda bulunan Gündoğdu, daha az tüketmenin yolunu bulmak zorunda olduğumuzun altını çizdi.

Be Water My Friend etkinliği 3 kişiyle başladı 20 kişiyle son buldu

Su programının ilk performansı olan Be Water My Friend ise Dadans ekibinin kolaylaştırıcılığında performansı izlemeye gelmiş olan insanların da katılımıyla gerçekleşti. İlk olarak Dila Yumurtacı, Melek Nur Dudu ve Merve Uzunosman’ın su çemberi oluşturmasıyla başlayan performansa yirmiye yakın insan katılarak suyun akışkan hareketlerinde birleşti.

Serkan Taycan – Karadeniz’den Marmara’ya: İki Deniz Arası’nı Yürümek

Su’yun son sunumu Serkan Taycan’ın Karadeniz’den Marmara’ya: İki Deniz Arası’nı Yürümek başlığı altında gerçekleşti. Kanal İstanbul Projesi rotasının yüründüğü ve İstanbul’un bu rota üzerindeki doğal ve kültürel mirasını birebir yaşayarak görmeyi hedefleyen bu kolektif eylemi anlatan Taycan, Hydrolab ve güvenlik barajı gibi suya dair diğer çalışmalarından da bahsetti.

Hazal Döleneken – Natura

Su programının son etkinliği Hazal Döleneken’in Natura adlı sıra dışı biomüzik performansıydı. Bitki köklerinin suyla temasını müziğe dönüştürerek bitkilerin seslerini insan kulaklarımızla duymamızı sağlayan gösterisiyle Döleneken izleyicilere bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı.

Tüm performans ve sunumların sonunda izleyiciler, Sindirim programının ilk buluşması olan Su’ya katkı sunan sanatçılar, akademisyenler ve aktivistlerle yaklaşık bir saatlik fikir alış verişinde bulundu.

16. İstanbul BienaliDoğaKültür-SanatManşet

Suyun Akma Hakkı, Bienal’de

16. İstanbul Bienali’nin kamusal programı kapsamında hayata geçirilen ‘Sindirim Programı’nın ilki bu cumartesi, Yeşil Gazete yazarlarının katkısıyla gerçekleştirilecek. Beş hafta sürecek projenin, diğer başlıkları; Benzin, Patates, Beton ve İşlemci.

Yedinci Kıta temasıyla, Fransız yazar ve akademisyen Nicolas Bourriaud’nun küratörlüğünde 14 Eylül’de kapılarını açan 16. İstanbul Bienali, sergilerin yanı sıra çeşitli konuşmalar, film gösterimleri, müzik dinletileri ve yemek performanslarına da ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bienalin odağına aldığı sanat, ekoloji ve antropoloji konuları arasındaki ilişkilere farklı yaklaşımlar sunan önemli düşünürler, bilim insanları ve sanatçılar kamusal programın katılımcıları arasında yer alacak.

Kamusal program çerçevesinde gerçekleştirilecek, “Sindirim Programı” Yeşil Gazete yazarları; Dr. Akgün İlhan ve Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’nun da katkısıyla bu cumartesi başlıyor. Program, iklim değişikliği-enerji ekonomisti ve performans sanatçısı Ayşe Ceren Sarı, çevrebilimci ve sanatçı Serkan Kaptan ve küratör Yasemin Ülgen’den oluşan birbuçuk (Ekoloji ve Sanat Çalışmaları) tarafından tasarlandı ve yedi aya yayıldı. birbuçuk’un 2017’de başlattığı “Solunum” buluşmalarının devamı niteliğindeki programda gündelik yaşantımızın birer parçası olarak kanıksadığımız, sıradan gibi görünen nesneler tartışmaya ve araştırmaya açılacak. Sosyoekolojik metabolizma kavramı merkeze alınarak su, tarım, iklim, enerji, kent, atık, toplumsal cinsiyet, müşterekler ve gelecek gibi olguların; bilim, toplumsal hareketler, sanat pratikleriyle kesiştiği noktalar ve tüm bu pratiklerin aralarındaki diyalog imkânları keşfedilecek.

Projenin yaratıcılarından Ayşe Ceren Sarı, ilk performansları olan ‘Sindirim Programı:SU’yu şöyle anlatıyor:

Sindirim Programı: SU, kamusal etkinliği “suyun akma hakkını” savunuyor. Yaşamımızın her alanında deneyimlediğimiz, kimi zaman haberdar, bazen tanığı bazense faili olduğumuz, suyun akma hakkının gasp edildiği, suya erişimin kısıtlandığı, suya her türlü görünen ve görünmeyen atığın boşaltıldığı yapı ve süreçleri ele alıyoruz. Sohbetlerimizde HES karşıtı mücadele, iklim krizi, merkez-çeper ilişkileri, yapay doğa, mikro-plastikler, göç, kültür ve aidiyet duygusunun kaybı, doğanın dilinden kopuş öne çıkıyor. Su kendi varlığıyla ilham veriyor. Akışa, doğanın gücüne, dünyayla dönüşmeye çağırıyor. Titreşimlere ve harekete, içgüdüsel bağlara ve disiplinsiz alanlara yer açıyor.”

SU , WORLBMON’da (MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Kat 4) peşpeşe sunum ve performanslarla gerçekleşecek. Etkinlik sonrasında katılımcılarla ve diğer izleyicilerle sohbet etme imkanı olacak.

28 Eylül Cumartesi günü, saat 12.00-16.00 saatlerinde gerçekleştirilecek etkinliğin katılımcıları ve ele alacakları konular şöyle:

Dr. Akgün İlhan
Akademisyen, Yeşil Gazete yazarı, çevresel sosyal bilimci, su ve iklim aktivisti,
Kısır Döngüsel Su

Sevinç Alçiçek
Artvin doğumlu, Arhavi Doğa Koruma Platformu temsilcisi, doğa ve yaşam savunucusu, dere bekçisi, atmaca kadın
Taa kalbimde bir çığlık duyuyorum, isyan ediyorum. Bu ağaçların, vadilerin, unutulmakta olan dilimin, yabanımın, atmacamın, deremin, tepemin ve benim çığlığım.

Sedat Gündoğdu
Akademisyen, Yeşil Gazete yazarı, deniz biyoloğu ve çevre aktivisti
Yedinci Kıtadan Sofradaki Tabağımıza: Mikroplastikler

dadans
(Dila Yumurtacı, Melek Nur Dudu, Merve Uzunosman)
Be Water My Friend

Aslıhan Demirtaş
Mimar, aktivist ve akademisyen
Sediment

Serkan Taycan
Sanatçı, mühendis ve akademisyen
Karadeniz’den Marmara’ya: İki Deniz Arası’nı Yürümek

Hazal Döleneken
Besteci, enstrümantalist, şarkıcı ve yeni medya sanatçısı
Natura

 

İklim KriziManşet

İklimce sohbetler başlıyor

UNDP Türkiye tarafından desteklenen ve iklim krizi ile mücadelede ortak bir dil kurulmasını hedefleyen İklimce Sohbetler ‘SU’ temasıyla, 24 Eylül’de başlıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı -UNDP Türkiye‘nin, iklim krizi ile mücadelede, gençler önceliğinde toplumun çok farklı katmanlarını kapsayacak bir ortak dil arayışı ile başlattığı İklimce Sohbetler, 24 Eylül Salı günü başlıyor. Sohbetler, iklim krizinin dört kilit başlığı olan Su, Tarım ve Gıda, Afetler ve Şehir Yaşamı temalarında düzenlenecek.

Toplantılarda iklim krizinin etkilerini gören, geleceğe dair bir ufuk çizen ve iklim krizini gündelik yaşama tercüme etmemizi sağlayan çeşitli kesimlerden iklimdaşlar bir araya gelecek.

İklimce Sohbetler’in ilki 24 Eylül Salı günü “İklimce Sohbetler Su” başlığıyla gerçekleştirilecek. UNDP Türkiye İyi Niyet Elçisi Mert Fırat’ın ev sahipliğinde İstanbul Ataşehir’deki DasDas’ta yapılacak toplantıda, iklim krizi ile mücadele eden tarafların deneyimlerini paylaşması, ortak bir dil üretilmesi ve mücadelenin bütüncül anlayışla ele alınması planlanıyor.

İklim krizi ile karşı karşıya olan çeşitli toplumsal katmanların ve meslek gruplarının deneyimlerini ortaklamayı önceleyen toplantıda, İstanbul Politikalar Merkezi’nden Akgün İlhan, Arçelik’ten Cansu Batır ve Doğa Koruma Merkezi’nden Hatice Dinç Sarısoy konuşmacı olarak yer alacak. Etkinliğin moderatörlüğünü Mert Fırat yapacak.

İklimce Sohbetler, 8 Ekim Salı günü “Tarım ve Gıda”, 15 Ekim Salı günü yapılacak “Afetler” başlıklarıyla devam edecek ve 5 Kasım Salı günü “Şehir Yaşamı” oturumuyla sona erecek.

Ayrıntılı bilgi ve etkinlik kaydı için tıklayın.

 

Kategori: İklim Krizi