Ana Sayfa Blog Sayfa 3023

Her Musul-Kerkük dendiğinde hortlayan ulusalcı yalanları teşhirimdir – Baskın Oran

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Bu trajikomik yalanları teker teker ele alacağım. Ama önce, arşivinizde kullanırsınız diye bir toparlama girizgahı yapayım. (Bunlar benim malumum diyorsanız, aşağıda “Sadede gelelim”le başlayan paragrafa kadar atlayınız)

Barzani’den ciddi para kazanıyordu AKP. Özellikle petrolden; nasıl olduğu herkesin malumu. Erdoğan, Barzani’yle can ciğer kuzu sarmasıydı; aynen bi zamanlar Esad’la olduğu gibi. Referandum işi duyulduğunda da dikkat ettiyseniz AKP’nin tüm itirazları hep çeyrek ağızlaydı.

Ama fazla sürmedi. Koalisyon ortağı Bahçeli, bir yandan emperyalist ideolojisi bir yandan da Akşener korkusu nedeniyle bayrağı açıverdi. İslamcı ideolojisi çoktandır İslam-Türk Sentezi’ne dönüşmüş olan AKP de, referandumu gayrimeşru ilan ederek katıldı kampanyaya.

Hem de ne katılmak. Erdoğan sözünü dinletemeyip sinirlendiği zaman kendini durduramıyor. Buna kamuoyunun “milli hisler”ini tahrik “avantajı” da eklenince, müzik terminolojisinde “kreşendo” tabir edilen perde perde yükseliş başladı:

***

“Bakalım petrolünü nereye akıtacak ya da satacak? Vana bizde”  dedi. Bunu, Türkiye’yi “enerji merkezi” (hub) olarak düşünen devletler de duymuş vaziyette.

“Yaptırımlar başladığında yiyecek dahi bulamayacaklar”  dedi. Yani, açlıkla terbiye ederim, diyor.

“Askerî seçeneklere kadar her şey masada” . Hemen ardından; sözleri Ümit Yaşar’dan, bestesi Rüştü Şardağ’dan, icrası Emel Sayın’dan, Musul konusunda artık klasikleşmiş bir şarkı: “Bir gece ansızın gelebiliriz” .

Bu arada Erdoğan, mazlumiyet faktörünü de ihmal etmeyeyim derken, aldatılmaları listesine bir madde daha ekledi: “Barzani’nin böyle yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, demek yanılmışız” .  Şimdi düşmanları yine kalkıp, ‘Bu kaçıncı! Aldatılmadığın ne kaldı, sen onu söyle’ diyebilirler. Ama böyle olası bir girişim, 25-26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Ombudsmanlık Konferansı’nda kendisine “insanlığa yaptığı katkılar” nedeniyle Nobel Barış Ödülü verilmesi çağrısıyla şimdiden dengelenmiş sayılabilir.

***

Bu kreşendo fevkalade tatsız sonuçlar getiriyor:

1) OHAL kararnameleriyle tüm hukuk düzenini silip atmış bir AKP’nin komşudaki düzeni “gayrimeşru” ilan etmesi Türkiye’yi uluslararası planda çok acayip bir yere koyuyor;

2) Türkiyeli Kürtleri alabildiğine yabancılaştırarak milleti bölüyor. Üstelik Barzani’yle ticaretin kesilmesi üzerine şimdi Güneydoğu daha da fukaralaşacak ve bunun sonuçları olacak;

3) K. Irak’ta er geç kurulacak ve Arap okyanusu içinde en çok Türkiye’ye muhtaç olacak Kürdistan gibi bir müttefiki şimdiden kendisine düşman ediyor;

4) Milliyetçi oyları avlayacağım derken, antlaşma metinleriyle hiçbir ilgisi olmayan ulusalcı yorumlarla kamuoyunu ve kendisini aldatıyor.

***

Şimdi bunları teker teker görelim. Fakat görmeden önce, dayanamayacağım, lütfen son bir parantez daha açmama izin veriniz:

Washington’da büyükelçiliğin karşı kaldırımında pankart açan protestocuları dövmekten tutuklu iki Türk’ü hapiste ziyaret ederek “milletimizin sevgi ve selamlarını ileten”  Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu şöyle dedi: “Türkmenlere müdahale olursa askerî operasyon yapılır”  .

Keşke, bunu söylerken diplomatlarımıza danışsaydı. En az iki sebepten:

1) Irak ile Türkiye arasında Irak Türkmenlerini güvenceye alan iki taraflı bir antlaşma yok;

2) Daha önemlisi: Irak’taki Türkmenlerin hakları, Türkiye’deki Kürtlere oranla (en azından kağıt üzerinde) epey çok:

Irak Anayasası Md. 121’de idarî, siyasal, kültürel ve eğitsel hakları adları zikredilerek teminat altına alınmış bulunan Türkmenler kendi etnik kimlikleriyle siyasal faaliyette bulunabiliyorlar (milletvekilleri var), kendi dillerinde eğitim görebiliyorlar. Md. 4/4 ve 44/5’e göre, nüfus çoğunluğu oluşturdukları idari bölgelerde Türkmencenin resmî dil olarak kullanılması mümkün. Md. 7/iv’e göre Türkmence, IKBY’deki eğitim dilleri arasında. Md. 26/ii,  belediye meclislerinde Türkmenlerin de dahil olduğu ulusal azınlıkların adilane temsil edileceğini söylüyor .

***

Sadede gelelim. Bizzat Başbakan B. Yıldırım’ın ileri sürdüğü “kanıt”ları  numaralayalım ki atlamaksızın inceleyelim:

1) Lozan Md. 3 ve 16; 2) 1926 Ankara Anlaşması; 3) 1946 Irak Dostluk ve İyi Komşuluk Anlaşması; 4) 1983 Türkiye-Irak Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması.

Numaralamaya, Havuz Medyası’nın ve kendilerini “uzman” sayanların “Türkiye’nin müdahale hakkı vardır”ı destelemek için icat ettiği ısmarlama gerekçelerle devam edelim:

5) “Kürt devleti kurulursa, 1926 öncesine (status quo ante) dönülür yani Musul-Kerkük Türkiye’ye verilir”; 6) “1926’da Musul-Kerkük, ‘ancak Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar gelmemesi’ kaydıyla Irak’a bırakılmıştır”.

***

Antlaşmaların tam metinlerini de vererek bütün bunların ipliğini teker teker pazara çıkaralım şimdi:

1) Lozan Md. 3: “Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak 9 aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen süre içinde iki hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık MC Meclisine götürülecektir” (…) “Kesin sonuç bu karara bağlıdır”.

Netice-i kelam: 9 ay derken Haliç Konferansı toplandı, bir anlaşmaya varılamadı, konu Milletler Cemiyeti’ne (MC) gitti, orası “kesin sonuç” olarak Musul-Kerkük’ü İngiltere’nin mandası Irak’a verdi.

Türkiye ses çıkaramadı çünkü: 1) Savaşa devam gücü yoktu; 2) Çok daha önemlisi, M. Kemal son derece gerçekçi idi: Türkiyeli Kürtlere ilaveten bi de çok daha bilinçli/kavgacı olan Iraklı Kürtleri Türkiye’ye dahil etme hatasını yapamazdı. Şeyh Mahmut Berzenci’nin kendini “Kürdistan Kralı” ilan ederek 1918’de başlattığı isyan İngilizlere kök söktürmekteydi. Kaldı ki Türkiye’de de Şeyh Sait isyanı vardı.

Lozan Md. 16: “Türkiye işbu Antlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar[da] (…) sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar (…)  İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez” . Hadi şimdi bunun Türkiye’ye nasıl müdahale hakkı verdiğini bi anlatın.

2) 1926 Ankara Antlaşması: Bizi burada Md. 5 ve İkinci Fasıl’ı oluşturan 6. ilâ 13. maddeler ilgilendiriyor. Md. 5: “Taraflar sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul eder, bunun değiştirmeye yönelik her türlü teşebbüsten sakınır”. Bu madde Türkiye ve Irak’ı bağlıyor, ama ör. Barzani’yi bağlamıyor.

İkinci Fasıl’ı oluşturan 6. ilâ 13. maddelerde ise sadece Kürtlerin hareketlerine karşı her iki tarafın 75 km. içinde ortak tedbirler alması var, o kadar. Türkiye’ye tek taraflı müdahale hakkı veren hiçbir hüküm yok .

3) 1946 Antlaşması: Bu metin 1926’dan çok daha yumuşak. Tipik Md. 4: “Taraflardan birinin ülke bütünlüğüne veyahut hudut dokunulmazlığına karşı herhangi bir saldırma tehlikesi görüldüğünde veya saldırma yapıldığında BM’ye hemen haber vermeyi taahhüt ederler”.

Çok daha önemlisi, buna bağlı 6 Numaralı Hudut Protokolü Md. 25, 1926’nın İkinci Fasıl’daki hükümlerini kaldırıyor .

Dışişleri bakanlığı da yapmış olan seçkin diplomat İlter Türkmen de tam on yıl önce, 02.10.2007 tarihli Hürriyet’te yazdı bunu: “Başka bazı yorumlarda ise Irak ile imzalanan 1926 tarihli anlaşmanın da bize müdahale hakkı verdiği vurgulanıyor. Doğru değil. Kaldı ki o anlaşmanın sınır bölgesinde işbirliğine ilişkin hükümleri 1946 tarihinde akdedilen bir anlaşmayla yürürlükten kaldırılmıştı”.

4) 1983 Anlaşması: Kürtleri gaza boğan Saddam’la yapılan bu anlaşma 1983-84’te TSK’nin Kürtleri takip için Irak topraklarına 10 km girmesini sağladı. Ertesi yıl Saddam’la yapılan bir Güvenlik Protokolü, 1984-88 arasında her iki tarafa “Sıcak Takip” olanağı sağladı. Ama 1988’de kaçan Kürtlerin izlenmesine Türkiye engel olunca Saddam bu protokolü feshetti. Üçüncü evreye atladık ve 1991-95 arasındaki sıcak takiplerimizi “meşru müdafaa”ya dayandırdık. Sonunda o da yetmeyince 1995-2003 arasındaki sıcak takiplerimiz için “Türkiye’nin bekası” diye bir gerekçe icat ettik. Nereden nereye indik. Farkındaysanız, şu anda da aynı çaresizlik noktasına dönmüş vaziyetteyiz.

5) Geriye dönüp Türkiye’ye verme meselesi (status quo ante): Tamamen uydurma. Sınır anlaşmaları uluslararası hukukta “objektif statü” yaratır  ve bu yüzden de “halef devlet” (ör. Kürdistan) tarafından uygulanmaya devam eder. Komşuların da (ör. Türkiye) itiraz hakkı yoktur. Ayrıca, SBF’den KHK’yle atılan profesör arkadaşım İlhan’ın (Uzgel) dediği gibi, SSCB 1991 sonunda dağılınca yerine kurulanlardan Azerbaycan ve Ermenistan’ın bizimle olan sınırlarına itiraz ettik mi? Barzani Türkiye sınırını ihlal etmedikçe hukuken yapılacak hiç-bir-şey yok.

6) “Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar gelmemesi” kaydı ise ne 1926’da var ne de 1946’da. Her ikisinde de sadece “sınır çizgisinin bütünlüğü” ve “hududa riayet” var. Buradan Türkiye’nin müdahale hakkı olduğunu çıkarmak büyük marifet. Böyle şeyler anca ısmarlama yapılabilir, benim çocukluğumdaki iskarpinler gibi. Veya şimdi iktidara yalakalık için.

***

Bitirirken, tezkereye olumlu oy veren CHP’ye bi çift lafım olacak.

Erdoğan’ı anladık, nereye elini atsa kötüye gitmekte. Bahçeli’yi daha da iyi anladık, altındaki toprak kayıyor. İkisi açısından da “milli hisler”e doping yararlı.

Ama CHP, senin kendini kendinden kurtarman lazım artık. Bu “ulusolculuk”u nereye kadar sürdürebileceğini sanıyorsun?

Grup Başkan Vekili Engin Altay açıklıyor: “Tezkere TSK’nın elini güçlendirecekse destekleriz” . Davutoğlu’nun o tarihte alnından öptüğü Musul eski başkonsolosu, şimdi CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz açıklıyor: “Bölgemizde savaşın olmasını asla istemeyiz. Ama Barzani’nin bu sorumsuz adımına karşı da sessiz kalınmaması gerekir” .

Demek böyle ha?

Oha!

Baskın Oran – Artı Gerçek

Ekim’in 2. haftası Bozcaada’da Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali zamanı

Belgesel yönetmenleri, izleyicileri, sinema öğrencileri ve çevre aktivistleri, aynı gökyüzü altında, birbirinden uzakta olsa da benzer sorunlarla mücadele edenlerin umut, merak ve ilham veren hikayeleriyle Bozcaada‘da karşılaşıyor. Meydandaki çınar ağacının yapraklarını dökmeye başlaması, son üç yıldır adada sonbaharın ve film dolu günlerin birlikte geldiğini haber veriyor.

11-15 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED), ekoloji temalı belgesel filmlerin üretimi, gösterimi ve ödüllendirilmesine bağımsız bir alan açma amacıyla dört yıl önce doğduğu adada, yerel, küçük ve yavaş olanın korunmasını, ayrıntıları, dayanışmayı, paylaşmayı ve çözüm aramayı önemseyerek ses çıkarmaya devam ediyor.

Bu yıl 70 ülkeden 330 belgesel film başvurusu yapılan BIFED, Çin, Tayvan, Kenya, Avusturya, Hırvatistan, Macaristan, Hindistan, Avustralya ve Şili’den filmleri beyaz perdeye yansıtacak.
Fethi Kayaalp Uluslararası Belgesel Yarışması için 20 filmGaia Öğrenci Ödülleri için 8 film seçilen festivalin panaroma bölümünde 30 belgesel film gösterilecek. Filmler kadar sonrasında yönetmenlerle yapılan söyleşilerin de ilgi gördüğü BIFED’in programı bu yıl da dopdolu.

5 günde 58 belgesel gösterilecek

11 Ekim Çarşamba günü başlayacak olan BIFED 2017‘nin açılış filmi, Joakim Demmer’in yönettiği İsveç-Almanya-Finlandiya ortak yapımı ‘Ölü Eşekler Sırtlanlardan Korkmaz’. Festival finalistlerinden olan film, Etiyopya hükümetinin ülkenin tarıma elverişli milyonlarca hektar toprağını yabancı yatırımcılara kiralamasını ve bunun insanların hayatlarını nasıl etkilediğini anlatıyor.

Büyük tarımın sonu, deniz bitti, enerji hırsı, alternatif bir yaşam arayışı, yerel halklar başlıklarının dikkat çektiği filmler arasındaki Eduardo Quiroz‘un yönettiği Meksika yapımı ‘İlkel Kaplumbağa’, kaplumbağaların okyanus boyunca yaptıkları bir senelik yolculuğun ardından ulaştıkları Meksika kıyılarında karşılaştıkları durumu ve balıkçıların yaşamlarını anlatıyor.

Uzak coğrafyalardan yakın konular

Nicolas Richat ve Nico Muzi’nin filmi ‘Görünmez Sınır’, büyük mal sahiplerinin ‘yeşil’ yakıt üretmek için palmiye yağına akın ederek köylü çiftçilerle yerli halkları yerinden etmesinin gerçek hikayesini paylaşıyor.

Julia Dahr‘ın yönettiği ‘Yağmur İçin Teşekkürler’, Kenya’da küçük toprak sahibi olan Ksilu’nun kamerasıyla dört yıl boyunca ailesinin ve köyünün hayatını, bir yandan kuraklığı, taşkınları ve fırtınaları kaydederek sert hava şartlarının insanları nasıl etkilediğini belgelediği videolarını BM İklim Konuşmaları’nda bulunan delegelere kanıt olarak sunmak için Paris’e gitmesini ele alıyor. 

Kadın yönetmenlerin gözüyle dünyadan hikayeler

BIFED’in bu yılki büyük yarışma jürisini, çok ödüllü İtalyan belgesel yönetmeni Alberto Vendemiatti, Yönetmen Onur Ünlü, Eleftretopia gazetesi kültür bölümü yazarı ve Dokumenta Yunanistan basın sorumlusu Fottini Barka, belgesel yönetmeni ve Myanmar Yangon Film Okulu Direktörü Johanna Huth, Gaia Öğrenci Filmleri jürisini ise yönetmen Murat Şeker, Akademisyen Ayşen Oluk ve Sanat Yönetmeni Natali Yeres oluşturdu. Dördüncüsü düzenlenen festivalde dikkat çeken noktalardan biri, festivale katılan kadın yönetmen sayısının fazla olması.

Türkiye’den dört yapım finalde

Kendi ülkelerinin sorunlarıyla ilgilenen yönetmenlere ağırlık verilerek seçilen yarışma filmleri arasında Türkiye’den dört yapım yer alıyor. Yüzleşme filmiyle Nejla Demirci meme kanserinin neden olduğu zihinsel ve bedensel algı ile yakın çevre iletişimine odaklanırken hastalığın olumsuz sonuçlarının üzerine gitmek yerine, yaşamın içinde yeniden varolabilmeye dair ipuçları veriyor.

Mert Gökalp’in filmi Lüfer, Boğaz’ın dev, mavi yüzgeçli orkinosunun, onun pesinden gelen büyük, beyaz köpekbalıklarının, ıstakozların, Marmara Denizi’nin kılıç balıklarının, Akdeniz foklarının ve uskumrusunun kaybolma hikayesinin peşine düşerken, ‘Sıradaki lüfer mi? diye soruyor.

Gaia Öğrenci Ödülleri finalistlerinden, yönetmenliğini Mert Kaya‘nın yaptığı Aşk Bitti, Brezilyayla bağı olan bir Gezi eylemcisinin hikayesini takip ederken, Nesime Karakete‘nin yönettiği Başka filmi, kapitalist üretim ilişkilerinin dayattığı yaşam tarzını bırakıp doğaya yerleşen insanların alternatif yaşam deneyimlerini aktarıyor.

Ada dayanışmasıyla festival

BIFED 2017’nin yarışma bölümünde dereceye girecek filmler için Fethi Kayaalp Büyük Ödülü 10.000 TL, ikincilik ödülü 7.500 TL, üçüncülük ödülü 5000 TL, Gaia Öğrenci Ödülü ise 2.500 TL olarak belirlendi. Yalnızca ‘Ekoloji’ temalı belgesellerin başvurabildiği BIFED, çevre belgeselleri konusunda uluslararası bir ağ olan Green Film Network‘e ilk yılından beri üye.

Yönetmenliğini Petra Holzer Özgüven‘in, koordinatörlüğünü  Ethem Özgüven‘inbaşkanlığını Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz‘ın üstlendiği BIFED’in en büyük destekçisi Bozcaada halkı ve esnafı. Ekolojik sorunlarla ilintili olabileceğine inandıkları çok uluslu şirketlerden destek almadıklarını belirten BIFED ekibi, küçük, kalabalık salonlarda, ada halkının dayanışmasıyla, başvuru ve gösterim ücreti almadığından sesi ve rengi çok olan, dünyanın her yerinde benzer yöntemlerle direnişi yıkmaya çalışan sisteme karşı umut veren bir festival yaşadıklarını ifade ediyor.

BIFED gösterimleri ücretsiz

Gösterimlerin ücretsiz olduğu BIFED’in programı Halk Eğitim Merkezi ve Salhane salonlarında izlenecek. Her yıl bir sanatçı tarafından farklı ağaçlardan özgün olarak üretilen festivalin ödül heykelcikleri, bu yıl Selçuki & Ali tarafından meşe kullanılarak, keçeden kuşlarla tasarlandı. Festivalin katalog dışında tek çıktısı olan bez çantalarınıysa Zeycan Alkış tasarladı.

Festivalin misyonuna uygun olarak tanıtım amacıyla çok sınırlı malzeme ve ortam kullanmakta, hemen hemen hiç atık malzeme üretmemekte ve büyümemekte ısrar eden BIFED ekibi, herkesi
11-15 Ekim tarihleri arasında Bozcaada’ya, festivali birlikte yaşamaya davet ediyor.

BIFED için sonbaharda Bozcaada’ya

Festival boyunca BIFED destekçisi işletmelerde kişi başı 50 TL’ye konaklamak, kahvaltı ve yemek seçenekleri bulmak mümkün olacak. Çanakkale Belediyesi, şehirden festivale gitmek isteyenler için adaya her gün ücretsiz otobüs kaldıracak. Geyikli – Bozcaada feribot seferleri için Gestaş’ın adresine bakılabilir. BIFED için heyecanlı geri sayım sürerken, BIFED’in facebook hesabından paylaşılan belgesel film afişleri, görüntüleri ve öne çıkan cümleleri, sonbaharı adada karşılamaya, tenhalaşan sokaklarında filmler arasında telaşsız adımlar atmaya, samimiyetle ve iyi niyetle anlatılan hikayelerin peşi sıra karşılaştıkça, yeniden umutlanmaya heveslendiriyor.

 

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Bir varmış bir yokmuş: Masalcılar Mardin’de ikinci kez buluşuyor!

Mardin Müze Müdürlüğü, 3-8 Ekim 2017 tarihleri arasında “Hakikat Kapısı” teması ile bu yıl ikinci kez “Mardin Masalcılar Buluşması” düzenliyor. Buluşma süresince onlarca geleneksel masal anlatıcısı Mardin Müzesi’nde, okullarda, evlerde ve kentin sosyal alanlarında masallar anlatacak.

2.Mardin Masalcılar Buluşması’nda büyüklere ve çocuklara yönelik masallardan oluşan iki ayrı program yer alıyor. Program kapsamında yapılacak olan çok sayıda atölye, sergi, müzik dinletisi ve söyleşinin yanı sıra masal çemberleri etrafında sadece masalların konuşulacağı büyülü günler ve saatler de unutulmamış.

https://www.youtube.com/watch?v=ah6Vc9qaioM

2.Mardin Masalcılar Buluşması tanıtım filmi

Masallara inanan, zamanla bildiği masalları unutan, masal dinlemeyi seven ya da özleyen büyükler ve masallarla büyüyen çocukların, masalcıların getirdiği kahramanları birlikte tanıma fırsatı bulacağı buluşmada Anadolu ve Mezopotamya’nın birbirinden güzel masalları anlatılırken kayıp masallar da gün yüzüne çıkarılacak.

Binbir zahmetle ve emekle icra edilip özel çabalarla sürdürülen “Cam Altı Sanatı” ve bakıra incelikle işlenen “Şahmaranlar”ın tılsımında merakla beklenen Mardin Masalcılar Buluşması’nın “Hakikat Kapısı”, Kaf Dağı’nın ardındaki diyarlara yolculuk yapmak ve masalların sırrına varmak isteyen herkese açık.

2. Masalcılar Buluşması’nın programı ve son dakika gelişmeleri hakkında bilgi sahibi olmak için Mardin Müze Müdürlüğü’nün sosyal medya sayfasını takip edebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Emrah Serbes’den iki ölümlü trafik kazasına dair bir hafta gecikmeli itiraf

Yazar ve senarist Emrah Serbes, 22 Eylül’de İzmir-Aydın otobanında meydana gelen ve aynı aileden iki kişinin öldüğü kazada sorumluluğun kendisine ait olduğunu belirten bir mektup yazarak sosyal medyada paylaştı. Serbes ardından İzmir’de savcılığa giderek teslim oldu.

Kazanın sorumluluğunu, Serbes’in kaza sırasında yanında bulunan arkadaşı Kenan Doğru üstlenmişti. Kenan Doğru şu an cezaevinde bulunuyor.

Emrah Serbes ise el yazısıyla kaleme aldığı mektubun fotoğrafını sosyal medyada “Teslim oluyorum. İtirafımdır” notuyla paylaştı. Kazada, otomobilde bulunan Ayhan Özçelik (59) ve kızı Zeynep Özçelik (16) yaşamlarını yitirmiş, anne Nilgün Özçelik (51) ise ağır yaralanarak yoğun bakıma alınmıştı.

Mektupta kazanın nasıl yaşandığını anlatan Serbes, kaza sonrası yerde yatan genç kızı görünce kendisini kaybettiğini ve şok nedeniyle olay anında kazayı üstlenemediğini belirtti. Serbes, “Kazayı yanımda oturan arkadaşım Kenan Doğru üstlendi. Şu an suçsuz olduğu halde cezaevinde yatmaktadır” yazdı.

Kazaya karışan Chevrolet Camaro model aracın, 36 yaşındaki Emrah Serbes’e ait olduğu ortaya çıkmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Enerji Bakanı, “Danıştay kararının etkisi yok. Yaz saati uygulaması devam edecek”

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Danıştay’ın dün yürütmesini durdurmuş olduğu yaz saati uygulamasına ilişkin yaptığı açıklamada  “Yaz saati uygulamasına aynı istikamette devam edeceğiz” dedi.

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, 27 Eylül Çarşamba günü (dün) aldığı kararla geçen yıl eylül ayında Bakanlar Kurulu’nun aldığı tüm yurtta sürekli yaz saati uygulaması yönündeki kararının yürütmesini durdurmuştu.

Yüksek Mahkeme, ayrıca yasanın yaz saati uygulaması konusunda Bakanlar Kurulu’na sınırlı yetki verdiğini da anımsatarak Bakanlar Kurulu’nun uygulamayı sürekli hale getirerek yetki aşımı yaptığını vurgulamıştı.

“Hiçbir etkisi yok”

Enerji Verimliliği Ödül Töreni’nde konuşan Albayrak ise yaz saati düzenlemesiyle ilgili olarak “Danıştay’ın dünkü kararının açıkçası, esas yönüyle hiçbir etkisi yok. Usul ile ilgili olarak düzenleme yapılacak, yaz saati uygulamasında aynı istikamette devam edeceğiz. Bu yaz saati uygulaması Türkiye’ye büyük katkı sağladık. Yaz saati uygulaması ile enerji bağlamında her konuda geçen sene 540 milyon liralık tasarruf sağlamışız”şeklinde konuştu.

 

(Gazete Duvar, Cumhuriyet, Sabah)

 

Nature Climate Change’in raporu kutup girdabının değiştiğini ortaya koydu

İklim değişikliğinin Kuzey Kutbu’nda ciddi bir hasara yol açtığı ortaya çıktı. Nature Climate Change tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, kutup girdabının ortadan kaybolması ABD ve Avrupa’daki bazı bölgelerde kış aylarının daha uzun geçmesine, yıl boyunca da sıcak ve soğuk dalgalanmalara yol açacak. En son 2014 yılında gerçekleşen bu değişim ABD’nin kuzeyinde ve Kanada’da hava sıcaklıklarını etkilemişti.

Meteoroloji uzmanları kutup girdabını anlatırken New York şehri gibi orta enlemde bulunan yerlere soğuk hava dalgası gönderen troposferik kutup girdabından bahsediyorlar. Nature Climate Change’in ortaya koyduğu çalışmada orta enlemde hava üzerinde daha büyük ancak daha ince bir etkiye sahip olabilecek stratosferik kutup girdabı üzerine odaklandı. Son 30 yıllık uydu verilerini inceleyen bilim insanları, stratosferik kutup girdabının Avrasya kıtasına doğru gittikçe arttığını ve son 30 yılda giderek zayıfladığını kaydetti.

 

(Ancient-code, Nature Climate Change)

Türkiye’nin ‘oksijen deposu’ olarak bilinen Kaz Dağları’nda ÇED süreci başladı!

Türkiye’nin en önemli doğal alanlarından biri olan Kaz Dağları’na termik santral projesinin “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)” süreci başladı. Bölge sakinleri “Kaz Dağları hepimizin” diyerek itiraza hazırlanıyor.

Hazal Ocak’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, Kaz Dağları’nın yanı başındaki Yenice’de halkın mücadelesiyle üç kez rafa kalkan Yenice Çırpılar Termik Santralı projesi dördüncü kez gündemde.

Agonya Ovası’ndaki 75 köy muhtarının 65’inin itiraz dilekçesiyle, daha önce 2 buçuk yıllık süreçte üç kez İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı ertelendi. Proje için dördüncü İDK toplantısı da geçen haftalarda yapıldı. Toplantının ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı önceki gün projeye ilişkin ÇED sürecinin başladığını duyurdu. Taşzemin İnşaat Madencilik’in hazırladığı ÇED raporu da askıya çıktı. Proje santral, kül depolama sahası ve kömür ocağından oluşuyor. Rapora göre santralın orman ve tarım arazisi üzerine kurulması planlanıyor. Santralın toplam kurulu gücü 200 megavat olacak. Kül depolama sahasının kapasitesi ise 6 milyon 356 bin metreküp.

Yeri yanlış

Santralın 510 metre kuzeybatısında Çırpılar Köyü, 740 metre kuzeybatısında Kovancı Köyü, 3200 metre doğusunda Boynanlar Köyü yer alıyor. Termik santral sahasının 500 metre doğusunda gölet, 3100 metre kuzeydoğusunda Korukköy göleti, 3300 m kuzeybatısında Kocaçay Akarsuyu bulunuyor.

25 yıl ekonomik ömrü olduğu belirtilen santralın toplam 88 milyon ton kömür tüketeceği anlatılıyor. Bölgede geçimini tarımdan sağlayan eski Kayatepe köyü muhtarı Hüseyin Soylu “Bu coğrafya hepimizin. İtiraz için hazırlanıyoruz. Eğer rapora olumlu karar çıkarsa da adli mahkeme sürecini başlatacağız. Tekrar söylüyoruz. Santralın yeri yanlış” dedi.

 

(Cumhuriyet)

 

Bursa’da toplu balık ölümleri: Karacabey ilçesindeki fabrika atıkları zehir saçıyor!

Bursa’nın Karacabey ilçesinde fabrika atıkları nedeniyle meydana gelen toplu balık ölümleri tepkilere neden oluyor. Karacabey’de bu yıl içinde üçüncü kez tekrarlanan toplu balık ölümlerini protesto eden Bursa DOĞADER, geçen hafta sonu ölümlerin yaşandığı öne sürülen Canbalı Deresi’nde basın açıklaması yaptı.

DOĞADER Mustafakemalpaşa Temsilcisi Seyit Ali Geçici, Karacabey’de hiç bitmeyen doğa katliamı yaşandığını belirtip, “Bizim her yıl tanık olduğumuz doğa katliamları bu kez sınırları aştı. Fabrika atıklarıyla zehir karışan derelerimiz bu yıl içinde 3 kez toplu balık ölümlerine sahne oldu. Çok üzüldük. Türkiye, Karacabey’deki balık ölümlerini konuşuyor. Biz bugün burada derelerimizde yaşanan katliamlara ‘dur’ demek için toplandık” dedi.

Fabrika atıkları nedeniyle Karacabey’deki toplu balık ölümleri tehlikeli boyuta ulaştı

Seyit Ali Geçici, basın açıklamasından sonra Canbalı Deresi’nin Marmara Denizi’ne döküldüğü Kocaçay’da toplanan ölü balıkların toplu görüntüsü çevrecilerin tepkisine neden oldu.

Seyit Ali Geçici, “Ben, balık ölümlerinin nereden kaynaklandığını kendi imkanlarımla araştırdım: Son olarak Susurluk’ta hizmete giren Şeker Fabrikası’nın olduğu bölgeye kadar gittim. Bundan sonra balık ölümü yok. Vatandaşlar, yıllar sonra açılan fabrikadaki temizlik sırasında kimyasal maddelerin dereye bırakıldığını söylüyorlar. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bunun araştırılması, balık ölümlerine son verimesi gerekiyor” diye konuştu.

Seyit Ali Geçici “Canbalı Deresi Deresi’nde 60-70 kilo ağırlığındaki dev balıkların öldüğü haberini aldık. Canımız yandı” diye konuştu.

Balık ölümleriyle ilgili olarak Karacabey İlçe Tarım Müdürlüğü‘nün başlattığı araştırma ve soruşturma devam ediyor.

 

(Birgün)

Açlık Grevinin 204. günü: 2. duruşmaya sadece Semih Özakça getirildi

İşlerine iade talebiyle 204 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın tutuklu, ihraç edilen öğretmen Acun Karadağ’ın tutuksuz yargılandığı davanın ikinci duruşması bugün (28 Eylül Perşembe) Sincan Cezaevi Kampüsü’ndeki duruşma salonunda görülüyor.

Özakça’nın yer aldığı çizimi duruşmayı yerinde izleyen CHP milletvekili Ali Haydar Hakverdi paylaştı

Gülmen ve Özakça, 14 Eylül’deki ilk duruşmaya “güvenlik, yetersiz personel ve sağlık koşulları, kaçırılma ihtimali” gibi gerekçelerle getirilmemişti. Bu duruşmaya Gülmen getirilmezken, Özakça tekerlekli sandalye ile getirildi. Acun Karadağ da duruşmada.

Eğitimciler “Silahlı terör örgütüne üye olma (Türk Ceza Kanunu 314)”, “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” ve “terör örgütü propagandası yapmak (Terörle Mücadele Kanunu 7/2)” suçlamalarıyla yargılanıyor.

80 sanıklı mahkeme salonunundaki duruşma için 30 kişi izleyici sınırlaması getirildi.

Duruşmayı Halkların Demokratik Partisi milletvekilleri Aycan İrmez, Mithat Sancar, Saadet Becerikli, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri Ali Haydar Hakverdi, Sezgin Tanrıkulu, bağımsız milletvekili Aylin Nazlıaka, Esra Özakça, Yüksel Caddesi eylemcilerinden ihraç edilen sosyolog Veli Saçılık, Gezi direnişinde öldürülen Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan’ın da aralarında olduğu isimler takip ediyor.

Duruşma salonuna alınmayıp dışarıda bekleyen ve açıklama yapanlara polis plastik mermilerle saldırdı. Bir kişi gözaltına alındı.

Gülmen’e “katılması tıbben sakıncalı” yanıtı

Gülmen, Sincan Cezaevi Kampusu Devlet Hastanesi’nden 25 Eylül’de götürüldüğü Numune Hastanesi yoğun bakım ünitesinde, Özakça ise hapishane hastanesinde tutuluyor.

Mahkeme, iki eğitimcinin duruşmada hazır olmasını istemişti. Gülmen’in Numune Hastanesi’ne götürülmesinin ardından hastanedeki doktorların duruşmaya gitmesi için tahlil için kan verme şartını ortaya koyduğu açıklanmıştı.

Çağdaş Hukukçular’ın paylaşımına göre Nuriye Gülmen’in duruşmaya getirilmesi için yazılan yazıya Ankara Numune Hastanesi “sanığın duruşmaya katılması tıbben sakıncalıdır”cevabı verdi ve Gülmen duruşmaya getirilmedi.

Özakça duruşmada

Semih Özakça ise tekerlekli sandalyeyle duruşma salonuna getirildi. Özakça’nın etrafını jandarmalar kapattı. Özakça zorlukla ayağa kalkarak salonu selamlayınca salondakiler alkışladı. Özakça’nın yer aldığı çizimi CHP milletvekili Ali Haydar Hakverdi paylaştı.

 

(Bianet)

Tuğluk’un cenazesine saldıran 19 kişi için 10 yıl hapis talebi

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırıya ilişkin iddianame tamamlandı. Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı, 19 kişi için 10 yıl hapis istedi.

Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı, 19 şüpheli hakkında dava açtı. İddianamede, şüphelilerin mezarlık içinde HDP milletvekillerini görmesi ve yoğun güvenlik önlemleri nedeniyle ‘terörist cenazesi gömülüyor hissine kapıldıkları’nın belirtilmesi de dikkat çekti.

Gölbaşı 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede, 19 şüpheliye “İnanç, Düşünce ve Kanaat Hürriyetinin Kullanılmasını Engelleme, Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Düzenleme Yönetme Bunların Hareketlerine Katılma, Hakaret” suçlarından 10 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Olay sırasında karşılıklı hakaret olduğu gerekçesiyle, hakaret suçu yönünde talep edilen cezadan indirim istendi.

İddianamede, şüphelilerden Barış Şimşek, Cemil Özdemir, Murat Alp, Necat Alp, Orhan Karakaya, Osman Karakaya ve Naci Karakaya’nın söylemleriyle göstericileri provoke ettikleri de belirtildi.

İddianamede 10 şüpheli ve kolluk görevlileri hakkında takipsizlik kararı verildiği de kaydedildi.

 

(Yüksekova Haber)