Ana Sayfa Blog Sayfa 2917

Yeşil Gazete yazarlarından ufkunuzu açacak 10 yeşil kitap önerisi

Doğanın dilini anlamanın bir diğer yolu da onun hakkında yazılan eserlerden geçiyor. Bilim, sanat ve edebiyat doğa ile olan ilişkimizi yeniden sorgulamaya, anlamaya ve sorunlara çözümler üretebilmemize imkan tanıyor.

Yeşil Gazete olarak bizleri en çok etkileyen “yeşil kitapları” okurlarımızla paylaşmak istedik. Gelecek, güzel, daha yeşil günlere…

 

1-) Sudan Sebepler: Türkiye’de Neoliberal Su-enerji Politikaları ve Direnişler

Kitabın adı: Sudan Sebepler: Türkiye’de Neoliberal Su-enerji Politikaları ve Direnişler

Derleyen: Cemil Aksu, Sinan Erensü, Erdem Evren

Editör: Kerem Ünüvar

Birinci baskı: 2016

Sayfa sayısı: 528

Yayınevi: İletişim Yayınları

Çalışmada yer alan 26 yazar: Fikret Adaman, Meral Akbaş, Bengi Akbulut, Mustafa Akçınar, Cemil Aksu, Murat Arsel, Özlem Aslan, Mehmet Bozok, Nihan Bozok, Atakan Büke, Dilşa Deniz, Zeynep Ceren Eren, Sinan Erensü, Erdem Evren, Ahmet Kerim Gültekin, Arif Cem Gündoğan, Mine Işlar, Akgün İlhan, Alp Yücel Kaya, Umut Kocagöz, Sıla Pelin Oğuz, Yakup Şekip Okumuşoğlu, Fevzi Özlüer, Caterina Scaramelli, Ethemcan Turhan, Özge Yaka

 

Akgün İlhan 

“Sudan Sebepler, Türkiye’de 1990’lı yıllardan bu yana çeşitlenerek büyüyen, madencilikten nükleer enerjiye, kentsel dönüşümden HES’lere kadar kırsal ve kentte “kalkınma” adı altında neoliberal düzenin dayattığı projelere karşı çıkan ekolojik hak mücadelesini anlatıyor. 26 aktivist ve akademisyen yazarın yazılarından oluşan Sudan Sebepler Türkiye’de suyun politik ekolojisine dair şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı çalışma. Yaşam kaynağımız ve hakkımız olan su nasıl ekonomik bir metaya dönüştürülüyor? Bu dönüşümün hukuksal zemini nasıl işliyor? Bu dönüşüme karşı toplumsal mücadele nasıl olmalı? Bu sorulara ve daha fazlasına cevap arayan Sudan Sebepler, sadece teorik tartışmaları değil, Türkiye’deki belli başlı su mücadelelerini de detaylı olarak içermesi açısından ülkenin politik ekoloji literatüründe tek olma özelliğine sahip. Önümüzdeki dönemde daha da çetinleşecek olan ekolojik mücadeleyi derinlemesine anlamak için Sudan Sebepler’i okumadan geçmeyin.”

 

2-) Mesnevi

Kitabın adı: Mesnevi

Yazar: Mevlana Celaleddin-i Rumi

Çeviren: Veled Çelebi İzbudak

Birinci baskı: 2015

Sayfa sayısı: 804

Yayınevi: Doğan Kitap

 

Alper Tolga Akkuş 

“Aslında aklımda olan başka bir kitaptı ama ona bir bakayım derken Mersin Kültürhane’de karşıma Mesnevi çıkınca vardır bunda bir keramet dedim. Ne zamandır okumayı da istiyordum aslında. Dünyayı, kainatı, mahlukatı anlatıyor Mevlana, Mesnevi’sinde. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Oku yerine Dinle diye başlaması da ayrı bir hikaye. Bir de yıllar önce Şeb-i Aruz zamanı Bostancı’dan Konya trenine binecek iken treni kıl payı kaçırdıktan hemen sonra o hayal kırıklığı ile istasyonda oturur iken gözüme çarpan bir Mevlana sözü, “Dün, dün ile birlikte gitti cancağzım. Artık yeni şeyler söylemek lazım.”

 

 

3-) Arzunun Botaniği (Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç?)

Kitabın adı: Arzunun Botaniği (Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç?)

Yazar: Michael Pollan

Çeviren: Sevin Okyay

Editör: Emre Ülgen Dal

Birinci baskı: 2011

Sayfa sayısı: 804

Yayınevi: Domingo Yayınevi

 

Ayşe Bereket

“2009’da Newsweek dergisinin “Yeni Akımın Liderleri” listesindeki ilk 10 kişi arasına, 2010’da ise TIME dergisinin yılın en etkili 100 kişisi listesine giren Michael Pollan’ın 2001 yılında yazdığı “Botany of Desire: A Plant’s-Eye View of the World” kitabı Türkiye’de Arzunun Botaniği (Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç?)” ismiyle okuyucuyla buluşmuştu. Sevin Okyay’ın çevirisini üstlendiği kitapta yazar Pollan, dört temel insan arzusunu – tatlılık, güzellik, sarhoşluk ve kontrol– ve bunları tatmin eden dört bitki  –elma, lale, kenevir ve patates– ile ilişkilendirip, bu bitkilerin insanoğlunun en temel dürtülerini hoşnut etmek için evrildiğini gösteriyor. Elma, lale, kenevir ve patatesin toplumsal tarihini kendi hikayemizle örüyor ve bu bitkilerin tahrik ve teşvik ettiği dört insani arzunun da tarihini anlatıyor. Sayfaları çevirdikçe, okur bu ilişkilerin iki tarafın (insanoğlu ve bitkilerin) birbirlerinden faydalandıkları karşılıklı bir oyun, bir düzen olduğunu keşfediyor. Kitap 2009’da ABD televizyon kanalı PBS’in, Arzunun Botaniği isimli iki saatlik belgeselin de esin kaynağı oldu. Evcilleşmiş bitkiler ve insanlar arasında nasıl bir çıkar ilişkisi kurulabildiğini merak ediyorsanız bu kitabı okuyabilirsiniz.”

 

4-) Yeşil ve Siyaset

Kitabın adı: Yeşil ve Siyaset

Yazar: Hakan Olgun

Editörler: Orçun İmga, Hakan Olgun

Birinci baskı: 2012

Sayfa sayısı: 432

Yayınevi: Lotüs Yayın Grubu

 

Ercüment Gürçay

“Neden “Yeşil ve Siyaset”? Çocukluğumdan beri doğayla iç içe bir hayatım oldu ve zaman içerisinde çocukluğumu birlikte geçirdiğim tüm canlıların ortadan kaybolmasına şahit oldum. Bugün onları yaşadıkları yerden uzaklaştıran şeyler benim de yaşamımı tehdit eder hale geldi. Mevcut siyasetlerle bu olumsuz gidişi durdurmanın artık mümkün olamayacağını biliyordum ama nasıl sorusu kafamda net değildi. Bu kitap yeni bir siyaset arayışıma “Yeşil Siyaset” perspektifini derli toplu bir biçimde sunarak sorularıma yanıtlar bulmama katkıda bulundu. Benim için bir başucu kitabı oldu.”

 

 

 

5-) Ekonominin Gerçek Yüzü

Kitabın adı: Ekonominin Gerçek Yüzü

Yazarlar: Philip Barlett Smith, Manfred Max-Neef

Çeviren: İlknur Urkun Kelso

Birinci baskı: 2013

Sayfa sayısı: 264

Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi

 

Mehmet Fırat Pürselim

“Kitap bize önümüzde iki dünya bulunduğunu söylemektedir. Biri dayatılan ve farkına varmadan içinde yaşadığımız diğeri ellerimizle kurabilecek olduğumuz: “Biri siyasetle, rekabetle, aç gözlülükle ve güçle ilgilenen ve her şeyin kontrol altında olduğu izlenimi veren dünya; diğeri ise eşitlik, refah, yaşama saygı ve dayanışma ile ilgilenen ve hiçbir şeyi kontrol altına almayan, ama durdurulamaz bir sivil toplum yer altı hareketi olarak büyüyen ve genişleyen dünya.” Bu kitap sayesinde yaşamak zorunda kaldığımız dünyanın ne denli karanlık öteki dünyanınsa nasıl da yemyeşil olduğunu görüyorsunuz. Kitapta anlatılanları gözlerinizi fal taşı gibi kocaman açarak okuyorsunuz ve bitirdiğiniz zaman -nasıl ki masalların sonunda kahraman değişime uğramış ve erginleşmişse- bir aydınlanma ve uyanış yaşıyorsunuz. “Başka bir dünya mevcut!” diye düşünüyorsunuz.”    

 

 

6-) Ekin Sapı Devrimi

Kitabın adı: Ekin Sapı Devrimi

Yazar: Masanobu Fukuoka

Çeviren: Aykut İstanbullu

Birinci baskı: 2006

Sayfa sayısı: 182

Yayınevi: Kaos Yayınları

 

Güneşin Aydemir

“Fukuoka (1913-2008) kendi geliştirdiği doğal tarımın felsefi temellerini attığı bu kitabında doğanın değişmez kuralları ve o kurallarla nasıl işbirliği yapabileceğimizi anlatır. Aslında bir çeşit kara mizah kitabıdır bu kitap bana göre. Günümüz insanının yaşamına ve yaşamla kurduğu ilişkiye ciddi eleştiriler yapar.  Ekin Sapı Devrimi, bütün gıda üretim paradigmasını yeni baştan kurgulayan cümlelerle doludur ve köşelere sıkıştığımız şu zamanda önemi gittikçe artmaktadır.

Fukuoka, doğanın kendi akış ve dinamiklerine hayrandır, onların yılmaz bir gözlemcisidir. Kitabın bir bölümünde bir öğrencisi ile başından geçen bir olayı aktarır:

“Sabahın erken bir saatinde öğrenci Fukuoka’nın çiftlikteki evinin kapısına dayanır. Büyük bir telaşla bakıcısı olduğu ve gönüllü olarak çalıştığı bostanı sabah kalktığında örümcekler tarafından ağla kaplanmış olarak bulduğunu ve derhal bir şey yapmazlarsa bütün bitkileri “kuşkusuz” kaybedeceklerini söyler. Fukuoka, -tahmin edebileceğiniz gibi- oldukça sakin davranır, sükunetini bozmaz ve “hadi gidelim” der. Bostanın yanına geldiklerinde durur ve seyretmeye başlar. Hiç bir şey yapmamaktadır. Öğrenciye göre Usta delirmiştir, bütün bir sezonluk emek boşa gitmektedir ve Fukuoka orada durmuş sakince seyretmektedir. Telaşına telaş katarak -biraz da çekinerek- bir şey yapıp yapmayacaklarını sorar. Fukuoka bakışlarını bostandan ayırmayarak şöyle der: “burada ömrün boyunca belki bir daha hiç görmeyeceğin bir şey oluyor ve sen oturup anlamaya çalışmak yerine bunu bozmayı mı düşünüyorsun?”

Bu satırları yazarken kitap yanımda değil, bu cümleler bu şekilde olmayabilir kitapta. Aklımda kalanlarla aktarmaya çalıştığım bu bölüm beni öyle etkilemiş olacak ki neredeyse 10 sene önce okuduğum kitaptan bende kalan hissi paylaşmaya çalıştım sadece.

Geçtiğimiz yüzyılın ve binyılın sonunda ortaya çıkan bana göre en büyük düşünürlerden biri olan Fukuoka Usta’nın şu sözleri de bir yerlerde dursun ve döne döne bakalım, şu en sade hakikati hatırlayalım isterim: “Bitkileri insan değil doğa ana büyütür. İnsanın yapması gereken tek şey bunu dikkatle izlemek ve her ne yapacaksa da büyük bir özenle yapmaya çalışmaktır. Tarımın nihai amacı gıda üretmek değil, insanın kendini keşfetmesine aracı olmaktır.”

 

7-) Son Kuşlar

Kitabın adı: Son Kuşlar

Yazar: Sait Faik Abasıyanık

Birinci baskı: 2016

Sayfa sayısı: 144

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

 

Merve M. Damcı

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil, ama çocuklar sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Sait Faik Abasıyanık’ın, kitabına da adını veren Son Kuşlar hikâyesini ilk okuduğumda doğaya olan sevgisinden, toprağa bağlılığından, aynı zamanda hakkımız olmadan yarattığımız tahribat karşısındaki endişesinden çok etkilenmiştim. Bizimle aynı coğrafyada, benzer duygusallıkla, aynı kaygıları, aynı çaresizliği, bazen de umudu içinde taşıyan biriydi. Onun dünyasına tanık olmak isterseniz Burgazada’daki evini görmeye gidebilir, sözcüklerine ilham kaynağı olan kediler, kuşlar, balıkçılar, ağaçlar, çiçekler ve deniz ile buluşup kendi hikâyenizi yaratabilirsiniz. “

8-) Ekoloji Almanağı 2005 – 2016

Kitabın adı: Ekoloji Almanağı 2005 – 2016

Yazarlar: Cemil Aksu – Ramazan Korkut 

Birinci baskı: 2017

Sayfa sayısı: 648

Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi  

 

Tanıl Bora

 

“Taptaze bir kitaptan bahsedeceğim: Cemil Aksu ile Ramazan Korkut’un hazırladıkları, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Ekoloji Almanağı 2005-2016. Son derece kapsamlı, ayrıntılı bir döküm. Konulara, yani temel meselelere göre on yedi bölüme ayrılmış. Memlekette ekoloji hareketinin sahiden bir “hareket” olduğunu anlamamızı sağlıyor. Araştırmacılar için mükemmel bir kaynak. “Düz” okur da, fal kitabı açar gibi herhangi bir sayfayı açıp herhangi bir vakayı okuyabilir; gören göz, hisseden kalp için, bunlar birer kısa hikâye, birer meseldir.”

 

 

9-) Kafesler Boşalsın – Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek

Kitabın adı: Kafesler Boşalsın – Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek

Yazar: Tom Regan

Çeviren: Serpil Çağlayan

Birinci baskı: 2007

Sayfa sayısı: 316

Yayınevi: İletişim Yayınları

 

Tolga Öztorun

“Benim önerim geçtiğimiz sene kaybettiğimiz Tom Regan’ın Kafesler Boşalsın kitabı olurdu. Regan Dünya’da bilinen hayvan hakları ile ilgilenen en büyük kuramcı idi… Hayvan sevgisi denen şeyin kedi köpekten ibaret olmadığını çok net ve sert dille hep söyledi… Kafesler Boşalsın, türe dayalı ayrımcılığı ortadan kaldırmayı amaçlayan hayvan hakları mücadelesinin felsefî kilometre taşlarından en önemli olanıydı. “İnsanların hayvanlara korkunç şeyler yapmaktan vazgeçmeleri!” gibi basit bir talebi dillendiren hayvan hakları savunucularının, teorilerini ve eylemlerini hangi düşünce ve değerlere dayandırdıkları, mücadelelerini hangi felsefî saiklerden yola çıkarak ördükleri açıklanıyor. Bence tüm yeşillerin mutlaka okuması gereken bir kitap… Yeşil temelli mücadelenin eşitlikçi yanının tabaktan geçtiğine inanmamız gerekiyor bence.”

 

10-) Okulsuz Toplum

Kitabın adı: Okulsuz Toplum

Yazar: Ivan Illich

Çeviren: Bedirhan Üstün

Birinci baskı: 1985

Sayfa sayısı: 152

Yayınevi: Birey ve Toplum Yayınları

 

Ümit Şahin

“Madem kişisel bir muhasebe istediniz, seçtiğim kitabı öyle tanıtayım. Okulsuz Toplum muhtemelen okuduğum ilk yeşil kitaptı. Okumayı hiç bırakmadığım bir kitap oldu ayrıca. Üstelik ilk okuduğumda (herhalde 17-18 yaşındaydım) ben de daha “yeşil” olmanın çevrecilikten farkını yeni yeni fark ediyordum (sanırım en çok da o sıralarda yayınlanan Yeşil Barış gazetesi sayesinde) ve bu kitabı yazılmış en eleştirel, en özgürlükçü, en yeşil kitap olarak başucuma koymam bayağı zaman aldı.

Ivan Illich’in 1971’de yayımladığı, Türkçe’ye 1985’de çevrilen Okulsuz Toplum, Illich’in, aslında kitabın başlığının belirttiğinin çok ötesinde, sadece okulları değil, endüstriyalizmi ve sanayi toplumunun eleştirilemez hale getirilen kesin kabullerini yeniden üreten kurumları sistematik biçimde eleştirmeye başladığı ilk kitabıdır. Kitap zorunlu eğitimin mekanı olan okulları (yoksa eğitimin kendisini veya eğitim yapılan her yeri değil) yerden yere vurmakla kalmaz, modern tıp ve ulaşım kurumları başta olmak üzere endüstriyalizmin bütününü anlamamızı sağlayacak (ve diğer kitaplarından geliştireceği) teorik çerçeveyi kurar. Okulsuz Toplum’un son bölümü olan Epimeteci İnsanın Yeniden Doğuşu erkek uygarlığın kurduğu ilerlemeci anlatıyı edebi bir ironiyle benzersiz bir şekilde ters yüz eder. Dolayısıyla bu kitabı yeşil düşüncenin sınırlarını yeterince anlayamamanın (ve kabullenememenin) Prometeci önyargıyla olan bağını kavramak için de okumak gerekir.

Bütün Illich kitaplarının, Okulsuz Toplum’la başlamak kaydıyla, yeşil düşünce için zorunlu okumalar olduğunu düşünüyorum. “Yeşil okumalar” dendiğinde, siz siz olun, kendinizi çevre, ekoloji, doğa koruma vb. konularda yazılmış ders kitaplarının tavsiyeleriyle sınırlamayın.”

 

Derleyen: Merve Damcı 

Doğaya öykünen yaşam biçimleri: Bir yaşam ideali olarak doğa – Ebru Bingöl

Bu yazı, doğa imgesinin, bir yaşam biçimi üzerinden tanımlandığı takdirde doğanın kendisine hizmet eder bir biçimde üretiminin zorlukları üzerine. Ama sanılacağının aksine umutsuz bir yazı değil; elimizde ne olup ne olmadığını daha iyi görmek adına bir metin. Ezbere söylemler yerine, elimizde olanlarla neler yapabileceğimize odaklanıp, potansiyelleri besleyerek olasılıklara dönüştürmeye ışık tutmak üzere yazıldı.

Bildiğimiz üzere uçak teknolojileri vs derken dünyanın neresinde olursa olsun artık dokunulmamış doğa kalmadı. Ancak ve ancak insan tarafından üretilmiş ikinci doğadan[1] bahsedebiliyoruz. Çünkü 18. yüzyıl aydınlanması ile insan aklının devreye girdiği, doğanın artık korkulan değil, müdahele edilebilen, değiştirilebilen bir olgu olarak ele alınmaya başlamasıyla birlikte, doğa artık dokunulmaz olmaktan çıktı. İlk varoluş halinden epeyce uzaklaştı; kendi amaç ve ideallerimiz uğrunda dönüştü; yeniden yeniden tanımlandı. Günümüzde ise her tanımlama,  geçmiş içerikleri, yeniden üretilme biçimleri ve ona yüklediğimiz anlamlarla birlikte, koca bir katmanlar yığını ile geliyor. Doğanın tanımı, ancak aklımızda kurguladığımız, idealize ettiğimiz halini çağırıyor.  Olgusal gerçekliğinin yanında kelime anlamına baktığımızda işin zorluğunu kavrayabiliyoruz. Doğa kelimesi bile tek bir gerçekliği içermiyor. Romancı, edebiyatçı Raymond Williams “doğa belki de İngiliz dilindeki en karmaşık kelimedir”[2] diyor. Etimolojist A.O. Lovejoy[3] ise, doğa ve doğal kelimesinin karşılığı olarak sadece antik Yunan’dan 18. Yüzyıla kadar kullanılan 66 farklı kelime tespit etmiş.

Peki öyleyse doğal yaşam hayallerinin, kırsala dönme nostaljisinin dillere pelesenk olmaya başladığı bu günlerde, içinde yaşadığımızı hayal ettiğimiz doğa imgesi de neyin nesi? Hangi doğa?

1940lı yıllara gidelim. Dünyada savaş sonrası belirsizlik hakim. Kentler yıkılmış, bombalanmış yapılarla dolu. Ekonomik ve sosyal huzursuzluk hat safhada. Teknoloji ve bilime inanç sarsılmış. Kentsel planlama da hem bu inançsızlıktan etkilenmiş, hem de bunca yıkık kenti yeniden planlama zorunluluğu karşısında geliştirilen yaklaşımların çeşitliliği ile yükselişte. İngiltere’nin dünya üzerindeki lider olma vasfının zedelenmiş. Hubert de Cronin Hastings (1902–1986) o esnada İngiltere’de yirmiyedi yaşında babasından yadigar aldığı Architectural Press’in başına geçmiş, aynı zamanda Architectural Review dergisinin erken yaşlarda editörü olmuş. Slade Sanat Okulu’nda resim öğrenimi almış, Bartlette Mimarlık Okulundan dersler almış ama bitirmemiş bir sosyalist. 18.yüzyıl kentlerinin düzensiz güzelliğine, o dönemin İngiliz bahçe düzenlemelerine, İngiltere’nin içtihatlara dayalı hukuk anlayışına (common law), hayranlık duyuyor. Romantik akımdan, özellikle aydınlanmayı hayalgücünün köleliği olarak adlandıran  William Blake (1757-1827)’den çok etkileniyor. 17. Yüzyıl ressamlarından Uvedale Price’ın güzellik ve yücelik normlarının ötesinde, çeşitlilik, karmaşıklık, gelişigüzellik ve çürüyen, mükemmel olmayan başka bir güzellik çeşidi olarak öngördüğü resimsi peyzaj yaklaşımlarına ilgi duyuyor[4].  Ona göre, Gotik yenilenme öncesi 17. Yüzyıl öncesi serbest formlar, biçilmiş meralar, durgun su yüzeyleri kozmozun bir modeli gibidirler. Hastings, doğanın kutsal düzenini  keşfetmeyi ve görünmeyen yöntemini anlamaya çalışmak yerine gördüklerini aktarmayı seçer. Bu sebeple bir idelize edilmiş bir estetik stil önermez ya da bir rasyonel akıl yolu ile doğayı çözümlemekten uzak durur. Onun tercihi olan 18inci yüzyıl resimsi teorisi, doğayla çalışmak için uyumlu yollar sunmakta, doğa ve insan arasında bağlantıyı kuvvetlendirmekte ve modern toplumda zedelenen gerçek insan doğasına yeniden dönüş için bir araç sunmaktadır.

Resimsi peyzaj resmine bir örnek: Claude Lorrain, Tiburtine Tapınağı ile nehir peyzajı, Tivoli, 1635, Kaynak: Victoria Ulusal Galerisi.

Hastings, eski resimsi İngiliz kentlerinin savaş sonrası kentleri yeniden düzenleme için bir örnek olabileceğine inanır. Resimsi güzelliğin çeşitliliği barındıran yapısı, aynı zamanda toplumdaki herkese farklı lezzetler sunan liberter bir demokrasi tavrını da yansıtmaktadır. Hastings, doğadaki bu eşsiz uyumu ve güzelliği kentlere de aktarmayı önerir. Doğayı bir metafor olarak kullanarak, toplumun yeniden inşaasını önerir. Böylece kent de doğanın eşsiz sunumu olan resimsi bahçelerde olduğu gibi, manzarayı değil, içinde yürüyen insanın deneyimini zenginleştirecektir. Fotoğrafa ilgisinin olmasının  da katkısıyla, çoklu açılardan deneyimlenen, düzensiz sokakları olan kentlerin planlanmasını önerir. Duyguyu aklın üstüne  koyarak görsel deneyimde ve görsel kültürde bir devrim önermektedir. Kentler yoğun, kompakt ve sosyal olarak kapsayıcı olmalıdır. Yayılarak kentin çeperinde yer alan doğaya zarar vermemelidir. Bu amaçla Architectural Review dergisinin 1971 yılındaki sayısını Civilia adındaki hayali bir kent tasvirine adar. Civilia, kampanyasının kapak sayfasında, Kuzey Nuneaton Kasabasındaki dağları ve tepeleriyle resimsi bir güzelliğe sahip maden ocağının fotoğrafı vardır. Hastings bu yerde mevcut su kanalına eklenen bir göl önerir. İngiliz kanal sistemine öykünen su kanalı boyunca ulaşım ve çeşitli rekreatif amaçlarla kullanılmasını önerir. Kolaj tekniği kullanılarak kasabanın önceki hali üzerine eklemlenmiş göl ve kanal boyu yaşam biçimi Hastings’in idealize ettiği demokratik yaşam biçimini resmeder. Teknik olarak kolajın kullanılmasının arkasındaki amaç, herkesin kent planlamasında söz, anlayış, hak ve yetkinlik sahibi olmasını mümkün kılmaktır. Ancak bu kolaj resme baktığımızda birçok belediye başkanının seçim propogandalarında kullandığı imajları görür gibi olurunuz. Hastings daha fazlasını yapamamıştır.

Kuzey Nuneaton Kasabasının önceki ve Civilia sonrası hali. Kaynak: The end of suburban man, (London: Architectural Press , 1971), 49.
Hugh Casson,resimsi  kent içinde yürüyen insanın deneyimini gösteren perspektif çizimi.  Kaynak: «Test Case», The Architectural Review

Hastings’ten yirmi yıl sonra Amerika’lı bir kent plancısı ve peyzaj mimarı olan Ian McHarg (1920-2001), yine resimsi peyzaj yolu ile doğaya ulaşma ve kentleri sağlıklı hale getirmenin yollarını arar. Ian McHarg, kırsala yolculuklar yapan, doğada vakit geçirmeyi seven bir doğa aşığıdır. Bu dönemde, 1940lı yıllarda biyolog L. Bertalanffy tarafından öne sürülen sistem kuramı tüm bilimleri hala güçlü bir şekilde etkilemektedir. Çevre sorunları baş göstermekte, 1973 enerji krizi ortaya çıkmakta, ekonomide krizler görülmektedir. McHarg, tüm bunlara çözümü doğayı anlamakta, doğa ile tasarlamakta ve onu korumakta görür. McHarg’a göre anlaşılması ve kentlere aktarılması gereken ekolojik sistemin ta kendisidir. McHarg, Pennsilvanya Üniversitesi’nde bu konuda eğitim verirken birçok farklı disiplinden uzmanı bir araya getiren stüdyo dersleri verir. 1960larda “İnsan ve Çevre” isimli derslerini televizyon şovu olarak da sunmaya başlar. 1969’da yayınladığı “Design with Nature / Doğa ile Tasarlamak” adlı kitabı ile çevre korumanın en önemli isimlerinden biri haline gelir. Ian McHarg’ın öngördüğü doğa yaklaşımı, tıpkı Hastings’te olduğu gibi pasif bir doğa anlayışı ortaya koyar ve doğa, biz insanoğlu tarafından korunmaya ihtiyaç duyar.  Ancak McHarg’ın yaklaşımı Hastings’ten farklı olarak doğayı “objektif ve sistematik bir yol sunan” ekoloji aracılığıyla keşfetmeye çalışır. Hastings, dinleri endüstrileşmenin doğa üzerindeki kötü etkilerini azaltacak bir araç olarak görürken, McHarg’a göre dinler sadece kendi kendi doğrulayan sistemlerdir ve yetersizdirler.

McHarg, 1940larda biyolog L. Bertalanffy tarafından öne sürülen sistem kuramından yola çıkarak, kentleri ve kırı birbirinin antitezi olan bir sistemin parçaları olarak değerlendir. Kentler doğal sistemler değildir ancak doğanın kuralları ile daha düzgün hale gelebilirler[5]. Kır, doğal ve kültürel evrimleşme sonucu kente dönüşür. İnsan, bu evrilen sistemi ekoloji ve bilimsel yöntemlerle çözmeli ve arazi kullanımlarını doğaya uyumlu olarak planlamalıdır. Dönemin Bahçe Şehir yaklaşımının ürettiği anlamsız, kullanılmayan boş arka bahçelere karşıt olarak, modern kullanım-temelli programlama önerir. McHarg jeoloji, hidroloji, peyzaj değerleri, kültürel değerler vs gibi doğal kültürel katmanları haritalar üzerinde çakıştırarak insanoğlunun yerleşmesi için, ormanların korunması için, rekreasyon için vb. en uygun yerleri saptar.  Doğa, bir anda, bilim ve teknoloji aracılığıyla kavranabilen ekolojik bir sistem olarak görülmeye başlanır. Bir kuralı, matematiği, sistematiği vardır. Bu sistem, kentsel yerleşimlere, rekreasyonel kullanımlara, tarım arazilerine uygulanabilir. Bu noktada Hastings’in anlaşılamaz, ancak deneyimlenebilir doğa anlayışından oldukça farklıdır. Hastings kaotik, karmaşık olarak tasvir ettiği doğanın anarşist güzelliğini yüceltir. Bunun karşısında McHarg anarşist karmaşanın bir hastalık, bir yanlış kullanım ürünü olduğunu düşünür. Modern planlama ile bu düzensiz hastalık regüle edilebilir. Ancak görürüz ki ironik bir şekilde, 1970lerin sonuna gelindiğinde McHarg,  nasıl daha az maliyetle yeni yerleşimler kuracaklarını saptamaya çalışan arazi yatırımcıları tarafından proje geliştirmesi için sıklıkla çalıştırılır.

Bahçe şehir anlayışıyla üretilen bahçeli evler. Arka bahçeler boş ve kullanılmıyor. Kaynak: Ian McHarg, ‘‘Open Space and Housing,’’ içinde Architects’ Yearbook 6 (London: Elek Books, 1955), 75–82.
Ian McHarg’ın Potomac Nehir Tabanı için hazırladığı Orman Yerleşimine Uygunluk ve Kentsel Yerleşime Uygunluk haritaları. Kaynak: Ian McHarg, Design with Nature (New York: Natural History Press, 1969).

Her iki örnekte de doğaya öykünen yaşam biçimleri kurgulanmakta, ancak ironik bir şekilde bu kurguların sonları doğaya hizmet edememektedir. Her iki örnekte de doğa birbirinden çok farklı iki şekilde tanımlanmaktadır. Aslında idealize edilmektedir. Çünkü odaklanılan şey, doğanın kendisi olduğu kadar ve hatta ondan ziyade idealize edilen bu doğanın üreteceği  yaşam biçimidir. Dolayısıyla doğa, hayal edilen yaşam biçiminin  idealize edilmiş bir biçimidir. Caspar David Friedrich͛’in 1818 yılında resmettiği, «Sis denizinin üzerinde merak eden” / Wanderer above the sea of fog” isimli tablosu, insanevladının bu bakış açısını resmeder gibidir. Resimdeki insan figürü, medenileşmiş bir yapının parçası olarak, bilinç sahibi kültürel bir varlık olarak kendini doğadan uzak tutmakta, bir uçurumun kenarından onu izlemektedir. Bu resim aynı zamanda aydınlanma döneminin doğaya hükmetmeye müktedir bakış açısını da sembolize etmektedir. Resimde sis denizine bakan insan da muhtemelen doğanın bir şekilde içinde  olduğu planlar yapmaktadır. Buradaki insan figürü H.C.D. Hastings’tir, Ian McHarg’tır.

Doğaya dönmeyi arzuladıkça, doğal yaşamı tercih ettikçe yaptığımız şey aslında içimizdeki başka bir ideal yaşam tanımına yaklaşma isteği. Her birimizin kendi zihinlerimizde oluşturduğumuz bir idealden başka bir şey değil. Hatta her doğa koruma arzusu bile arkasında idealize ettiği bir toplumu, bir yaşamı sembolize ediyor. Aslında peşinden koştuğumuz bir yaşam biçimi ideali; hepsi bu. Doğanın kendisiyle alakası yok.

Caspar David Friedrich͛,  1818, «Sis denizinin üzerinde merak eden” / Wanderer above the sea of fog”

[1] Birinci, ikinci, üçüncü doğa kavramları için Yeşil Gazete’deki bir önceki yazıma göz atabilirsiniz. https://yesilgazete.org/blog/2017/11/18/doga-peyzaj-insan-iliskisi-uzerine-ebru-bingol/

[2]  Raymond Williams, Keywords (New York: Oxford University Press, 1983), 219.

[3] A.O.Lovejoy, “Some Meanings of Nature”, in A.O. Lovejoy et al., A Documentary History of Primitivism and Related Ideas, Baltimore, 1935, 447-56.

[4] Erdem Erten (2012): I, The World, The Devil and The Flesh: Manplan, Civilia and H. de C. Hastings, The Journal of Architecture, 17:5, 706.

[5] Ian McHarg, (1996). A quest for life: An autobiography. New York: Wiley. Quoted in Frederick R. Steiner, The Essential Ian McHarg: Writings on Design and Nature (Washington, DC, 2006), 62.

 

Ebru Bingöl

2018 Çevre ile ilgili özel günler takvimi

2018’in çevreye dair günlerini derleyelim dedik. Eksik kaldığımız, “Ama şu da olmalı” dediğiniz günleri ve o güne dair linkleri bize [email protected] adresinden iletebilirsiniz

***

Şubat

2 Şubat – Dünya Sulak Alanlar Günü (http://www.worldwetlandsday.org/)

20 Şubat – Dünya Sosyal Adalet Günü (http://www.un.org/en/events/socialjusticeday/)

27 Şubat – Uluslararası Kutupayıları Günü (https://polarbearsinternational.org/get-involved/international-polar-bear-day/)

Mart

3 Mart – Dünya Vahşi Hayat Günü (http://www.un.org/en/events/wildlifeday/)

15 Mart – Dünya Tüketici Hakları Günü (https://www.daysoftheyear.com/days/world-consumer-rights-day/)

20 Mart – Dünya Serçe Günü (http://www.worldsparrowday.org/)

21 Mart – Uluslararası Orman Günü (http://www.fao.org/international-day-of-forests/en/)

22 Mart – Dünya Su Günü (http://www.worldwaterday.org/)

24 Mart Dünya Saati (https://www.earthhour.org/)

Nisan

21 Nisan – Dünya Balık Göçleri Günü (https://www.worldfishmigrationday.com/)

22 Nisan – Dünya Günü (https://www.earthday.org/)

Mayıs

12 Mayıs – Dünya Göçmen Kuşlar Günü (http://www.worldmigratorybirdday.org/)

17 Mayıs – Uluslararası Geri Dönüşüm Günü (https://www.globalrecyclingday.com/)

19 Mayıs – Nesli Tükenmekte Olan Canlılar Günü (https://www.fws.gov/endangered/esday/)

22 Mayıs – Dünya Bioçeşitlilik Günü (http://www.un.org/en/events/biodiversityday/)

23 Mayıs – Dünya Kaplumbağa Günü (https://www.worldturtleday.org/)

Haziran

5 Haziran – Dünya Çevre Günü (http://worldenvironmentday.global/)

8 Haziran – Dünya Okyanus Günü (http://www.worldoceansday.org/)

15 Haziran – Dünya Rüzgar Günü (https://globalwindday.org/)

16 Haziran – Dünya Deniz Kaplumbağaları Günü (https://www.wwf.org.uk/updates/world-sea-turtle-day)

21 Haziran – Dünya Zürafaa Günü (https://giraffeconservation.org/world-giraffe-day/)

Temmuz

11 Temmuz – Dünya Nüfus Günü (http://www.un.org/en/events/populationday/)

29 Temmuz – Uluslararası Kaplan Günü (http://tigerday.panda.org/)

Ağustos

10 Ağustos – Dünya Aslan Günü (https://www.daysoftheyear.com/days/lion-day/)

12 Ağustos – Dünya Fil Günü (http://worldelephantday.org/)

19 Ağustos – Dünya Orangutan Günü (http://www.worldorangutanevents.org/international-orangutan-day.php)

Eylül

5 Eylül – Amazon Günü (https://blog.conservation.org/2017/09/on-amazon-day-the-5-stories-you-need-to-read/)

8 Eylül – Dünya Temizlik Günü (https://www.letsdoitworld.org/country/turkey/)

16 Eylül – Uluslararası Ozon Tabakasının Korunması Günü (http://www.un.org/en/events/ozoneday/)

21 Eylül – Sıfır Emisyon Günü (http://zeroemissionsday.org/)

22 Eylül – Dünya Arabasız Gün (https://www.daysoftheyear.com/days/world-car-free-day/)

23 Eylül – Ekolojik Borç Günü (https://www.overshootday.org/)

26 Eylül – Dünya Çevre Sağlığı Günü (http://www.ifeh.org/wehd/)

30 Eylül – Dünya Nehir Günü (http://worldriversday.com/)

Ekim

1 Ekim – Dünya Habitat Günü (https://unhabitat.org/world-habitat-day/)

4 Ekim – Hayvanlar Günü (https://www.worldanimalday.org.uk/)

5 Ekim – Enerji Yeterliliği Günü (https://energyefficiencyday.org/)

13 Ekim – Doğal Felaketleri Azaltma Günü (https://www.unisdr.org/we/campaign/iddr)

24 Ekim – Sürdürülebilirlik Günü

24 Ekim – Uluslararası İklim Günü (https://350.org/)

Aralık

5 Aralık – Dünya Toprak Günü (http://www.un.org/en/events/soilday/)

11 Aralık – Uluslararası Dağ Günü (http://www.un.org/en/events/mountainday/)

 

Derleyen: Rana Söylemez

Daha fazla baraj mı, sizin kafanız iyi mi?

Yazımın başlığındaki soruları Habertürk Gazetesi’nden Nalan Koçak’a ve geçtiğimiz gün iklim değişikliği üzerine röportaj yaptığı NASA çalışanı Thomas Painter’a soruyorum. Dün çeşitli gazetelerde, televizyonlarda yayınlanan ve sosyal medyada bolca paylaşılan iklim değişikliğiyle baraj yaparak mücadele etme temalı haberden bahsediyorum. Hürriyet, Thomas Painter’ın şu sözleriyle başlatmış haberi: “Daha çok sel yaşayacaksınız. Altyapıya yatırım yapın. Bazı yerler ise kuraklık çekecek. Temiz su için baraj inşa edin!”[1].

Buyurun buradan yakın… Yahu siz yüzlerce baraj ve hidroelektrik santral yüzünden akarsuları akmaz olmuş, deltaları kuruyup deniz ekosistemleri alt üst edilmiş Türkiye’den mi bahsediyorsunuz? Yoksa bizim bilmediğimiz başka bir Türkiye’de mi var paralel bir evrende? Sizin kafalarınız orada belli de, bu Türkiye nerede sevgili bilim insanları ve gazeteciler?

Türkiye’nin baraj ve HES karnesi

Çoruh Nehri üzerine kurulu Deriner Barajı

Şimdi gerçekler dünyasına bir dönelim. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamada Türkiye’de 727 olan toplam baraj sayısını 5 yılda ikiye katlayarak 2023 yılında 1454’e yükselteceklerini söylemişti[2]. Şimdi de nehirlerimizin akışını etkileyen başka hidrolik yapılar olan hidroelektrik santrallerin sayısına bakalım. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2017 Temmuz ayı itibariyle Türkiye’deki hidroelektrik santrali sayısı 613’e çıktı[3]. Sadece Karadeniz Bölgesi’nde son on yılda 203 HES’in yapıldı[4]. Tüm bu sayılar, Türkiye’nin baraj ve HES bakımından overdose olduğunu anlatmaya yetmiyor mu?

Türkiye’nin HES haritası (Orman ve Su İşleri Bakanlığı 2018)

Türkiye’nin iklim karnesi

Dünyada iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerin başında Akdeniz havzası geliyor. Özellikle Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Doğu Akdeniz havzasında bulunan ülkeler için durum daha da vahim. Nitekim 44 yılın en kurak dönemini yaşadığımızı Orman ve Su İşleri bakanı Veysel Eroğlu da ifade etti[5]. Türkiye artık 4-5 senede bir kuraklık yaşayan bir ülke haline gelmiş durumda[6]. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde de belirtildiği gibi yağışlarda Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde %20-40 arasında, İç ve Batı Anadolu bölgelerindeyse %40 civarında düşüş olacak[7]. Ancak tüm bunlara rağmen Türkiye’de iklim değişikliğini kontrol almaya dair bir politika değişikliği yok. Hatta onu şiddetlendirecek kömürlü termik santraller, özel araç trafiğini pompalayıp daha çok karbon emisyonu yaratan ulaşım projeleri ve betonlaşmayı artırıcı kentsel yerleşim planları hayata geçirilmekte. Ve tüm bunların iklim değişikliğini şiddetlendirdiğini artık herkes biliyor. Yetmiyor iklim değişikliğiyle zaten alt üst olan su döngüsü, barajlar ve hidroelektrik santraller ile daha da büyük bir bozulmanın içine çekiliyor.

Barajlar iklim değişikliğini şiddetlendiriyor…

Barajlar vejetasyon, sediman ve toprak gibi organik materyalleri bünyesinde biriktirip çürümesine neden olduğu için önce suya sonra da havaya metan ve karbondioksit salıyor. Öyle ki organik materyalin çok yüksek olduğu barajların bazı durumlarda kömürlü termik santrallerden daha çok karbon emisyonu saldığı tespit edilmiş[8]. Brezilya’nın Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ne göre insan kaynaklı metan gazının %23’ü barajlardan salınıyor[9]. Barajlar karbon yutağı olan (başka bir ifadeyle karbonu toprakta tutan) sulak alanların da kurumasına neden oluyor. Bu kuruma sonucunda toprakta bağlı olan karbon ve metan havaya salınıyor.  Barajların kurulması için çoğu durumda ormanlık alanlarda kesim ağaç kesimi yapılıyor. Böylece her biri karbon yutağı olan ağaçların ortadan kalmasıyla karbon tutulması azalıyor, hem de ormansızlaştırılan bölgelerde su tutulmasıyla birlikte metan ve karbon emisyonları artıyor. Uzun lafın kısası barajlar iklim değişikliğini şiddetleniyor.

Hidrolik paradigma devletler ötesi bir yönetim anlayışıdır

Aldeadavila Barajı – İspanya

Yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen bir türlü dinmeyen bu baraj sevdası sadece mevcut hükümete has bir reçete değil tabi. Örneğin ABD’de sayısı on binleri bulan barajlar ülkede yeni baraj yapmaya imkân tanımıyor bile. İspanya dünyada kişi başına düşen baraj açısından birinci ülke. Türkiye’de ise baraj sevdasının hikâyesi Devlet Su İşleri’nin (DSİ) kurulduğu yıllar olan 1950’lere uzanıyor. O dönemde barajlar kralı Süleyman Demirel’in genel müdürlüğünü yaptığı DSİ, sadece Türkiye’de değil, daha pek çok ülkede su politikalarının şekillenmesinde temel alınmış bir yaklaşım olan “hidrolik paradigmayı” benimsemişti ve hala uyguluyor. Kişi başına düşen baraj sayısında Avrupa ikincisi olan Türkiye namını işte bu anlayışa borçlu.

Hidrolik paradigma geçen yüzyılda Türkiye ve pek çok ülkede su politikalarının şekillenmesinde temel alınmış bir yaklaşım. Bu anlayış teknik bilgiyi tek bilgi kaynağı olarak kabul edip, suyu aktığı ırmağından, geçtiği toprağından, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden ayrı bir varlıkmış gibi değerlendirir. Örneğin İstanbul’un iki şehir ötesinde bulunan Düzce ilindeki Melen Çayı ile İstanbul’daki İstinye Deresi arasında bir fark yoktur. İki akarsuyun da içinden su denilen kültürel ve ekolojik bir varlık değil de, H2O denilen bir sıvı akmaktadır. Bu indirgemeci perspektiften nehirler birbirine denktir[10]. Ve bir bölgede su kıtlığı varsa tek çözüm daha fazla suyu olan başka bir bölgeden kanallarla su taşımak olacaktır[11]. Hidrolik paradigma kuraklık gibi karmaşık sosyal-ekolojik sorunları çözmek için daha fazla su altyapısı, daha fazla sayıda baraj gibi teknoloji odaklı çözümler önerir. Zira mühendislik bilimleriyle sınırlandırılmış ve uzman bilgisine endeksli bir anlayıştır[12]. Ancak öyle iddia edildiği daha çok baraj yaparak kuraklık sorunu çözülemez. Ve gerçek çözümü geciktirilen her sorun, kaçınılmaz bir şekilde büyür.

Hidrolik paradigma sonumuz olmasın…

Birecik Barajı’nın suları altında kalmış Halfeti

Çoğumuz biliyor ama bilmeyen yetkililere, medya mensuplarına ve teknokratik bilim insanlarına şunu bir hatırlatalım. Kuraklık ve iklim değişikliği ne sadece susuzluk sorunu, ne de tek bir şehrin ya da bölgenin meselesi. Tüm gezegeni etkileyen bir iklim olgusundan bahsediyoruz. Kuraklık yaygın hale geldiğinde barajların sayısı Eroğlu’nun iddia ettiği gibi beş senede iki katına da çıkarılsa işe yaramaz. Yağış olmazsa o barajları ne dolduracak? Her şeyden önce cevaplanması gereken basit soru budur. Kuraklık kırsaldaki çiftçinin üretimi, ekininin verimi ve rekoltesi gibi daha pek çok unsuru doğrudan etkileyen bir felakettir. Gıda fiyatları artar, çiftçi de kentli de kuraklıktan olumsuz etkilenir. Hatta köyden kente göçün önemli nedenlerinden biridir kuraklık. Daha da ötesi diğer canlılar için üreme, gelişme ve türün devamı konularında belirleyici bir iklim olayıdır. Bu kadar boyutlu ve karmaşık bir meseleyi baraj yaparak çözmeye kalkışmak hayal kırıklığından başka bir şey yaratamaz.

Baraj sevdasından dönmenin tam zamanıdır. Hidrolik paradigmanın dumanlandırdığı kafalardan kurtulmanın da öyle…

Not: Sevgili öğrencim Neda Enöz’e söz konusu haberi benimle paylaştığı ve bu yazının yazılmasına vesile olduğu için teşekkür ederim. 

Kaynaklar

[1] Hürriyet (19 Ocak 2018). Türkiye’ye bu yıl kar yağmayacak mı? NASA kar uzmanı Thomas Painter korkuttu http://www.hurriyet.com.tr/nasanin-kar-uzmanindan-turkiyeye-kotu-haber-40714806

[2] OSİ (11 Kasım 2017). Prof. Dr. Veysel Eroğlu “727 olan baraj sayımızı 5 yılda  2023 yılında http://www.ormansu.gov.tr/haber/prof.-dr.-veysel-ero%C4%9Flu-727-olan-baraj-say%C4%B1m%C4%B1z%C4%B1-5-y%C4%B1lda-1.454-e-y%C3%BCkseltece%C4%9Fiz

[3] Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (2017). Elektrik. http://www.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Elektrik

[4] Yaprak Koçer ve Nedim Kovan (16 Ocak 2018). Hürriyet. Karadeniz, HES denizi oldu… 10 yılda 203 HES yapıldı, 143’ü yolda. http://www.hurriyet.com.tr/karadeniz-hes-denizi-oldu-10-yilda-203-hes-yapildi-143u-yolda-40711636

[5] Bloomberg (21 Aralık 2017). Veysel Eroğlu: Son 44 yılın en kurak dönemini yaşıyoruz http://www.bloomberght.com/tarim/haber/2080707-veysel-eroglu-son-44-yilin-en-kurak-donemini-yasiyoruz

[6] Akgün İlhan (6 Ocak 2018). Aynı tas aynı hamam: Türkiye’nin kuraklıkla imtihanı https://yesilgazete.org/blog/2018/01/06/ayni-tas-ayni-hamam-turkiyenin-kuraklikla-imtihani/#_edn1

[7] TEMA (3 Aralık 2017). Kuraklık kapıda. http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1928&target=categorial1&type=2&detail=single

[8] Washington State University (8 Ağustos 2012). “New global warming culprit: Methane emissions jump dramatically during dam drawdowns.” ScienceDaily. https://www.sciencedaily.com/releases/2012/08/120808081420.htm

[9] International Rivers (2007). Greenhouse Gas Emissions from Dams FAQ https://www.internationalrivers.org/resources/greenhouse-gas-emissions-from-dams-faq-4064

[10] Akgün İlhan (2011). Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler (s. 29-31). İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları. http://www.suhakki.org/wp-content/uploads/2012/02/yenibirsupolitikasi.pdf

[11] Del Moral, L. ve Giansante, C. (2002). Constraints to drought contingency planning in Spain: The hydraulic

paradigm and the case of Seville. Journal of Contingencies and Crisis Management 8(2): 93-102.

[12] Akgün İlhan (2011). Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler (s. 29-31). İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları. www.suhakki.org/wp-content/uploads/2012/02/yenibirsupolitikasi.pdf

 

 

Akgün İlhan

[Oğuz gidiyor] Morei düzlüklerinde- Oğuz Tan

Kuzey Hindistan’ın Himalaya bölgesinde, Pang’dan yukarı 7 km tırmandım ve 4700 metredeki Morei Düzlükleri’ne(Morei Plains) ulaştım. Adından da anlaşıldığı üzere; neredeyse dümdüz, oldukça garip bir coğrafyada, 40 km boyunca çok iyi durumdaki asfalt yolda ilerledim. Bu 40 km boyunca tam anlamıyla hiçbir kaynak yok; içecek bir damla su bile bulamazsınız.

Ladakh bölgesinin, coğrafi sınıflandırmada bir alpin çölü olduğunu biliyordum. Morei düzlüklerinden bizzat geçince ise, bir ‘alpin çölünü’ çıplak gözle seyretme şansına nail oldum. Kişisel deneyimimi bir kenara bırakırsak; dünyanın herhangi bir yerinde, yıllık 250 mm’nin altında yağış alan bölgeye ‘çöl’ deniyor. ‘Alpin‘ ise, ağaçların ve ormanların yaşayabilecekleri yükseklik sınırının üstündeki bölgeler için kullanılan bir coğrafi terim.

Morei Düzlüklerinde, bölgenin kendine has bir mikro kliması olduğu ve bu sebepten asfaltın 4 mevsim bozulmadan, oldukça iyi durumda kaldığını, motosikletli bir gezginden duymuştum. Ladakh bölgesinde kışın ağır kar yağışı nedeniyle pek çok yolun kapalı olduğu, yazın açık olanlarının ise koşullarını göz önünde bulundurduğumda, burada, 4700 metre rakımda 40 km boyunca kaymak gibi pürüzsüz asfalt bir karayolunun olmasını hakikaten ilginç bulmuştum. Bölgenin mikro kliması konusunda herhangi bir kaynak bulup inceleyemedim açıkçası. Fakat bölgeyi bizzat görmüş biri olarak, bu bilgiyi oldukça mantıklı buldum.

Yol genel olarak çok ıssızdı, tek tük geçen araçlar Tata kamyon veya tankerlerdi. Karayolunun her iki tarafında da kupkuru bir arazi ve arazinin ardında yüksek tepeler vardı. Bulunduğum yükseklikten bu tepeler çok heybetli gözükmeseler de, hepsi de en az Ağrı Dağı kadar yüksektiler. Kupkuru ve ferah bir hava vardı.

Gökyüzündeki bulutlar beyaz birer pamuk şekeri gibi gözüküyorlardı; sanki elimi uzatsam yakalayacakmışım gibi. Mikro klimasıydı, yüksekliğiydi, oksijeniydi falan derken yoksa benim kafa mı güzel olmuştu? Nedeni ne olursa olsun, gerçekten de gökyüzünde muhteşem bir görüntü vardı.

 

Oğuz Tan- Bisiklet Gezgini

Göçmenler ve etnisite- Sermin Özürküt

Kuşlar göçerler.Yaşamlarına uygun olmayan çevre koşullarını bırakıp başka diyarlara uçarlar. Bitkiler göçemez. Kökleri ile toprağa bağlıdırlar. İnsanlar da kuşlar gibidir. Onlar da göçerler. Doğal afet olur, göçerler. Politik afet olur, göçerler. Kökleri yoktur. İnsanların ayakları, kuşların kanatları vardır. Her ayağı ya da kanadı olan da göçmez. Bunun için göçen kuşlara göçmen kuşlar, göçen insanlara da göçmenler denir. Göçenler, yaşadıkları ülkelere başka bir diyardan gelmişlerdir. Başka yerden geldikleri için de gelinen yerin yabancısıdırlar. Konuşulan dili bilmezler. Dil ile kavranılacak toplumsal kodları bilmezler. Bunları öğrendikçe yabancılıktan kurtulmaya başlarlar. Ancak, göç nedenleri ortadan kalktığında, geri dönemiyorlarsa da göçmen olurlar.

Göçmen, bıraktığı yerdeki hangi etnik bağlantıdan gelirse gelsin yerleştiği toplumun en zayıf halkasıdır. Çünkü, yaşamak için geldiği etnik yapıda, ne başat ne de azınlık etnisitesine dahil değildir. Yeni toplumsal yapının, bir tarafı çoğunluk etnisitesi, öteki de azınlık etnisiteleri ise, göçmenlik hiçbiriliktir. Etnik temelde hiçbir toplumsal karar işlevi yoktur. Olamaz da. Yeni ülkedeki kendi etnik grubu, -eğer varsa- homojen değildir. Bu grup da her etnik grup gibi farklı sosyo- ekonomik tabana sahip bireylerden oluşur. Bu nedenle, grubu oluşturan bireylerin ortak bir dünya görüşü etrafında birleşmeleri güçtür. Dünya görüşü olmadan da salt etnisiteye dayalı bir parti, hele de kitle partisi olamaz. Öyle olsaydı, ulus etnisitelerinin ırkçılıktan tutucu sağa, sosyal demokratlıktan sosyalistliğe kadar uzanan parlamenter siyasi partileri olmazdı.Değişik dünya görüşlerini temsil eden bu partilerden hükümete gelenler, göçmenlerin hayatını etkileyen kararlar alır. Günümüzde bu kararları, yükselişe geçen ırkçı partiler yönlendirmektedir. Bu yönlendirme güçlendikçe, dayanışmanın yerini, sınırlar arasına örülen duvarlar almaktadır. Göçmen adayı, sınırda ise, içeri sokulmaması gereken; içeride ise, topluma tehdit oluşturan kişidir. İstenmeyen ve zararlı görülen göçmen, bu politikayı doğrudan etkileyecek etnik grup gücüne sahip değildir. Göçmenin elindeki tek güç, ırkçı partiler dışındaki partiler içinde bu ırkçı görüşlere karşı mücadele etmektir. Ancak, göçmenlerin bir kısmı bunun tam tersini yaparak ırkçı partilere oy verirler. İsveç İstatistik Kurumu’nun son sayısal verilerine göre, göçmen kadınların yüzde onu, erkeklerin de yüzde onbeşi ırkçı partiye oy vereceğini belirtiyor. Bu oy oranı, bundan üç yıl önce yüzde üçlerdeyken katlanarak artıyor. Bugün seçim olsa, ırkçı İsveç Demokratları Partisi (SD)’ne oy vereceğini söyleyen bu seçmenler, ana ve babası yurtdışında doğmuş olan İsveç vatandaşlarıdır.

Yerleşilen ülkenin vatandaşı da olan bu çok çeşitli etnisitelerin tümü, göçmenlik şemsiyesi altında toplanır. Çünkü, göçmenlik, etnik grup oluşumunun ilk aşamasıdır. Politik açıdan bu aşamaya etnik kategori denir. Etnik kategori üyeliğinin temeli, konuşulan dil ile oluşur. Dil ile aktarılan tüm bilgi de bu dili konuşan bireyler arasındaki iletişim ve etkileşimi sağlar. Ancak, etnik kategorinin bireyleri arasındaki iletişim, dağınık; etkileşim ise belirsizdir. Bu nedenle de, kategori aşamasındaki etnik grubun siyasi hiçbir değeri yoktur. Çünkü, etnik ayrıştırma işlemini yerleşilen ülkedeki ulus etnisitesi yapar. Başat olan bu etnisite, Finliden Çinliye, Keldani’den Arap’a kadar uzanabilen birçok etnisiteyi, göçmen kategorisi altında toplar.

Bu kategorinin kimi bireyleri de, diğerlerinden üstün olduklarını düşünerek ırkçı partiyi seçerler. Örneğin bir keldani, kendini bir yahudiden üstün görebilir. Keldanilerin çoğu hristiyan olduğu için kültür ögesi olarak din, öne çıkarılır. Böylece de, hristiyan olmayan tüm etnisiteler aşağılanır. Örneğin bir yahudi, kendini bir araptan üstün görebilir. Yahudilerin çoğu musevi olduğundan müslüman olan bir arabı kendinden aşağı görebilir. Kaldı ki, önce gelen göçmen, sonra gelenden daha değerli olduğuna inanabilir. Sonra gelen de, kendi etnisitesinin, önce gelen etnik gSerminrupdan daha yetenekli, eğitimli ya da çalışkan olduğunu düşünebilir. Böylece, özdeyişin dediği gibi misafir misafiri, ev sahibi olduğunu söyleyen ırkçı parti de hiçbirini beğenmez.

Beğenilmeyen ve istenmeyen göçmen de, sıkıştırıldığı etnik mozayikden kurtulmak için farklı gördüğü yanını öne çıkarabilir. Bu farklılığı,’farklı ama eşit’ görmek yerine ırkçılık ideolojisinin ’farklı ama üstün’ sarmalına girer. Göçmen, bunu ya politik körlük ya da diğer partilere ders vermek için yapar. Nedeni, ne olursa olsun sonuç değişmez. Ülkedeki yabancı varlığını sınırlayan, kısıtlayan ve reddeden partiye oy veren göçmen, kendi kendini yadsımış olur. Çünkü, ırkçı parti, etnik farklılıkların ulus etnisitesini tehdit ettiğine inanır. Bu nedenle de, parti programında, asimilasyona öncelik vererek entegrasyonu reddeder.  Entegrasyon, hem ulus etnisitesini etkileyerek hem de ondan etkilenerek gelişen iki yönlü değişimdir. Asimilasyon ise, tümüyle ulus etnisitesinin etkisi altında yürütülen tek yönlü uyumdur. Bu zorunlu uyum, göçmen etnisitelerinin var olan toplumsal yapıyı bozduğu söylenerek uygulanır. Ayrıca, ırkçı parti sözcüleri, göçmenlere ayrılan her kuruşun aslında ulus etnisitesinin hakkı olduğunu vurgular. Böylece de, toplumun zayıf konumdaki tüm etnisitelerini  karşı karşıya getirir. Örneğin her etnik grubu etkileyen sosyal adaletsizlikten işsizliğe kadar uzanan tüm sorunların nedeni olarak, sadece göçmenler gösterilir.

Bu politikayı engellemenin yolu, ırkçılığa karşı mücadele eden partileri desteklemekten geçer. Bunun tersini yaparak ırkçılığa  destek veren göçmen, büyük bir çelişkiye düşer. Çünkü, oy verilen ırkçı parti politikası, bizzat göçmenin kendisine düşmandır.

Bu çelişkili durumu, İsveçli düşünür Thomas Thorild, şöyle ifade eder :

” Özgürce düşünmek önemlidir ama

Doğru düşünmek, daha önemlidir ”. 

 

Sermin Özürküt

İsveç Sol Parti eski Milletvekili

 

 

Fethiye Çetin: Kâbusları Hakikat ve Adalet

Hrant Dink, katledilişinin 11. yıldönümünde, vurulduğu yerde, kurucusu olduğu gazetesi Agos binasının önünde geniş bir kalabalığın katılımıyla anıldı. Bu seneki konuşmayı Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin yaptı.

Fethiye Çetin’in konuşmasının tamamı şöyle:

“Merhaba Canlar,

Adalet ve Hakikat sevdalıları,

Umudun ve Sokağın güzel çocukları, Merhaba,

Bundan on bir yıl önce, Hrant Dink’i, bu kaldırımda, ensesinden vurarak katlettiler.

Aylar öncesinden Hrant’ın evi ve Agos çevresinde keşif yapıp kroki çizen, tetikçi timi koordine eden jandarma, polis ve istihbarat görevlileri o gün burada, bu kaldırımlarda, kafelerde, simitçi dükkânlarında uzun süreden beri planladıkları cinayetin işlenmesini bekliyorlardı.

Cinayetin, plana uygun bir şekilde işlendiğinden ve tetikçilerin kaçtığından emin olduktan sonra bu defa, cinayet soruşturması yapıyormuş gibi aslında cinayetin izlerini ortadan kaldırmaya, delilleri karartmaya, sonradan silecekleri kamera görüntülerini toplamaya giriştiler.

Cinayeti başından sonuna kaydetmiş olmalarına rağmen, delil topluyor”muş” gibi, soruşturma yapıyor”muş” gibi yaptılar. Ve bu “-mış gibi yapma” hali hiç bitmedi.

O gün devlet buradaydı. Polisiyle, jandarmasıyla, istihbaratçısıyla devlet buradaydı. Ama Hrant Dink’in can güvenliğini sağlamak ve yaşama hakkını korumak için değil, tetikçilerin işini yaptığından emin olmak için buradaydı.

Hrant Dink cinayeti, siyasi cinayetler ve suikastlar geleneğinin ilki değildi kuşkusuz ve maalesef sonuncusu da olmadı.

Ama Hrant Dink cinayeti, toplumda hesap edemedikleri bir tepkiye yol açtı. “Artık yeter” dedirtti. Cenaze töreninde yüzbinleri buluşturdu ve birkaç tetikçiyle kapatmak istedikleri dosyayı bir türlü kapatamıyorlar.

Çünkü sizler ve bugün burada bulunamayan ama yürekleri burada olanlar, bu ülkenin yiğit ve iyi insanları, on bir yıldır soğuğa, kara, kışa, yağmura, baskıya rağmen hakikati ve adaleti talep etmekten vazgeçmediniz.

***

Osmanlı’dan Cumhuriyete, tek parti sisteminden çok partili hayata, askeri vesayet rejiminden tek adam rejimine, rejimler, sistemler değişiyor da devletin karakteri, yöntemleri, zulmü değişmiyor.

Hasan Fehmi cinayetinden Sabahattin Ali’ye, Abdi İpekçi’den Doğan Öz’e, Uğur Mumcu’dan Musa Anter’e devlet görevlilerinin yer aldığı ve katillerin korunduğu bütün cinayetler, devletin “siyasi cinayet geleneği”nin bir parçası ve devletin varlık unsurlarından biri.

İsimleri farklı olsa da katiller hep aynı: Hamidiye Alaylarından Teşkilatı Mahsusa’ya, Seferberlik Tetkik Kurullarından Kontgerilla’ya, Özel Harp Dairelerinden JİTEM’ e…

Bugün de PÖH’ler, JÖH’ler ve bu gelenekten cesaret alan, cezasızlık zırhıyla korunacağından emin olan HÖH’ler.

Bir dönem, “FETÖ”lerle saf tutup harcadıkları “ETÖ”ler, sonra “ETÖ”lerle birlik olup tüm suçları üstüne yıkmaya çalıştıkları “FETÖ”ler.

Çünkü makine aynı makine, değişen sadece makinist ekip. Bakmayın bugün zıt kutuplardaymış gibi göründüklerine, birbirlerinin gözlerini oyduklarına; aynı düzlemin, aynı aygıtın parçalarıdır onlar.

Kavgaları, devleti ele geçirme ve ele geçirilen mevzilerin tahkimiyle, iktidarlarını daimi kılmakla sınırlıdır.

Demokrasi, barış, adalet, insan hakları gibi dertleri de yoktur onların.

Ama kâbusları aynıdır ve aynı korkudan kaynaklanır: Hakikat ve Adalet.

Ölümüne korktukları hakikatin üstünü örtmek, ilk savunma hattıdır onların. Çünkü ardından adaletin geleceğini ve Ermeni soykırımından, Dersim’e, Maraş’tan, Sivas’a İlhan Erdost’tan Metin Göktepe’ye, Taybet İnan’dan Kemal Kurkut’a, Sevag Balıkçı’ya, Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye işledikleri bütün cinayetlerin hesabının sorulacağını bilirler.

Hakikatin gizlenmesi ve iktidarın devamı için Devletin her daim düşman ilan ettiği Ermenileri, Kürtleri, Alevileri, solcuları, muhalifleri sindirecek ve yok edecek çeteler kurar, eli kanlı katilleri seferber ederler. Eski suçlarını örtmek için yeni suçlar da işlerler.

Üstelik bu, dünyanın her yerinde böyledir. Devlet denilen mekanizma her özgürlük arayışını, her eşitlik ve adalet talebini kanla, şiddetle, vahşetle bastırır. Ama karşısında da Prometeus’ları, Spartaküs’leri,  Rosa Parks’ları, Mandela’ları, Martin Luther King’leri, Gandi’leri, Plaza Del Mayo Anneleri’ni bulur.

Adını bilemediğimiz, saymadığımız nice direnişçiyi…

Ve sonunda direnenler kazanır. Mandela hapisten çıkar, ırkçı devlet sistemi yıkılır ve devlet başkanı olur. Hindistan’da Gandi ve taraftarları sömürgeci İngiltere’yi ülkeden kovar. Rosa Parks otobüse istediği kapıdan binip, istediği yerde oturur.

***

Bundan on dört yıl önce de yüz yıllık bir hakikati örtmek için Hrant Dink’i gözden çıkardılar. İktidar kavgalarını onun yaşamı üzerinden yürüttüler. Bugün de kavgalarını yine onun üzerinden, bu defa davalar aracılığıyla yürütüyorlar.

On bir yıl önce canını aldıkları Hrant Dink’i kendi hesaplaşmalarına alet etmeye devam ediyorlar.

İnanmamızı istedikleri yeni bir senaryo yazdılar ve artık peşlerini bırakmamızı istiyorlar. Bu yeni senaryoya göre, Hrant’ın katilleri, dün birlikte oldukları ancak bugün aralarında giriştikleri iktidar savaşını kaybeden gruptur.

Yazdığınız her senaryo hakikatin küçük bir parçasıdır beyler, bizi bunlarla kandıramazsınız, yazın bir tarafa: hakikatin kendisini ve tamamını istiyoruz. Bunun çok zor olduğunu biliyoruz. Ancak biz faili göstermekten de yargılamaktan da vazgeçmeyeceğiz.

“Dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”(Albert Einstein)

Dünyanın benzer başka ülkelerinde olduğu gibi bu topraklarda da zalim, hep seyircilerinden aldı gücünü, seyircileriyle güçlendi, “suç”, seyircilerinden alınan zımni onayla ‘suç’ olmaktan çıkarıldı. Failler yargılanmadı, suçlar cezasız kaldı.

1915 soykırımı da seyircisini görgü tanığı kılmakla kalmadı, bu büyük kötülük sırasında ve sonrasında işlenen bütün suçlarda olduğu gibi toplumun geri kalanını da suç ortağı kıldı. Yalnızca direnenlerin, haksızlığa itiraz edenlerin elleri temiz kaldı.

Yeni bir devlet, yeni bir millet yarattılar ama bu topraklara huzur gelmedi. İktidar oldular ama bir türlü rahatlayamadılar.

Çünkü Levinas diyor ki: “Öteki üzerinde mutlak iktidar, ancak öldürerek mümkün. Fakat öldürünce, üstünde iktidar arzulanan şey de artık ölmüş oluyor.”

Çünkü Soykırımla, o büyük kötülükle yüzleşmedikçe, hayatlarımızı esir alan şiddetin devamı kaçınılmazdır ve nitekim öyle de oldu.

Çünkü Arendt’in de hatırlattığı üzere, “kötülük bir kere yaşandıysa, yeniden yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Yaşanmış olan bilince yazılır ve geçmişe ait olduğu kadar geleceğe de ilişkindir.”

Kötülüğün ayak seslerinin her geçen gün biraz daha şiddetlendiği, hayatlarımızı tümüyle tehdit ettiği günlerden geçiyoruz.

OHAL, sürekli ve kalıcı hale getirilmiş durumda.

Legal bir partinin eş başkanları, milletvekilleri cezaevlerine dolduruldu, seçilmiş belediye başkanları görevden alındı. Gazeteciler, hak savunucuları, başka devletlerle kirli pazarlıklar için hapislere tıkıldı.

İfade özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Gazeteler, televizyonlar kapatıldı, kitaplar toplatıldı.

KHK’larla yüz binlerce çalışan, haklarında bir yargı kararı olmaksızın işinden gücünden edildi. Bu da yetmiyormuş gibi “işimi geri istiyorum” diyerek açlık grevine başlayan Nuriye ile Semih hapse atıldı.

İş cinayetleri, kadın cinayetleri katliam boyutlarına ulaştı.

Sadece insanlar, hayatlar değil kıyılan. Yüzyıllara direnen Kurşunlu Cami, Surp Giragos Kilisesi, Dört Ayaklı Minare gibi tarihi değerlerle simgeleşen koca bir semt, bir adı da Gavur Mahallesi olan Sur, bir kaç ay içinde kelimenin gerçek anlamıyla dümdüz edildi; elbette yine devlet gözetimi altında. Parklar, anıtlar, mezarlıklar yıkıldı, kiliseler tahrip edildi. Ölü bedenlere, cansız kemiklere bile zulmedildi.

Yetmezmiş gibi sivilleri suç işlemeye cesaretlendiren hatta teşvik eden KHK ile ve her gün bir yenisini duyar hale geldiğimiz silahlı eğitim kamplarıyla sanki başka suçların, katliamların hazırlığı yapılıyor.

Geçmişin ağır ve utanç dolu yüküyle baş edememiş bu topluma yeni ve ağır utançlar mı yaşatılacak yoksa?

Bu toplumun geleceği çocuklarımıza utançtan başka devredeceğimiz bir şey yok mu?

Var elbette,

Çocuklarımıza suçların, vahşetin utancını değil demokrasiyi, farklılıklarla bir arada yaşama, haksızlığa, zulme direnme kültürünü miras bırakmak hala mümkün. Bunun için;

Tahir Elçi olup şiddete karşı çıkmanın, barışı savunmanın,

Barış İçin Akademisyenlerin yanında, yüksek sesle “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diye haykırmanın,

Cumartesi Anneleri ile birlikte, ısrarla ve sebatla bıkmadan usanmadan çocuklarımızın mezarlarını ve katillerini aramanın,

Osman Kavala gibi halklar arası diyaloğa, birlikte yaşama iradesine, Anadolu’nun kültürüne, sanatına, şarkısına, türküsüne yeniden can vermenin,

Yargıçların, savcıların, kafalarını kuma gömdükleri, baroların utangaç demeçler vermek dışında bir şey yapmadıkları bu ortamda 42 haftadır, hak, hukuk, adalet diyerek Adalet Nöbeti tutan avukatların yanında nöbet tutmanın zamanıdır.

Ahmet Şık’ın şahsında, zulme boyun eğmeyen, dik duran gazetecilerin sesine ses katmanın,

Nuriye ve Semih’in şahsında KHK zulmüne direnenlerin haklı mücadelesine omuz vermenin,

Ayşe Öğretmen gibi “çocuklar ölmesin” diye haykırmanın vaktidir.

Nasıl mı yapacağız?

Sokak yaşamdır, özgürlük alanıdır, kadınlardan öğrenelim ve sokağı terk etmeyelim,

Katillerin ve hırsızların değil, Ermeni komşularını her türlü tehlikeyi göze alarak koruyan Hacı Halil’lerin, Ermenilerin öldürülmesine karşı çıkan ve bunu hayatıyla ödeyen Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’nin yolunda yürüyelim.

Hrant Dink olalım, birleştirdiğimiz kollarımızı koskocaman açıp koca dünyayı saralım da içine sevgiyi koyalım.

Gelin Hrant Dink olalım, barışın, demokrasinin, beraber yaşama kültürünün ve diyaloğun en geniş cephesini oluşturalım.

Dünya kurulalı beri adalet, özgürlük, eşitlik, barış için mücadele edenlerin, yaşadığı cehennemi cennete dönüştürmeye talip olanların soyundanız. Daha önce yaptık, yine yaparız.”

 

(AGOS)

Kadıköy Emniyeti, “Sadece Diktatör”ü ilçe genelinde yasakladı

Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü, Kadıköy’deki açık ve kapalı tüm alanlarda “Sadece Diktatör” oyununun sahnelenmesini yasakladı.

Yasak kararında, oyunun kamu düzenini ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyeceği, toplumsal huzur ve güvenliği bozabileceği gerekçe gösterildi.

Yasak kararına tepki gösteren Barış Atay Yasak kararına Twitter’dan yaptığı paylaşımlarla tepki gösteren Barış Atay, “Ellerinde oyuncağa dönmüş hukuk sisteminden bir beklentimiz yok, o yüzden bu yasak için mahkemeye başvurmayacağız. Fakat size söz, #SadeceDiktatör herkese ulaşacak. Çok yakında!” dedi.

Sansür ilk değil

Onur Orhan tarafından yazılan oyunu Caner Erdem yönetiyor, Barış Atay tarafından ise sahneleniyor.

Atay’ın oyunu Artvin İl Özel İdaresi tarafından da engellenmişti. Halkevleri’nin açtığı davada ile oyunun engellenmesine yürütmeyi durdurma kararı verilmişti. Salonun oynanacağı sahnenin kapısı ise zincirle kilitlenmişti.

“Sadece Diktatör” oyunu Ankara, Van, Antalya, Burdur, Denizli, Uşak, Alaşehir, Manisa ve Konya’da da engellemeye uğramış, tepkilere neden olmuştu.

 

(Bianet)

Çevre Mühendisleri Odası: Tehlikeli atıklar İstanbul ve Ankara’ya sevk ediliyor

Karabük’ten, İstanbul ve Ankara’ya üstü açık kamyonlarla tehlikeli toksik atık sevkiyatı yapıldığı iddia edildi. Çevre Mühendisleri Odası, bu atıkların çimento fabrikalarında hammadde olarak kullanılmasının kararlaştırıldığını açıkladı.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası(ÇMO) Genel Başkanı Baran Bozoğlu, Karabük Organize Sanayi Bölgesi’nden İstanbul ve Ankara’ya tehlikeli ve toksik atık sevkiyatı yapıldığını açıkladı. Bozoğlu, atıkların yüksek oranda ağır metal kurşun içerdiği için “depolanamaz” nitelikte olduğunu belirterek, “Karayolu ile taşınırken geçtiği bölgeler dahil depolandığı alanlar büyük risk altında. Sevkiyat acilen durdurulmalı” dedi. Bozoğlu, ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın tehlikeli atıkların kontrolsüzce depolanması nedeniyle firmaya geçen yıl 2 milyon TL ceza kestiğini ancak sonra bu atıkların çimento fabrikalarında alternatif hammadde olarak kullanılmasını kararlaştırdığını kaydetti.

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Genel Başkanı Baran Bozoğlu

Atıkların içerisindeki kurşun miktarının olması gerekenin 15 kat üzerinde olduğuna dikkati çeken Bozoğlu, “Kurşun miktarı insan ve çevre sağlığını ciddi anlamda tehdit ediyor. Bunların ön işleme tabi tutulması gerekiyor” dedi. Bakanlığın tüm bu saptamalara karşın çelişkili bir işlem yaptığını sözlerine ekleyen Bozoğlu, şöyle devam etti:

“Bakanlık Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, atıkları bu kez tehlikesiz kabul ederek atıkların çimento fabrikalarında alternatif hammadde olarak kullanılabileceğine karar verdi. Ulusal mevzuatımıza ve mühendislik bilimine göre yüksek seviyede kurşun ihtiva eden bu atıkların düzenli depolama sahasında depolanması bile mümkün değil. Kurşun, ölü doğum, davranış bozukluğu, hipertansiyon, anemi ve ölüme sebep oluyor. Ciddi çevresel etkileri olan bu maddenin bulunduğu atıkların doğru yönetilmesi gerek.”

Karabük OSB’den yola çıkan atıkların karayolu ile İstanbul ve Ankara’ya taşınırken geçtiği bölgelerin ve depolandığı alanların büyük risk altında olduğuna dikkati çeken Bozoğlu, “İstanbul ve Ankara Valisini göreve çağırıyorum. Bu atık kamyonlar durdurulup mutlaka kontrol edilmeli” dedi.

 

(Birgün)

Hayvanlara eziyet bitmiyor: İstanbul’un göbeğinde kemerle dövüp bıçakladılar!

Adalet Bakanlığı’nın hayvanlara uygulanan şiddet ve işkenceyi önlemek amacıyla hazırladığı torba yasa tasarısı tartışılırken, sokak hayvanlarına yönelik şiddete bir yenisi daha eklendi.

İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde gece saatlerinde sokakta dolaşan dört kişi, ara sokakta karşılarına çıkan iki köpeği kemerle dövüp bıçakladı.

Bir süre köpeklere işkence eden grup, daha sonra yürüyerek uzaklaştı. Köpekleri ise saldırganların arkasından gitti.

Bunun üzerine grupta bulunan iki kişi sokak köpeklerini kemerle döverek kovaladı. İçlerinden bir kişi, yanında bulunan bıçağı ile köpeklerden birini bıçakladı.

Saldırganlar bir süre sonra yürüyerek olay yerinden uzaklaştı. Yaşananlar, sokağı bakan bir güvenlik kamerası tarafından kayıt altına alındı.

Torba yasa tasarısındaki değişiklikleri İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi üyelerine sorduk

 

(Gazete Duvar)