Ana Sayfa Blog Sayfa 2871

[Babil’den Sonra] Bir şarkı avcısı: Alan Lomax

Milyonlarca yıl içerisinde evrimleşen zengin biyolojik çeşitliliğin son elli-altmış yıl içerisinde insan merkezli nedenlerle yok olma riskiyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız yeryüzünü ekolojik bir yıkımın eşiğine taşıdı. Bugün iklim yıkımının sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz.

Aynı şekilde tüketim kültürünün ve popüler kültür çılgınlığının kültürel çeşitlilik üzerinde de benzer bir yıkımı, yok oluşu getirdiğini söylemek mümkün. Blue Jean, fast food, pop müziği ve televizyon dizileri vs. ile küresel düzeyde kendisini hissettiren tek tip yaşam biçiminin yaygınlaşmasıyla yerel-bölgesel kültürler ve renkler yok oluyor ne yazık ki.

Geçen yüz yılın ilk yarısından itibaren gelişen ses kayıt teknolojileri sayesinde yerel müziklerin kayıt altına alınmasıyla bugün artık belki de yaşamayan veya unutulmaya yüz tutmuş bazı müzikal sesleri, şarkıları, dilleri, günlük yaşamdaki ritüelleri o kayıtlar sayesinde bilebiliyoruz.

Bugün size Açık Radyo, Babil’den Sonra programında dinleteceğim kayıtlar Amerikalı bir müzikoloğun çabasıyla günümüze kadar gelebildi.

Alan Lomax 1915’de Birleşik Devletler’in Teksas eyaletinde dünyaya gelmiş. Babası John A. Lomax, Texas A & M’de profesör ve aynı zamanda da Texas folkloru ve kovboy şarkıları araştırmacısı ve arşivcisiymiş.

Alan Lomax da müzisyen, sözlü tarihçi, folklor araştırmacısı, akademisyen, yazar, radyo programcısı ve film yapımcısı olarak babasının izinden devam etmiş. Başarılı bir eğitim hayatı geçiren Lomax, 1930’da okulu bitirip Harvard’da okumaya hak kazanır ama annesinin rahatsızlığı nedeniyle vaz geçip Texas Üniversitesi’nde eğitimine devam eder. Sonraki yıllarda Harvard’da okumaya devam edecektir. Büyük Buhran yılları birçok Amerikalı aile gibi Lomax ailesini de etkiler.1933 yılında ilk alan kayıtlarını yapmaya başlar. Amerikan halk şarkılarının ilk ticari kaydını 1939’da o yayımlar. Woody Guthrie’nin Dustbowl Balads albümü de Lomax & RP Weatherald yapımı olarak 1940’da yayımlanır. Aynı yıl Texas Hapishanesi şarkılarını kaydeder.

1942’de Anglo- Amerikan Baladları, Dans ve Spiritüelleri; Afro- Amerikan Ruhani, İş Şarkıları ve Baladları; Blues ve oyun şarkıları, Bahama Kayıtları; Fransız Baladları ve Dans Müzikleri; İspanyol Dini Şarkıları ve Oyun müziklerini 5 albümlük bir çalışmada yayımlar.

1944’de BBC için üretilen 5 albümlük ballad operasının metinlerini yazar.

Lomax’ın hazırladığı Bay Jelly Lord’un Destanı, bir caz müzisyeni hakkında kaydedilmiş ilk biyografi çalışmasıdır. 1938-1947 yılları arasında yayımlanan 12 albümden oluşmaktadır.

1947-49 yıllarında 10 albümlük bir çalışmada Amerikan Halk Şarkıları külliyatını yayımlar. Burl Ives kayıtları da bu çalışmada yer alır.

1950-1958 yılları arasında 10 albümden oluşan İngiliz Halk Müziği arşivini yayımlar. 1959’de İskoç Halk Müziği arşivinin oluşmasında önemli bir yeri olan çalışmasını hazırlar.

1952-1953 yıllarında İspanya’yı gezer ve alan araştırması kayıtlarını 11 albümlük bir seri halinde yayımlar.

1955-1964 yılları arasında Columbia Records için halk şarkıları arşivi derler. Bu seride İrlanda’da, Yeni Gine’ye; Avrupa’dan Uzak Asya’ya, Avusturalya’ya, Balkanlara kadar birçok kayıt yer almaktadır. Bu çalışma 18 albüm halinde yayımlanır.

1958’de İtalya’da yaptığı geleneksel halk şarkıları kayıtlarını yayımlar.1959’da Birleşik Devletler’de Parchman Çiftliği ve Mississippi Devlet Hapishanesi’nde ilk Negro Hapishane ve İş Şarkıları kayıtlarını yapar. Aynı yıl Carnegie Hall’de Halk Şarkıları Festivali düzenler. United Artist için Bluegrass kayıtları yapar.

Amerikan Halk Müziğinin ilk stereo kayıtlarını 1959’da kaydeder. 7 albümden oluşan bu set müzik kayıt tarihi için de önemli bir adım olur. Ardından 1960’da 12 albümden oluşan Southern Journey çalışması gelir.1964’de Woody Guthrie ile 1940’da yaptığı sözlü tarih çalışmasını 4 albüm halinde yayımlar.

Alan Lomax bir film yapımcısı ve senaristtir. 1945 yılından başlamak üzere 1986 yılına kadar çok sayıda belgesel filme imza atar.

1965, 1992 yılları arasında kayıt altına aldığı onlarca albüm çeşitli plak şirketleri tarafından yayımlanır.

1940’lı, 1950’li yıllarda yaptığı radyo yayınlarıyla tüm dünya halklarının müziklerini geniş kesimlerle buluşturdu.

Alan Lomax aynı zamanda bir halk şarkıları yorumcusudur. Alan Lomax & Ramblers grubunun yorumladığı blues, ballads ve kovboy şarkılarının yer aldığı çeşitli albümler kaydeder.

Binlerce şarkı ve röportaj kayıtlarını alüminyum ve asetat diskler üzerine kaydeden Lomax’ın bu kayıtları 2004 yılından bugüne Kongre Kütüphanesi’nde korunuyor.

Lomex aynı zamanda siyasi bir aktivist olarak dönemin iktidarların baskısı altında da kalmış. 1942’den 1979’a kadar birçok defa FBI tarafından sorgulandı. Amerikan Komünist Partisi’ni desteklemekle itham edildi. Lomax’ın hayatını bir gazete yazısına sığdırmak mümkün değil. Kültürel eşitlik, özgürlük ve adalet için de mücadele eden, çağının tanığı, çok yönlü, çalışkan bu romantik adamı merak edenler için bazı adresler vermek istiyorum:

Bu sayfadan Lomax’in çalışmalarını takip edebilir, http://research.culturalequity.org/home-audio.jsp,

Bu sayfadan ses ve görüntü kayıtlarına ulaşabilirsiniz https://www.youtube.com/user/AlanLomaxArchive

Daha önceki programlarımdan birinde Lomex’in İspanya ve Akdeniz adalarında yaptığı kayıtlardan örnekler dinletmiştim. Bugün de Elın Lomex’in Birleşik Devletleri’in güney eyaletlerinde 1959-1960 yıllarında yaptığı kayıtları dinletmek istiyorum.

Alan Lomax ve onun gibi kültürel çeşitliliğin yaşatılmasına hizmet edenlere hepimizin birer şükran borcu olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: Kültürel Sermaye Derneği

 

Ercüment Gürçay

 

[Hermit] Haritada bir nokta – Ayşegül Sağlam

İçimizdeki aidiyet duygusu mudur yoksa 50’lerden sonraki iç göçün sonucu mu bilinmez; en sevdiğimiz sorudur: “Hemşehrim, memleket nere?”. Adeta sosyalleşme aracıdır. Mesela sohbet ortamı yaratmak istediğiniz kişiye “Havalar da ısındı” derseniz, karşılığı “Evet.” olacaktır. Bu cümle sohbeti kısır bırakır. Hâlbuki memleket konusu uçsuz bucaksız. Asya ile Avrupa arasında bir köprü olan güzel ülkemde savaştı, işsizlikti derken kimse oturduğu yerde duramamış. Herkes, bazen ihtiyaçtan bazense mecburiyetten bir yerlerden bir yerlere gitmiş. Dolayısıyla bu soru neticesinde mutlaka karşınızdaki kişiyle bir yerlerden ortak bir nokta bulursunuz. Ama bu soruyla karşı karşıya kalmanın söyle bir sıkıntısı da vardır. Soruyu soran kişiyi ikna etmek durumundasınızdır. Verdiğiniz cevap karşınızdakini öyle kolay kolay tatmin etmeyebilir. Anne tarafını söylersin, -onu saymaz- baba tarafını ister; üç göbekten memleketini söylersin; ‘Onu geç, onu geç! Esas nerelisin?’ diye nüfus müdürlüğünü, e-devleti zorlayacak bilgileri edinmeye çalışır… Böyle nafile bir çabadır memleket meselesi. Sonu gelmez.

Benim nereli olduğuma gelirsek; babam Kumkapılı, annem Eyüplü. İyot kokusu bağımlılık yapmış herhalde, evlenip gelmişler Beşiktaş’a, haliyle ben Beşiktaşlıyım. Anlayacağınız bizde rakım hiç yükselmemiş. Bizde sular hep 100 derecede kaynıyor. Balığı çok sevmemin sebebi de budur belki. Birçoğunun ismini bilirim, görünce tanırım. Sarıkanatın; küçüğünün çinekop, büyüğünün lüfer olduğunu; lüferin sonunun yaklaştığını ama tadına da doyum olmadığını; palamutun ne zaman yağlandığını bilirim mesela. Ama bunları bilmemin tek sebebi memleket meselesi değil galiba. Bir yerde okumuştum. “Çiçek ve balık isimlerini bilmeyen hikâye yazamaz.” demiş biri. İste onu okuduktan sonra daha bir merak sardım çiçeklere de balıklara da. Evvel ezel çok severim hikâyeyi. En sevilen, en çok okunan tür romandır aslında ama ben ancak üniversiteden sonra alıştım romana; ondan önce hep hikâye… Yukarıdaki sözü söyleyen de benim en sevdiğim hikâyeci olunca ne yapayım? Başladım balıkları, çiçekleri öğrenmeye. Sanki bu tılsımlı bir şeymiş gibi geldi bana. Sanki onları öğrenince düğüm kendiliğinden çözülecek ve ben yazmaya başlayacaktım. Böyle bir hayalle, Sait Faik sayesinde başladı bu tutku. Ama hala çok eksiğim vardı. Mesela Beşiktaş da deniz kenarıydı ama o kadar da denizli bir yer değildi. Bana daha çok denizi olan bir yer lazımdı. Haritadaki ‘O’ nokta… Onu da buldum. Geldim kendisinin iki üst sokağına yerleştim. 50 seneyle komşu olma fırsatını kaçırmış olsam da bu halimden de oldukça memnunum.

“Çocukluğumdan beri ne zaman haritaya baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar. (…) Haritada ada görmeyeyim. İçimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.”

O böyle dile getirmiş, sayesinde yazarlığını çok daha başka bir noktaya taşıyacağı adayı. Sanki anakaradan uzaklaştıkça pastan, kirden de uzaklaştığını düşünmüş hep. İnsanların, şehir tasalarından uzaklaştıkça daha sakin, daha namuslu yaşamlar sürdüğüne inanmış. Geçen yıllar aslında durumun tam da böyle olmadığını göstermiş tabii ki yazara. Çünkü insan her yerde insanmış ve onun olduğu her yerde adaletsizlik de varmış pas da kir de… Ama bütün bunlara rağmen kopamamış adadan. Ne de olsa griyi siyah yapan beyazı anca gri yaparmış. O da kendisini kalemiyle avutmuş. Çünkü kendisinin tabiriyle; yazmasaymış deli olacakmış. O da yazmış.

Yazmakla ilgili o kadar laf söyledim; ada, tılsım, çiçek, balık… Ama muhtemelen keramet ne adada ne tılsımda ne çiçekte ne balıkta… O, insana öyle güzel gözlerle bakmayı başarmış ve bunu öyle samimi bir dille ifade etmiş ki… Bu yüzden her okuduğumuzda; Vasili ile balığa çıkan, Yorgiya’ya âşık olan, Ali Çavuş’la kahve içen bizmişiz gibi geliyor. Çıkın mesela Kalpazankaya yoluna; mutlaka duyarsınız ‘Hişt hişt’ sesini, nereden geldiğini bulamasanız da. Kayanın üzerindeki topal martıyı da görürsünüz dönüş yolunda.

Yanılmıyorsam Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözüydü: ‘Bir yeri dolaşırken elimde orayı anlatan şairlerin, yazarların kitabı olur. Onları okuyarak gezince; onların gözüyle, diliyle, daha bir anlamlı gezerim.’ demiş. Ne de güzel söylemiş. İstanbul’u; Beyoğlu’nun sokaklarını, Burgazada’yı, Sait Faik’i okumadan gezince bir şeyler eksik kalır sanki. Oraların ve daha nicelerinin ruhunu anlamak için ihtiyacımız var romana, şiire, hikâyeye…

Yıllardır giderim Sait Faik’in evine. Kapıda bir anı defteri vardır. Hep elim gider yazmaya, vazgeçerim. ‘Koca yazara ne yazacağım, nasıl ifade edeceğim?’ diye. Bugün yine gittim, defteri gördüm, yazmadan çıktım. Sonra geldim eve, birkaç hikâyesini okudum. O kadar doldum ki oturdum bu yazıyı yazdım. O da demişti ya, işte o hesap. Yazmasaydım deli olacaktım.

 

 

Ayşegül Sağlam 

Radyo 3 üzerine II

Radyonun ve özellikle klasik müzik yayını yapan radyonun kentle ilişkisinin anlamı

Yazının ilk bölümünde, daha çok radyonun politik ve ideolojik süreçlerle ilişkisi ve devlet radyosu yayınlarından birinin (Radyo 3) sadece klasik müzik dinleyenlere ayrılmış olmasının anlamı, radyonun yerelliği ve kentle ilişkisi ve buradaki “seçkincilik” ögesinin nasıl yorumlanabileceği vb. gibi konular üzerinden durulmuştu. Bu yazı, ilk bölümün devamı niteliğinde olan, radyo-kent ilişkileri ve klasik müziğin nitelikleri bakımından bu tür bir radyonun kent üzerindeki olası etkileri üzerinde yoğunlaşacak.

Klasik müzik yayını yapan bir radyonun eksikliği veya sağladığı olası kazanımları/ kültürel etkileri üzerinden düşünürken, oldukça karmaşık ve çok sayıda bilinmeyeni içeren durumu biraz daha netleştirebilmek için, bir-kaç soru üzerinde durmak ve iki konuyu biraz açmak, yararlı olacak: Kent-radyo ilişkisinin temel özellikleri nedir ve klasik (batı) müzikleri yayınlayan radyonun temel özellikleri nedir?

İkinci soru ile başlayalım. Klasik müzik türünün ayırt edici özelliklerini biraz açıklamak, bu müzik türüyle kentin etkileşimi hakkında düşünmeyi kolaylaştıracaktır. Bu türün (kent/ kentliyle etkileşimi açısından) temel özelliklerini bir-kaç cümle ile açıklayabilmek, çok zor olsa da, belki (her biri tartışmalı) şu tür önermeler düşünülebilir:

  • Müziğin çoğul/ çok sesli yapısı, çok sayıda ve farklı ses yapısı olan çalgı aletinin bir arada kullanılması, farklı seslerin birlikte duyulması ve sağlanan harmoni ve uyum (ya da karşıtlıklar), doğası gereği, kentlileri, daha çoğul algılama ve davranmaya, düşünsel olarak hazırlar. [Nazi Almanya’sının ve Hitler’in, bir Beethoven tutkunu olduklarını da düşünerek, bu önermenin ne kadar doğru olabileceğine dair bir kuşku doğuyor. Pamuk tarlasından ve yoksul-tutsak insanların ruhundan doğan cazın tam tersine, soylu sarayından ya da kiliseden doğan bu müzik ile çoğulculuk, demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar arasında bağ kurarken, bu nedenle çok dikkatli davranmak gerekiyor. (Ancak, bu türe, soyut bir kavram olarak bakıldığında ve evrimi de dikkate alındığında, önermeler yine de tartışmaya değer olabilir.)]
  • Klasik müzik bestecileri yerel materyal derlemekle ve kullanmakla birlikte, ürünlerinde evrensel standartların ve ölçülerin ağırlığı, genellikle daha fazladır. Bu nedenle (dünya edebiyatını izlerken birçok dilden çevirmene gereksinme olmasına karşın) bu müzik türünün ürünleri, farklı yerellikleri de dokusu içine almış/ kültürlenmiş ve bütün insanlıkla doğrudan etkileşime yönelmiş bir dil (ya da iletişim ortamı) olarak düşünülebilir.

•      Klasik müzik bir anlamda, müzik türleri bakımından ortak bir dil (“lingua Franca”) olarak düşünülebilir. Gerçi Avrupa’nın/ batının (hatta batı içindeki soylular sınıfının ve kilisenin) ürünüdür, ama dünyanın bütün ülkelerinin halkalarıyla (Rusya, Çin, Kore, Japonya vb. başta olmak üzere) tanışmış ve etkileşim olanağı bulmuştur. Bu nedenle, enternasyonal olmak bakımından, tipik ve çok güçlü bir örnektir. Kent toplumunun bu tür enternasyonal olgularla karşılaşma şansı azaldıkça, nasyonal/ milliyetçi akımlar güçlenir. “Biz bize benzeriz”ci bir anlayışla düşünme, tartışma ve sanatsal üretimde bulunma, sonuç olarak, düzleşecek ve standartlaşacaktır.

Klasik müzik dinleyen ve anlayan bir kentli, evrensel dili konuşabilen bir birey gibidir.

  • Klasik müzik türü, diğer müzik türleri içinde, dünyada en geniş çalışma alanı ve gelişmiş bir kuramsal yapısı, disiplini ve ürün birikimi olan, kuramı ve pratikleri ile ilgili çok sayıda yayın bulunan, kendi tarihi gelişimi içinde hem çok fazla çeşitlenme olanağı bulmuş, hem de çok farklı türde yerel materyalle karşılaşma ve etkileşme deneyimlerine sahip olmuş bir türdür. Gelişim tarihi boyunca çok geniş bir enternasyonal dağar oluşturmuştur. Bu genişlik, diğer türlerin dağarını aşar ve büyük bir çeşitlilik içerir. Kentin (özellikle büyük kentlerin) bu müzik türü ile karşılaşama fırsatlarının azalması, kentin kültürel çeşitliliğini/ derinliğini, başka kültürleri anlama kapasitesini ve kültürlenme çeşitliliğini azaltır.
  • Klasik müzik ürünleri, diğer sanatlarla da etkileşim ve işbirliği/ işbölümü içinde (başta sinema, tiyatro, dans-bale, vb.) o sanatlarla ilgili performansları mümkün kıldığı ya da yardımcı olduğu için, diğer sanat alanlarındaki gelişmeye de zemin sağlar. Ayrıca, resim/heykel, mimarlık, edebiyat vb. gibi sanatlar bakımından da, doğrudan olmasa da, sanat kuramındaki eleştiri ve yenileşmelerle ilgili tartışmalarda ve etkileşimde, katkı sağlar.

Yukarıdaki önermelerin hepsinin, kentteki çok küçük bir grup, “çok marjinal” bir kesim için geçerli olabileceği açıktır. Bununla birlikte, kentin sanatlarla ve düşüncenin gelişmesiyle ilgili gruplarının, marjinal de olsalar, genişleyen halkalar halinde etkileri olabilir. Her şeye rağmen, kent-radyo etkileşimin büyük bir “etki” olmayabileceğini ve bu etkinin, sezilmesinin/ ölçülmesinin/ hesaplanmasının oldukça çetin bir çaba gerektirdiğini de, belirtilmeli…

Sonuç olarak, klasik müziğin varlığı ve önemsenmesiyle, kentin olağan gündelik ve kültürel yaşamını ilgilendiren, kente özgü bir kaynak oluşur/ oluşmaya başlar. Klasik müzikle, bu müziğin kuramı ve uygulaması disiplinleriyle ilişki kuran kentliler, bir bakıma, kentteki sanat ortamının oluşmasında ve genişlemesinde etkili olan entelektüel/ sanatsal tartışmaların içindedirler. Bu ortamın var edilmesinde ve etkinleşmesindeki rolü nedeniyle (ve rolü kadar), klasik müzikle ilgilenen kentliler, diğer kültürlerle ilişkilenmeye/ anlamaya, kültürel yaşamının çoğullaşmasına ve etkinleşmesine katkıda bulunurlar. Bu durumda kent, çeşitlenmiş, boyutlanmış, renklenmiş ve özgür seçim şansı çoğalmış bir kültürel yaşam sunulmasına için, daha geniş bir olanak sağlarlar.

İlk soruya dönersek: radyonun kentin yaşamındaki yeri nedir? Daha doğrusu radyo, kenti etkiler mi, ya da kentin üzerinde nasıl bir etki yapabilir? Veya tam tersi, kent radyoyu nasıl etkiler ve farklı kentlerin (yerel) radyoları nasıl (farklı mı) biçimlenir? Ayrıca, radyo-kent etkiletişimi, kentin diğer sanatlarla (müzik, tiyatro, opera, edebiyat vb.) etkileşimine benzer nitelikte midir? Bir anlamda radyonun, kentin sanat yaşamının/ kültürel yaşamının bir parçası olduğu söylenebilir mi ve radyonun içinde olduğu kentin yerel kültürü, radyonun niteliğini ve programlarını etkiler ya da belirler mi?

Radyo-kent ilişkilerini gözden geçirdikten sonra, şu tür soruları da yanıtlayabilmek gerek: Klasik müziklerle kent etkileşiminin doğası ve özellikleri nedir ve klasik müzik yayını yapan radyoyla- kent nasıl etkileşir? Bu soruyu hem genel olarak, hem de kentlere göre (örneğin batı uygarlığının ve periferisinin kentleri ile doğu uygarlıklarının ve batı ile yoğun ilişki kurmuş/ küreselleşmiş doğu uygarlığı kentlerinin, klasik müzik ile ilişkisi bakımından) yanıtlamak gerekecektir. Bu tür bir bilgiye, ne yazık ki sahip değiliz (ya da ben bunlardan habersizim).

Bu tür soruları yanıtlayabilmek oldukça zor. İletişim kuramcıları, haklı olarak, daha çok televizyon ve yarattığı kültür üzerine eğildiklerinden, radyo konusundaki kuramsal tartışmalar, oldukça az. Bu nedenle, işi kolaylaştırmak için, belki bir-kaç varsayım yaparak düşünmeye devam etmek, daha iyi olacak.

Varsayımlar:

  • Radyo yayını, sadece kulağa yönelik olduğundan, dinleyicisini tutsak etmez. Bulunduğu her hangi bir yerde (ev/ iş/ taşıt aracı veya başka bir yerde, radyo yayını aktarabilen bütün iletişim araçlarının ulaştığı her yerde), başka bir işin ya da uğraşının yanı sıra, özellikle zihinsel dikkat gerektirmeyen işler sırasında, yaşama çok kolay karışıp, yaşanan anı zenginleştiren ve katkı yapan bir anlam kazanabilir. Bu nedenle radyo, hem kolayca kabul edilebilecek bir yol arkadaşıdır, hem de dinleyicisini (ya da bu yazı çerçevesinde kentliyi) donatan ve zihinsel çerçevesinin içini döşeyen bir etki yaratır.
  • Radyo yayınları, hiç sözlü program yapmasa bile, ideolojik/ politik tercihlere sahip olabilir, sözlü programlar bu ideolojik/ politik etkiyi yoğunlaştırır. Radyonun yaptığı politikanın veya ideolojik etkinin, bir propaganda biçiminde olması gerekmez. Radyo, kendi seçimleri ve politikasıyla ve kentin gündelik yaşamında kendisi için seçtiği yer ve ilişki kurmak istediği toplumsal sınıf tercihiyle, kendiliğinden, politik ve ideolojik mesajlar vermiş olur. (Sadece batı klasik müziği yapan bir kamu radyosu da, politik ve ideolojik bir tercih yansıtmaktadır.) Ancak bu durum, çoğul toplumsal-politik bir süreç olarak değerlendirilebilir.
  • Kentlerle, ülkesel/ yerel radyolar arasında karşılıklı bir etkileşim vardır: Yerel radyo, kentin kültürel (ve bu arada bilgilenme,/haber, eğlence-boş zaman eylemleri, vb.) yaşamının niteliği ve çeşitlenmesi bakımından bir etki yaratır ve kentliler de (radyonun katılımcılığa gerçekten açık olma derecesine göre) radyonun niteliği (yayın politikaları, yayının estetiği vb. konuları) üzerinde bir karşı etki geliştirirler.
  • Radyo, kendi yayın politikası ve dinleyicilerinin beklentilerine göre belirlenmiş olan alanda, kentin gündelik yaşamında gerçekleşen/ gerçekleşecekler hakkında bilgi verir, bu etkinlikleri gerçekleştirecek kişi-grupları, kentlilere tanıtır., Kentin içinde oluşum halinde bulunan, ancak yeni bir gelişmeye/ senteze ya da buluşa işaret eden olguları araştırır ve kentlilerin bu konularda bilgilenmesine ve tartışmayı geliştirmesine katkıda bulunur. Kentlilerin yaşadığı kentin kültürel etkinliklerini, diğer kentlerin kültürel eylemleri/ yenilikleri ve devinimleri ile karşılaştırabilmesi için, yayınlarında diğer kentlere/ülkelere dair veri/ olanak vb. de sağlar. Aynı biçimde, radyo, yayın yaptığı kentin yaratıcılığını ve ilginç yeniliklerini, diğer kentlere ve diğer kültürlere yayar ve duyurur.
  • Kentliler, radyoda, kentlerinde gerçekleşen sanat olayları hakkında güncel (ve birçok durumda açıklamalı) bilgilere sahip oldukça, bu etkinliklere katılımları kolaylaşır ve çoğalır. Böylece radyo, kentsel kültürün çeşitlenmesine ve, kültürel eylemler-sergilemeler-sahnelemeler-performanslar vb.de, değişimler gerçekleştikçe, bunlar üzerinde ve bunlarla ilgili tartışma yapabilmesine olanak/ zemin sağlar. Bu taze/ tazelenen entelektüel tartışmalar da, kentin sanatlarla ilgili estetik beğeni ve rafinasyon düzeyinin, gelişmesine katkıda bulunur.
  • Radyoların (özellikle müzikle) diğer kentlere, diğer kültürlere açılabilme ve bunlara dair yayın yapabilme/ duyurma kapasiteleri çok yüksek olduğundan, yerel radyolar, kentin dışarıya, dış dünyaya/ diğer dünyalara açılan bir penceresi gibidir. İlgi alanında dünyadaki gelişmeleri hızla duyurur ve kentlinin ilgisine sunar; aynı biçimde kendi özgün yerel sentezlerini/ denemelerini de dünyaya açar. Radyo bu tür etkileşimler bakımından çok hızlı ve geniş bir kanal oluşturur.

Kentin en uç kesimdeki ve marjinal sanatçıları, yapmak/ denemek istedikleri eylemleri/ performansları, radyo ile daha geniş kitlelere duyurabilirler. Böylece sanatlarını/ kendilerini geliştirmek için yaptıkları deneyimler, daha geniş bir çevre tarafından duyulmuş/ değerlendirilmiş ve tartışılmış olur. Bu, kentin kültürünün gelişmesine bir katkı olarak düşünülebilir.

  • Bir kentin kültürel yaşamından, enternasyonal nitelikli/ dış dünya ile ilişikli ne kadar çok öge çıkartırsanız, kent o kadar taşralaşacak ve kasabalaşacaktır.
  • Bir kentin, sadece klasik müzik (ve/veya batı kültürü kaynaklı müzik) yayını yapan (yerel) bir radyoya sahip olması ve bunu yaşatabilmesi, (ayrıntılı iş bölümü ve uzmanlaşmanın gelişmişliği bakımından) sık rastlanan bir durum değildir ve böyle bir radyo yayınına sahip olan kentler, ayrıcalıklı (ya da entelektüel ve çoğulcu/ enternasyonal tartışma yapma/ yaratma kapasitesi oldukça geniş) kentler olarak düşünülebilir.

Yukarıdaki (tanımlar ve varsayımlar içeren) önermelere dayanarak, klasik müzik yayını yapan radyolara sahip olan, kentlerin, kültürel/ sanatsal rafinasyona, belirli bir çoğulculuğa ve çok katmanlı bir kültürel/ sanatsal yaşama sahip olduğunu söylemek kolaylaşacaktır. Bu tür kentlerin, ilerletici, yeni ufuklar açacak tartışmaların yapıldığı/ yapılabileceği bir entelektüel ortam sunduğu sonucu da çıkartılabilir. Bir kentte, klasik müzikle ilişkilerin çokluğu/ çeşitliliği ve sıklığı, hemşerilerinin “seçkin” bir kesiminin bulunduğu ve kentin onları yaşatacak, onlara rahat nefes aldıracak, kendi beğenileri doğrultusunda performans/ yenilik yaratma, ya da yaratıları izleme bakımından gerekli ortamı sağlamış olduğu, bazı nitelikli donanımlar (bina, kurumlar, bütçe vb.) sunduğu anlamına gelir., Bu “seçkin” grubun da, kent ile uyum içinde olduğu, kenti yaşanılabilir ve çekici bulduğu söylenebilir. Bunlar da, kentin ayrımcılık yapmayan ve farklılıkların/ farklı olanların varlığını önemseyen bir yer olduğuna dair işaret olarak, yorumlanabilir.

Yazı devam edecek…

 

Akın Atauz

 

[Yaşadım Diyebilmek] Küçük Dünyalar – Şahin Tekgündüz

Yıl 1964… Üniversiteli arkadaşlarla kurduğumuz Sinema Tiyatro Derneği ve Sinema Tiyatro Dergisi üç yıl önce kapanmış, kimi arkadaşlar okulu bitirip iş yaşamına atılmış, kimi Ankara’dan ayrılmış; ama içimizdeki sinema tutkusu sönmemiş. Hâlâ yaşantımıza anlam katan iki temel konu var: Sinemayla yatıyor, tiyatroyla kalkıyoruz.

TRT haber merkezindeki ilk aylarım. En yakın dostum Nihat Asyalı ile hâlâ o günleri yaşıyoruz. Gazetelerden, Birsel Film’in bir senaryo yarışması açtığını öğreniyoruz. Kazanan senaryo, Metin Erksan tarafından filme çekilecek. Jüride Metin Erksan, Semih Tuğrul, Nijat Özön, G. Scagnomillo, Tuncan Okan, Özdemir Birsel, Mahmut Tali Öngören. Bu haber, yarıda kalan tutkumuzun tatmini için fırsat gibi geliyor ve Nihat’la katılmaya karar veriyoruz. Akşamları bizim evde bir araya gelip sabahlara kadar senaryo yazıyoruz. Kızım Daha bir yaşını doldurmamış kızımın ve karımın haklı huysuzluklarına rağmen bir buçuk ay sonunda senaryo çıkıyor ortaya. Adı ‘Küçük Dünyalar’. Temel izlek, bir yıl önce ABD ile SSCB arasında patlak veren ve 3. Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kala sona eren Küba krizinin yarattığı gerilim.

Senaryoda, Dünyanın yaşadığı Küba kriziyle birlikte değişik kesimlerden insanların yaşadığı güncel krizler paralel kurgularla anlatılıyor ve yağmurlu bir Ankara gecesinde hepsi de doruk noktalarda iken, birer birer sona eriyor. ABD’nin batırma tehdidi altındaki SSCB donanması füze başlıklarını Küba’ya teslim edemeden geri dönüyor; spekülatör Asım Bey kriz yüzünden kaybetmek üzere olduğu dolarlarını kurtarıyor; kızı Nergis evlenmek zorunda bırakıldığı bankacı sözlüsünden kurtuluyor; ikizi Hayrünisa ile kavga ettiği için evi terk eden yaşlı Fahrünisa beklenmedik bir anda eve dönüyor; işçi Ali’nin karısı ölümcül bir doğumda erkek çocuk sahibi oluyor ve genç gazeteci Şahap nihayet sevgilisi Bilge’ye aşkını ilan ediyor. Sabahın ilk ışıkları, yağmurdan ıslanmış Eylül Sokağı’nı aydınlatırken Dünya kriziyle birlikte bu küçük dünyalardan oluşan krizler bitiyor, yeni bir hayat başlıyor.

Senaryoyu Birsel Film’e göndermeden önce Ankara’da, sinema konusundaki uzman Nijat Özön’e veriyorum. Özön senaryoyu birkaç ayrıntı dışında olağanüstü iyi ve ustaca bulduğunu, özellikle paralel anlatımlarda çok başarılı olduğumuzu söylüyor. Ondan da aldığımız cesaretle Küçük Dünyalar’ı özenli bir şekilde daktilo adip ciltledikten sonra Birsel Film’e gönderiyoruz.

Yarışma sonuçlanmadan, jüri üyelerinin görüşlerini almak üzere dayanamayıp İstanbul’a gidiyorum. İlk ziyaret ettiğim Semih Tuğrul, çizgili okul defterlerine kurşun kalemle yazılmış birkaç hikâyeyi göstererek gelen ilk ciddi senaryonun bizimki olduğunu söylüyor. Tuncan Okan ve G. Scagnomillo da benzer şeyler söylüyorlar ve filmi çekecek olan Metin Erksan’la görüşmemi öneriyorlar.

Ertesi gün Metin Erksan’ın Yeşilçam’daki işyerindeyim. Yüksek tavanlı binanın kocaman kapısından ürkek adımlarla geniş bir salona giriyorum. Ortada tripot üzerindeki Arriflex kamera, meydan okurcasına bakıyor bana. Kameranın arkasındaki masada mini etekli genç bir sekreter. Çekinerek Metin Bey’le görüşmeye geldiğimi söylüyorum. Sekreterin haber vermesiyle, açık duran kapıdan alaycı biraz öfkeli bir ses yükseliyor. “Gelsin gelsin bakalım Ankaralı Şahin Bey!”

Metin Erksan’ı ilk kez görüyorum. Mağrur ve kasıntılı bir edayla, ayağa kalkmadan ve elimi sıkmadan, masasının önündeki deri koltuğu gösterip oturmamı istiyor. Peşinden de, hoşgeldin bile demeden, küçümser ifadeyle açık kapıdan görünen kamerayı işaret edip,

 “Bak delikanlı Arriflex orada, al götür, oldu olacak yazdığın senaryonun filmini de çekiver” diyor. Övgü beklerken, hiç ummadığım bir durum karşısında şaşkınlığımı kolay kolay atamıyorum üzerimden. Sonra, benim aşağıdan aldığım bir tartışmaya giriyoruz. O, bizim haddimiz olmadan yazdığımızın çekim senaryosu olduğunu ve yönetmene yapacak bir şey bırakmadığını söylüyor. Bense, senaryoyu bu ayrıntıda yazmamızın nedeninin, çekimi öngörmek değil, anlatmak ve duyurmak istediklerimizi yönetmene aktarabilmek olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir türlü anlaşamıyoruz, sonunda masadaki bir dosyayı bana uzatıp,

“İşte bak, senaryo böyle yazılır Şahin Bey kardeşim” diyor. Dosyada, Yılmaz Kuzguncuk adını taşıyan 50-60 sayfalık bir tretman var. Göz ucuyla bazı başlıkları okuyorum. Belgrad Ormanları’nda yaşanan bir aşk ve cinayet öyküsü anlatılıyor. Erksan daha sonra bizim yazdığımız senaryonun çekilse bile gişe yapmayacağını ve hiçbir yapımcının da böyle bir film için para harcamayacağını söylüyor ve

“Şahin Bey, emek verip yazmışınız, elinize sağlık ama, yazık etmişsiniz kardeşim. Yeşilçam’da işler böyle dönmüyor, ben sizi bir sete göndereyim de sinema nasıl yapılır görün. Aslında bizim sizin gibi kabiliyetlere ihtiyacımız çok ama, sinema gerçeğini anlamalısınız, ayaklarınız yer tutmalı” diyor. Sonra da bir yerlere telefon edip, Arnavutköy’de çekimi süren ‘Galatalı Fatma’ filminin setine alınmamı sağlıyor.

Soğuk bir kış akşamı. Arnavutköy’deki harap bir konağın girişinde, Semih Evin’in sahildeki kahvede Erol Taş’la tavla oynadığını oraya gitmem gerektiğini söylüyorlar. Çayımı yudumlarken tavla partisinin bitmesini bekliyorum. Erol Taş partiyi kaybedip çay paralarını ödüyor. Birlikte harabe konağa çıkıyoruz. Dışarının soğuğuna inat, cehennem gibi sıcak bir oda. Sacları kızarmış kocaman bir soba. Sobanın yanındaki koltukta Fatma Girik oturuyor. Mini eteği bacaklarının birleştiği yere kadar kısa. Makyaj yaptırıyor. Karşısındaki divanda Mualla Sürer birileriyle pişti oynuyor. Bana da sobanın yakınında bir sandalye veriyorlar. Bir yandan orada bulunmamı kendime bile izah edememekten duyduğum sıkıntı, bir yandan çekingenliğimden üzerimden çıkaramadığım paltom, bir yandan odanın cehennemî sıcağı, bir yandan da Fatma Girik’in, gözlerimi kaçırmama rağmen, bakmamayı başaramadığım çıplak bacakları… Kısa sürede kan ter içinde kalıyorum.

Neyse ki bu işkence çok sürmüyor. Konağın gıcırdayan merdivenlerinden üst kattaki sete çıkıyoruz. Çekim başlıyor. Sonradan yönetmen yardımcısı olduğunu öğrendiğim bir delikanlı, elinde çiziktirilmekten okunamaz hâle gelmiş kâğıtlarla ortalıkta dolaşıyor ve yönetmen sordukça onlara bakıp bir şeyler söylüyor. Sonra da Semih Evin oyunculara ve kameramana talimatlar vermeye başlıyor. Mualla Sürer elindeki gemici fenerini konağın penceresinden sallayarak, boğazdan geçen kaçakçı teknesine işaret verirken Fatma Girik de zulada onu izliyor. Derme çatma imkânlarla ve hababam usulüyle çekildiğini gördüğüm bu planın en az birkaç kez tekrarlanmasını bekliyorum, ama ne mümkün. Derhal bir başka plana geçiliyor. O plan da bir seferde çekiliveriyor. Her şey mükemmel. Gecenin bir saatinde bu gecekondu film setinden, Yeşilçam gerçeğini bir kez daha anlamış olarak düş kırıklığı içinde ayrılıyorum.

Aylar geçiyor, İstanbul’dan hiçbir ses çıkmıyor. Metin Erksan, Yılmaz Kuzguncuk’a ait o senaryonun filmini yapıyor mu, yapmıyor mu anımsamıyorum. Gel zaman git zaman, yıllar sonra, 1978’de yakın dostum Bedrettin Cömert’e Küçük Dünyalar’dan söz ediyorum. Senaryoyu okuyor ve çok beğeniyor. Evrensel bir temanın ustaca işlendiğini ve çok başarılı olduğunu söylüyor. İtalya sanat çevreleri ve Cinecitta ile ilişkileri var. Onların büyük olasılıkla bu senaryonun filmini yapacaklarını söylüyor ve İtalyancaya çevirmesi için eşi Maria Augusto’ya veriyor. Fakat heyhat. Birkaç ay sonra Bedrettin, ayak tırnağının kiri bile olamayacak birtakım yaratıklar tarafından katlediliyor ve senaryonun bendeki son kopyası onda kalıyor.

80’li yılların ortaları. Sami Şekeroğlu’nun odasındayım. Metin Erksan da var. Ben geçmişte yaşadığımız olayı anlatıyorum. Hatırlıyor, “Biliyor musunuz, o senaryoyu hâlâ saklıyorum. Filmini yapmamız mümkün değildi, Özdemir’i de beni de batırırdı, ama iyi bir senaryoydu” diyor. Bende bir tek kopyasının kalmadığını, bir fotokopisini çektirmek için alıp alamayacağımı soruyorum. Evini yeni taşıdığı için sandıkları daha açamadığını, ilerde bulabilirse Sami Bey’e vereceğini söylüyor. Fakat ne ben onu arayıp soruyorum ne o beni. Küçük dünyalarımızda yaşamaya devam ederken çekip gidiyor bütün güzel insanlar…

 

 

 

Şahin Tekgündüz

Cumhuriyet davasında 7. duruşma: Savcı 15’er yıla kadar hapis cezası istedi

Cumhuriyet davasının bugün görülen (16 Mart) yedinci duruşmasında savcı Hacı Hasan Bölükbaşı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı.

Silivri Cezaevi’nde görülen duruşmada aralarında Akın Atalay, Ahmet Şık, Murat Sabuncu’nun da bulunduğu 13 Cumhuriyet çalışanının ‘örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım’ suçundan 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapsi talep edildi.

Cumhuriyet gazetesi İcra kurulu Başkanı Akın Atalay Kasım 2016’da tutuklanmıştı

Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarları hakkında açılan ikisi tutuklu 20 sanığın ‘terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına ve anayasal düzene karşı suç işlemek’ten yargılandığı davada geçtiğimiz hafta Ahmet Şık ve Murat Sabuncu’nun tahliyesine karar verilmişti.

Savcı Hacı Hasan Bölükbaşı geçtiğimiz cuma günkü altıncı duruşmada tutuklu tüm sanıkların tutukluluk hallerinin devamını talep etmiş, İstanbul 27’inci Ağır Ceza Mahkemesi ise oy çokluğuyla Murat Sabuncu ve Ahmet Şık’ın tahliyelerine, İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay ve avukat Ahmet Kemal Aydoğdu’nun ise tutukluluk halinin devamına hükmetmişti.

Davanın bugün görülen yedinci duruşmasında savcı, Ahmet Şık, Akın Atalay, Hikmet Çetinkaya, Orhan Erinç, Önder Çelik, Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Kara, Güray Öz, Bülent Utku, Aydın Engin, Kadri Gürsel ve Murat Sabuncu’nun ‘örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım’ suçundan 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapsini talep etti.

Bölükbaşı, Atalay’ın tutukluluğun devamı yönünde karar verilmesini isterken, Cumhuriyet kitap eki yönetmeni Turhan Günay ile yöneticiler Günseli Özaltay ve Bülent Yener’in ise bu suçlamadan beraat etmeleri yönünde karar verilmesini talep etti.

Muhasebe çalışanı Emre İper’in ise terör örgütü propagandası yapma suçlamasıyla cezalandırılmasını talep edildi.

Savcı, Cumhuriyet Vakfı yöneticilerine yöneltilen ‘hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma’ suçlamasından ise beraat kararı verilmesini istedi.

 

(Diken)

Büyüknohutçu çifti cinayetinde davanın tek sanığı tahliye oldu

Antalya’nın Finike ilçesindeki evlerinde öldürülen çevreciler Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesi davası adım adım kapanmaya gidiyor.

Özer Akdemir’in Evrensel’de çıkan haberine göre, katil zanlısı Ali Yamuç’un cezaevindeki şüpheli intiharının ardından davada tek tutuklu olarak kalan eşi Fatma Yamuç, önceki gün yapılan duruşmada tahliye edildi.

Katil zanlısının itirafı ve şüpheli intiharı

Antalya ve özellikle Finike yöresindeki taş-mermer ocaklarına karşı açtığı davalar ve yürüttüğü ekoloji mücadelesi ile tanınan Ali- Ulvi-Aysin Büyüknohutçu çifti 9 Mayıs 2017 tarihinde Kızılcık Yaylası’ndaki evlerinde öldürülmüşlerdi.

Olaydan kısa bir süre sonra yakalanan yakın köylüleri Ali Yamuç, cinayetleri mermer şirketinden birilerinin azmettirmesi sonucu para için işlediğini itiraf etmişti.

Cezaevindeyken mermer şirketine yazdığı ve cinayetler için kendisine ödeneceği sözü verilen paraları isteyen notu ele geçirilen Yamuç’un eşi de cinayetlerde rolü olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı.

Tutulduğu Elmalı Cezaevinden “güvenlik” gerekçesiyle Alanya L Tipi Cezaevine gönderilen Yamuç’un, bir süre sonra burada kendini asarak intihar ettiği açıklanmıştı.

Yamuç’un eşine tahliye kararı

Yamuç’un şüpheli bulunan intiharının ardından davada tek tutuklu sanık olarak kalan eşi Fatma Yamuç, önceki gün Burdur E Tipi Kapalı Cezaevinden SEGBİS bağlantısı ile katıldığı mahkemede suçsuz olduğunu, cinayetleri eşinin işlediğini ileri sürerek tahliyesini talep etti.

İddianamede ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istenen Fatma Yamuç yargılama sonrası bazı şüpheler bulunsa da cinayete iştirak ettiğine dair yeterli delil olmaması gerekçesiyle adli  kontrol uygulaması ile tahliye edildi.

Cezaevinde intihar eden Ali Yamuç ve eşi Fatma Yamuç 

Savcıdan “ciddiyetsiz” mütalaa

Büyüknohutçu çiftinin iki kızının yanı sıra, Antalya Barosundan avukatların da katıldığı dünkü duruşmada baro avukatları Büyüknohutçu çiftinin yaşamı korumak için yürüttüğü mücadeleye dikkat çekerek davaya müdahillik talebinde bulundular.

Büyüknohutçu Ailesinin Avukatı Pelin Sayın Tabak’ın delillerin tam toplanmadığı, yer gösterme ile ifade tutanaklarının örtüşmediği itirazları kabul görmezken, otopsi raporlarına göre cinayetlerin bitişik atışla yapıldığı sözlerine rağmen savcının mütalaasında cinayetlerin uzak atışla işlendiğinin ileri sürülmesi dikkat çekti.

Savcının cezaevinde intihar ettiği ileri sürülen Ali Yamuç’la ilgili “sanık Fatma Yamuç’un olaydan bir gün sonra vefat eden eşi Ali Yamuç…” diye bahsettiği mütalaaya Antalya Barosu Avukatı Tuncay Koç “usulsüzdür, ciddiyet ve saygı istiyoruz” diye itiraz etti.

“Kennedy davası gibi”

Katil zanlısının olaydan 5-6 ay sonra cezaevinde intihar ettiğini aktaran Koç, “Finike Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Kennedy davasındaki gibi soruşturma yürütülmüştür” dedi.

Antalya Barosu adına müdahillik talebinde bulunan avukat Buğra Özçelik’de savcının mütalaasına itiraz ederek, “1,5 santimden ibaret şort ipiyle sanığın eşinin cezaevinde intihar ettiği hususunu kabul etmiyoruz. Jandarma ve savcı hazırlık aşamasında gereken özeni göstermemişlerdir. Savcının alelacele mütalaa vermesini mahkemenin de Yargıtay baksın düşüncesiyle karar vermesini de kabul etmiyoruz” dedi.

Talepler reddedildi

Antalya Barosu avukatlarından Lider Tanrıkulu Diyarbakır’da türünün son örneği olan vaşakla ilgili açılan davaya bile müdahillik taleplerinin kabul edildiğini belirterek baronun müdahillik talebinin kabulüne karar verilmesini istedi.

Müdahillik taleplerini, incelemenin genişletilmesini, sanıkların geriye dönük HTS kayıtlarının incelenmesi taleplerini kabul etmeyen mahkeme, tutuklu sanık Fatma Yamuç’un adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılmasına davanın 17 Nisan 2018 tarihine ertelenmesine karar verdi.

Mahkeme cezaevinde intihar eden Ali Yamuç dosyasının cinayet dosyası ile birleştirilmesini de reddetti.

Antalya Barosu avukatlarından Tuncay Koç delillerin toplanmamış olmasına rağmen savcının mütalaa vermesinin usulsüz olduğunu belirterek, “Dosya dört nala kapatılmaya gidiyor” dedi.

Kapattırılan mermer ocağı için yeniden ÇED başvurusu yapıldı

Antalya’nın Finike ilçesinde doğayı tahrip eden taş ve mermer ocaklarına karşı yürüttükleri mücadeleyle tanınan ve geçen yıl mayıs ayında evlerinde öldürülen Aysin ve Ali Büyüknohutçu çiftinin, mahkeme yoluyla kapattırdığı evlerine yaklaşık 300 metre mesafedeki mermer ocağı için yeniden ÇED başvurusu yapıldı.

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ise Bartu Mermer firmasının ÇED başvurusu için 22 Mart’ta halkın katılımıyla toplantı yapılacağını duyurdu.

 

(Evrensel, KOS Medya)

Anayasa Mahkemesi’nden Şahin Alpay için bir kez daha hak ihlali kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), bir kez daha gazeteci Şahin Alpay’ın tutukluluğunun kişilik haklarını ihlal ettiğine hükmetti. Gözler daha önce kararı uygulamayan alt mahkemeye çevrildi.

AYM, Gülen yapılanması ile bağlantılı olarak tutuklu bulunan gazeteci Şahin Alpay’ın başvurusuyla ilgili olarak ikinci kez hak ihlali kararı verdi. Kararın gerekçesi henüz açıklanmadı.

AYM, 11 Ocak’ta gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “ifade ve basın özgürlükleri”nin ihlal edildiğini belirterek tahliye edilmelerine karar vermişti.

Ancak alt mahkemeler, İstanbul 13. ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri AYM’nin ihlal kararına direnerek Alpay ve Altan’ın tahliyelerini reddetmişti. Alpay ve Altan alt mahkemenin en üst yargı organı olan AYM’nin kararını uygulamaması nedeniyle yeniden başvuruda bulunmuştu.

Hükümet de AYM’nin kararına tepki göstermiş ve bunun AYM’nin yetki alanına girmediğini savunmuştu. Ancak hukukçular, Türkiye’de en üst yargı organı olan AYM’nin kararının uygulanmamasının hukuka aykırı olduğu görüşünde.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında açılan Zaman gazetesinin eski yönetici ve yazarlarına yönelik davada yargılanan Alpay yaklaşık 19 aydır cezaevinde.

Mehmet Altan ise geçen ay kardeşi Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la birlikte 15 Temmuz sonrası Gülen yapılanmasına ilişkin açılan davada “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

 

(DW Türkçe)

Çiftlik Bank’ın sahibi Mehmet Aydın’ın eşi dolandırıcılığın tüm detaylarını anlattı

Çiftlik Bank’ın sahibi 27 yaşındaki yazılımcı Mehmet Aydın’ın “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla tutuklanan eşi Sıla Aydın, sistemle ilgili tüm detayları ifadesinde anlattı.

Sıla Aydın, sisteme ilk parayı 16 yaşında bir çocuğun yatırdığını ve Mehmet Aydın’ın da paraları günü birlik yediğini söyledi.

Sıla Aydın‘ın ifadesinden özetler:

“İlk parayı 16 yaşında bir çocuk yatırdı”

“Benim tanıdığım dönemde maddi durumu çok iyi değildi. 2016 yılının Ağustos ayında Mehmet’ten duyduğum kadarıyla bir yazılım programcısı ismini bilmediğim bir arkadaşına Çiftlik Bank’ı kurdurduğunu biliyorum. Mehmet’in bana anlattığına göre oyunun ilk kurulduğu andan itibaren oyuncular yatırım yapmaya başlamışlar. Hatta ilk yaptırımı 16 yaşında bir kişi 4 bin lira ile yapmış. O dönemde şirket olmadığı için paralar Mehmet’in şahsi hesaplarına yatıyordu.”

“Günlük 20-30 bin arası geliyordu”

“Daha sonra beklemediği şekilde yatırımlar yapılmaya başladı. Ben de bunlara bizzat şahit oldum, Günlük 20 bin, 30 bin arası paralar geliyordu. Oyun ilk kurulduğunda da oyuncuların sanal olarak aldıkları hayvanları gerçekte alınıp çiftlikte değerlendirilerek kâr payı verileceği taahhüt ediliyordu. Ancak ortada henüz ne bir çiftlik ne bir hayvan vardı. Mehmet ilk zamanlar kazandığı paraları günü birlik yiyordu. Hayvan almak gibi bir amacı da yoktu. İki ay kadar böyle devam etti.”

“Önce gelenin parasını sonrakine…”

“Bursa’da ofis olarak iki katlı bir yer kiraladı. Bursa’nın köylerinden fason olarak sucuk, bal, peynir ve tereyağı yaptırıyordu. Bunları Çiftlik Bank üretimi diyerek şarküteri de satıyordu. Oyunculara da bu arada para veriyordu. Ancak bu sistem sonradan katılanın parasını eskiden katılana vermek şeklinde oluyordu. Sistem bu şekilde işliyordu.”

Daha önce de binlerce kişiden topladığı paralarla ortadan kaybolan Çiftlik Bank’ın sahibi Mehmet Aydın’ın eşi Sıla Soysal’ın dışında şirketin yönetim kurulu üyesi Cemal Çolak  ve Sakarya’da Taraklı Kaymakamlığı’nın, Çiftlik Bank Mavi Yumurta Damızlık Tesisi’nin usulsüz faaliyet yürütüldüğü şikayeti üzerine Geyve başsavcılığınca başlatılan soruşturma kapsamında H.T. ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan tutuklandı.

Haber alınamayan Mehmet Aydın, eşinin iddiasına göre Uruguay’a kaçtı.

Çiftlik Bank oyunu üzerinden kazanç nasıl sağlandı?

KKTC merkezli Çiftlik Bank’a yaklaşık 500 bin kişinin para yatırdığı iddia ediliyor.

Çiftlik Bank, bir yıldan uzun süredir internet üzerinden oynanan bir oyun. Oyunda, gerçek parayla tavuklar ve büyükbaş hayvanlar satın alınıyor, bu hayvanların her gün size para kazandırdığı iddia ediliyor.

Tanıtımlarda, Çiftlik Bank’ın bir yılda 1’e 3 verdiği öne sürülüyor.

Ancak daha çok para kazanmanız için daha çok gerçek parayla yatırım yapmanız gerekiyor.

Oyuna en az 20 lirayla giriş yapılıyor.

Örneğin “15 altınlık” bir “Manisa tavuğu” 15 liraya “alınıyor”, her gün 10 kuruş “kazandırıyor”.

Bilişim uzmanları bunun yeni bir “saadet zinciri”olduğunu vurguluyor.

Mehmet Aydın yatırım yapan üyelerine seslenerek, “Çıkan dedikodulara kulak vermediğiniz için sizleri alkışlamak istiyorum. Türkiye’de tarım ve hayvancılığın tekrar eski haline gelmesini istemeyen, bizim dışa bağımlı halimizi sürdürmek isteyenler Kudüs’ü başkent ilan eden aynı kişilerdir” demişti.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, yüksek kar payı vaadiyle internet sitesine paralı üye toplayan Çiftlik Bank hakkında geçtiğimiz Aralık ayında suç duyurusunda bulunmuştu.

“Paraları eziyor musun?”

Filmlere konu olacak öyküsüyle bir anda gündeme gelen Mehmet Aydın’ın yurtdışından yayımladığı video tepkilere neden oldu.

Aydın, sosyal medyadan “Paraları eziyor musun?” diye soran bir kişiye paylaştığı video ile yanıt verdi.

Mehmet Aydın, çekmeceyi açarak 100’lük banknotlar halindeki dolar destelerini gösterdi.

Firari dolandırıcı, kameraya kolundaki altın saati de kameraya yaklaştırdı.

Beyazıt Öztürk’ün Çiftlik Bank reklamı kamuoyunda büyük tepki çekti

Televizyon sunucusu Beyazıt Öztürk’ün kendi programında Çiftlik Bank ve ürünlerinin reklamını yaptığı görüntüler ortaya çıktı.

Çiftlik Bank’ın resmi Twitter hesabından da paylaşılan reklam, “Bu akşam Çiftlik Bank’ın Beyaz Show’da sizlere SÜRPRİZİ var! Herkes ekran başına 23:30 da başlıyor! ÇiftlikBank Beyaz Show’da” sözleriyle duyurulmuştu.

Sosyal medyada bu görüntüleri paylaşan kullanıcılar ‘Beyaz da bunu yapıyorsa biz kime güvenelim?’ diye sordu.

 

(Birgün, Diken, Milliyet)

Brezilya’da insan hakları savunucusu Marielle Franco cinayeti isyanı

Brezilya’da belediye meclisi üyesi ve insan hakları savunucusu Marielle Franco’nun silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmesi ülkeyi ayağa kaldırdı.

Marielle Franco

Kendisi de Rio de Janeiro kentinin yoksul favelalarından biri olan Mare’de doğan Franco, polis şiddetine karşı eleştirileriyle öne çıkıyordu. Çarşamba gecesi öldürülen Franco için dün gece Rio’da toplanan yüz binler, katillerin bulunmasını ve yoksullar üzerindeki polis şiddetini protesto etti.

Binlerce kişi sokaklarda

Telesur’un haberine göre yaşam savunucusu Marielle Franco’nun öldürülmesinin ardından Brezilya’da halklar ülke genelinde sokağa çıktı.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL) üyesi olan 38 yaşındaki Marielle Franco, polis şiddetine karşı, kadın hakları ve Brezilya’nın en yoksulları ve şiddetin de hedefi olan siyah Brezilyalıların hakları konusundaki mücadelesiyle tanınıyordu. Franco’nun öldürülmesi siyasi bir infaz olarak değerlendiriliyor.

Rio Polis Şefi Rivaldo Barbosa da, yaptığı açıklamada, “infaz” ihtimalini de değerlendirdiklerini söyledi. Saldırıda Franco’nun şöförü de yaşamını yitirirken, basın sorumlusu ise yaralı kurtuldu.

Marielle Franco 

38 yaşındaki yaşam savunucusu ve şehir konsey üyesi Franco, 2016 yılında en yüksek beşinci oyu alarak konsey üyesi seçilmişti.

Telesur’un haberine göre Maré Favelasından olan Franco, ülkede önde gelen yaşam savunucularındandı.

Franco, Twitter üzerinden geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada polis şiddetini şu sözlerle eleştirmişti:

“Polise atfedilebilecek genç bir erkek cinayeti daha. Matheus Melo öldürüldüğünde kiliseden çıkıyordu. Bu savaşın sona ermesi için daha kaç kişi ölmek zorunda?”

 

(Evrensel, Gazete Karınca, Telesur)

Engelli kadına camide cinsel saldırı: “Bağırmadı, rızası var” gerekçesiyle erkeklere beraat

Manisa’da yüzde 50 zihinsel engelli olan 22 yaşındaki bir kadın, aynı mahallede yaşadığı 5 erkek tarafından cami ve evde cinsel saldırıya maruz bırakıldı.

Saldırı kadının gebe kaldığının anlaşılması ile ortaya çıktı. Zeka yaşının 11 – 12 olduğu belirtilen kadının gebeliği sonlandırıldı.

Kadın ve ailesinin saldırganlardan şikayetçi olması üzerine saldırganlar Fatih, Ali, Ahmet, Mustafa, Burhan isimli erkekler hakkında dava açıldı.

Mahkeme ise 5 erkeğe beraat kararı verdi. Gerekçe ise ‘rıza’.

“Rıza kisvesiyle sanıklara beraat”

Hürriyet’ten Ayşe Arman’a konuşan kadının avukatı Tuğçe Alper Kurt, müvekkilinin ‘ruhen kendini savunamayacağına’ dair 3 farklı raporu olduğunu belirterek dava sürecine ilişkin şunları anlattı:

“Kadının bağırmayışı, ‘rızayla cinsel ilişki’ gibi bir kisveye sokularak, ‘bağırsaydı, cinsel saldırı diyecektik ama bağırmamış’ gibi mantık dışı bir gerekçeyle sanıklara beraat hükmü verildi…”

“Sağduyu yok, vicdan yok, muhakeme yok!”

Zihinsel engelli bir kadının istismara uğramasının aklanamayacağını vurgulayan Kurt, “Hâkim isterse, kendi gözlemine göre de karar verebilir ki bu dosyada benim ısrarım üzerine ilk celsede tutanağa hâkimin gözlemi geçti” dedi ve ekledi:

“O da şu şekildeydi: “Mağdurun, konuştukça anlam ve cümle bütünlüğünü, zaman mefhumunu ve sebep-sonuç ilişkisini kaybettiği gözlemlenmiştir.” Ama dava devam ederken, heyet değişikliği yaşadık. Yeni gelen başkan, Adli Tıp raporlarına göre karar vermeyi tercih etti. Vicdani kanaatinin bu olduğuna inanmak istemiyorum…”

Kurt karara ilişkin “Sağduyu yok, vicdan yok, muhakeme yok!” ifadelerini kullandı.

 

(Gazete Karınca, Hürriyet)