Ana Sayfa Blog Sayfa 2870

İklim değişikliği ile yaşanan ısı artışı Akdeniz’deki canlı türlerini yok edebilir

WWF (Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı), Doğu Anglia Üniversitesi ve James Cook Üniversitesi tarafından hazırlanan “Isınan Dünyada Doğal Hayat: İklim Değişikliğinin Biyoçeşitlilik Üzerindeki Etkileri” başlıklı rapor WWF tarafından küresel düzeyde her yıl gerçekleştirilen en büyük çevre hareketi olan “Dünya Saati 2018” öncesinde yayımlandı.

İklim değişikliğinin dünyanın farklı doğal yaşam alanlarındaki 80.000 bitki ve hayvan türü üzerindeki etkisini inceleyen rapora göre, karbon salınımı kontrolsüz şekilde artmaya devam ederse,  Amazon ve Galapagos gibi dünyanın en zengin doğal bölgelerindeki hayvan ve bitki türlerinin yarıya yakını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Paris İklim Anlaşması’ndaki ısı artışını 2 derece ile sınırlı tutma hedefine ulaşılsa bile bu bölgelerde tür çeşitliliğinin % 25’i kaybedilecek.

Küresel düzeydeki artışın 2 derece ile sınırlandırılması ve türlerin yeni alanlara özgürce yer değiştirebilmeleri halinde beklenen soy tükenişleri %25’ten %20’ye düşüyor.

Ancak türler yer değiştiremedikleri takdirde hayatta kalmayı başaramayacaklar. Bitkilerin, amfibilerin ve sürüngenlerin iklim değişiklikleri karşısında hızlı bir şekilde yer değiştirmeleri pek mümkün görülmüyor.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

“İklim değişikliğinin biyoçeşitlilik üzerinde olumsuz etkileri olacağı kaçınılmaz bir gerçek. Zararı asgari düzeyde tutmak ise bizim elimizde. Emisyonların azaltımı, sahip olduğumuz en önemli araç. Dünyada Karadeniz ve Akdeniz havzalarının da arasında yer aldığı, biyoçeşitlilik ve ekosistemlerin korunması açısından en öncelikli 35 bölge bulunuyor. Sıcaklık artışını 2 derecede sınırlandırabilirsek, bu bölgelerin yüzey alanının ortalama üçte ikisinin, türlerin iklim değişikliğinin etkilerinden korunacakları sığınak görevi görmeleri mümkün. Sıcaklık artışını sınırlayamazsak, bu oran üçte bire düşüyor. Bununla beraber,  en iyi senaryo altında bile kayda değer ölçekte bir alanda türlerin iklim değişikliğine karşı  ayakta durması mümkün olmayacak. Bu nedenle yerel uyum stratejilerini hayata geçirmemizin de biyoçeşitlilik kaybını azaltmak için hayati önemi var.”

Akdeniz bölgesi ciddi risk altında

Akdeniz, iklim değişikliğine en fazla maruz kalan öncelikli bölgelerden biri olarak değerlendiriliyor. Artan sıcaklıkların, aynı düzeyde seyreden ya da azalan yağış miktarlarıyla birleşmesi; toprak nemliliğinin azalacağı ve kuraklık koşullarının görülme olasılığının artacağı anlamına geliyor. Bu da, orman yangını riskleri ile ekosistemler, tarım ve insanlar üzerindeki olumsuz etkilerin artmasına neden olacak. Yılda 300 milyondan fazla ziyaretçi de Akdeniz’in kalan kaynakları üzerindeki muazzam baskıyı artırıyor.

Akdeniz’deki biyoçeşitlilik, iklim değişikliğinin düşük seviyelerde kaldığı durumda bile kırılganlık taşıyor. Küresel ısınma 2 derece ile sınırlandırılsa bile, çoğu tür grubunun neredeyse %30’u, tüm bitkilerin ise üçte birinden fazlası risk altında kalacak. Mevcut politikaların devamı halinde ise bölgedeki biyoçeşitliliğin ortalama olarak yaklaşık yarısı kaybedilecek. Yayılım gösterecek memeliler ve kuşların bu duruma belli oranda uyum sağlayabileceği ifade ediliyor. Ancak uzmanlar habitatları halen önemli ölçüde bozulma ve parçalanmaya maruz kalmış bir bölgede bunun zor olacağına işaret ediyorlar.

Deniz canlılarının geleceği tehlikede

Akdeniz’de yaşayan yeşil deniz kaplumbağası, iribaş deniz kaplumbağası ve deri sırtlı deniz kaplumbağası türleri Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “tehlikede”, “kritik tehlikede” ve “düşük riskli” olarak sınıflandırılıyor. Bu türler, iklim değişikliği tarafından ciddi ölçüde tehdit ediliyorlar. Kaplumbağalarda genellikle, yuvanın daha altta kalan, daha serin kısmındaki yumurtalardan erkek yavrular çıkıyor. Sıcaklıkların artması, yumurtalardan sadece dişi yavruların çıkmasına ya da sıcaklık belli bir noktayı aştığında hiçbir yavrunun sağ kalmamasına sebep olabilir.

Balinalar, yunuslar ve fokları kapsayan deniz memelilerinin açık denizlerden kıyı sularına kadar Akdeniz’de çok çeşitli habitatları bulunuyor. Deniz memelileri aynı zamanda çevresel koşullardan ve avlarının dağılımından da büyük ölçüde etkileniyor. Örneğin deniz suyu sıcaklıkları ve tuzluluk oranlarındaki değişimler, Akdeniz uzun balinasının avladığı tek tür olan kuzey krilinin dağılımını etkiliyor. Deniz memelileri geçmişte çevresel değişimlere uyum sağlama becerisi gösterdiler, ancak bugünkü iklim değişikliğine yeterince hızlı tepki verip vermeyecekleri bilinmiyor.

Orkinos balıklarının çevrelerindeki sıcaklık değişimlerinden kuvvetli bir şekilde etkilenmeleri bekleniyor. Su sıcaklığındaki değişimlerin orkinoslar üzerinde, kalp işlevlerinin, üreme faaliyetinin, yumurtlama ve larva gelişiminin, yüzme becerilerinin etkilenmesini de içeren fizyolojik sonuçları bulunuyor. Örneğin, çizgili orkinos (Katshwonus pelamis) türünün, gelecekteki ısınmaya, ergin ve larva habitatını genişleterek karşılık vereceği tahmin ediliyor. Mavi yüzgeçli orkinosun (Thunnus thynnus) ise uygun habitatlarının daralacağı öngörülmesine rağmen, iklim değişikliğine uyum sağlayabilmek için uzun mesafe göç etme becerilerini kullanması bekleniyor.

Köpekbalıkları da iklim etkilerine duyarlı bir tür olarak değerlendiriliyor. İklimdeki dalgalanmalar; gelişim, üreme ve hayatta kalma becerilerini etkileyerek bu türün topluluk yapısını bozabilir, bolluk değerlerinde değişimlere, dağılımlarında kaymalara ve yerel ölçekte nesillerinin tükenmesine sebep olabilir. Büyük boyutları ve düşük doğurganlık oranları, türün iklim etkilerine karşı olan bu hassasiyetini artırıyor, çünkü bu durum az sayıdaki görece büyük ve gelişkin genç köpekbalıklarını yetiştirmek için güçlü bir ebeveyn bakımı gerektiriyor.

Mersinbalığı da çevresel tuzluluk ve ısı oranlarındaki değişimlere karşı duyarlı olan bir başka balık türü. Yaşanan değişimler bu balıkların fizyolojik işlevlerini etkiliyor. Yok olma tehlikesi altındaki Avrupa mersinbalığının yayılım alanı sınırları, uygun habitat alanlarını daraltan iklim değişikliğinin fazlasıyla etkisi altında kaldı. Adriyatik mersinbalığının tuzluluk oranındaki değişimlere uyum gösterdiği tespit edildi. Ancak sıcaklık ve tuzluluk oranlarındaki değişim aralığının iklim değişikliğine bağlı olarak genişlemesi bekleniyor. Bu durum popülasyonların genel uyumluluğunu zorlayıcı bir etken haline gelebilir.

Dünyadaki diğer kritik bölgelerden bazıları şu şekilde sıralanabilir:

  • Miombo ağaçlıklarında ve Güney Afrika’da amfibilerin %90’a yakını, kuşların %86’sı, memelilerin %80’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.
  • Amazon, bitki türlerinin %69’unu kaybedebilir.
  • Güneybatı Avustralya’da amfibilerin %89’u yok olabilir.
  • Madagaskar’da bulunan türlerin %60’ı risk altında bulunuyor.
  • Günde 150-300 litre su tüketmesi gereken Afrika filleri su kıtlığı tehlikesi ile karşılaşabilir.
  • Sundarban kaplanlarının üreme alanlarının %96’sı yükselen su seviyesi nedeniyle sular altında kalabilir.

 

(İklim Haber)

Diyarbakır’da 48 kurumdan Afrin açıklaması

Diyarbakır’da, aralarında DTK, HDP, EMEP, ESP, Eğitim Sen, Haber Sen, SES, tabip odaları, Mimarlar Odası, Pir Sultan Abdal Derneği, Ezidiler Meclisi, Süryani Dernekleri Federasyonu, Kürt PEN, Mahalli Dernekler Platformu, Ziraat Mühendisleri Odası, Harita Mühendisleri Odası Maden Mühendisleri Odası, DİSK’in Diyarbakır, Van ve Mardin şubelerinin de aralarında bulunduğu 48 siyasi parti, sendika, meslek örgütü ve dernek; Afrin’de süren Zeytin Dalı Harekatı’yla ilgili açıklama yaptı.

Afrin’de, elektrik ve su şebekelerinin tahrip edildiği belirtilen açıklamada, “Afrin halkı susuzluk ve susuzluğun yol açtığı ciddi sağlık ve yaşam sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır” denildi.

Kürt sorunun barışçıl yöntemlerle çözülebileceği belirtilen açıklamada, “Kürt sorununun, demokratik ve adil bir şekilde barışçıl yöntemlerle çözümünden başka bir yol ve çıkışın olmadığı, acı ve ağır bedeller ödeten kırk yıllık tecrübelerle gerek siyasi ve askeri kurumların gerekse de diğer tüm sivil toplum örgütleri ve diğer toplumsal dinamiklerin bildiği bir realitedir. Kürt sorunu bu yöntemlerle çözülemez. Bu yöntemler, Türkiye’nin daha büyük çıkmazların, sorunların, çelişki ve çatışmaların içerisinde bütün enerjisini tüketmesi ve zayıf düşmesinden başka bir sonuç doğurmaz” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, TSK ve ÖSO’nun Afrin’den çekilmesi için Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, IŞİD karşıtı uluslararası koalisyon ve Rusya’ya girişimde bulunma çağrısı yapıldı.

Çanakkale’de 18 Mart Stadyumu ve Şehitler Abidesi’nde düzenlenen 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi’nin 103. Yılı töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün 8.30 itibariyle Afrin şehir merkezinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu tarafından kontrol altına alındığını açıklamıştı.

 

(Gazete Duvar)

Putin için kolay zafer

109 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu Rusya’nın her bölgesinde dün yerel saatle 08.00’de açılan sandıklar 21.00’de kapandı.

Oy kullanma işlemleri ilk olarak Rusya’nın uzak doğusunda yer alan Kamçatka ve Çukotka bölgelerinde başladı. Burada sandıklar önceki gün TSİ 23.00’te açıldı.

Sandıklar en sonsa Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan bölgesi Kaliningrad’da TSİ 21.00’de kapandı.

Resmi olmayan sonuçlara göre oyların %70’den fazlasını alan Vladimir Putin ikinci tura gerek kalmadan  yeniden Devlet Başkanlığı görevine seçildi.

Seçimlere katılım oranının %67 olduğu açıklandı

Seçimleri binlerce Rus gözlemcinin yanı sıra, 1500 uluslararası gözlemci izledi.

Rusya’da bundan önceki devlet başkanlığı seçimlerinin yapıldığı 2012’de sadece üç aday yarışmıştı. Bu seçimlere 8 aday katıldı.

Rus sosyetesinin tanınan isimlerinden biri olan liberal kadın aday Kseniya Sobçak, Komünist Parti’nin adayı Pavel Grudinin %13 oy oranıyla ikinci oldu.

Milliyetçi çizgideki söylemleri ile bilinen Liberal Demokrat Parti lideri Vladimir Jirinovskiy % 6.5, oy alabilirken Komünist Parti’den ayrılan bir grubun kurduğu Rusya’nın Komünistleri isimli partinin adayı olan ve geleneksel bir komünist olarak tanımlanabilecek Maksim Suraykin, ise % 06.5 oy alabildi.

 

(Sputnik, Yeşil Gazete)

Kömürlü Termik Santraller ve Sağlık paneli üzerine – Afşin Altuntaş

Geçtiğimiz hafta ( 15.03.2018 ) HEAL, Greenpeace, YUVA Derneği ve Tekirdağ Tabipler Odası. Çorlu Çerkezköy ve Tekirdağ’da bir dizi etkinlikler düzenledi.

Bölgedeki hava kirliliği üzerine çeşitli raporları ve bilimsel çalışmaları bulunan HEAL (Funda Gacal), Greenpeace (Özgür Gürbüz), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (Gamze Varol) ile bölgede halk sağlığını tehlikeye atacak düzeylere ulaşan hava, su ve toprak kirliliği konusunda endişe duyan YUVA Derneği ,Tekirdağ Tabipler Odası’nın davetlisi olarak bölgeye bir ziyaret gerçekleştirildi.

Önce Çorlu Belediye Başkanı Ünal Baysan ve Tekirdağ Süleymanpaşa/Merkez Belediye Başkanı M. Ekrem Ekşinat’ı ziyaret ederek yerel yöneticilere kaygılarını ve çekincelerini aktardılar. Basın açıklaması yapıp akşam saat 19:00’da Çorlu Kent Konseyi’nde Tekirdağ Tabip Odası’nın düzenlediği Kömürlü Termik Santraller ve Sağlık konulu bir panele katılıp halkı ve halk sağlığı uzmanlarını bilimsel çalışma ve raporları ile bilgilendirdiler. Gerçekten toplumun çok farklı kesimlerinden gelen güzel bir topluluk konuşmacılara son derece zekice sorular yönelttiler buna sonra değineceğiz.

Öncelikle panele konuşmacı olarak katılan STK ve bilim insanlarının sunumlarında temel aldıkları rapor ve çalışmalardan yola çıkarak panelde öne çıkan konulara bir göz atalım.

Trakya’da Mevcut Durum

İstanbul’daki sanayinin Trakya’ya taşınmaya başlamasıyla verimli tarım ve hayvancılık arazilerine sahip Trakya ve Ergene Havzası bugün ağır ve kirli sanayi atıkları yüzünden can çekişmektedir.  Tekirdağ’da yaklaşık 1.500 sanayi tesisi bulunmakta olup bunların %73’ü ilin farklı bölgelerinde yer alan OSB’lerin içindedir. En büyük ve en eski OSB Çerkezköy OSB’dir; diğer sanayi bölgeleri ise Çorlu Deri OSB, Çorlu-1 OSB, Ergene-1 OSB, Ergene-2 OSB, Hayrabolu OSB, Kapaklı OSB, Malkara OSB, Muratlı OSB, Tekirdağ OSB, Veliköy OSB, Velimeşe OSB ve Yalıboyu OSB’dir. Tekirdağ’a bağlı Çerkezköy, Kapaklı, Çorlu, Ergene ve Muratlı ilçelerinde tekstil, deri, kimya, metal ve gıda sanayi; Süleymanpaşa, Malkara, Hayrabolu, Şarköy ve Saray ilçelerinde gıda, toprak, tarım ve hayvancılığa dayalı sanayi ve madencilik; Marmara Ereğlisi ilçesinde ise demir-çelik ve kimya sanayi ile kömür ve petrol ürünleri depolama sektörleri yoğunluktadır.[1]

Funda Gacal Çanakkale, İzmir ve Tekirdağ’da Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” HEAL Raporunun tanıtımını yaptı

 

Tekirdağ’da ulusal hava izleme istasyonu web veri tabanından erişilebilen beş adet hava kalitesi izleme istasyonu bulunmaktadır. Bu verilerin son dört yıllık değerlendirmesine göre Tekirdağ il merkezindeki Tekirdağ Merkez MTB istasyonunda ölçülen 24 saatlik PM10 ortalaması 2017’de 172 gün, 2016’da 230 gün ulusal sınır değerleri aşmıştır; yani 2017’de Tekirdağ halkı yılın yarısında, 2016’da ise yılın üçte ikisinde kirli hava solumuştur. Halbuki ulusal mevzuata göre PM10 24 saat ortalaması sınır değerlerinin yılda 35 defadan fazla aşılmaması gerekiyor.[2]

Sağlık üzerine etkileri Planlanan Çerkezköy ve Vize kömür santrallerinin, günümüz itibariyle PM2,5 ve NO2 ye maruz kalınmasından dolayı yılda yaklaşık sırasıyla 141 ve 182 erken ölüme yol açması muhtemeldir. Nüfus artışı ve yaşlanma göz önünde bulundurulduğunda 2030 yılında erken ölüm sayısı PM2,5 ve NO2 için sırasıyla 183 ve 237’e çıkacaktır. Çerkezköy ve Vize santrallerinden 50 km mesafedeki alanlar için asit yağmuru ve uçucu kül serpintisi riskleri ciddi sorunlardır. Kömür santrali inşa edilirse onlarca yıl boyunca faaliyet göstermesi beklenmektedir. Dolayısıyla, gelecekteki nüfus artışı ve nüfus yaşındaki değişim yapısı dikkate alınmalıdır. Sağlık etkileri, emisyon miktarları aynı tutularak ancak gelişen sağlık hizmetleri ve yaşlanan nüfus gibi faktörleri yansıtan nüfus artışı ve farklı sebeplere bağlı ölüm oranlarındaki tahmini artış varsayılarak 2030 yılına göre hesaplanmıştır. Santrallerin, alışılageldiği gibi 40 yıl çalıştırıldığı varsayılırsa, tahmini sağlık etkileri toplam yaklaşık 11.000 erken ölüme tekabül edecektir[3]

Tekirdağ’ın içerisinde yer aldığı Ergene Havzası ve Ergene Nehri baskı altındadır. Ergene Nehri’ne tekstil, demir-çelik ve diğer ağır sanayi sektörlerinden gelen kirleticiler toprağa, yer altı ve yer üstü sularına, hatta tarımsal ürünlere karışıp halk sağlığını tehdit etmektedir. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından (IARC) potansiyel kanserojen ilan edilen ve bir ağır metal olan kurşun (Pb) konsantrasyonlarına Ergene Nehri ve etrafında sıklıkla rastlanmaktadır;

DSİ’nin 2010’da yaptığı bir çalışmada Çerkezköy ilçesinde yer altı sularında Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği’nde belirtilen sınır değerlerin üzerinde kurşun konsantrasyonuna rastlanmıştır24. Yer altı suları içme ve kullanma suyu olarak değerlendirilmektedir.

2010 yılında Çorlu’da yapılan bir başka çalışmada Çorlu ilçesi Vakıflar köyü mevkindeki yer altı suyunun DSÖ, EPA (ABD Çevre Koruma Ajansı) ve Türk Standartları Enstitüsü limit değerlerini aşan kurşun, kadmiyum vekrom konsantrasyonlarını içerdiği bulunmuştur.[4]

İlk konuşmacı TESKİ Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı Semra Kurt kömürlü termik santrallerin teknik olarak işleyiş mantığını, girdileri ve çıktılarının ne olduğunu bilimsel veriler eşliğinde anlattı. Semra Kurt’un sunumunda bizce öne çıkan başlıklar kömürlü termik santrallerin doğası ve işleyişi gereği çıktısı olan halk sağlığını olumsuz etkileyecek oldukça zehirli maddeler ve partiküller, santral soğutma suyu kullanımı ile doğaya veya kül depolama alanlarından yer altı su kaynaklarımıza sızan bu kirleticilerin  su kaynaklarımızı tahrib ettiği ve asit yağmurları ile toprağımıza, verimli tarım arazilerimize zarar verdiği sonucuna ulaştık.

Soru cevap kısmında katılımcılar ileri teknolojiler ile bu zehirli gazların ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağını sordu. Sema Kurt cevaben bu gibi projelerde en ileri filtre teknolojileri uygulansa dahi sıfır etki diye bir şeyin asla mümkün olamayacağı cevabını verdi. Şu an Trakya’daki mevcut kirliliğin üzerine kümülatif olarak düşünecek olursak en ileri filtre teknolojilerinin bile fayda etmeyeceğini ve Trakya’nın daha fazla kirliliği kaldıramayacağı cevabını ekledi.

Katılımcılardan kimya fabrikası çalışanı bir işçi söz istedi. “ Peki ben kimya fabrikasında çalışıyorum her gün zehir soluyorum burası kirli burada yapmayalım tamam ama bu şu anlama mı geliyor ? burada yapılmasın fakat temiz bir yerde yapılabilir”  Bu sorunun cevabı biraz sonra Gamze Varol’un sunumu içinde veriliyor olacaktı. “ Genelin kabul ettiği bir yanılsama var bu santral Çerkezköy’e yapılırsa Çorlu’yu Edirne’yi İstanbul’u etkilemez.  Hayır, ilk 30 km. çap en büyük risk altındaki olan bölge. Bu bölgede santral çalışanlarını, çocukları gebe kadınlar, yoksullar, yaşlılar kronik hastalar en büyük risk altındaki gruptur. Santralin bacasından çıkan toz ve gazlar 100 km. çapa kadar yayılabilir” Çocukta anomaliler -DNA parçalanması- düşük doğum ağırlığı,  erken doğum ve gebelik yaşına göre küçük bebek doğumlarına yol açar.“

Dr. Gamze Varol

Dr.Gamze Varol’un kömürlü termik santrallerinin halk sağlığı üzerine etkilerini anlattığı sunumunda ön plana çıkanlar; Cıva veya kurşun gibi ağır metallerin sinir sistemi ve beynin kanlanmasına, nörolojik gelişimsel hastalıklara,  beynin kanlanmasında bozulmaya; felçlerde artışa, alzheimer hastalığı ve parkinson hastalıklarına sebep olduğuna. Kalp ve damar sistemi hastalıkları olarak kalbin ritminin bozulması, kalp krizi (miyokard enfarktüsü),  kalp kaynaklı göğüs ağrısı (angina pektoris); yükselmiş kan basıncı, damar sertleşmesine sebep olmaktadır. En önemlisi KOAH astım akciğer deri ve mesane kanserlerine sebep olur.

Son konuşmacı Özgür Gürbüz enerji politikaları, her geçen düşen birim maliyetleri ile fosil yakıtlara karşı çok daha avantajlı duruma gelen sürdürülebilir alternatif enerji kaynakları, enerji verimliliği yerinde enerji üretimi ve enerji kooperatifleri konusunda bizleri bilgilendirirken salondaki her kesi hayretler içinde bırakan veriler paylaştı.

“ Türkiye’nin mevcut kurulu gücü ve elektrik talebi gözönüne alındığında, ciddi bir arz fazlası olduğunu net bir şekilde görüyoruz. (85 bin MW’ı geçen kurulu gücümüz var ancak “puant talep” 47 bin MW civarında. Planlanan ve yapımı süren santralları hesaba kattığımızda da gelecek yıllarda da Türkiye’nin arz fazlası sorunuyla karşı karşıya kalmaya devem edeceğini görüyoruz. Bizim asıl yapmamız gereken, halk sağlığına, doğaya zarar verecek yeni santral kurmak değil, enerjiyi daha verimli ve akıllı kullanarak, fosil yakıtlardan güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerjiye geçişi sağlayacak başka bir enerji sistemini hayata geçirmek olmalı. Enerjideki bu değişimi de enerji kooperatifleri, bireylerin çatılarına kuracağı güneş panelleri ve küçük ölçekli santrallarla yapmamızın önünde hiçbir engel olmadığını görebiliyoruz. Mevcut arz fazlası bize bu değişimi gerçekleştirmemiz için ciddi bir fırsat sunuyor. ” Üstüne üstlük Türkiye’nin şu anki kurulu gücünün 2028’e kadar bile bize yetebileceğini veriler ile izah etti.

Trakya bölgesinde yapılması planlanan 3 yeni büyük kömürlü termik santral projesi.

 

1             Çebi Termik Santrali                       Tekirdağ                              Marmara Ereğlisi             350  MWe

2             Ergene Termik Santrali                 Tekirdağ                              Ergene                                 170  MWe

3             Çerkezköy Termik Santrali          Tekirdağ/Istanbul           Çerkezköy/Silivri             990  MWe

Toplam                                1510 Mwe

Kaynaklar:

 

[1] “Çanakkale, İzmir ve Tekirdağ’da Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” HEAL http://www.env-health.org/IMG/pdf/20180223_heal_iletisim_kiti_canakkale_izmir_tekirdag_komur_ve_hava_kirliligi.pdf

[2] Çanakkale, İzmir ve Tekirdağ’da Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” HEAL http://www.env-health.org/IMG/pdf/20180223_heal_iletisim_kiti_canakkale_izmir_tekirdag_komur_ve_hava_kirliligi.pdf

[3] Trakya’da Termik Santral Tehlikesi planlanan Çerkezköy ve Vize kömürlü termik santrallerinin, hava kirliliğine etkisi http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2017/Trakya’da%20Termik%20Santral%20Tehlikesi.pdf

[4] Çanakkale, İzmir ve Tekirdağ’da Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” HEAL http://www.env-health.org/IMG/pdf/20180223_heal_iletisim_kiti_canakkale_izmir_tekirdag_komur_ve_hava_kirliligi.pdf

 

Afşin Altuntaş

twitter : @termiksizgelecek

facebook: www.facebook.com/termiksizgelecek

Pazardaki en ucuz et: Brezilya’da fakir, siyah ve kadın olmak – Karabekir Akkoyunlu

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Çarşamba akşamı Rio de Janeiro’nun orta yerinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden insan hakları savunucusu ve belediye meclisi üyesi Marielle Franco, Brezilya’nın en sakıncalı üç kimliğine sahipti: Rio’nun en kalabalık gecekondu mahallesi Maré’de yaşayan, çocuğunu kendi başına büyüten, Afrika kökenli bir kadın.

Kısacası fakir, siyah ve kadın.

Dünyanın sekizinci en büyük ekonomisi, 200 milyon nüfuslu Brezilya, aynı zamanda dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkelerinden. Uçurumun tepesinden aşağıya doğru indikçe karşılaştığınız insanların rengi de koyulaşıyor. Nüfusun yarısından çoğunun Avrupa kökenli olmadığı ülkede, siyah olmak toplumsal hayatın her seviyesinde eşitsizlik ve ayrımcılığa uğramak demek.

Afro-Brezilyalıların, açık renkli vatandaşlarına oranla eğitim, sağlık ve iş olanaklarına erişimi kısıtlı. Yerel ve ulusal siyaset ve medyada temsilleri, nüfusa oranla çok düşük. O meşhur Brezilya dizilerinde siyahlar hâlâ daha çok hizmetçi, aşçı, şoför gibi rollerde oynuyor. Rolün önemi arttıkça aktörler de beyaz ya da mestiso (karışık ırk) aktörler arasından seçiliyor. 2015 yılında bir dizide iki siyah oyuncunun başrolü alması bir devrim olarak karşılanmıştı.

Brezilya’da aileler yeni doğan kız çocuklarının saçı kıvırcık olmasın diye dua ediyor. Kıvırcık saçlı birçok kadın işyerinde ayrımcılığa, toplum içinde hakarete uğramamak için saçlarını düzleştirip ‘beyazlaşmaya’ çalışıyor. Ülkenin en renkli ve demokratik geleneği olan Rio karnavalı bile bu ırkçılıktan nasibini alıyor. Her yıl bir ‘karnaval kraliçesi’ seçen ülkenin en büyük televizyon kanalı Globo, 2013 yılındaki kraliçe Nayara Justino’yu ‘fazla siyah’ olduğu yönündeki izleyici tepkileri üzerine ‘sütlü kahve’ renginde başka bir adayla değiştirmişti.

FAVELALARDA SAVAŞ

Çoğu büyük şehirleri çevreleyen gecekondu mahalleleri ‘favela’larda yaşayan Afro-Brezilyalılar, uyuşturucu çeteleri ve güvenlik güçleri arasında 80’lerden beri süregelen çatışmalardan en çok etkilenen kesim. 2000’lerde ekonomik büyüme ve iktidardaki İşçi Partisi’nin paylaşımcı sosyal politikaları sonucu azalma eğilimine giren çatışmalar, son yıllarda yaşanan krizlerle birlikte tekrar patlamış durumda.

Buna aslında savaş demek daha doğru, zira 2016 yılında Brezilya’da öldürülenlerin sayısı 62 bin civarında (aynı yıl Suriye’de 49 bin 742 kişi öldürülmüş). Cinayete kurban giden her on kişiden yedisi siyah. Fakir bir siyahı öldürmek polis için neredeyse suç sayılmıyor. Yargılanıp ceza almaları bir mucize. Birçok genç Afro-Brezilyalı, uyuşturucu çeteleriyle yolsuzluğa bulaşmış polis ve yerel yöneticilerin başını çektiği acımasız düzende sert, kısa ve umutsuz hayatlar sürüyor.

Hayat, fakir ve siyah Brezilyalı kadınlar için özellikle güvensiz ve adaletsiz. Mapa de Violencia adlı sivil toplum kuruluşunun araştırmasına göre ülkede 1980 ile 2013 arasında kadın cinayetleri yüzde 253 artış göstermiş. 2013 yılında her 100 bin kadından 4.8’i cinayete kurban gitmiş. Aynı yıl bu oran Türkiye’de 0.6 idi.

BİTMEYEN SÖMÜRGE, GELMEYEN DEVRİM

Bu derin ve şiddet dolu adaletsizliğin temelinde ülkenin sömürge geçmişinden bu yana değişmeyen toplumsal yapısı yatmakta. 16’ncı yüzyıldan 19’uncu yüzyılın sonuna kadar köle tüccarları Afrika’dan Brezilya’ya tam 4 milyon insan satmış. Bu, bütün Amerika kıtasına getirilen toplam köle sayısının yüzde 40’ı ve ABD’ye gelen Afrikalıların dört katı.

Brezilya 1822’de Portekiz’den bağımsızlığını ilan ettiğinde gücü elinde bulunduran Avrupa kökenli büyük toprak sahipleri köleliğin yasaklanmasını engelliyor. 19’uncu yüzyılda bu kesime muazzam zenginlik getiren kahve üretimi, diğer birçok ülke köleliği yasaklarken, Brezilya’yı köle ticaretinin merkezi haline getiriyor. 1888 yılında, batı yarımkürede köleliği en geç yasaklayan ülke olduktan sonra bile, sistemi var eden dengeler esasta değişmiyor.

Ne 19’uncu yüzyılda ABD’deki gibi bir iç savaş, ne de 20’nci yüzyıl başında Meksika’daki gibi bir devrim yaşayan Brezilya, 1960 ve 70’lerdeki sivil hak ve özgürlük hareketlerine de ABD destekli baskıcı askeri diktatörlük rejimi altında denk geldi ve bu treni de büyük ölçüde kaçırdı. Cunta, tam 21 yıl sonra 1985’te devrilirken, anayasa ve kurumlar demokratikleşti fakat ekonomik güç hala hemen hemen hepsi beyaz olan eski büyük toprak sahibi ailelerin ve şehirli sanayicilerin elinde kaldı.

Bu yüzden tarihçi Eric Hobsbawm, lider kadrosunun çoğu diktatörlük karşıtı mücadele geçmişinden gelen İşçi Partisi’nin 2003 yılında başlayan iktidarına, Brezilya’nın fazlasıyla gecikmiş devrimini ateşleme görevi biçiyordu. İktidarda kalabilmek için ‘pembe sosyalizme’ evrilen İşçi Partisi, gerçek anlamda bir devrimin oldukça gerisinde kaldı, fakat Lula da Silva ve Dilma Rousseff’in 13 yıllık başkanlıkları döneminde, kendilerine hep şüpheyle yaklaşan bir medya ve kontrol edemedikleri parlamentoya rağmen, kadınlara, işçilere, siyahlara ve tüm dar gelir gruplarına Brezilya tarihinde görülmemiş haklar ve fırsatlar sundu.

SİYAH, FAKİR VE GÜÇLÜ BİR KADIN

İşte bu dönemde, Maré favelasında kızını tek başına büyüten Marielle Franco, prestijli bir özel üniversitede okumak için burs kazandı ve yeşeren sivil toplum hareketleri arasında sesini duyuracak ortam buldu. Başkan Dilma’nın ekonomik kriz ve yolsuzluk suçlamaları arasında yargı yoluyla başkanlıktan indirilip yerine sağcı başkan yardımcısı Michel Temer’in geçmesi üzerine aktif politikaya atılmaya karar verdi. 2016 yılının sonunda, 37 yaşındayken, Sosyalizm ve Özgürlük (PSOL) Partisinden Rio belediye meclisi üyeliğine aday oldu ve rekor bir oy toplayarak bu meclise seçilen ilk siyah kadın ünvanını aldı. Üstelik bunu Afrikalı kimliğini ön plana çıkaran bir platformla başardı. Logosu kıvırcık ‘afro’ saçlarının silüeti, sloganı ise Bantu dilinde ‘ortak insanlık’ anlamına gelen ‘Ubuntu’ydu.

Franco, kısa süren meclis üyeliği süresince, siyahların ve kadınların haklarını yüksek sesle savundu. Seçim kazanmadan yönettiği ülkeyi dönüştürmeye kalkan Temer hükümetinin emekçileri cezalandıran, siyahları kriminalize eden ve kadınları evlerine kapatan politikalarına karşı çıktı. Sosyal programların kısılmasını, kamu harcamalarının askıya alınmasını protesto etti. En çok da, Rio’da artan şiddetin sessiz kurbanlarının sesi oldu.

Öldürülmeden birkaç gün önce Rio favelalarında süregelen askeri operasyonları denetlemekle görevli meclis komisyonuna seçilmişti. Çarşamba akşamı bir toplantıdan döndüğü sırada Rio’nun orta yerinde taranan otomobilin içinde aracın sürücüsüyle birlikte yaşama veda etmeden birkaç saat önce Twitter’da şunu mesajı paylaşmıştı:

“Polisin hesabına yazılacak bir genç adam cinayeti daha. Matheus Melo öldürüldüğü sırada kiliseden çıkıyordu. Bu savaşın bitmesi için daha kaç kişinin ölmesi gerekecek?”

Fakir, siyah ve güçlü bir kadın olan Franco’nun suikasti, daha adil ve yaşanılır bir ülke için çabalayan her kesimden Brezilyalıların kalbinde derin bir boşluk ve öfke oluşturdu. Rio, São Paulo ve diğer büyük kentlerin sokaklarında, ve başkent Brasilia’daki parlamentoda gün boyu protestolar vardı.

Ülkede ciddi bir kesimin diğer cinayetler gibi bu cinayete duyarsız kalacağını kestirmek ne yazık ki güç değil. Cesur ve onurlu bir kadının kanla söndürülen ışığı, değişim için gerekli büyük ateşin kıvılcımı olacak mı, göreceğiz. Her halükarda, Marielle Franco’nun siyah Brezilyalıların yüzlerce yıllık mücadelesinin kahramanlarından biri olarak hatırlanacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Yurtdışında Brezilya’nın Tina Turner’ı olarak da bilinen, 80 yaşındaki Afrika kökenli sanatçı Elsa Soares, o derin ve çatallı sesiyle ruhunu katarak söylediği ‘A Carne’ (Et) adlı şarkısında bu mücadeleyi anlatır:

Pazardaki en ucuz et siyah ettir.
Ücretsiz kargoyla hapse girer,
Ve ceset torbalarına.
Ücretsiz kargoyla işsizliğe,
Ve akıl hastanelerine.

Pazardaki en ucuz et siyah ettir.
Sırtında taşıyarak bu ülkeyi,
Tarihi yapan ve yapmakta olan.

Ama ben herşeye rağmen,
Saklı tutuyorum kendimde,
Siyah renkli atalarımın hakkını.
Saygı için usulca savaşmayı,
Saygı için cesurca savaşmayı,
Saygı ve adalet için savaşmayı.
Siyah renkli atalarımın hakkını,
Savaşmayı, savaşmayı, savaşmayı.

Not: İlgilenenler için favelalardaki şiddet ve siyasi yolsuzluğu anlatan “Tropa de Elite” (Özel Tim / Elite Squad) filmlerini ve Alex Cuadros’un “Brazillionaires” (Brezilyonerler) kitabını öneririm. Eski bir Bloomberg muhabiri olan Cuadros, Brezilya’nın en zengin kesiminin yaşantısını ve servetlerini hangi yollarla elde ettiğini anlatıyor. Kitaba konu olan milyarderler, kitabın Portekizceye çevrilmesini engellemeye çalışmış. Ne yazık ki henüz Türkçe çevirisi de yok, yayınevlerinin dikkatine.

* Brasília Ulusal Kamu Yönetimi Okulu’nda (Escola Nacional de Administração Pública, ENAP) ziyaretçi araştırmacı.

Karabekir Akkoyunlu – Gazete Duvar

Validebağ Korusu üzerine bir sergi: Prevantoryum

Çağdaş sanat alanında birbirinden farklı konu ve kavramlardan yola çıkarak çalışmalar üreten Elif Çelebi ve Çağrı Saray bu kez birlikte oluşturdukları sergide, İstanbul Anadolu Yakası’nın ikinci en büyük yeşil alanı olan Validebağ Korusu’na odaklanıyor.

Küratörlüğünü Derya Yücel’in yaptığı sergi, adını korunun da geçmişine referans veren ve hastalığa yakalanma riski taşıyan ancak henüz hastalığa yakalanmamış olanlara önleyici koruma/ iyileştirme yöntemlerinin uygulandığı kamusal kurum anlamına gelen “Prevantoryum”dan alıyor.

21 Mart – 2 Mayıs tarihleri arasında Kasa Galeri’de ziyarete açık olacak sergi hakkında Elif Çelebi ve Çağrı Saray ile konuştuk.

Elif Çelebi ve Çağrı Saray ile Kasa Galeri’de ziyarete açık olacak sergi hakkında konuştuk

Röportaj: Yasemin Ülgen

***

– Sanatsal çalışmalarınızda birbirinizden farklı odak noktalarınız var. Elif çalışmalarında daha çok ekoloji alanından beslenirken Çağrı’nın çalışmaları daha çok kent ve bellek üzerine.

Siz son dönemdeki üretimlerinizden kısaca bahsedecek olursanız nedir mesele edindikleriniz?

Elif Çelebi: İnsan ve insan olmayan arasındaki mesafe beni çok düşündürüyor. İnsan-hayvan-bitki hatta cansız varlıklar arasında hiyerarşinin olmadığı bütüncül bir doğa fikri üzerine yoğunlaşıyorum.

Çağrı Saray: Son yıllardaki çalışmalarım kamusal alanla özel alan arasındaki çatışmayla bireysel ve kolektif hafıza üzerine kurulu.

Daha önce yaptığım çalışmalardan biri olan Bellek Mekânları serisinde Haydarpaşa Garı ya da AKM gibi mimari yapıları, iktidarın yok ettiği, dönüştürdüğü ya da işlevsizleştirdiği birer hafıza mekânı olarak ele almıştım.

Aslında Elif’le üzerine çalıştığımız Prevantoryum sergisinde Validebağ Korusu’na yaklaşımım da bu bahsettiğim çalışmalarımla benzer kaygıları taşıyor.

– Doğa ve kent insanı ilişkisi ve konu Validebağ Korusu olduğunda tabii ki mekânı tarihsel referansıyla birlikte düşünmek gerek. Korunun İstanbul için yegâne nefes alma alanı olması ve kendi içindeki ekosistemi bir sergi konusu olarak çok güçlü.

Ancak serginin detaylarına gelmeden önce kolektif üretim pratiğiniz hakkında sormak istiyorum. Şimdiye kadar her ikinizin de bireysel üretimlerini görme şansımız oldu. Ancak bu sergide sözünüzü birlikte söylemeyi tercih ediyorsunuz.

Kısaca bahsedebilir misiniz ortak bir üretim olan Prevantoryum nasıl ortaya çıktı?

Çağrı Saray: Elif’in işlerini uzun zamandır takip ediyorum, diğer yandan kendisini de uzun zamandır tanıyorum ve zaten aynı kurumda, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çalışıyoruz. Sohbetlerimiz esnasında aslında birbirimizden habersiz olarak parklarla ilişkili çalışmalar yaptığımızı fark ettik. Sonrasında aynı konu üzerine birlikte düşünmeye ve tek bir proje geliştirmeye karar verdik.

Elif Çelebi: Geçtiğimiz Mayıs ayında, benim Gezi Parkı üzerine yaptığım bir defter ile Çağrı’nın İstanbul’un parklarını konu alan bir dizi çalışması arasında birbirine çok yakın hassasiyetler olduğunu da fark ettik. Ve bunun üzerine kentin içinde sıkışıp kalmış beş parkı birlikte deneyimleme fikri ortaya çıktı.

Bu sürecin sonunda sadece Validebağ Korusu’na odaklanmaya karar verdik. Koru zaten diğer parklardan bir çok özelliği ile ayrılıyor. Bizim için henüz kamunun ‘yüksek’ yararı için parklaştırılmamış olması çok büyük önem taşıyor. Kentin içinde sıkışıp kalmasına rağmen hala kendi ekosistemini bu boyutta devam ettirebilmesi şaşırtıcı. Ayrıca korunun tarihsel sürecine baktığımızda darüleytam, prevantoryum, huzurevi gibi farklı kurumlara da ev sahipliği yaptığını görüyoruz.

Çağrı Saray: Ayrıca ikimiz de böylesi sorunlu ve güncel bir alanla ilgili kolektif bir üretimde bulunmanın daha doğru olacağını hissettik.

Ekoloji, Türkiye ve dünya genelinde pek çok sanatçının üzerine üretimde bulunduğu bir alan. Biz de sanatçı olarak bu ortak sorunlar üzerine kafa yoruyoruz.

Sergiye çalışırken çok sayıda fikir ve iş ürettik. Süreçte bazılarından vazgeçtik bazılarını ise saklı tuttuk. Ayrıca ben Elif’le biraradalığımızın iyi bir denge oluşturduğunu düşünüyorum; üzerine düşündüğümüz içerik aynı, fakat koruya bakışımız ve üretim pratiğimiz aslında birbirinden farklı. Ben bu gerilimin sergide hissedileceğini ve bu alana ilişkin üretimimizin kişisel üretim dizgemizle nasıl bir ilişki kurduğunu izleyicinin kurabileceğini düşünüyorum.

– Birlikte üretimden bahsetmeye devam edersek bu araştırma sürecinde neler oldu? Farklı alanlardan kişilerle bir çalışma yaptınız mı?

Elif Çelebi: Örneğin, konumu tam da göç rotası üzerinde yer alan koruda 10 farklı anıt niteliği taşıyan ve çok sayıda korumaya değer ağaç bulunuyor. Öncelikle ağaçlar üzerinden bir araştırma ve belgeleme yapmaya karar verdik.

Ayrıca yazılı kaynak taraması yaptık. Koruda ağaçların cins ve adetlerinin belirlenmesine yönelik ilk kayıtlı çalışma 1999 tarihinde yapılmış. Bu çalışmanın raporlarında iyileştirme yönünde tespit ve önerilerde de bulunulmuş. Fakat bunların hala hayata geçirilmediğini görüyoruz.

En sevindirici gelişme uzun hukuksal süreçler sonucunda şu an Validebağ Korusu’nun 1. derece sit alanı olması. Ağaçlar ile başlayan araştırma diğer bitki çeşitleri ve hayvanlar üzerinden devam etti.

Çağrı Saray: Araştırma süreci aslında keyifliydi, çalıştığımız konudan dolayı koru hakkında bilmediğimiz yeni verilerle karşılaştık. Kaynak olarak çok sayıda kitaptan yararlandık; korunun tarihine, geçmişine ilişkin bilgiler parça parça ve dağınıktı. Korunun yapısı ve birimleriyle ilişkili olarak Adile Sultan Kasrı Müdürlüğü, anıt ağaçlar ve bitki çeşitliliğine ilişkin İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği Fakültesi, korunun güncel durumu ve hukuksal sürecine ilişkin de Validebağ Gönüllüleri ile temasa geçtik. Diğer yandan bu süreç ilginç bir deneyim oldu. Araştırma yapmak ya da bir iş üretmenin ötesinde biz orada vakit geçirdik; geziler yaptık, sakız ağacının gölgesinde oturduk ya da sağnak yağmur varken parkta çamurlu ayaklarımızla yürüdük…

Bir süre sonra ise bu araştırmanın hiç sonlanmayacağını fark ettik, çünkü Validebağ Korusu oldukça geniş bir alan ve her köşesinde farklı bir hikaye gizli; bu hikayeler hem korunun tarihiyle ilgili hem de doğal çeşitliliğiyle ilgili.

– Temsili bir Validebağ Korusu sergisinden ziyade araştırmaya dayalı işlerin bir araya bir deneyim alanı öneriyorsunuz.

Peki sergide nasıl yöntem ve malzemeler kullanarak bu söylemleri görsel alana taşıdınız?

Elif Çelebi: İkimiz de çalışmalarımızda farklı medyumları ve teknikleri sıklıkla bir arada kullanıyoruz. Bu sergideki üretimlerimizde belgeleme söz konusu olduğunda, fotoğraf ve video ön plana çıkıyor. 

Çağrı Saray: Ben de desen, fotoğraf, video ve yerleştirme gibi farklı üretimlerde bulunuyorum. Elif’in de bahsettiği gibi Prevantoryum sergisinin araştırma ve üretim sürecinde dokümantasyon üzerinde durduk. Süreç bizi video ve fotoğrafın ön plana çıktığı bir üretime yönlendirdi.

Özellikle de Validebağ’ın hukuki sürecine dair edindiğimiz veriler projeyi şekillendiriyor. Bir yandan da bu veriler farklı malzeme ve işlerle yanyana gelince ortaya bambaşka okumalar çıkıyor.

 

Sergi hakkında detaylı bilgi için facebook etkinlik sayfasını ziyaret edebilirsiniz

 

Röportaj: Yasemin Ülgen

(Yeşil Gazete)

Zeytin Okulu’nda Camaltı Resim Atölyesi – Sururi Uras

Öğrendim ki, çok seven tüm kalpler göğüs kafesinin dışında atmaya başlar.

Bu yüzden dışardan gelen en ufak bir vurguna bile açıktırlar.

Sıcağı sıcağına hissedilmeyen tüm acılar gibi kalpte en son parçası kırıldığında olanı biteni anlar…

Onca resim tekniği varken Şahmaran çizimlerinin çoğunlukla cam altına yapılma sebebi bu olabilir mi? Onun aşk için sakınmaktan gönüllü vazgeçtiği bedenini bir nebze olsun korumak için…

Ama taşta değil, duvarda değil, olanca kırılganlığıyla, olanca içi dış bir kalıbıyla camda.  Peki neden bir de camın altında? Yetmedi mi yer altında yaşadığı?

Acaba eller değmesin, el eylemesin diye mi?

Başka sorularım da var:

İşin içinde aşk olmasaydı, bir yılanı asırlarca evimizin baş köşesine asar mıydık?

İşin içinde aşk olmasaydı, içinin cennetini bir yılanın gövdesinde görür müydük?

Sahi, Şahmaran cam altında olduğu için yansıması daha fazla, acaba bakan kişi kendini görsün diye mi camın altında Şahmaran?

Ebu Burak adını duyduğumdan beri, onu bir nevî cam altından tanımaya başladığımdan beri, bir dolu sorularım birikti. En çok merak ettiğim, çizdiği Şahmaran’lardan en azından biri Camsab’ı affetti mi? Camsab kim mi? Yoksa camın altında olmasına sebep bu Camsab’ın ismi mi?

Yakında öğrenebileceğim tüm bunların cevabını ve yepyeni sorularım canlanacak, eminim. Ve bir de çok teşekkür edeceğim Ebu Burak nezdinde tüm Şahmaran çizenlere; sizler olmasaydınız yer altındaki Şahmaran’ı dünya üzerinde tanıyamazdık, diye.

Ebu Burak’a dediklerim bir şekilde Şahmaran’ın kulağına gider… Diyeceğim ki ‘’ihanet etmeyen insanoğlu da var!’’

31 Mart – 1 Nisan 2018 tarihlerinde Zeytin Okulu’nda buluşacağız Ebu Burak ile. Önce onla sonra onun Şahmaran’ıyla ve daha da sonra kendi Şahmaran’ımla tanışacağım. Herkes tanısın diye de Ebu Burak’tan öğrenip, cam altına çizeceğim. Ardından masallar dinleyip, çıkıp etrafta yürüyeceğim… Belli mi olur, belki beni belki kalbimi duyar da gelir.

‘’İhanet etmeyen insanoğlu da var!’’ dedim ya, buna kayıtsız kalamaz..

Camaltı Resim Atölyesi ile ilgili tüm bilgiler www.zeytinokulu.net adresinde var. Şimdilik tek olmayan, kendi Şahmaran’larımız.

 

 

Sururi Uras

Gazeteci Şahin Alpay’a AYM’nin ikinci hak ihlali kararı sonrası tahliye

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), 2. kez hak ihlali kararı verdiği tutuklu gazeteci Şahin Alpay, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce ev hapsi kararıyla tahliye edildi.

AYM, ilk olarak 11 Ocak’ta tutuklu akademisyen ve yazar Mehmet Altan ile eski Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay’ın tahliyelerine karar vermişti. Ancak yerel mahkemeler bu tahliye talebini reddetmişti.

Alpay, ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği” iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurdu.

Alpay’ın başvurusunu karara bağlayan AYM oybirliği ile hak ihlali kararını aldı ve gerekçeli kararı Cuma günü AYM’nin internet sitesinden yayınlandı.

Bu karar sonrası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Şahin Alpay’ı yaklaşık 20 ay sonra ev hapsi kararıyla tahliye edildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkındaki kararını 20 Mart’ta açıklaması bekleniyor.

Altan ve Alpay, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ile ilgili bir soruşturma kapsamında tutuklanmıştı.

 

(BBC Türkçe)

[Gözlem] Yazmak üzerine – Selim Altınok

İnsan konuşan varlık, bu yönüyle diğer canlılardan ayrılıyor. Kendini ifade etme gücüne sahip. Hayvanlar da çıkardıkları seslerle anlaşıyor ama sınırlı bir ses kapasitesine sahipler. Evdeki kedimiz, bahçedeki köpeğiniz, dala konmuş kuşlar hep aynı sedaları tekrarlar. Gerçi konuşamasalar da bizden daha kolay anlaştıklarını da not etmek gerek!

Oysa biz farklıyız…

Konuştuğumuz kelimeleri toplayınca kocaman bir sözlük oluyor. Üstelik deyimler, tamlamalar cabası. Dünyada herkes aynı dili konuşsa yine iyi, farklı diller, lehçeler! Yetmiş iki millet! Hepsi ayrı. Nereden çıktı bu kadar çok dil? diyecek olursanız bakın işte onu bilim adamlarına sorun derim.

İnsanın anlaşmasında en önemli araç konuşma yetisi şüphesiz. İki yabancı, bir araya geldiğinde jestlerle, mimiklerle, el-kol hareketiyle anlaşmaya çalışır ama hiçbiri yetmez. İlla bir şeyler konuşurlar. Kendi dillerinde de olsa dertlerini karşındakine anlatarak ifade etmeye çalışırlar. İkisi de az buçuk ortak bir dil biliyorsa, mesela İngilizce, hemen Yes’ler Okey’ler havada uçuşmaya başlar. Konuşmada esas olan diyalogdur. Biri söyler, diğeri dinler, sonra roller değişilir. Bazen iki taraf ta konuşur. Özellikle kavgada, herkes aynı anda bir şeyler anlatmaya uğraşır, hatta bağırır.

Bu yazımızın konusu konuşmak değil aslında, yazmak. Nedir yazmak? Neden yazılır? Tek taraflı bir eylem midir? Yazmak bir ifade biçimidir. Düşünceleri anlatmanın bir yoludur.

Neredeyse doğduğumuz andan itibaren konuşmaya başlarız. Yazmayı ise ancak eğitimle öğrenebiliriz. Özel durumlar dışında, okul yıllarında başlar ilk yazma deneyimimiz.

Harfler, heceler, kelimeler derken cümleleri yazıp okudukça gelişiriz. Hazırladığım ilk ödevi hatırlamıyorum ama herhalde her çocuk gibi benim kaleme aldığım ilk ödevim muhtemelen ilk yazımdır. Ödev hazırlamak bizim öğrencilik yıllarımızda kitaplardan yararlanılarak yapılırdı. Şimdi internetten destek alınıyor. Hangi şekilde olursa olsun, bir şeyleri okuyup ya aynısını ya benzerini kâğıda geçiriyorsunuz. Bu bir öğrenme yöntemi ve elbette bir zararı yok. Ancak yaratıcı bir eylem olmadığı açık. Bir öğrenci için etkin yazma eylemi, edebiyat dersinde verilen kompozisyon ödevidir. Belirli bir konu verilip, bunun üzerine yazmanız beklendiğinde, artık kurgusu, fikirleri, olayları kendi cümlelerinizle yazmanız istenmektedir. Ciddi bir zihinsel faaliyet başlar içinizde. Lise yıllarımda hazırladığım kompozisyonların bazılarını hatırlıyorum. Yazarken çok zevk almıştım. Tamamen kendi düşüncelerimle kurguladığım bir yazma eylemi beni mutlu ediyordu. Bir sahife için bazen saatlerce düşünmek, yazdıklarını tekrar okuduğunda beğenmeyip yeniden yeniden yazmak, bunlar çok sık başıma gelen durumlardı. Eminim usta yazarlar da bunu çok yaşıyordur. Orhan Pamuk bir röportajında “Ben her gün yazmak için masa başına otururum, sırf el alışkanlığım kaybolmasın diye mutlaka bunu yaparım. Bazen akşama kadar bir sahifeyi ancak doldurduğum olur” demişti. Değerli müzisyen, söz yazarı ve besteci Kayahan Açar da bir şarkıyı yazmak için aylarını, yıllarını verdiğini anlatırdı hep.

Üniversitede profesörün dersini dinlerken (Braille) alfabesiyle not tutardım. Çok yavaş yazılan körler alfabesiyle hocanın tüm söylediklerini anında not etmem mümkün olmazdı pek. Akşam eve dönünce, ben derste aldığım kabartma notları okurken, kardeşim Kerim temize geçer, on parmakla daktilo ederdi. Bu sırada cümleler düzenlenir, genişlerdi. Gecenin sonunda ortaya sağlam hukuki metinler çıkardı. Ben bu metinlerin özellikle düzgün ve hatta edebi cümlelerden oluşması için fazladan gayret sarf ederdim. Hukuk fakültesinde bizim ders notları pek revaçtaydı, çok arkadaşımız notlarımızı alıp fotokopi ettirerek sınavlara hazırlanırlardı. Dört yıl boyunca hiç aksatmadan her akşam dersten dönüşte notlarımızı temize geçtik. Aynı düzen içinde babamız hafta sonları, daktilo edilmiş notları kasetlere sesli olarak okudu. Bu sayede biz üniversiteyi derece ile (sınıf birincisi ve ikincisi) olarak bitirdik. Bu arada, babamız da notları okuya okuya bizden önce diplomasız avukat oldu. Akşamları çıktığı kahvede derdi olanların hukuksal sorunlarını zorlanmadan çözdüğü için arkadaşları yolunu gözlermiş.

Yazmanın diğer halleri 

Ödev, kompozisyon, ders notu dışında hemen herkesin hayatında en az bir defa mutlaka yaptığı bir şey var… Mektup yazmak. Bir yakınınıza, aile büyünüze, arkadaşınıza,  sevgilinize! Güzel bir olayı haber vermek için, sırf özlem bildirmek için, hatır sormak için, daha kim bilir neler için mektup yazmışızdır. Mektup da bir tür kompozisyondur. Kişiseldir, duygu ve düşüncelerinizi kendinizce anlatırsınız. Göndermek de almak da hayata bağlar insanı. Aslında mektup mudur hayata bağlayan, yazmak mı yoksa? Kanımızca yazmak… Çünkü yazarken düşünür insan, kendini verir. Konuşmak kadar anlık bir şey değildir yazmak. “Söz uçar yazı kalır” diye boşuna söylememişler. Söylerken, bir saniye bile düşünmediğiniz cümleleri yazarken enine boyuna tartarsınız. Gerçek bir serüvendir yazmak. Başlarken nerede biteceğini bilemezsiniz çoğu kez. Elbette zihninizde bir plan vardır ama içeriği doldurmak o ana ait bir eylemdir. Bazen kalem (klavye) bambaşka yerlere götürür sizi.

Aslında öncelikle kendisi için yazar insan. Profesyonel bile olsanız bu böyledir. Yazmak iç dünyanızı geliştirir. Elbette birilerine ulaştırdığımızda yazmak daha anlamlıdır ve tek taraflı olmaktan çıkar. Benim arzum herkes yazsın. Çoluk çocuk, genç yaşlı, ev kadını, iş adamı, politikacı. Bakkal da yazsın, sadece veresiye defterine değil, günlüğüne yazsın.

Ülkemizde nüfus sayımı yapılıyor, bir dolu şey soruluyor. Neden şöyle bir soru yok mesela “Günlük tutar mısınız?” Çocukluğumuzda böyle alışkanlıklara yönlendirilmedik ne yazık. Bir tek hatıra defterimiz vardı, sınıf arkadaşları kendilerine ayrılan sahifeye, defter sahibi için duygu ve düşüncelerini yazarlar, bir anı bırakırlardı geleceğe. Günlük tutan arkadaşım oldu mu? Hatırlamıyorum doğrusu. Kendim de belirli dönemlerde tutmuşum, hala saklıyorum o sahifeleri.

Bazı toplumlarda günlük tutmak yaygın. Bizde ise istisna. Bugün birçok yabancı devlet adamının anılarını okurken, bunu onların düzenli günlük tutma alışkanlıklarına borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Tarih yazılırken günlükler bazı olaylara ışık tutabiliyor. Önceki yüzyılları konu edinen romanlarda, yazarlar o dönemde yaşamış kişilerin günlüklerinden öğrendiği ayrıntıları bol bol kullanıyor. Bugün, ünlü besteciler Mozart, Schumann ve daha nicelerinin hayatı hakkında geniş bilgiye sahipsek, günlük tutmaları sayesinde. Senfoni ustası Gustave Mahler’i eşi Alma Mahler’in notlarından tanıyoruz.

Hepimiz iz bırakmak istiyoruz bu dünyada. Gittikten sonra birileri bizi ansın arzusundayız. Bunun en sağlam yolu, eser bırakmak. Elbette hepimiz kâşif değiliz ki bir buluş armağan edelim insanlığa da yüzyıllarca anılalım. Tümümüz yazar değiliz ki bir kitabımızla tanınalım, Herkes kompozitör olamaz ki Vivaldi gibi “Mevsimler” ile gönüllerde taht kurup asırlar sonra hatırlansın. Yine de yapabileceğimiz şeyler var. Yazalım, başımızdan geçen bir olayı, güzel bir anımızı, duygularımızı, çekinip de sevdiklerimize diyemediklerimizi yazalım bir yerlere. Deftere, kâğıda, olmadı internete. Hiç değilse bir mektup, bir günlük bırakalım. Biz dünyadayken ya da sonra, birileri okusun. Yazalım, ama lütfen kısaltılmış mesaj kelimeleriyle değil, başkalarının cümlelerini kopya ederek değil, kendimiz olarak yazalım, kendimiz için, insanlık için yazalım.

Aziz Nesin “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı oyununda, kanlı canlı varlığıyla hayattayken, nüfus memurunun hatası sonucu kütüğe kaydedilmeyen bir kimsenin, yaşadığını ispat etmek için çektiği zorlukları ironik bir üslupla anlatır. Ustayı bu vesileyle selamlayalım.

Biz de yazarak dünyaya yaşadığımızın kaydını bırakalım. Montaigne gibi denemelerimiz yüzyıllar sonra okunur mu bilemeyiz ama o yazarken de okunacağını bilmiyordu.

 

 

Selim Altınok

[Oğuz gidiyor] Mian Channu, Pakistan – Oğuz Tan

Pakistan, Mian Channu’da hava kararmaya doğru bir mobilet korna çalmaya başladı. Bisikletimi kenara çektim ve ayaküstü konuştuk. Adı Ishtiag (İştiak) Mahmood Mirza’ymış. Kibar bir adamdı ve oldukça güzel İngilizce konuşuyordu. Babası Mushtag Mirza, eski bir bisiklet sporcusuymuş ve 1960’larda bisikletiyle Pakistan’dan İtalya’ya tur yapmış. Geçen yıllar içinde yolu Pakistan’a düşen birçok bisikletli ve motosikletli gezginin babasını ziyaret ettiğini, misafiri çok sevdiklerini anlattı. Babası 2007’de vefat etmiş. Şehirden köye taşınıp aile kurmuş. Yedi yıldan beri gördüğü tek bisikletli gezgin ben olmuşum. Şehirdeki işlerini halletmiş, köye ailesinin yanına dönerken tesadüfen görmüş beni. Babasının onuruna, köydeki evinde misafir olmamın kendisini çok mutlu edeceğini söyledi. Memnuniyetle kabul ettim. Anayoldan içeriye, köy yoluna girdik ve 6 km ilerideki köylerine vardık. Bu güzel insan, Ishtiaq (İştiak) Mahmood Mirza bir homeopatmış. Homeopati adı verilen bir tedavi yönteminde uzmanmış ve köyündeki insanların karaciğer ve böbrek problemleriyle ilgileniyormuş. Eve vardık ve hızlıca eşyaları bıraktık.

İlk işim sıcak bir banyo yapmak oldu. Köyün berberine gittik. Berberde fosil yakıtla ısınan eski tip bir şofben ve dolayısıyla sıcak su vardı. Banyodan sonra eve döndük.Gecekondu benzeri evin iki odası ve küçük bir avlusu vardı. Odalar birbirinden bağımsızdı ve ikisinin de avluya açılan birer kapısı vardı. Daha doğrusu yanyana iki minik ev gibiydiler.

VİDEO LİNK: https://youtu.be/dfGqgTzLsfU

Pek çok diğer Pakistanlı gibi İştiak’ın da kendisinden genç bir eşi ve 8 tane çocuğu vardı. İştiak konaklayacağım odaya yatak hazırladı, battaniye getirdi ve zorla yatırdı. Güzelce dinlenmem gerekiyormuş.

Sonra yemek geldi. Yataktan çıkmak için doğrulduğum sırada İştiak beni engelledi. Yatağın içinde bağdaş kurdum ve kucağımdaki tepside duran yemeği yedim. Üstüne çay servis edildi.

Köye bir yabancının gelişi kulaktan kulağa yayılmış. Akşam bir eve davet edildik. İştiak ile davete uyduk. Gittiğimiz evde 86 yaşında bir dede yaşıyordu. Dede turp gibiydi maşallah. Uzun boylu ve koyu tenliydi. Kocaman elleri ve ayakları, bembeyaz uzun sakalları vardı. Bulunduğumuz köy de dâhil olmak üzere bölgedeki toplam 7 köyün bağlı olduğu bir konsey varmış. Dede bu konseyin bir önceki lideriymiş. Sanırım modern ağalık sistemi gibi bir şeydi bu.

Evde değişik bir içecek ikram ettiler. Taze manda sütü, şekerkamışı özü ve öğütülmüş bademin pişirilmesiyle yapılan lezzetli ve süper sağlıklı bir içecekti. Tadına doyamadım. Beğendiğimi anladılar ve memnun oldular.

Bu insanlar koyu Müslüman’lardı ve misafir onlar için çok kıymetliydi. Bir nevi tanrı misafiriydim onlar için. Dedenin söylediklerini İştiak İngilizceye çeviriyordu. Israrla o evde kalmamı istediler. İştiak’ın misafiri olduğumu ve bu akşam onun evinde kalacağımı söyledim. Dede ‘o zaman git bu gece orda kal, sonra gel bir hafta bizde kal’ dedi ve ekledi ‘yarın sabah gelip seni evden alacağım, birlikte yürüyüşe çıkarız’.

Sabah erkenden, güzel, serin bir havaya uyandım. Elimi yüzümü yıkamak için avluya çıktım ki, bizim dede kapıda beni bekliyor. Kim bilir ne zaman gelmişti. Dedeyle yürüyüşe çıktık. Yolda dedeyi görenler gelip elini öpüyorlar, bana da selam veriyorlardı.

Köyün okulunu ziyaret ettik. Okul bahçesinde öğrenciler yere serdikleri kartonların üzerinde bağdaş kurmuş sınavdan geçiyorlardı. Öğretmenler de bahçede çocukların arasında dolaşarak gözetmenlik yapıyorlardı.

Bir bisiklet parkı vardı okulun girişinde. Yüzlerce bisiklet vardı. Hepsi birbiri üstüne yaslanmıştı ve birbirinin aynısı gibiydiler. En ayırt edici özellikleri, selelerini döşedikleri kumaşların renk ve desenleriydi.İştiak mobiletiyle okula gelip beni aldı. Mian Channu şehir merkezine doğru yola çıktık. Yolda benzin aldık. Benzinciye uğradığımızı düşünmeyin. Yol kenarında 11-12 yaşlarında bir çocuk, açıktan benzin satıyordu. Kullanılmış pet şişelere doldurulmuş benzini metal bir huniyle mobiletin deposuna dolduruverdi.

Şehir merkezinde İştiak’ın babasının evine gittik. Evde hayatta olan annesi ve başka birkaç kişi daha vardı. Babasının bisiklet kadrosunu, yabancı gezginlerle çektirdiği hatıra fotoğraflarını ve bazı bisiklet ekipmanlarını gösterdi. Çoğu siyah beyaz olan fotoğraflar bakımsız durumdaydı ve bir bavulun içine tıkıştırılmıştı. ‘Bu böyle olmaz, düzenlemeliyiz’ dedim. İştiak’ın bir hastasını görmesi gerekiyormuş, ‘sen git ben bu işi yapmak istiyorum’ dedim. Döndüğünde çok şaşırdı, mutlu oldu ve teşekkür etti.

Köye döndük ve biraz da köyü dolaştık. Tarlalar, mandalar, atlar derken akşamı ettik. İştiak ailesiyle birlikte yaşamak için daha büyük yeni bir ev yaptırıyordu. Mevcut evden 5 dakika yürüme mesafesindeydi. Ertesi sabah inşaatı ziyaret ettik, oradan da İştiak’ın ofisine gittik. Köyde hemen hemen görmediğim bir yer kalmamıştı diyebilirim. Gitme vaktim de gelmişti. Gitmemi hiç istemediler, üzüldüler. Konuk severlikleri için teşekkür ettim, helalleştik. İştiak gerçekten çok temiz kalpli bir insandı ve kalbim onlarda kaldı.

 

Oğuz Tan

Bisiklet gezgini

Instagram @oguzgidiyor