Ana Sayfa Blog Sayfa 2872

Nişasta bazlı şeker kotası yüzde 10’dan yüzde 5’e düşürüldü

TBMM Genel Kurulu’nda Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı görüşülüyor.

AKP, 4634 sayılı Şeker Kanunu 3. maddesinde yer alan nişasta bazlı şeker kotasının yüzde 10’dan yüzde 5’e düşürülmesine ilişkin önerge verdi.

AKP’nin önergesi ve 47. madde kabul edildi.

Nişasta bazlı şeker GDO’lu olan mısırın kimyasal işlemlerden geçirilmesiyle elde ediliyor.

Kanun Tasarısı’ndaki tüm maddeler bittikten sonra kanun tasarısının geneli oylanacak ve kabul edilirse kanunlaşacak.

Cumhurbaşkanı’nın onaylaması ve Resmi Gazete’de yayınlanmasından sonra yürürlüğe girecek.

Başbakan Binali Yıldırım, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, “Nişasta bazlı şeker üretimini sıkı bir denetim altına alacağız. Bunun için düzenlemeler getireceğiz, ayrıca kotasını da kısacağız” ifadelerini kullanmıştı.

 

(Sputnik News)

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayladığı seçim güvenliği ve ittifak yasası ile neler değişti?

7102 sayılı “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, yayımlanmak üzere Başbakanlık’a gönderildi.

Konuya dair Cumhurbaşkanlığı’ndan şu açıklama yapıldı: “7102 sayılı “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından Anayasa’nın 89’uncu maddesinin birinci fıkrası ile 104 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderilmiştir.”

CHP AYM’ye gitmeye hazırlanıyor

CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, parti olarak hazırlık içerisinde olduklarını ve ittifak yasasını AYM’ye taşıyacaklarını söylemişti.

10 gün içerisinde başvuracağız

Yasanın, Anayasaya aykırı olduğunu iddia eden Özel, “Hem komisyon da hem de genel kurulda Anayasa’ya aykırılık iddialarımız vardı. Anayasaya bu kadar açık bir aykırı kanun olmaz. Bugünden itibaren arkadaşlarımız çalışmaya başladı. 10 gün içerisinde şeklen, en kısa sürede de içerik yönünden AYM’ye başvuruda bulunacağız. Bunun dışında seçim güvenliği konusundaki taleplerimizi toplumsallaştırmaya, bunları anlatmaya devam edeceğiz” diye konuşmuştu.

Yasa neler içeriyor?

Siyasi partilerin başka bir partiyi destekleme kararı alamayacağına dair genel ilke kaldırılırken, seçime katılma yeterliliğine sahip partiler, ittifak yaparak sandığa gidebilecek.

İttifak partileri, pusula kurasına topluca dahil edilecek ve yan yana yer alacak.

Bu partilerin ittifak içerisindeki sıraları da kurayla belirlenecek. Oy pusulasında ittifak partileri aynı çerçeve içerisinde bulunacak.

Birden fazla mühür basılan pusulalar iptal olmayacak 

İttifak yapan partilerin sütunlarının tamamı ittifak alanı sayılacak. Seçmen ittifak çerçevesinde bir partiye tercihini basacak. Bu alanda birden fazla mühür de vurulsa pusula geçerli olacak. “Evet” mührü, hem partiye ayrılan alana, hem ittifak unvanına basılsa da geçerli sayılacak. Çerçeveden taşıp başka partinin alanına geçmemesi şartıyla, çok sayıda mühür vurulan pusula iptal olmayacak.

Partilerin oy miktarının yanı sıra ittifakların ortak oyları için sütunlar ayrılacak. Partilerin amblemi dışında ittifak unvanına veya her iki tarafa mühür basılan pusulalar, “ortak oy” sütununa kaydedilecek. Bu ortak oylar daha sonra oransal bir formülle ittifak partilerine dağıtılacak. Barajın hesaplanmasında toplam oylar dikkate alınacak. Buna göre yüzde 1’in altında oyu olan bir parti, müttefikiyle yüzde 10’u geçmişse barajı geçmiş sayılacak. Ancak milletvekili dağılımında parti oylarına bakılacak. İttifak içindeki partilerin geçerli oyu ayrı bir sütunda kaydedildiğinden, seçim çevresindeki milletvekili kazancı buna göre hesaplanacak. Bu hesapta “ortak oy”dan gelen pay eklenmiş olacak.

Birlikte yapılan Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinde önce Cumhurbaşkanı seçimine ait oy pusulalarının seçimi ve tasnifi yapılacak. Zarfın içinden çıkan diğer pusula okunmadan, seçim türüne göre ters çevrilerek masanın üzerine konulacak.

Mühürsüz pusula ve zarflar geçerli sayılacak 

Üzerinde sandık kurulu mührü bulunmayan zarf ve birleşik oy pusulaları geçerli sayılacak. Ancak bunun için pusula üzerinde; YSK filigranı, amblemi ve ilçe seçim kurulu mührü bulunması şart olacak. Üzerinde leke veya çizik bulunsa dahi bunun “özel işaret koymak amacıyla yapıldığı kesin olarak anlaşılamayan” pusulalar ve zarflar geçerli sayılacak.

Aynı binada oturan vatandaşlar farklı sandık bölgelerinde kaydedilecek 

Aynı binada oturan seçmenler, hane bütünlüklerinin korunması ve aynı şeçim bölgelerinde kalmaları şartıyla farklı sandık bölgelerine kaydedilebilecek. Hastalığı veya engeli sebebiyle yatağa bağımlı olan seçmenlerin, muhtarlık seçimleri hariç oy kullanmalarını sağlamak için seyyar sandık kurulları oluşturularak oy kullanılacak.

Seçmenlerin ihbarı ile sandık çevresine polis gelecek 

Sandık çevresinde cebir, şiddet veya tehdit kullanarak sandık başı düzenini bozmaya kalkışanlar, sandık kurulu başkanı veya üyelerden biri tarafından yapılan çağrı ya da seçmenlerin ihbarı üzerine gelen kolluk güçlerinde sandık çevresinden uzaklaştırılarak, yasal işlem uygulanacak. Çağrı veya ihbar üzerine sandık çevresine gelen kolluk güçleri, çağrı veya ihbar sebebi ortadan kalkınca sandık çevresini terk edecek.

Seçimin güvenliğini sağlamakla görevli kolluk kuvvetleri hariç, özel güvenlik görevlileri ve belediye zabıtaları gibi görevliler de dahil olmak üzere resmi üniforma ve silah taşıyan kişiler, sandığın konulduğu bina, yapı ve bunların konulduğu müştemilata giremeyecek.

 

(Cumhuriyet, Mynet)

Trakya termik santral tehdidi altında

1970’lİ yılların başında İstanbul’daki sanayinin Trakya’ya taşınmaya başlamasıyla insan eliyle yaratılan çevre kirliliği bugün çok ciddi boyutlara ulaştı. Çevre kirliliğinin boyutları termik santrallerin de bölgede yer etmesi ile doğa tahribatını önüne geçilemez bir seviyeye getirdi.

Trakya’nın birçok bölgesinde kömürlü termik santral projeleri hayata geçirilmeye çalışılıyor. Yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşları ise bu projelere karşı çıkıyor. “Trakya Termik Santral Tehdidi Altında” diyen sivil toplum kuruluşları bu gidişe bir dur diyebilmek adına 15 Mart Çarşamba günü 15:30’da Tekirdağ Tabip Odası Çorlu Temsilciliği’nde bir araya gelerek yaşanan son durumu paylaştılar.

Tekirdağ Tabip Odası, Sağlık ve Çevre Birliği – HEAL (Health and Enviroment Alliance), Greenpeace ve Yuva Derneği tarafından yapılan basın açıklamasının tam metni şu şekilde.

Trakya Termik Santral Tehdidi Altında

1970’li yılların başında İstanbul’daki sanayinin Trakya’ya taşınmaya başlamasıyla insan eliyle yaratılan çevre kirliliği, bugün çok ciddi boyutlara ulaştı. Trakya Bölgesi’nin verimli toprakları korunması gerekirken. İstanbul’un arka bahçesine çevrilip sanayiye açılmış bunun sonucunda ise bölgede 3 bine yakın fabrika kurulmuştur. Ağır sanayi ve tekstil fabrikalarının yoğunlukla bulunduğu bölgedeki sanayi atıkları Ergene Nehri’ne akmakta ve korunması gereken Ergene Havzası başta olmak üzere bölgedeki canlıların sağlığını riske atmakta, su varlığını tehdit etmektedir. Trakya’da İçme suyu olarak kullanılan yer altı sularına 15 sene önce 8 metreden erişilebilirken, bugün 350 metreden erişilebiliyor.

Trakya’nın birçok bölgesinde kömürlü termik santral projeleri hayata geçirilmeye çalışılıyor. Yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşları ise bu projelere karşı çıkıyor.

Çerkezköy Termik Santrali İstanbul İçin de Sağlık Riski

Elektrik ihtiyacının temel nedeninin sanayi sektörü olduğu Tekirdağ’da, planlanan iki termik santral bulunuyor. 2011 yılında onanan Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası Revizyon Çevre Düzeni Planı ile bölgeye kömüre dayalı termik santral, demir-çelik üretimi ve maden işlenmesine yönelik ağır sanayi faaliyetlerinin yapılması yasaklandığı halde Çerkezköy İlçesi Enerji Üretim Alanı ilan edildi. Bölgeden çıkartılan düşük kalorili ve yüksek kirleticiye sahip linyit kömürünün kullanılması planlanan Çerkezköy Termik Santrali de Çerkezköy İlçesi Pınarca mevkiinde bölgedeki OSB’ye ve yerleşim alanlarına çok yakın bir konuma planlanıyor.

Üst ölçekli kararlara, halkın ve yerel karar vericilerin bütün itirazlarına rağmen EÜAŞ tarafından planlanan termik santral projesinde geri adım atılmıyor. Sağlık uzmanlarına göre  Termik santral zaten kritik seviyede olan içme ve kullanma suyu varlığını olumsuz etkileyecek, bölgeye yeni hava kirliliği ve buna bağlı hastalık yükü getirecek.

Tekirdağ Zaten Kirli Hava Soluyor

2018 yılında Sağlık ve Çevre Birliği – HEAL tarafından yayınlanan ve Tekirdağ’daki beş hava kalitesi izleme istasyonunun verilerini değerlendiren rapora göre Tekirdağ merkezde yaşayanlar 2017’de yılın yarısında, 2016’da ise üçte ikisinde sınır değerlerin üzerinde, sağlıksız, kirli hava soludu [1]. HEAL Türkiye Danışmanı Funda Gacal “Tekirdağ ve Tekirdağ Merkez MTB’de yıllık PM10 (partikül madde 10) ve SO2 (kükürt dioksit) ortalamaları Türkiye mevzuatındaki sınır değerleri aşarken, bölgeden çıkartılan ve yüksek kükürt içeren linyitin kullanılacak olması endişe kaynağı”dır dedi.

Greenpeace Akdeniz’in hazırladığı hava kirliliği modellemesine göre Çerkezköy’de yapılması planlanan kömürlü termik santral çalışmaya başlarsa yılda 141 kişinin erken ölümüne neden olacak. Trakya’da Termik Santral Tehlikesi adlı rapora göre Çerkezköy termik santrali kurulur ve 40 yıl boyunca çalışırsa, 5 bin 640 kişi hava kirliliği nedeniyle daha erken ölecek. Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi Özgür Gürbüz, “Gerçekleştirdiğimiz modelleme termik santrallerin yaşama etkisini somut biçimde ortaya koyuyor. Vize’de kurulması planlanan santralle birlikte termik santral kaynaklı hava kirliliğininyol açacağı erken ölüm sayısı 11 bine çıkıyor. Sadece Çerkezköy, Tekirdağ değil, Trakya Bölgesi’ndeki birçok ilçeyi olumsuz etkileyecek projelerden bahsediyoruz. Bu yüzden de Trakyalılar, geçen ay yaptırtmadıkları halkın katılımı toplantısında da net bir şekilde ifade ettikleri gibi termik santrale hayır diyor.  [2].

Kömür Kullanımının Sağlık Etkisi

Kömürlü Termik Santrallerin neden olduğu hava kirletici emisyonlar ve ağır metal içerebilen küller, akciğer, kalp, beyin, damar ve kan rahatsızlıklarına sebep olmakta; küller toprağa ve yer altı sularına sızarak tarımsal ürünler ve içme suyu ile insan sağlığına daha fazla yük getirmektedirler. Ayrıca erken doğum ve özürlü çocuk doğumuna sebep olabildiğinden kadın ve çocuk sağlığına olumsuz etkileri olabiliyor.

Hava kirliliği ise solunum yollarını tahrişten ölüme kadar uzanan geniş bir yelpazede akut ve süreğen sağlık sorunlarına yol açar. Hamile kadınlar, çocuklar, yaşlılar, solunum sorunları veya ciddi hastalıkları olanlar ya da düşük gelir grubunda bulunan kişiler gibi duyarlı ve savunmasız gruplar, bu durumdan özellikle etkilenmektedir. Trakya bölgesinden çıkartılan linyit kömürünün yüksek kükürt içerdiği ve Tekirdağ’da SO2 (kükürt dioksit) kirliliğinin olduğu bilinmektedir. Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Gamze Varol “Tekirdağ ili Süleymanpaşa ilçesinde SO2 düzeyleri ile ölüm sayıları arasında bir ilişki olduğunu düşünüyoruz. 1 Ocak 2016 – 25 Aralık 2016 döneminde gerçekleştirdiğimiz bir çalışmaya göre bu tarihlerde 24 saatlik SO2 ve PM10 ortalamaları, ulusal mevzuatta belirtilen sınır değerlerini birden çok defa aşmıştır.  Bu araştırmanın süresi kapsamında Süleymanpaşa ilçesinde 1.865 ölüm vakası gerçekleşmiştir. 24 saatlik hava kirliliği düzeyleri  hesaplanmış, kirlilik ve gerçekleşen günlük ölüm sayıları arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirilmiş ve SO2 düzeyleri ile ölüm sayıları arasında ilişki olduğu saptanmıştır” dedi.”

[1] HEAL -Sağlık ve Çevre Birliği “  Çanakkale, İzmir ve Tekirdağ’da Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık

[2] Greenpeace Akdeniz, “Trakya’da Termik Santral Tehlikesi

 

(Yeşil Gazete)

 

Bansky, tutuklu gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ı New York duvarlarına resmetti

Dünyaca ünlü İngiliz sokak sanatçısı Banksy, gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın tutuklanmasını protesto için New York’un Manhattan bölgesinde bir duvar resmi yaptı.

Zehra Doğan’ın yargılanmasına neden olan çizimini duvara yansıtan Banksy, “Bu resmi yaptığı için 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı” diye yazdı.

Altında da Zehra Doğan’ın demir parmaklıklar ardında resmedildiği ve ‘Zehra Doğan’a Özgürlük’ yazan bir çizim yer aldı.

Banksy, Instagram hesabından da Zehra Doğan’ı çizdiği duvar resmini paylaştı.

Banksy, genelde cezaevinde gün sayanların attığı ve cezaevi parmaklıklarını sembolize eden siyah çizgilerden oluşan duvar resminde Zehra Doğan’ı da çizgilerin, parmaklıkların arkasında resmedip altına ‘Zehra Doğan’a Özgürlük’ yazdı.

“Ben hapis cezasından daha fazlasını gerektirebilecek çizimler yapmıştım”

Hâkim, Zehra Doğan’ın yaptığı resmin ‘eleştiri sınırlarının ötesinde’ olduğuna ve ‘terör örgütü propagandası suçu’ işlediğine hükmetmişti.

Banksy, New York Times gazetesine açıklamasında “Ona çok üzülüyorum. Ben, hapis cezasından daha fazlasını gerektirebilecek çizimler yapmıştım” dedi.

New York’taki bu duvar resmi, çizimleri nedeniyle daha önce 30 gün cezaevinde yatan sokak sanatçısı Borf ile ortak yapıldı.

Dicle Üniversitesi Resim Öğretmenliği Bölümü mezunu olan Zehra Doğan, 2012 yılından beri Türkiye’nin ilk ve tek kadın ajansı olan JİN Haber Ajansı’nda muhabir ve editör olarak çalıştı. ‘Ezidi Kadınların Çığlığı’ haberiyle Metin Göktepe Gazetecilik Ödülü’ne layık görülen Doğan, sokağa çıkma yasaklarının başladığı ilk günlerden itibaren başta Mardin olmak üzere bölgenin birçok yerinde görev yaptı.

 

(BBC Türkçe)

Alman meclisinde Türkiye’ye Afrin eleştirisi

Federal Meclis’te dün Türkiye’nin Afrin ve çevresinde yürüttüğü askeri harekata ilişkin muhalefetteki Yeşiller, Sol Parti, Almanya için Alternatif (AfD) ve Hür Demokrat Parti (FPD) tarafından sunulan önergeler tartışıldı.

Oturumu izleyenler arasında Türkiye’nin  Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın da vardı.

Alman meclisindeki oturumda söz alan muhalefet partilerinden vekillerin yanı sıra koalisyon partileri Hristiyan Birlik (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) milletvekilleri de, Türkiye’nin Afrin harekatının devletler hukukuna aykırı olduğunu dile getirdi.

Muhalefet partilerinden milletvekilleri ise Alman hükümetinin Türkiye’nin tutumunu açık bir şekilde uluslararası hukuka aykırı olarak nitelendirerek kınamamasını eleştirdi.

Federal Meclis’teki oturumda ilk sözü alan aşırı sağcı AfD’den milletvekili Armin-Paulus Hampel oldu.

Hampel, Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonunu “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirerek, “kınadıklarını” vurguladı.

Alman hükümetinden de bu operasyonu kınamasını talep ettiklerini belirten Hampel, ayrıca Türkiye’nin kınanması için AB içinde de girişimde bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Hampel, çatışmaların Afrin’in dışındaki bölgelere yayılmasından da kaygı duyduklarını vurguladı.

FDP’li Lechte: Afrin operasyonu IŞİD’le mücadeyi zayıflatıyor

Hür Demokrat Partili milletvekili Ulrich Lechte, Türkiye’nin Afrin harekatının bölgedeki gerilimi artırdığını belirterek, bu operasyonun IŞİD’e karşı mücadeleyi zayıflattığını savundu.

“IŞİD’e karşı savaşan Kürtlerin şimdi Türklere karşı bölgeyi savunmak” zorunda kaldığını söyleyen Lechte, yeni Alman hükümetine Türkiye’ye silah ihracatının tamamen durdurulması çağrısında bulundu.

Türkiye’deki siyasi durumu eleştiren Lechte, bu koşullar altında Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin genişletilmesine ve Türklere vize serbestliği sağlanmasına karşı olduklarını söyledi.

Sol Parti ve Yeşiller: Silah ihracatı durdurulsun

Yeşiller partili Claudia Roth konuşmasında Alman hükümetinin Türkiye’ye yönelik tutumunu eleştirdi. Afrin ve çevresindeki duruma işaret eden Roth,  “Alman hükümetine soruyorum: Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tutum izlediğini dile getirmesi için daha ne gerekiyor?” dedi. Alman hükümetinden Afrin konusunu NATO’nun gündemine getirmesini de talep eden Roth, Türkiye’ye “silah ihracatı ve silahların modernizasyonuna kesinlikle son verilmesi” gerektiğini vurguladı.

Sol Partili milletvekili Heike Hänsel de, Türkiye’nin Afrin harekatının Alman hükümeti tarafından kınanmamasını eleştirdi. Hänsel bunun yanı sıra, Alman hükümetinin Türkiye’ye silah ihracatını sürdürmesini de “skandal” olarak nitelendirdi.

Almanya Ekonomi Bakanlığı’nın bir soru önergesine verdiği yanıtta, Alman hükümetinin Zeytin Dalı harekâtının başlamasından sonra Türkiye’ye 4 milyon 400 bin euroluk askeri malzeme satışı için 20 ayrı onay verdiği ortaya çıkmıştı.

Hänsel, Alman hükümetinden Türkiye’ye silah ihracatının durdurulmasını, Konya’da NATO bünyesinde konuşlandırılan Alman askerlerinin geri çekilmesini talep etti. Türkiye’ye AB mali yardımlarının da kesilmesini isteyen Hänsel, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin durdurulması gerektiğini söyledi.

SPD’li vekilden siyasi çözüm çağrısı

Koalisyon ortaklarından Sosyal Demokrat Partili (SPD) Nils Schmid de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü askeri operasyonun “uluslararası hukuka aykırı olduğu yönündeki tespitin yeni olmadığına” dikkat çekti. Schmid de, bu operasyona devam edilmesi halinde Alman hükümetinin “açık bir mesaj” vermesini umduğunu ifade etti.

Türk hükümetine de çağrıda bulunan Schmid, Kürt sorununa çözüm için siyasi sürecin yeniden başlatılmasını talep etti.

CDU’lu vekil Alman hükümetini savundu

Başbakan Angela Merkel’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) milletvekili Thorsten Frei görgü tanıklarının ve sivil toplum kuruluşlarının aktardığı bilgilere göre Afrin’de yaşananların “uluslararası hukukun ihlali” olduğunu belirterek, bunun Türkiye’de açık bir şekilde söylenmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye’de “YPG ile PKK’nın işbirliği” yaptığını, “Türkiye’ye yönelik saldırılar düzenlendiğinin” doğru olduğunu belirten Frei, ancak “terör ile mücadele için savaşın haklı çıkartılamayacağını” altını çizdi. CDU’lu milletvekili, birçok konuda muhalefet partileri ile aynı görüşleri savunmalarına rağmen, önergelere destek vermediklerini belirtti. Frei, buna gerekçe olarak bu önergelerde bölgedeki genel durumun, IŞİD’in, Rusya’nın ve İran’ın etkisinin gözardı edilmesini gösterdi. Frei konuşmasında, Alman hükümetinin tutumunu da savundu. “Alman hükümetinin Leopard tanklarının modernizasyonunu askıya aldığını” hatırlatan Frei, hükümetin konuyu AB ve NATO’nun gündemine getirmek için çaba gösterdiğini ifade etti.

Önergeler görüşülmek üzere ilgili komisyonlara gönderildi.

Türkiye’nin Afrin ve çevresine yönelik operasyonu 1 Şubat’ta da Alman meclisinin gündemine gelmişti.

 

(Deutsche Welle)

Selahattin Demirtaş’ın “örgüt propagandası” davasında üçüncü duruşma günü

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e, 17 Mart 2013’te İstanbul Zeytinburnu’nda gerçekleşen Newroz kutlamaları sırasında yaptıkları konuşma sebebiyle “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla açılan davanın üçüncü duruşması bugün (16 Mart) görülecek.

Çağlayan’daki İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın ikinci duruşmasında Demirtaş ve Önder’in avukatları hazır bulundu. SEGBİS ile savunma yapmayı kabul etmeyen Demirtaş, avukatı aracılığıyla duruşmada bizzat bulunmasına dair dilekçe sunmuştu.

İddianamede suçlamaya konu olan beyanların “yasama sorumsuzluğu kapsamında” olduğunu değerlendiren Avukat Yıldız İmrek, kuvvetler ayrılığının birbirine etki etmemesi gerektiğini savunmuştu.

Savcı mütalaasında Demirtaş’ın duruşma salonunda savunmasının alınması ve eksik hususların giderilmesini istemiş, ara kararını açıklayan mahkeme, sonraki duruşmada Demirtaş’ın hazır edilmesine karar vermişti.

Davanın 3. duruşması Silivri’deki Alibey duruşma salonunda görülecek.

 

(T24)

Sinop Nükleer Santral Projesi Türkiye için “hayal kırıklığı”: Maliyetler iki katına çıktı!

Türkiye’de hükümetin ikinci bir nükleer santral kurmak üzere Japonya Hükümeti ile 2013 yılında yapmış olduğu anlaşma gereği başladığı projede, maliyetlerin iki katına çıktığı açıklandı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Japon Asahi Gazetesi’nin haberine göre, Japonya’da nükleer endüstrinin özellikle 11 Mart 2011 tarihi itibariyle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin beklenmedik maliyetleri  nedeniyle yeni bir projede maliyet yüklenmesi pek mümkün görünmüyor. Kısacası Japonya’da nükleer endüstri darboğaza girmiş vaziyette.

Türkiye Hükümeti ilk olarak Rusya ile yapmış olduğu hükümetlerarası anlaşmanın ardından bir ikincisini  Japonya Hükümeti ile imzalamış, buna göre Karadeniz kıyısında yer alan Sinop şehrinde Japon Mitsubishi’nin Fransız ortağı ile birlikte 4 reaktör inşa etmesi öngörülmüştü. Lakin 2023 yılı itibariyle santralin faaliyete geçirilmesi planlanmış olmasına rağmen hem bu tarihin yakalanmasının hem de artan maliyetler nedeniyle fiyatın sabit kalmasının imkansızlığı nihayet anlaşıldı. Nitekim Japonya tarafından yapılan açıklamaya göre  kağıt üzerindeki maliyeti 20 Milyar Dolar olarak belirlenen projede reaktör başına maliyetin 10 Milyar Dolar olması dolayısıyla, projenin bütünü için maliyetlerin yaklaşık 40 Milyar Dolar’a  çıkması bekleniyor.

Nükleer santraller projelerinde şirketler sürece  entegre olsa da devletlerin ciddi anlamda şirketlere destek olması gerektiği , kolaylıklar tanıması gereken projeler. Buna mukabil  çok arzu edilmesine rağmen,  kurulması istenen bu nükleer santralin  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olduğu için ısrarla operasyona geçilmesi istenen 2023 tarihine ise yetişmesi yani faaliyete geçmesi mümkün değil!

Öte yandan Sinop’ta kurulması öngörülen  nükleer santralin maliyetlerinin artacağına dair ise Japonya’nın Türkiye tarafına çok daha önceden sarı ışık yaktığı ve santralin bugünkü elektrik standart fiyatlarıyla maliyeteleri karşılamayacağı deklare edilmiş. Bu bağlamda Japonya tarafının inşaat maliyetlerinin tolere edilmesi amacıyla elektrik fiyatını yükseltmek suretiyle inşaat masraflarını operasyon kalemlerine eklemeyi önerdiği öte yandan  bunun Türkiye’deki hükümet yetkilileri  tarafından pek sıcak karşılanmadığı da projeye istinaden konuşulanlar arasında.

Haberde  Türkiye için olduğu kadar kadar Japonya’da Başbakan Abe Hükümeti için de bu projenin çok değerli olduğu vurgulanıyor. Özellikle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla  kendi ülkesinin sınırları içinde nükleer santral teknolojisini ve nükleer endüstrideki uzman insan kaynağını kullanamayan Japonya’nın bu kaynaklarını değerlendirmek amacıyla yurt dışı projelerini “gözbebeği “olarak değerlendirdiği aktarılmış. Diğer taraftan haberde Sinop’ta halkın nükleer santral istemediğine ve projeye karşı olduklarını eylemlerle  gösterdiklerine de değinilmiş. (İkinci fotografta  Çernobil Felaketi’nin 30. Anma yıldönümündeki mitingden bir kare görüyorsunuz)

Kısacası Türkiye’nin  Sinop’ta kurulmasını istediği nükleer santral projesinde Japonya ile devam edip etmeyeceği kendi önceliklerine kalmış durumda. Nitekim aynı gazetede Türkiye ve  Rusya Cumhurbaşkanlarının Nisan ayı içinde bir görüşme yaparak  Sinop Nükleer Santral Projesi’ni de değerlendirecekleri, rüzgarın Rusya tarafından esmeye başlayabileceğinden de bahsediliyor.

Öte yandan Türkiye’nin Rusya ile yapmış olduğu hükümetlerarası anlaşma gereği 2023’e yetişmesi arzulanan Akkuyu’ya istinaden  projenin mali büyüklüğü, şirketlerin mali yapısı ve ihtiyaç duyulan finansmanın nasıl sağlanacağı gibi konularla ortaklık sürecinde çeşitli sorunlar var. Rusya’nın Sinop projesini bu koşullarda yüklenip yüklenmemesi önümüzdeki günlerin konusu olacak gibi görünüyor.

Haber: Pınar Demircan

(Asahi Shimbun, Yeşil Gazete)

 

Foçalılardan ağaç kıyımına karşı zafer: “Ilıpınar Ormanımız, ağaçlarımız bizim”

Ekosistemin can damarlarından ormanlarımızdan biri daha çevrecilerin ve bölge halkının mücadelesiyle kurtarıldı.

İzmir’in Foça ilçesinde Ilıpınar Mahallesi Armutludere Mevkii’nde gençleştirme gerekçesiyle çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölgedeki ağaçların kesimi engellendi.

Geçtiğimiz haftalarda kesim için işaretlenen ağaçlar bölge halkını harekete geçirmiş, olayın duyulması üzerine aralarında Yenifoça Forum, Foça Forum, Foça Çevre Platformu (FOÇEP), Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) üyeleri ile bölge halkı, kesim işlemlerinin başladığı 6 Mart günü ağaç kıyımını durdurmak için ormanlık alana gitmişti.

Bölge halkı ve çevrecilerin tepkisi sonrası ağaç kesimine ara veren İzmir Orman İşletme Şefliği, bugün ağaç kesimini tamamen durdurduklarını açıkladı.

Yenifoça Forum üyelerinden Özgür Küçüktülü karara ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“1 haftalık bekleyişimiz sonucunda karar çıktı. Karar açıklanana kadar ağaç kesimi yapılan bölgeden arkadaşlarımız bizlere bilgi verdi. Mutluyuz. Bu mutlulukla önümüzdeki günlerde tüm bölge halkıyla piknik yapmayı planlıyoruz. İzmir Orman İşletme Müdürü Erdal Şahan ve Menemen Orman İşletme Şefi Tolga Şener’i de pikniğimize davet etmek istiyoruz. Bu filli direnişimiz kamu görevlilerinin duyarlılığıyla başarıldı. Ilıpınar Köylüsü’ne de çok teşekkür ediyoruz. Ağaç kesimi bundan 3-4 yıl öncesinde de denenmişti. Bölgedeki ormanlarda ne kadar plantasyon alanı seçilmiş olursa olsun bölge halkı olarak bunların hiçbirinin gerçekleşmesine müsaade etmeyeceğiz.”

Ne olmuştu?

İzmir’in Foça ilçesindeki 15-20 yıllık kızılçam ağaçlarına ev sahipliği yapan doğal ormanda 6 ve 7 Mart’ta yaklaşık 300 genç çam ağacı kesilmişti.

Kesim, Ulupınar Köyü Armutlu Dere Mevkii’ndeki büyük bölümünün kendiliğinden oluşan doğal ağaçların olduğu ormanın 20 futbol sahası büyüklüğündeki alanında gerçekleşmişti.

Foça ve Yenifoça’dan çok sayıda yurttaşın, kesim yapılan alana gelerek ağaçların kesilmesine tepki göstermesiyle, 7 Mart’ta kesim durduruldu.

Bölge halkı yetkililere taleplerini iletti

Kesim işlemleri sırasında ormanlık alana gelen İzmir Orman İşletme Müdürü Erdal Şahan ve Menemen Orman İşletme Şefi Tolga Şener şikâyetleri dinledi.

Köylüler kesim nedeninin zeytinlikleri korumak ya da orman gençleştirme çalışması olduğu yönündeki açıklamaları yalanlamıştı.

İddiaya göre, ormanın hemen bitiminde bulunan Demir Çelik Fabrikası’na bağlı kömürlü termik santralin depolama alanı yetersiz kaldı ve santralin cüruf atıklarının atılacağı depolama alanı açmak için ağaç kesimi yapıldı.

Tepkiler üzerine yetkililer durumu değerlendireceklerini açıklamıştı.

Foça halkı ormanına sahip çıkıyor: Ilıpınar Köyü’ndeki ağaç kıyımı durdurulsun!

Foça’da 20 futbol sahası büyüklüğündeki alanda kesilen ağaçlar TBMM gündeminde

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Çiftlik Bank, Titan saadet zinciri, Sülün Osman – Haluk Kalafat

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Çiftlik Bank meselesi birkaç gündür Türkiye gündemini meşgul ediyor.

Kimi insanların “cehaletine” bağlıyor, kimi “devletin gerekli denetim” yapmamasına; kimisi işin gırgırında, kimisi yatırım yapmış canı yanmış, kızgın; bazıları var ki onlar “vay be helal olsuncular”.

Yaşanan düz bir dolandırıcılık hikayesi. Bu kadar yaygın bir ağ haline gelmesi, dolandırıcılığın hacmi üzerine düşünmek gerekiyor.

Çiftlik Bank mevzusu yeni değil. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, 2018’in ilk günlerinde izinsiz şekilde ‘banka’ ifadesi kullanıldığı gerekçesiyle Çiftlik Bank reklamlarına 3 ay süreli durdurma cezası vermişti.

Meseleye Çiftlik Bank’ın henüz 27 yaşında olan Mehmet Aydın’ın yurtdışına kaçtığı ortaya çıkınca uyanıldı. Ocak ortasında Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, bakanlığın Çiftlik Bank’ı denetime aldığını; benzer örgütlenmeye sahip 11 organizasyon daha olduğunu söylemişti. Bakanın verdiği liste şöyle: “Çılgın Tavuklar, Maden.İm, Çiftlikmania, Ukash İnternet Hizmetleri, Skp Teknoloji Sanal Market, Cashçiftlik, Elit Çiftlik, Birlik Beraberlik Tarım Hayvancılık, Çiftlikshop, Bizim Tavuklar, Ekolium Bilişim.”

Dolandırıcılar genel olarak yaşadıkları toprakların siyasi, kültürel ve ekonomik iklimini iyi okuyan kişiler. Mehmet Aydın da onlardan biri. Genç olması şaşırtıyor herkesi ama kullandığı yöntemin internet teknolojileriyle harmanlanmış olmasıyla bakıldığında zaten daha üst yaş grubundan böylesi bir taktiğin çıkma olasılığının düşük olduğu söylenebilir.

Çiftlik Bank meselesini takip ederken reklamlarında, olmayan tesislerin açılışlarında ya da ortaklara verilen yemekli toplantılarda kullanılan söylem dikkat çekici geldi.

Bu söylemlerin ne anlama geldiğini dair fikrimi söylemeden önce Türkiye tarihinden iki örneği vermek iyi olur.

İlki Türkiye’nin dolandırıcılık tarihinin en bilinen ismi Sülün Osman’ın hikayesi.

Sülün Osman olarak bilinen Osman Ziya Sülün 1923 İstanbul doğumlu. Ağırlıklı olarak 1950’lerin ikinci yarısından itibaren Dolmabahçe’deki Saat Kulesini, Galata Köprüsünü, Taksim Meydanı’nı satarak geçimini sağlamış. Daha bir sürü ufak tefek dolandırıcılık yöntemleri de var ama en bilinenleri İstanbul’un simge emtialarını satabileceği “kurbanlar” bulabilmesi.

Yöntemi basit. Örneğin Dolmabahçe’de Saat Kulesini şöyle satıyor. İki üç arkadaşıyla kulenin dibinde kuruyor tezgahı. Arkadaşları kuledeki saate bakarak kol saatlerini ayarlıyor; ardından Sülün Osman’a para veriyor. Bu tiyatroyu bir süre devam ettiriyorlar ta ki meydanda kol saatini ayarlamak isteyen biri çıkana kadar. Saatini kuleye bakarak ayarlamak isteyen kurban diğer müşteriler gibi Sülün Osman’a para vermesi gerektiğini düşünüyor. Zorlama yok; bir ritüel yaratıyor Sülün Osman ve arkadaşları. Gören geliyor gören geliyor. Çok para değil istediği. Ama “kurban müşterilerden” biri kendince girişimci ve uyanık çıkana kadar. Sülün Osman için asıl dolandırıcılık “Günde ne kadar kazanıyorsun bu işten” sorusunu soran girişimci çıktığında başlıyor. Bu sohbetin sonunda Sülün Osman Dolmabahçe’den cebi dolu ayrılıyor; saat kulesinin yeni sahibi ise meydanda yeni işinden kazanacağı hesaplayarak kalıyor. Ta ki kulenin kamu malı olduğunu bilen bir İstanbullulardan dayak yiyene kadar.

Sülün Osman’ın aktif olduğu yıllar kente göç yılları. Tarımsal ekonominin çökmeye, kentin çiftçileri hizmet sektörünün neferi haline getirecek ekonomik çekiciliğinin arttığı yıllar. İstanbul umut kapısı, zenginleşme umudunun simgesi. Sülün Osman bu sosyolojik olguyu kullanıyor.

Titan Saadet Zinciri’nin kurucusu Kenan Şeranoğlu Şubat 1998’de 16 bin kişiyi dolandırmak suçundan hapse girdi; 2008’de afla salıverildi.

Geçelim Titan Saadet Zinciri vakasına. Titan Saadet Zinciri, şirketin açılımı şöyle “TİTAN Uluslararası Bilgi İşlem ve Matematiksel Kazanç Sistemler Ticaret Danışmanlık Hizmeti^”. Çok havalı ve 1990’ların ruhuna uygun. Titan meselesinin kökü Banker Kastelli’ye kadar uzatılabilecek “bir koyup üç alma”, “ekonomideki yeni liberal yaklaşımın” sonucu. Nam-ı diğer Banker Kastelli olan Cevher Özden, darbe sonrası ANAP ile iktidara gelecek ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın açtığı yoldan “yeni sağ” politikalarını Türkiye’ye adapte edecek dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı Turgut Özal’ın 1980’de finans sektörünün devletçi yapısını reforme etmesi sonucu oluşan boşluğu doldurmuştu. Özal’ın müdahalesiyle Türkiye’de birden bir sıcak para akışı yaşandı. Ortasınıf birikimlerine daha önce olanla karşılaştırılamayacak faizler almaya başlamıştı. İnsanlar altınlarını satıp Banker Kastelli’ye yatırıyordu. Yüksek faiz veriliyordu. Ama kaba biçimde bir saadet zinciriydi. Finans sektörünün yeniden yapılandırılması 12 Eylül Darbesi nedeniyle aksadı, ANAP 1983’te iktidara geldiğinde Özal bıraktığı yerden devam etti. Titan, ANAP ve “yeni sağ” düzenlemelerinin bıraktığı ekonomik iklimden faydalanan bir dolandırıcılık meselesiydi.

Gelelim Çiftlik Bank’a.

“Çiftlik Bank İnegöl Süt ve Besi Sığırcılığı Çiftliği Açılışı” başlıklı aşağıdaki videoyu izlediğinizde AKP’nin 15 yılı aşkın sürede Türkiye’de yarattığı siyasi iklimin tüm unsurlarını bulabilirsiniz.

Çiftlik Bank metinlerinde sıklıkla “faiz lobisi”, “büyük oyunu bozmak”, “milli ve yerli”, “batı ülkelerinin öz be öz Türkiye’den çıkan yatırımı kıskandığı” gibi kilit cümleler var.

Mesela Mehmet Aydın bir konuşmasında şöyle diyor:

“Ülkemiz üzerine oynanan bazı oyunlar var. Yurtdışı kaynaklı tehditler alıyoruz. Avrupa’nın en büyük tesisini kuracağız, bu tesis bazı kesimleri rahatsız ediyor.”

Bunun gibi bir sürü ipucu var. Son olarak şunu belirterek bitireyim bu kısmı. Mehmet Aydın bir toplantıda kürsüye şöyle davet ediliyor: “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın”…

Buradan hareketle ülkenin iklimini daha da iyi tarif eden bir gelişmeyle bitireyim yazıyı. Çiftlik Bank’a para kaptıranları, “paranızı biz geri alırız, dosya parası 400 lira yeter” diyerek ikinci kez dolandıran başka bir organizasyon var ve anladığım kadarıyla 400 lira ödeyen insanlar var.

İnsanların Çiftlik Bank meselesini araştırıyoruz, bu konuyu çözeceğiz diyen bakanlığa güvenmemeleri ya da mahkemeye gittiklerinde sonuç alma olasılıklarının olmadığını bilmeleri dolandırıcılara yeni bir “iş kapısı” açıyor.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Haluk Kalafat

Yeşiller Milletvekili Cem Özdemir Türklere yönelik saldırıları kınadı

Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir, Almanya’daki Türklere ait cami, dernek ve işyerlerinin kundaklanmasını kınadı. Özdemir, “şiddete şiddetle karşılık verilemeyeceğini” söyledi.

Yeşiller Partisi’nin eski eş başkanı Cem Özdemir, Türklere ait cami, işyeri ve derneklere yönelik kundaklama olaylarını kınadı.

Özdemir, Augsburger Allgemeine gazetesine yaptığı açıklamada, “Protestosunu ülkemizdeki camileri ateşe vererek dile getirenler, eylemlerine son derece kötü de olsa ne Türkiye’nin Afrin’i işgal operasyonunu ne de insan hakkı ihlallerini gerekçe gösterebilirler” dedi.

Özdemir, “Alman topraklarında Kürtlerle yaşanan anlaşmazlıklarda şiddetin artabileceği” uyarısında da bulundu.

Her iki tarafa da anlaşmazlığı Almanya’ya taşımamaları çağrısında bulunan Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir “şiddet sarmalının ancak Türklerle Kürtlerin birlikte terörü kınamalarıyla önlenebileceğini” söyledi.

Faillerle ilgili sonuç alıcı bir soruşturma yürütülmesini talep eden Özdemir, şiddete şiddetle karşılık verilmesinin asla haklı gösterilemeyeceğini ve hangi siyasi kanattan olurlarsa olsunlar faillerden hesap sorulması gerektiğini söyledi.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerini hedef alan Zeytin Dalı harekâtı, Almanya’daki Türklerle Kürtler arasında gerginliğe yol açmış ve son günlerde birçok cami ve Türklere ait diğer yerler ateşe verilmişti. Alman emniyeti kundaklama eylemlerinin radikal Kürtler tarafından düzenlendiği noktasından hareket ediyor.

 

(DW Türkçe)