Ana Sayfa Blog Sayfa 2845

OHAL yedinci kez uzatıldı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) yedinci kez uzatıldı.

19 Nisan’da sona erecek olan OHAL’in uzatılmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan oylamyla kabul edildi.

Bununla birlikte 24 Haziran’daki erken seçim OHAL koşullarında yapılacak.

OHAL uzatmaları

15 Temmuz darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016’da ilk OHAL kararı kabul edilmişti.

19 Ekim 2016’da sona eren 3 aylık OHAL kararı yenilenerek üç ay daha uzatılmış, 19 Ocak’ta sona eren OHAL, ikinci kez uzatılmıştı.

19 Nisan’da OHAL’in üçüncü kez uzatılması kararı alınmıştı.

Üçüncü kez uzatılmış olan OHAL, 20 Temmuz 2017’de bir senesini doldurdu.

17 Temmuz’da ise OHAL’in üç ay süreyle dördüncü kez uzatılması kararı TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek, 19 Temmuz’da uygulanmaya başlanmıştı.

19 Ekim 2017 tarihinde ise OHAL, beşinci kez 3 ay daha uzatılmıştı.

18 Ocak 2018’de ise OHAL uygulaması altıncı kez uzatılmıştı.

 

(Gazete Karınca)

Erken değil, baskın: Seçimin tarihi 24 Haziran!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 3 Kasım 2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin tarihinin öne çekilmesi teklifini kabul ettiklerini açıkladı.

Konuya ilişkin olarak Bahçeli ile geniş bir yelpazede istişare ettiklerini vurgulayan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerinin 24 Haziran 2018’de yapılacağını duyurdu.

Bahçeli, dün (17 Nisan 2018) cumhurbaşkanlığı seçimi tarihinin, “Olumsuz gelişmeler olabilir” uyarısıyla 26 Ağustos 2018’e çekilmesini önermişti. Erdoğan ise konuya ilişkin olarak yorum yapmaktan kaçınmış, “Devlet Bey ile yarın görüşeceğiz” demekle yetinmişti.

İki lider Bugün (18 Nisan 2018) Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde “erken seçim” gündemiyle bir araya geldi.

Ortak açıklamanın yapılmadığı görüşmenin ardından konuşan Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de katıldığı basın toplantısında erken seçim kararı aldıklarını, seçimlerin 24 Haziran 2018’de yapılacağını duyurdu.

İyi Parti erken seçime girebilecek mi?

İyi Parti Başkanı Meral Akşener, “Abiler korktu bu kadar korktuklarını düşünmemiştim. Seçim hazırlıklarıyla ilgili çalışmalar için yarından itibaren Ankara’ya döneceğiz. Biz burdayız varız, ben Cumhurbaşkanı adayıyım. Hangi kanunu çıkarırlarsa çıkarsınlar siyaset simsarlarına şunu söylüyorum, ‘korkunun ecele faydası yok’. Ama buradan ilan ediyorum paçayı sudan çıkaramayacaklar. Bir kere daha söyleyeyim biz birinci kongremizi 10 Aralık’ta tamamladık. 10 Haziran itibariyle seçime girmeye hazırız. İYİ parti seçime girecek ve alacak. Abilerin de bu kadar korktuğunu gördük. Hayırlı olsun seçim.” dedi.

YÖK’ten yeni sınav tarihi açıklaması

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli’nin görüşmesinden sonra erken seçim tarihi 24 Haziran 2018 olarak açıklandı.

Ancak aynı tarihte YKS sınavı vardı. YÖK’ten flaş açıklama geldi.

Sınav tarihlerini erteleyen YÖK, yeni sınav tarihlerini 30 Haziran – 1 Temmuz 2018 olarak belirledi.

 

(T24, Sözcü)

İklim değişikliğini protesto için kendini yakan çevre hakları avukatı öldü

ABD’nin önde gelen LGBTİ hakları ve çevre hakları avukatlarından David Buckel (60), ekolojik yıkımı protesto etmek için New York’taki Brooklyn Prospect Park’ta kendini ateşe verdi.

Buckel, olay yerinde yaşamını yitirdi.

BBC’nin haberine göre Buckel, cesedin yakınlarında bulunan notunda,  insanların dünyaya verdiği zararı simgelemek amacıyla fosil yakıt kullanarak kendisini yakmaya karar verdiğini yazdı.

Buckel, birçok kişinin kirli havayı soluduğunu ve bundan dolayı da erken yaşta öldüğünü de belirtti.

David Buckel, yaşamının son dönemlerinde çevre örgütleriyle birlikte çalışıyordu.

New York Times’da yer alan habere göre, Buckel, “Kirlilik gezegenimizi mahvediyor, hava, toprak, su ve iklim yoluyla yaşam alanlarımıza sızıyor… Fosil yakıt kullanılarak gerçekleştirilen erken ölümüm kendi kendimize neler yaptığımızı ortaya koyuyor” dedi.

 

(Sputnik News)

Avrupa Komisyonu: OHAL gecikmesiz olarak kaldırılsın

Avrupa Birliği Komisyonu, eski ismi İlerleme Raporu, yeni ismi ise Türkiye Ülke Raporu olan belgeyi dün açıklandı.

“Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden uzaklaştığı” belirtilen raporda, 15 Temmuz darbe girişiminden kısa süre sonra ilan edilen ve o günden bu yana yürürlükte olan olağanüstü hâl uygulamasına geniş yer ayrıldı.

Darbe girişimi kınanmakla ve Türkiye’nin bu tür tehditlere karşı kendisini savunma hakkı olduğu not edilmekle birlikte, OHAL uygulaması altında alınan önlemlerin “orantısız” olduğu belirtildi.

Raporda müzakere sürecinde 27. Fasıl olan “Çevre ve İklim Değişikliği” başlığı altında yer alan değerlendirmelere göre Türkiye’nin iklim değişikliği alanında AB müktesebatına uyumuna ilişkin karnesi zayıf.

“İklim alanında neredeyse hiç ilerleme yok”

Raporda AB’nin iddialı bir iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma ve çevre koruma politikası teşvik ettiği özellikle vurgulanıyor. Türkiye’nin bu bağlamda sadece bir miktar hazırlık yapabildiği, yeküne bakıldığında ise geçtiğimiz yıl içerisinde neredeyse hiç ilerleme kaydedilmediği belirtiliyor.

Bunun yanında Türkiye, daha iddialı ve daha iyi koordine edilen çevre ve iklim politikaları belirlemeye ve uygulamaya davet ediliyor.

Türkiye’de iklim değişikliği bağlamında idari kapasitenin arttırılması, stratejik planlama ve ciddi bir yatırım ihtiyacı olduğu da vurgulanan noktalar arasında yerini alıyor.

Komisyon 2016 yılı raporundaki tüm tavsiyelerini yineliyor. İklim değişikliği ile küresel mücadelenin yeni çerçevesi olan Paris Anlaşması Türkiye’nin altına imza attığı ancak henüz resmen taraf olmadığı bir anlaşma…

Paris Anlaşması’na resmen taraf olmaya ve ulusal katkılarını uygulamaya davet edilen Türkiye’ye bunların aynı zamanda bir ihtiyaç olduğu hatırlatılıyor.

OHAL ile birlikte 150 bini aşkın kişi gözaltına alındı, 78 bin kişi tutuklandı, 110 bin kamu görevlisi görevden alındı

Kayhan Karaca’nın Deutsche Welle Türkçe’de çıkan haberine göre, OHAL’e geçildikten bu yana 150 binden fazla kişinin gözaltına alındığı, 78 bin kişinin tutuklandığı ve 110 bin kamu görevlisinin görevden alındığı hatırlatılıyor. Parlamentonun yasama işlevinin zedelendiği kaydediliyor.

OHAL altında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) ifade ve toplantı özgürlükleri gibi kimi temel hakları kısıtladığına vurguda bulunuluyor. Komisyon bu nedenlerden ötürü OHAL uygulamasına derhal son verilmesini istiyor.

OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun AİHM içtihatları çerçevesinde “etkin ve saydam biçimde işletilmesi gerektiği” mesajı veriliyor.

İfade, medya, örgütlenme ve toplantı özgürlüklerinde “ciddi gerileme”

Raporda geçen yıllarda olduğu gibi yargı bağımsızlığı konusuna da geniş yer verildi. Komisyon, özellikle 16 Nisan 2017’deki anayasa referandumuyla Hakimler Savcılar Kurulu’nda (HSK) yapılan değişikliği eleştiriyor.

HSK’nın yürütmeden bağımsız kılınması isteniyor. Referandumla kabul edilen değişikliklerin Venedik Komisyonu tarafından kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bulunduğuna atıf yapılan raporda, değişiklikler uygulamaya konmadan önce toplumsal uzlaşı aranması çağrısında bulunuluyor.

Başta ifade, medya, örgütlenme ve toplantı özgürlükleri olmak üzere; temel hak ve özgürlükler alanında geçen yıllara oranla “ciddi gerileme” gözlemlendiği not ediliyor.

“Ülkenin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri”: Terörle mücadele

Güneydoğu’daki durum “ülkenin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri” olarak tanımlanıyor. PKK’nın AB terör örgütleri listesinde olduğu hatırlatılmakla birlikte, terörle mücadelenin hukuk devleti, insan hakları ve orantılı güç kullanımıyla yapılması gerektiği belirtiliyor.

Terörle mücadele yasalarının AİHM standartlarına taşınması isteniyor. Soruna “barışçıl ve kalıcı çözüm için saygın bir siyasi sürecin yeniden başlatılması gerektiği” görüşü dile getiriliyor. Raporda “Fethullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) şeklinde bir terime yer verilmiyor. Bunun yerine “Gülen hareketi” terimi kullanılıyor.

Gülen hareketinin Türk hükümeti tarafından “darbe girişimi sorumlusu terör örgütü olarak gösterildiği” belirtiliyor.

Erken yaşta ve zorla evlendirilme hâlâ kaygı verici boyutta

Kadın erkek eşitliği konusunda yasal ve kurumsal çerçevenin genel olarak yeterli olduğu ancak kadına yönelik ayrımcılık ve cinsiyet temelli şiddetle yeterince mücadele edilmediği görüşü savunuluyor. Kız çocuklarının eğitiminin iyileştirilmesi gerektiği belirtilip, resmi yetkililerin kadının rolünü sadece muhafazakâr görüş açısından yansıttıkları ​not ediliyor.

Erken yaşta ve zorla evlendirilmenin hâlâ kaygı verici boyutta olduğu not ediliyor.

Çocuklara yönelik şiddet konusunda henüz ulusal bir strateji oluşturulmadığına dikkat çekilen raporda, LGBTİ haklarının korunmasıyla ilgili de “ciddi kaygılar” olduğu görüşü dile getiriliyor.

Yolsuzlukla mücadeleye de değinilen raporda, bu alanda hiçbir ilerleme kaydedilmediği, yasal ve kurumsal çerçevenin uluslararası standartlara yükseltilmesi gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda Ankara’ya üyesi olduğu Avrupa Konseyi ile işbirliği çağrısında bulunuluyor. Darbe girişimi sonrası birçok kuruluş, şirket ve bireyin mallarına el konulması “kaygı verici” olarak niteleniyor.

Sığınmacılara yapılan yardımlara övgü

Komisyon, göç ve iltica konularında Türkiye’nin “iyi ilerleme” kaydettiğini söylüyor. Ankara’nın AB ile Türkiye arasında Mart 2016’da imzalanan deklarasyonu uyguladığını bildiriyor. Ankara’nın Suriyeli sığınmacılara yardımlarından övgüyle söz ediliyor. Vize serbestisi konusunda Ankara’nın sunduğu çalışma planının ise incelenmekte olduğu aktarılıyor.

Kıbrıs sorunu her yıl olduğu gibi bu yıl da raporda önemli yere sahip. Komisyon 2006’dan bu yana olduğu gibi Ankara’ya Katma Protokol’ü uygulaması, aksi takdirde sekiz müzakere başlığının açılamayacağını hatırlatıyor. Ankara raporda Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan ile iyi komşuluk ilişkileri konusunda da uyarılıyor. Türkiye’de tutuklanan iki Yunan askeri konusunda “kaygı” dile getiriliyor. Ankara’ya AB üyesi bir devlete karşı “her türlü tehdit ve eylemden kaçınması” çağrısında bulunuluyor. Ankara’nın birçok AB ülkesiyle ikili ilişkilerinin geçen yıl içinde bozulduğuna da işaret ediliyor.

Devletin ekonomiye giderek artan müdahalesi “zarar verici”

Raporun ekonomik kriterler bölümünde, Türkiye’nin işleyen bir pazar ekonomisi olduğu, ancak “devletin ekonomiye giderek artan müdahalesi ve kimi muhalifler, şirketler ve iş insanlarına yönelik hamlelerin iş ortamı açısından zarar verici olduğu” kaydediliyor. Komisyon ilke olarak Türkiye ile gümrük birliğinin güncellenmesine destek veriyor.

Mogherini: Türkiye Avrupa’dır

Rapor Strasbourg’da AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temcilsici Federica Mogherini ve Avrupa Komisyonu’nun Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden sorumlu üyesi Johannes Hahn tarafından düzenlenen ortak basın toplantısıyla açıklandı.

Mogherini basın toplantısında Türkiye’nin AB geleceğiyle ilgili bir soruya “Elbette, Türkiye Avrupa’dır. Elbette, Türkiye aday ülkedir. Bizler açıkça Türkiye’nin kilit bir ortak olduğunu söylüyoruz. Türkiye aday ülke olmanın ötesinde stratejik bir bölgesel aktördür. Her konuda aynı görüşleri paylaşmasak bile. Suriye, enerji işbirliği, ticaret, ekonomik alanda önemli ilişkilerimiz mevcut. Aramızdaki ciddi sorunlardan biri Kıbrıs. Çözüm için birlikte çok çalışıyoruz. Türkiye ile ilişkimiz sadece genişleme süreci odaklı olmanın ötesinde daha karmaşıktır. Genişleme sürecine bağlı olarak atılması gereken adımlar olduğunu samimi bir dille söylüyoruz. Bu da bizi şu an için Türkiye ile yeni müzakere başlıkları açamayacağımızı ifade etmeye itiyor” yanıtını verdi.

 

(Deutsche Welle Türkçe, İklim Haber)

Yavaş Zeytin ne demektir? – Aytaç Tolga Timur

Bu yazı yeniinsanyayinevi.com/ dan alınmıştır

Slow Olive yani yavaş zeytin 2018 buluşması Ayvalık’ta 13-15 Nisan tarihlerinde gerçekleşti. Yeni İnsan Yayınevi olarak organizasyonun paydaşlarından biriydik.

Türkiye’deki üreticilerin yanısıra, Filistin, Arnavutluk, İtalya, Fas, Lübnan’dan gelen zeytinciler kendi ülkelerinin deneyimlerini ve zeytinliklerini aktardılar. Bu önemli çünkü zeytinin ana vatanı tam da bu çanak. Üstüne üstlük zeytin ve zeytinlikler sadece ülkemizde değil bu ülkelerde de çeşitli tehditler altında. Yine çok önemli bir üretici olan Suriye’deki savaş, örneğin üretime büyük darbe vuruyor. Muhakkak ki İtalya’dan gelen üretici ile Filistin’den gelen üreticinin sorunları aynı değil. İtalyan konuşmacı, şarap üreticilerinin pazarlama taktikleri ile yarışmanın yollarını ararken, Filistin’den gelen konuşmacı İsrailli askerlerin zeytin üreticisini düpedüz öldürdüğünü, çuvallarına el koyduğunu, zeytin üretmenin yanısıra nasıl yaşam mücadelesi verdiğini aktardı.

Ayvalık Belediyesi’nin verdiği destek ile organize edilen  Slow Olive Etkinliği iki yılda bir yapılıyor ve bu ikincisi. Taksiyarhis Kilisesi içinde oturumların düzenlenmesi, oturumlara ayrı bir keyif katmıştı. Bahar sıcağında taş binanın içinde serin ve havadar ortam, buluşmayı takip etmeyi keyifli bir hale soktu. Ne klimaya ihtiyaç duyduk ne de herhangi bir başka fosil yakıtla çalışan makinaya! Bu klise artık ibadete açık değil ve müze formu almış. Ayvalık’a bir tepeden bakıyor ve geçip giden halkların anısını taze tutuyor.

Peki yavaş zeytin nedir? Sanıyorum bu soruya en iyi katkılardan birini Seferihisar’daki Doğa Okulu’ndan gelen konuşmacı Güven Eken verdi. Pazara baktığınızda zeytinyağını kusursuz yapan şey nedir diye sordu. Acaba sadece asitlik derecesi ve damak tadı mı önemli?

Güven Eken

İşte tam da bu noktada belki de yavaş zeytini, konvansiyonel zeytinden ayıran püf noktasına değinen Güven Eken,  zeytin üretiminin kadim bir etkinlik olduğunu hatırlattı bize. Zeytin hasatının bir şenlik, bir festival olduğunu ve üstelik hiç de hızlı yapılmadığını resimlerle anlattı. Ninesi, torunu hep beraber bir piknik tadında yapılan hasatın nasıl bir sosyolojik gösterge olduğunu gösterdi. Daha da çarpıcı olan kadim zeytinliklerde zeytin ağacı dışında pek çok ağacın yaşadığını, kuşların böceklerin çeşit çeşit otların yeşerdiğini ve bu ormanı andıran zeytinliklerde eskiden artık soyu tükenen ala geyiklerin gezindiğini ve bugün bunların yerini evcil hayvanların aldığını yaptıkları niteliksel çalışmalara dayanarak aktardı. Çok da şaşırtıcı olan bir bilgi ise, göz alabildiğine uzanan monokültür zeytinliklerin aksine, bu ormanı andıran zeytinliklerde zeytin sineği ya da başka bir hastalığa rastlanmaması idi. Sanıyorum yavaş zeytin kavramının arkasında şenlikli hasat, biyoçeşitliliği koruyan bir üretim alanı, kadim üretim bilgisinin yeni kuşaklara aracısız aktarılması ve üretici ile türetici arasındaki tüm aracıları çıkaran bir çarkı çevirmek yatıyor.

Zeytinliklere saldırı devam ederken onlara direnen köylüleri anmamak da olmaz. Nitekim buluşmaya gelen köylüler ellerindeki dövizler ve dillerindeki türkülerle buluşmaya renk kattılar. Omuz omuza verince nelerin başarılabildiğini, sondaj yapan şirketlerin nasıl kovulduğunu bütün katılımcılara sanki yeniden yaşattılar.

Bu yazı yeniinsanyayinevi.com/ dan alınmıştır

 

Aytaç Tolga Timur

Seçimler yaklaşırken siyasal propaganda

Sam Amca’nın “Sizi istiyorum” diyen görüntüsü, Goebbels’in propaganda makinası, Sovyetler’in hala güncelliğini koruyan afişleri, Demokrat Parti’nin “Yeter Söz Milletindir” diyen eli, Karaoğlan’ın dağlara yazılan “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganı, Mitterand’ın “Sakin Güç”ü, bir magazin figüründen neredeyse siyasi başarı çıkartacak olan Cem Uzan’ın kampanyası ve Obama’nın hem müziği hem de dansı değiştiren sosyal medya kampanyası…

Bunlar insanları bir konuya ikna etmek, bir konuda yüreklendirmek ya da fikirlerini değiştirmek için kullanılan başarılı propaganda örneklerinden sadece bir kaçı. Seçim hakkının olduğu ilk andan itibaren ortaya çıkan ve yine seçim hakkı var olduğu sürece de yeni yeni örneklerle genişleyecek olan bir alan siyasal propaganda. Tabii ki iyi örnekler genişlerken, kötü örnekler de artacak. Birileri kazanacak, birileri kaybedecek. Bazen de bu örnekler başarılı olduğu için insanlık kaybedecek. Fakat siyasal propaganda hep oldu ve hep olacak. Sadece biçim, araç ve platform değiştirecek.

Artık Sam Amca’nın ya da Demokrat Parti’nin tek bir görselle elde ettiği başarıyı elde etmek mümkün değil. Sovyetler’in her biri sanat eseri olan afişlerinin duvarları süslemesinin ya da Goebbels’in tekniklerinin de bir geçerliliği kalmadı. Hatta ve hatta Obama’nın tüm yapıyı değiştiren kampanyası bile sekiz yıl sonra Trump’ın daha da ince düşünülmüş kampanyası karşısında Clinton’a yetmediğini gördük. Hala da bu durumu konuşuyoruz. Bu konuda her nokta çok hızlı değişiyor ve dünün yenilikçi hareketi, bugünün eski ve güzel bir örneği olabiliyor. Obama’nın kampanyası üzerinden sadece 10 sene geçti.

Peki, bugünün nabzını nasıl tutabiliriz, bugünü anlayıp doğru siyasal propagandayı nasıl oluşturabiliriz? Öncelikle siyaset dünyasını ve dolayısıyla propaganda ve sosyal medya ilişkisini etkileyen bir kaç önemli köşe taşı oldu son yıllarda. Bu köşe taşlarını yerli yerine oturtmazsak ne Brexit’i ne de Trump’ı anlayabiliyoruz. Hatta Avrupa’da yükselen popülist sağ hareketler ile klasik partiler arasında oluşan farkı açıklarken bile bu köşe taşlarına ihtiyacımız var. Nedir bunlar? İlki Oxford tarafından 2016’da (Trump’ın seçildiği yıl) yılın sözcüğü seçilen Post-Truth kavramının ortaya çıkışı. İkincisi ise yeni yeni ayrıntıları ortaya çıkan Facebook’un kurucusunu ifade vermeye kadar götüren Cambridge Analytica Olayı ile ortaya çıkan seçmen davranışlarının sosyal medyayı kullanarak ne kadar da incelikli olarak etkilenebileceği olgusu.

Post-Truth kelimesini Türkçe’ye çevirmeye çalıştığımızda ya “takır tukur” bir kelime öbeği ile karşılaşıyoruz ya da yeteri kadar açıklayıcı olmuyor. Yine de öznel gerçekleme ya da hakikat/gerçek sonrası diye kullanıldığını söylemeden geçmeyelim. Peki nedir bu kavram kısaca? Post-Truth için yaşadığımız zamanda, “nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunun kanaatini oluşturmada duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması” diyebiliriz. Yani siz bir kişiyi, bir grubu ya da toplumun belirli bir kesimini onlara sadece gerçekleri göstererek etkileyemiyorsunuz artık. Klasik propagandanın ve siyasal iletişimin günümüzde tıkandığı ve Avrupa’da artık merkez partiler ile seçmenin arasındaki bağın koptuğu nokta da burası. Aslında Türkiye’de de durum bu şekilde. Saadet Partisi’nden bir yetkili açıklama yapıyor: “Bir kitle var, gözü körelmiş, narkozlanmış. Neyi alkışladığını çok bilmiyor. Reis dedi diye alkışlıyorlar. Tuvalet 1 milyondu, 1 liraya düştü diyor adam alkışlıyor, neyini alkışlıyorsun bunun?” İşte Post-Truth bu. Nesnel bir gerçekli var ortada ama o topluluğun kanaati bu kadar basit bir gerçeği bile görmüyor çünkü duygusal bir bağ kurulmuş durumda. Bu en basitinden bir örnek tabii ki. Mülteciler ile ilgili, Avrupa Birliği ile ilgili ya da ekonomi ile ilgili aslında bize çok anlamlı gelmeyen fakir toplumda karşılık bulan fikirleri de bu kavramla açıklamak mümkün. O zaman bu kavram yokmuş, değersizmiş veya işlevsizmiş gibi davranamayız. Siyasal propaganda da bunun önemini gözetmeliyiz.

Bu noktada da diğer köşe taşına sıra geliyor. Seçmen davranışlarını, artık seçmenlerin kişisel duygu ve kişisel kanaatlerini nasıl etkileyebiliriz? 2018’de bunun yanıtı ne duvara asılan afiş, ne gazeteye verilen bir ilan. Bunun yanıtı sosyal medya. Aslında Facebook’ta paylaşım yapılan alanın isminin “Duvar” olması ya da elimizde Mısırlılardan kalma tabletlerin olması aracın değiştiğini, geliştiğini fakat işin özünün aynı olduğunu bize gösteriyor fakat bu gelişme ve değişmeyi iyi okuyamazsak 2008’deki sosyal medya gücüne ve sistemine güvenen Clinton’un 2016’ta Trump gibi bir isme kaybetmesi gibi bir sonuçla ortada kalırız.

Post-Truth ve Cambridge Analytica ile ortaya çıkan sistem birleştiğinde siyasal/sosyal propaganda çok farklı bir düzleme geçmiş bulunuyor. 10 sene sonra bambaşka bir yapı ile karşılaşabiliriz ama kesinlikle 10 sene öncesinde değiliz. Bu yeni düzlemi iyi okumak ve ona göre hareket etmek gerekiyor. Neler yapılacağı, nasıl yapılacağı temel olarak belli. Sadece kişilerin özelliklerine göre son şekilleri verilecek. Çünkü dönemin bir özelliği de “herkesin biricik” olması. Eğer İngiltere’de Brexit, Amerika Birleşik Devletleri’inde Trump ya da İtalya’da Beş Yıldız hareketi bunu iyi okuyup kazanabildiyse; doğru adayların, doğru adımlarla şansı çok daha fazla olacaktır. Şu anda akışına bıraktığımızda teknoloji ile birleşen propaganda gerçeği yeniyor. O zaman gerçeğe sıkı sıkıya sahip çıkıp, teknolojiye ve çağın gerekliliklerine hakim olmak gerekli.

Bu yazı urbarli.net/ alınmıştır

 

Koray Doğan Urbarlı

Eşcinsel akbabaların yetiştirdiği yavru doğaya bırakıldı

Hollanda’daki bir hayvanat bahçesinde nadir gerçekleşen bir olay yaşandı.

Amsterdam’daki Artis Kraliyet Hayvanat Bahçesi, eşcinsel bir çift akbabanın büyüttüğü yavru bir akbabayı İtalya’nın Sardinya adasında doğaya saldı.

Yavru akbaba, uzun süreli bir ilişki yaşayan iki erkek akbaba tarafından yetiştirilmişti.

Kızıl Akbaba türünden olan akbabalar, Sardinya’da doğaya salınmadan önce bir süre adadaki kuş cennetlerinde tutularak ortama alışmaları sağlanıyor.

2013’teki bir sayımda Sardinya’da yalnızca 30 çift akbaba kaldığı tespit edilmişti.

Yavru yetiştiren eşcinsel hayvanlara sık olmasa da rastlanıyor.

Uzmanlar, pek çok hayvan türü eşcinsel davranışlarda bulunsa da bunların eşcinsel olduğu anlamına gelmediğini, bu türlere biseksüel demenin daha doğru olacağını söylüyor.

Doğuştan itibaren sadece eşcinsel davranışlarda bulunan yalnızca iki tür biliniyor: İnsanlar ve evcilleştirilmiş koyunlar.

 

(BBC Türkçe)

Diyarbakır Ekoloji Derneği’nden Uluslararası Çiftçi Mücadele Günü açıklaması

Diyarbakır Ekoloji Derneği Tohum, Tarım ve Gıda Komisyonu, 17 Nisan Uluslararası Çiftçi Mücadele Günü’nde yaptığı açıklama ile bölgelerinde köysüzleştirme ve yayla yasaklarının küçük köylü üreticileri yurtlarından kopardığını ve zorunlu göçe mecbur bıraktığını belirtti.

Gıda egemenliği ve güvenliğinin güvencesi köylüler olmasına rağmen üretimden koparılarak ucuz işgücü haline getirilerek şehir varoşlarına sürülmektedirler diyen Tohum, Tarım ve Gıda komisyonu üyeleri son günlerde şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin de Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) koyduğu kurallara uyulması çabası olarak değerlendirdi.

Diyarbakır Ekoloji Derneği Tohum, Tarım ve Gıda komisyonu açıklamasında ayrıca son  Torba Yasa ile çiftçiler için yeni bir darbe özelliği taşıyan maddelerin yasaya eklemlendiğini belirterek o maddeleri şu şekilde sıraladı

–          Sahiplerinin onayının alınmaksızın yapılacak arazi toplulaştırılma uygulamaları,
–          Tarımsal sulamalarının belediyelere ve özel şirketlere devredilmesi,
–          Orman ağaçlarının satışı, ormanların altının depo olarak kiralanması yanlış politikalardır.

Komisyon üyeleri ayrıca, “Torba Yasa ile yapılan bu politikaların Türkiye tarımına, çiftçilere ve ülke ekonomisine hiçbir yarar getirmeyecektir, tarımın küresel şirketlerin denetimine girmesini sağlayacak ve onarılamaz yaralar açacaktır.  Küçük çiftçiler olarak başta DTÖ ve serbest ticaret anlaşmalarının ölüm fermanımız olduğunu biliyoruz. Red ediyoruz. Gıda egemenliği mücadelemizi yükselterek özgürleşiyoruz.” açıklamasında bulundu.

17 Nisan Uluslararası Çiftçi Mücadele Günü

Diyarbakır Ekoloji Derneği Tohum, Tarım ve Gıda komisyonu açıklamasında 17 Nisan’ın tarihsel önemi de şu şekilde vurgulandı.

“Çiftçilerin küresel örgütü; La Via Campesina (Çiftçi Yolu), 1993 yılında  Orta, Kuzey ve Güney Amerika’dan, Avrupa’dan ve başka birçok bölgeden köylülerin ve küçük ölçekli çiftçilerin hayatlarını altüst eden serbest piyasa kıyımına karşı ortak bir tepki ortaya koymak istemeleri ile ortaya çıktı. 4 kıtada, 87 ülkeden, 146 üyesi olan örgüt 1996 yılında 2. Uluslararası Kongresini Meksika’da gerçekleştirdi.

Tam da bu esnada Brezilya’da 21 topraksız kır işçisinin katledilmesi üzerine 1500 topraksız ailenin 10 Nisan günü başlattıkları “Toprak Reformu” yürüyüşünün de katılımcıları oldular. Bunun üzerine La Via Campesina kongre katılımcısı örgütler, yerli tarım sektörünü mahveden ucuz gıda ithalatını protesto etmek, gıda ile ilgili egemenlik politikalarını savunmak ve DTÖ’nün tarım politikalarını lanetlemek üzere 17 Nisan’ı “MST’nin 21 mücadeleci üyesinin anısına” Uluslararası Çiftçi Mücadele Günü olarak ilan etti. Bu nedenle 17 Nisan dünya çiftçi hareketinin önemli bir kilometre taşı olarak kabul edilir.

Başka bir deyişle, işçilerin mücadeleyle kazandıkları bir günleri vardı: 1 Mayıs. Kadınların mücadele sonucu elde ettikleri bir günleri vardı: 8 Mart. 1996’dan beri ise çiftçilerin de tüm dünyada çiftçi mücadelesi olarak andıkları bir günleri var: 17 Nisan.

La Via Campesina, 1996’dan bu yana her yıl 17 Nisan öncesinde bir tema belirler, bağlı tüm örgütleri de, 17 Nisan haftasında belirlenen tema etrafında şekillenmiş bir eylem gerçekleştirirler.

La Via Campesina’nın Bu yıl 17 Nisan Dünya Çiftçileri Mücadele Günü ile ilgili belirlediği tema ise “Çiftçileri Serbest Ticaret Anlaşmalarından Kurtarın Özgürleştirin” olarak belirlendi.

Serbest Ticaret Anlaşmaları, DTÖ, Ekonomik Ortaklık Anlaşmaları, ikili anlaşmalardan doğrudan etkilenir. AB Ortak Tarım Politikası da serbest piyasanın bir parçası olup ona paralel işlemektedir.

La Via Campesina’nın bu konudaki yorumu ise şöyle:

“Dünya Ticaret Örgütü ve bölgesel ticaret anlaşmalarının getirdiği dayatmalar geçim kaynaklarımızı, kültürümüzü ve doğal çevreyi yok ediyor. Bu politikaların yol açtığı adaletsizliği ve yıkımı asla kabul etmeyiz, etmeyeceğiz! Mücadelemiz tarihsel, dinamik ve tavizsizdir…

La Via Campesina kendini, ekonomik düzenin yönünü değiştirmeye kararlıdır. Köylüler ve çiftçiler, kuzeyde ve güneyde, dünyanın her yerinde finansal, sosyal ve kültürel bir krizin acısını çekiyorlar. Ve bizler, her yerde adaletli ve sürdürülebilir köylü toplulukları kurmak için dayanışma içinde çalışmaya kararlıyız.

La Via Campesina kendini, ekonomik düzenin yönünü değiştirmek için ittifaklar inşa etmeye adamıştır. Biz, vizyonumuzu paylaşanlarla birlikte, geleneksel bilgeliğe dayanan köylü tarımını, agro ekolojik köylü tarımını korumak ve geliştirmek amacıyla, var olan ekonomik modeli değiştireceğiz. Biz, toprağa erişim ve gıda üretme hakkımızı talep ediyoruz” diyor.”

 

(Yeşil Gazete)

 

Suyumuzu da zehir ettiler… – Bülent Şık

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamadığı kanser raporu, korkutucu sonuçlara işaret ediyor. Özellikle endüstriyel faaliyetlerden kaynaklı olarak, içtiğimiz sular da zehirli. Kocaeli’nde analiz edilen 106 su örneğinden yaklaşık yarısında alüminyum bulundu, yüzde 10’u sınır değeri aşıyor. Ergene Havzası’nda analiz edilen suların ise yaklaşık yüzde 42’si arsenikli ve bu değer Antalya’dan 15 kat fazla.

Bu yazı dizisinin ilk iki bölümünde Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli illerinde çevresel faktörlerin ve sağlık üzerine etkilerinin değerlendirilmesi projesi” hakkında bazı bilgiler vermiştim. Önceki yazılarda ağırlıklı olarak gıdalardaki sorunlara dikkat çekmiştim. Bu yazıda Sağlık Bakanlığı’nın Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illeriyle, Kocaeli ve Antalya ilinde sulardaki kimyasal kirleticileri tespit etmek için yapmış olduğu araştırmanın bazı sonuçlarına yer vereceğim.

Bakanlığın çalışmadan elde ettiği sonuçların Ergene Havzası’ndaki ve Kocaeli bölgesindeki kimyasal kirliliği çok net bir şekilde ortaya koyduğunu göstermeye çalışacağım.

Çalışmada sulara bulaşması muhtemel pek çok ağır metal kalıntısı araştırıldı. Hepsine yer verme olanağı yok bu nedenle sulardaki genel duruma işaret ettikten sonra, sularda sık rastlanan bir kirletici olan alüminyum ve nadir bulunması gereken arsenik kalıntılarına değineceğim sadece. Ama sulardaki kimyasal kirliliğin ne düzeyde olduğuna değinmeden önce meselenin gözden kaçırılmaması gereken başka bir yönüne dikkat çekeceğim.

Bir gezegende su yoksa hayatın gelişmesi mümkün değil. Yeryüzündeki hayatın ortaya çıkışı ve devamlılığı da su olmasa mümkün olmayacaktı. Uygarlık tarihi su krizine girdiği için yıkılan uygarlıklarla dolu.

Kriz kapıda!

İklim krizi, doğadaki kimyasal kirlenme, nüfus artışı, orman ekosistemlerinin tahribi gibi günümüz uygarlığının güncel sorunları bir kez daha ciddi bir su krizine neden olacak gibi görünüyor. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 3. Tahmin Raporu’na göre Türkiye önümüzdeki yıllarda ciddi kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalacak. Örneğin Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan bölgelerde yağışlar yüzde 20-50 oranı arasında azalacak. Üstelik zamanla artacak nüfus suya yönelik talebi daha da artıracak. Ancak bu tahminlere sulardaki kimyasal kirlenme dahil değil. Oysa nüfus artışı ve iklim krizinin doğuracağı su kıtlığı sorununun, sulardaki kimyasal kirlenme sorunuyla birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Kimyasal maddelerle kirlendiği için içilebilir olma özelliğini yitirmiş bir su varlığını tükenmiş, kullanılamaz bir varlık olarak görmek gerekir. Böyle bir durumda su kıtlığının yol açacağı sorunların çok daha şiddetli olacağı da açıktır.

Taşıdığı atık debisinin 6 katı

Ülkemizde mevcut su varlıklarını dikkatle korumak gerekirken mevcut durum bunun tam aksinin yapıldığını gösteriyor. Kocaeli bölgesi ve Ergene Nehri’ndeki kirlenme bunun tipik bir örneği ve bu bölgeler ülkemizde yeraltı ve yerüstü sularının kimyasal maddelerle belki de en çok kirletildiği yerler. Ergene Nehri’ne sanayi tesislerinden boşaltılan atıklar nehrin doğal debisinin 6 katı. Her gün 240 bin metreküp kentsel kullanımdan açığa çıkan atık su da herhangi bir arıtma işlemi yapılmadan nehre boşaltılıyor. Ergene Havzası’nda 2000’den fazla sayıda sanayi tesisi var ve bu tesislerin yüzde 82’si Tekirdağ, yüzde 10’u Kırklareli, yüzde 8’i Edirne’de yer alıyor. Suların kirlenmesine neden olan en önemli sektörler tekstil, deri, kimya, gıda ve metal sektörleri. Endüstriyel kirliliğin fazla olduğu bir diğer bölge Türkiye’nin İstanbul’dan sonra ikinci büyük sanayi merkezi olan Kocaeli ili. Gerek Ergene ve gerekse Kocaeli kanser tartışmalarında sıklıkla gündeme gelen bölgeler.

Endüstriyel atık

Araştırmada 1440 su örneği çalışıldı. Bu sularda tespit edilen bazı pestisitlere ve poliaromatik bileşiklere dün değinmiştim. Bu örneklerde ayrıca endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden sulara bulaşan arsenik, kurşun, kadmiyum, civa gibi ağır metallerin yanı sıra; alüminyum, antimon, bakır, baryum, berilyum, bizmut, çinko, demir, gümüş, kalay, kobalt, krom, manganez, molibden, nikel, selenyum, sezyum, stronsiyum, lityum, vanadyum ve talyum elementleri araştırıldı. Çalışma sonuçları endüstriyel faaliyetlerin çok sınırlı olduğu Antalya ili ile kıyaslanarak Ergene Havzası ve Kocaeli ilindeki kirlilik düzeylerinin endüstriyel faaliyetlerden açığa çıkan atıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığı anlaşılmaya çalışıldı.

Yüz örneğin yarısında alüminyum

Yukarıdaki grafikte bazı ağır metallerin analiz edilen her 100 su örneğinin kaç tanesinde tespit edildiğini gösteren bilgiler yer alıyor. Grafikte de görülebileceği gibi Ergene Havzası’nda yer alan illerde ve Kocaeli ilinde Antalya’ya kıyasla araştırılan elementlerin kalıntısına daha fazla rastlandığı açıktır.

Grafikteki bilgiler, Kocaeli’nde ve Ergene Havzası’nda yer alan illerde suların yaygın bir kirlenmeye maruz bırakıldığını söylüyor. Örneğin Antalya ilinden alınan 100 su örneğinin sadece 18’inde alüminyum kalıntısı çıkarken; Kocaeli’nden alınan örneklerde bu değer 56 olarak belirlenmiştir.

Burada doğal olarak akla gelecek soru suda bulunan kalıntı miktarlarının ne olduğu ve bir sağlık zararına yol açıp açmayacağıdır. Bir kimyasal maddenin zehirli etki gösterdiği miktarla bir başka kimyasal maddeninki aynı değil; her bir kimyasal madde farklı dozlarda zehirli etki gösteriyor. Dolayısıyla gıdalarda ve sularda bulunması muhtemel zehirli maddelerin sağlık zararlarına yol açmaması için hangi sınır değerleri aşmaması gerektiği araştırmalarla belirlenmektedir. Bu sınır değer maksimum kalıntı sınırı olarak adlandırılır. Bu sınırın aşılması sağlık sorunlarına neden olur. Maksimum kalıntı sınırını aşan kimyasal maddeleri içeren gıdaların ve suların yenmemesi veya içilmemesi gerekir. Örneğin içme sularında bulunması muhtemel zehirli maddelerden biri olan arsenik için sınır değer 1 litre suda 10 mikrogram (gramın milyonda biri) olarak belirlenmiştir. İçinde 10 mikrogramdan fazla arsenik bulunan sular içme suyu olarak kullanılamaz. Alüminyum için konulan sınır değer ise 200 mikrogramdır.

Antalya’nın 15 katı

Arsenik miktarı sınırları aşılmış

Yukarıdaki grafik Antalya ilinden alınan su örnekleri ile Ergene Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinden alınan su örneklerindeki arsenik miktarlarını kıyaslamalı olarak gösteriyor. Grafiği iki ayrı grafiğin üst üste binmiş hali olarak görmeli. Mavi renkli kısım Antalya; kırmızı renkli kısım Ergene Havzası illerini gösteriyor. Kocaeli ilinden alınan su örneklerinden sadece birinde arsenik tespiti yapıldığı için elde edilen bu veri grafiğe konulmadı.

Farkı ortada…

Grafikte en solda yer alan mavi renkli kısım Antalya ilinden alınan 569 su örneğinden arsenik tespiti yapılan 20’sini (yüzde 3.5) gösteriyor. Grafiğin tam ortasından geçen çizgi 10 mikrogram olarak belirlenen aşılmaması gereken arsenik sınırını gösteriyor. Antalya ilindeki örneklerden sadece birinde arsenik miktarı maksimum sınır değer olan litrede 10 mikrogramı aşıyor. Grafikte kırmızı renkle gösterilen kısım ise Ergene Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerini gösteriyor. Sadece görsel olarak bile farkın ne kadar büyük olduğunu görmek olanaklı.

Ergene’deki 3 ilden alınan 764 su örneğinin 316’sında (yüzde 41.4) arsenik tespit edildi ve bu değer Antalya’dan 15 kat fazla. Örneklerden 25’i (yüzde 3.3) sınır değeri aşıyor ve bu suların içme suyu olarak kullanılmaması gerekiyor. En çok arsenik tespit edilen iller Tekirdağ 140 örnek (8’i sınır değer aşımı); Kırklareli 74 örnek (13’ü sınır değer aşımı) ve Edirne 106 örnek (4’ü sınır değer aşımı) olarak belirlendi.

Ağır metaller kol geziyor

Hepsi de endüstri merkezinde

Alüminyum sulara yerkabuğundan, arıtma tesislerinde kullanılan alüminyum içeren bileşiklerden ve en çok da endüstriyel atıklardan bulaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü alüminyumu suda sağlık için önem arz eden kimyasallardan biri olarak değerlendirmiş ve sularda bulunabileceği maksimum miktarı litrede 200 mikrogram olarak sınırlandırmıştır. Bu sınır değerin üzerindeki suların içilmesinin çeşitli sağlık sakıncaları doğuracağı düşünülüyor. Yukarıdaki grafikte analiz edilen sularda tespit edilen Alüminyum miktarları gösteriliyor. Grafik 3 ayrı grafiğin üst üste konmuş hali olarak görülmeli. Turuncu renkli kısım Kocaeli; ortadaki mavi renkli kısım Antalya ve en sağdaki kırmızı renkli kısım Ergene Havzası illerini gösteriyor.

İçilmemesi gerek

Grafikte en altta yer alan ve başında 200 yazan çizgi aşılmaması gereken sınırı gösteriyor. Görülebileceği gibi gerek Kocaeli ilinde ve gerekse Ergene Havzası’ndaki sularda bulunan alüminyum düzeyleri endüstriyel faaliyetlerin çok zayıf olduğu Antalya iline kıyasla çok yüksek. Ergene’de analiz edilen toplam örnek sayısı 764; alüminyum tespiti yapılan örnek sayısı 181 (yüzde 24) ve litrede 200 mikrogram olan sınır değeri aşan örnek sayısı ise 29 (yüzde 3.8) olarak belirlendi.

Kocaeli ilinde analiz edilen örnek sayısı 106; alüminyum içerdiği tespit edilen su örneği sayısı 49 (yüzde 46) ve sınır değeri aşan örnek sayısı ise 10 (yüzde 9.4) olarak tespit edildi.

Her bir analiz örneği bir köy ya da mahalle bazında bir yerleşim noktasından alındı. Dolayısıyla sınır değerin aşıldığı yerlerdeki suların içme suyu olarak kullanılmaması gerekiyor.

Antalya ilinde ise analiz edilen 569 örnekten sadece biri alüminyum için belirtilen sınır değeri aşıyordu ve tespit edilen alüminyum düzeyleri genel olarak çok düşüktü.

Sonuç olarak Ergene Havzası’nda arsenik kirliliğinin; Kocaeli’nde ise alüminyum kirliliğinin daha yoğun olduğu elde mevcut kısıtlı bilgiyle bile söylenebilir.

Burada arsenik ve alüminyum üzerinden yapılan değerlendirmenin genel olarak diğer ağır metaller için de geçerli olduğu söylenebilir. Kocaeli ili ve Ergene Havzası’ndaki sularda gözlenen ağır metal kirliliği jeolojik bulaşmalarla açıklanamaz. Tarımsal ama özellikle endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan bir kirliliğin göstergesi olarak görülmelidir. Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmada bölgedeki topraklardan, Ergene Nehri’nin değişik noktalarından, arıtma ve deşarj noktalarından alınan örneklerde de kirlilik tespiti çalışmaları yapılmıştır. Bu verilerin tamamının üst üste konulması çok daha doğru ve kesin bir bilgi sağlayacaktır.

YARIN: Hangi yerleşim bölgelerindeki sularda kirlenme daha çok? Neler yapılabilir?

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi

Hangi sebzede arsenik, hangi suda tarım ilacı var?

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

Bülent Şık

8. Yeşil Ekonomi Konferansı 24 Nisan’da düzenleniyor

Yeşil Düşünce Derneği, Troya Çevre Derneği ve Heinrich Böll Stiftung işbirliğiyle 24 Nisan Salı günü Beyoğlu Cezayir Toplantı Salonu‘nda 8. Yeşil Ekonomi Konferansı düzenleniyor.

Yeşil Düşünce Derneği 2015 yılından beri Yurttaşların Enerji Santrali (YES) ve Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri (YEK) gibi topluluk ve yerel tabanlı yenilenebilir enerji modelleri üzerinde çalışıyor.

Toplumun bilgi birikimi ve yenilenebilir enerjiye uyumunu güçlendirmek ve demokratik enerji politikalarını oluşturmak için birçok etkinlik gerçekleştirildi.

Konferans yenilenebilir enerji kooperatifleri, diğer tür kooperatifler, belediye merkezli ve yurttaş inisiyatifli yenilenebilir enerji yatırımları için sürdürülebilir bir finans modelinin geliştirme imkan ve olanaklarını, yurtdışı örnekler ve Türkiye’deki durum üzerinden tartışmak üzere düzenleniyor.

24 Nisan 2018 program akışı:

10.00 – Açılış Konuşmaları

10.30-12.30 – Avrupa’da Yenilenebilir Enerjinin Finansmanına Dair Durum ve İyi Uygulamalar

Yenilenebilir Enerji Finansman Modelleri ve yaratıcı yatırım örnekleri (Citynvest Project, REScoop, Daan Creupelandt)

REScoop PLUS toolkit Projesi: Kooperatiftler için enerji verimliliği katma değeri (REScoop, Stanislas d’Herbemont, Proje Yöneticisi)

Finansman ve Enerji Demokrasisi bağlamına bir bakış (Think Tank Oikos, Belçika, Dirk Holmens)

Danimarka finans ve yenilenebilir enerji yatırımları örneği (Nordisk Folkecenter, Danimarka- Daniele Pagani)

12.30-13.15 – Ara

13.15-15.15 – Türkiye’de Durum ve Karşılaştırmalı Değerlendirme

Türkiye’de Yenilenebilir Enerjinin Finansmanı, Fırsatlar, Engeller ve Alternatifler (Faruk Telemcioğlu, Günder Genel Sekreteri)

Yenilenebilir Enerji Yatırımları ve TurSEFF (Asuman Sönmez, Türkiye Sürdürülebilir Enerji Finansman Programı – TurSEFF, İş Geliştirme Müdürü)

Yenilenebilir Enerjiyi Karbon Vergisiyle ve Fosil Yakıt Teşviklerinden Vazgeçerek Finanse Etmek: Türkiye için İzlenebilir Bir Yol Önerisi (Doç. Dr. Sevil Acar, Altınbaş Üniversitesi)

Türkiye’de Yenilenebilir Elektrik Üretim Teknolojilerinde 2026’ya Kadar Yatırım Potansiyeli (Dr. Değer Saygın,  SHURA Energy Transition Centre, Director)

Kayıt için buraya tıklayabilirsiniz 

 

(Yeşil Gazete)