Ana Sayfa Blog Sayfa 2822

Selahattin Demirtaş mal varlığını açıkladı: “Yüzlerce kitap, binlerce mektup ve bir diploma”

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, mal varlığını açıkladı. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin adaylara yaptığı mal varlıklarını açıklama çağrısına uyduğunu kaydeden Demirtaş, diplomasını da paylaştı.

1.5 yıldan uzun süredir Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Demirtaş’ın Twitter hesabından yapılan açıklamada, Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin adaylara yaptığı mal varlıklarını açıklama çağrısı bana da ulaştı. Mal varlığımı açıklıyorum: 300 bin TL değerinde bir konut. 55 bin TL değerinde, 2013 model bir otomobil. Yüzlerce kitap, binlerce mektup. Ve bir diploma :)” ifadelerine yer verildi.

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de, geçen hafta Hakkari’de yaptığı miting sırasında Yüksek Seçim Kurulu’na teslim ettiği mal bildirimini gazetecilerle paylaşmıştı.

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nden cumhurbaşkanı adaylarına çağrı

Uluslararası Şeffaflık Derneği tüm cumhurbaşkanı adaylarına çağrıda bulunarak, “Şahsına, eşine ve çocuklarına ait mal varlığı bildirimlerini, seçim kampanya bütçesi, bütçe kaynakları ve kampanya harcamalarını kamuoyu ile açık ve eksiksiz bir biçimde paylaşmalarını bekliyoruz” açıklamasını yapmıştı.

 

(T24)

Erken seçime 38 gün kaldı: Gazeteciler milletvekilliği için yarışacak

24 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte gerçekleştirilecek olan milletvekilliği seçimlerinde gazeteci kökenli milletvekilleri de aday adaylık başvurusunda bulundu.

Ali Açar’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, CHP’den isimleri bilinen 12 gazeteci milletvekilliği için aday adaylığı başvurusunda bulunurken genel merkezin vereceği karar doğrultusunda kesin liste önümüzdeki günlerde netleşecek.

CHP’de halen milletvekilliği görevini yürüten Barış Yarkadaş, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Enis Berberoğlu, Atilla Sertel, Utku Çakırözer ve Eren Erdem geçtiğimiz günlerde yeniden CHP Genel Merkezi’ne dosyalarını teslim ederek adaylık başvurusunda bulundu.

MİT TIR’larına ilişkin görüntüleri Can Dündar’a verdiği iddiasıyla tutuklu bulunan Enis Berberoğlu, halen Maltepe Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Berberoğlu’nu cezaevinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da geçtiğimiz günlerde ziyaret etmiş, bizzat kendisi tarafından adaylık teklif edildiği belirtilmişti.

Tanınan isimler

Mevcut milletvekillerinin dışında Yön Radyo Yönetim Kurulu Başkanı Yüksel Mansur Kılınç, Halk TV Genel Müdürü Şaban Sevinç, İrfan Değirmenci, Murat Aksoy ve Ferit Demir de aday adaylığı için başvuran gazetecilerden. İstanbul 2.Bölgeden milletvekili aday adayı olan Kılınç, CHP’de çeşitli görevlerde bulunurken, Asya Medya İşbirliği Örgütü’nün de kurucuları arasında yer alıyor. Kılınç, geçtiğimiz günlerde bir ilke imza atarak Türkiye Gazeteciler Sendikası ile Toplu İş Sözleşmesi imzalayan ilk radyo olma özelliğini de kazanmıştı.

Eskişehir’den aday adaylığı başvurusunda bulunan İrfan Değirmenci ise 16 Nisan 2017’de yapılan referandum öncesinde “hayır” oyu vereceğini açıkladığı için Kanal D’deki işinden, ekranlarından uzaklaştırılan İrfan Değirmenci, “tarafsızlık” ilkesini ihlal ederek “taraf” olduğu gerekçesiyle işten çıkarılmıştı. Değirmenci, işsiz kalmasının ardından “Anne Ben Artist Oldum” isimli tek kişilik müzikal oyunu sahneye koymuştu.

421 gün mahpusluk

Gazeteci Murat Aksoy da FETÖ darbe girişiminin ardından yaptığı haberler ve Twitter paylaşımları gerekçe gösterilerek örgüt adına suç işlediği iddiasıyla 3 Eylül 2016’da tutuklanmıştı. Aksoy, 421 gün cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti. Aksoy, FETÖ ile hiçbir ilgisinin olmadığını ve sadece gazetecilik yaptığını söylemişti.

Uzun yıllar Doğan Haber Ajansı’nın Tunceli’de muhabirliğini yapan ve memleketinden aday adayı olan Ferit Demir, bölgedeki tek profesyonel gazeteci olması nedeniyle “tek kişilik ajans” olarak nitelendiriliyordu.

Diğer yandan AKP’de ise Şamil Tayyar, Aslan Değirmenci ve Mehmet Metiner’in adaylık başvurusunda bulunduğu, İYİ Parti’de ise Orhan Uğuroğlu ve Adnan Süer’in müracat ettiği kaydedildi. HDP’den ise gazeteci Hamdiye Çiftçi Öksüz aday adaylığı için müracaat etti. Öksüz, KCK Basın Davası’nda gözaltına alınmış 2 yıl cezaevinde yattıktan sonra tahliye edilmişti. MHP’den ise Kayseri Meydan gazetesi İmtiyaz Sahibi Rıfat Açıkgöz, eski Türkiye Gazetesi çalışanı gazeteci Mehmet Salih Arvas, Marmaris Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Temel Irmak aday adaylığı başvurusunda bulundu.

Ahmet Şık HDP’den milletvekili aday adayı oldu

Gazeteci Ahmet Şık, resmen HDP’den milletvekili adayı olduğunu duyurdu.

Twitter hesabı üzerinden bir açıklama yapan Şık, ‘dayanışma’ ve ‘birlikte mücadelenin’ önemine vurgu yaptı.

“Hayattaki anlamı sözlüklerdeki karşılığından daha fazla olan sözcükler var. Barış, demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük bir çırpıda aklıma gelenler. İçinde bulunduğumuz karanlıkla birlikte düşününce sanırım sizlerin de aklına bunlar geliyordur.

Hakikat ve hakikati konuşanların düşman ilan edilip yok edilmeye çalışıldığı böylesi zulüm dönemlerinde kıymeti daha iyi anlaşılan umut ve dayanışma sözcüklerini de saydıklarımızın arasına eklemek gerek.

Çünkü umudun da tıpkı umutsuzluk gibi bulaşıcı olduğu ve umutsuzluğu dayanışmayla yok edebileceğimiz zamanlar bunlar.

Çünkü Oruç Aruoba’nın da dediği gibi; “Göğümüzü ve yerimizi yeniden kurmamızı gerektiriyor yaşadıklarımız.”

Tam da bu nedenle ülkemize, geleceğimize dair hayallerim var…

Siyasetten bürokrasiye, akademiden medyaya kadar dört bir yana sirayet edip tüm toplumu çürütmeye başlamış olan yalanı alt etmeyi ve ülkemizin hakikatin ışığıyla aydınlanmasını istiyorum.

Çünkü;

Hakikatin bilinmesi herkesi birbirine eşit kılar.

Eşitlik temelinde yükselen adalet insanı özgürleştirir.

Özgürlük varsa demokrasi yerleşik olur.

Ve demokrasi barışın garantisidir.

Yargının iktidara biat ettirilmesiyle gazeteciliğin, siyasetin, tek adam rejimine karşı duran herkesin esir edildiği, bilimsel özerkliğin ayaklar altına alındığı, barışı isteyenlerin bile suçlandığı bir çürümüş düzene karşı demokrasi güçlerinin yan yana durması gerektiğini biliyorum.

Çocuklarımıza yaşanası, huzur içinde nefes alıp verecekleri, geleceği özgürce ilmek ilmek örebilecekleri bir ülke bırakabilmek için ırkçılığın sıradanlaşmasına, ayrımcılık ve nefret tohumlarının ekilmesine karşı bir arada yaşamın mücadelesini vermek zorundayız.

Barış yerine savaş, yaşam yerine ölümü yücelterek eşitlik, özgürlük ve adaleti yok etmeye çalışanların tehdit ve hakaretlerinin daha çok duyuluyor olması, onların güçlü olmalarından değil sessizliktendir.

Bizim düşlerimizde bambaşka bir ülke hayali var. Karanlıktan, kötülükten, zulümden beslenenlerin ufkunun alamayacağı bir ülkenin hayali bu. Yükünü sırtlayacağımız, kurmak için omuz vereceğimiz bir ülke.

Bunun için dayanışmadan doğacak kuvveti açığa çıkararak birlikte mücadele vereceğiz. Her kimden gelirse gelsin şiddetin karşısında durup özlemini çektiğimiz barış, eşitlik, özgürlük ve adaleti mutlaka ama mutlaka hâkim kılacağız. İmkânsızla mümkün olan arasındaki farkı belirleyenin insanın kararlılığı olduğunu biliyoruz. Ve eğer her şey iyi olmamışsa henüz hiçbir şeyin sonuna gelmemişiz demektir.

Umutluyuz.

Umut kendi gerçeğini de yaratır geleceğini de.

Söyledim, tekrarlayayım: Bu ülke yalanın karanlığını değil, hakikatin ışığını hak ediyor. Gazetecilikte olduğu gibi siyasette de temel şiarım, Nazım’ın dediği gibi “Annelerin ninnilerinden, spikerin okuduğu habere kadar, yürekte, kitapta ve sokakta” yalanı yenmek olacak.

İşte bu yüzden milletvekili adayıyım.

Sessizlik çemberini kırmak, bu güzel ülkemizi hakikatin ışığıyla aydınlatmak için adayım.

Halkların Demokratik Partisi’nin Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş ve mücadele arkadaşlarının şahsında tutsak edilmiş tüm siyasetçiler, gazeteciler, öğrenciler ve avukat arkadaşlarımla dayanışmak için adayım.

Özlediği hayat hep yarınlara ertelenmiş halkımızla birlikte bugünü kazanmak için adayım.

Çocuklarımızın düşlerini gerçek kılacağımız bir hayatı çıkarmak için adayım.

Biliyorum ki, hayatı değiştireceksek, bu ancak birlikte başarılacak. Sen’le olacak! Biz olabilirsek olacak.

Yolumuz açık, önümüz barış olsun.”

 

(Cumhuriyet, Gazete Karınca)

Kenya’da kaçak avcıların idama mahkûm edilmesi gündemde

Kaçak avcıların müebbet hapis ve büyük para cezalarıyla cezalandırıldığı Kenya’da idam cezası gündemde.

İngiliz Independent gazetesi idam cezasının henüz yasalaşmadığını ancak teklifin “hızlıca” onaylanmasının beklendiğini yazdı.

Uluslararası Af Örgütü, bu kararın ülkede idam cezasının kaldırılması konusundaki çalışmalarını terk etmek anlamına gelebileceğini duyurdu.

Kenya Doğal Hayatı Koruma ve Turizm Bakanı Najib Balala, Kaçak avcılıkla mücadele kapsamında, yakalanan avcılara müebbet hapis ya da 200 bin dolar para cezası verildiğini söyledi ancak bu cezaların kaçak avcılıkla mücadele konusunda istenen etkiyi yaratmadığını belirtti.

Kenya’da yeni yasalar ve yaptırımların etkisiyle kaçak gergedan avcılığı 5 yılda yüzde 85 azalırken, kaçak fil acvılığı da yüzde 78 azaldı.

Kaçak avcılar için yasalaşması planlanan idam cezası ise farklı tepkiler çekti.

Bazı taraflar idam cezasının avcılara değil avcıların liderlerine verilmesi gerektiğini savunurken bazı taraflar ise idam cezasının doğası itibarıyla vahşice olduğunu savunuyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres geçtiğimiz yıl New York’da yaptığı bir konuşmada “İdam cezasının 21. yüzyılda yeri yok” demişti.

İdam cezasının savunanlar ise bu cezanın hayvanları korumak adına bir zorunluluk olduğunu iddia ediyorlar.

 

(Evrensel)

Kaos GL’den, ’17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Gün’ ilanı

Bugün 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Gün. Kaos GL iki gazeteye ilan verdi, “Eşit ve özgür günler dileğiyle” dedi. İstanbul’da LGBTİ’ler bu akşam “Dayanışma için İttifaklar” başlığıyla buluşacak.

Kaos GL Derneği, 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Gün için BirGün ve Evrensel gazetelerine ilan verdi. “Eşit ve özgür günler dileğiyle” 17 Mayıs’ı kutladı.

Kaos GL, bugün yaptığı basın açıklamasında da “Türkiye’de bugüne Ankara’da devam eden ‘LGBTİ+ etkinlik yasağı’ ile giriyoruz” dedi.

“Yasak ile ifade özgürlüğü hakkı, dernek kurma hakkı, toplanma özgürlüğü ve adil yargılanma hakkımız ve ayrımcılık yasağı ihlal edildi. Yasağın süresiz oluşu ile haklarımızı kullanmamız süresiz olarak durduruluyor, yani haklarımız ortadan kaldırılıyor” diyen Kaos GL, LGBTİ’lere yönelik istihdamda ve medyada ayrımcılığın da sürdüğünü hatırlattı.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“LGBTİ’lerin temel haklarının sistematik bir şekilde ihlal edildiği, yasakların ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkını gasp ettiği, bu ihlallerin de görünmez olduğu bir 17 Mayıs’ta bir kez daha vurguluyoruz: LGBTİ hakları insan haklarıdır!

17 Mayıs vesilesiyle 1994 yılında Kaos GL dergisi ile koyulduğumuz yolda ayrımcılık ve nefrete karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi yineliyoruz.”

İstanbul’da 17 Mayıs buluşması

Lambdaistanbul, 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Transfobi ve Bifobi Karşıtı Gün için bir araya geliyor. Saat 19.00’de Mecra’da yapılacak buluşmada “Dayanışma için İttifaklar” tartışılacak.

17 Mayıs hakkında

17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün (IDAHOT), LGBTİ hakları konusunda uluslararası farkındalık yaratmak amacıyla 2004 yılında ortaya çıktı. IDAHOT’un tarihi, eşcinselliğin Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’ndan çıkarıldığı 17 Mayıs 1990 tarihini anmak için seçildi.

 

(Bianet, Kaos GL)

Gazeteler satmıyor, televizyonlardan haber izlenmiyor… Peki ya sosyal medya seçim kazandırabilir mi? #TAMAM

Cumhurbaşkanlığı Seçiminin ve Genel Seçimin ani bir kararla erkene alınması iktidardan daha çok muhalefeti hazırlıksız yakaladı. Doğan Medya Grubu’nun satışı ile başlayan sürece baktığımızda iktidarın zaten yaklaşmakta olan bir seçime yönelik elini güçlendirici hazırlıklar yaptığı görünüyordu. Şu anda da el değiştiren ve önceden teslim olan kanalların muhalefetin adaylarına ayırdıkları süreleri alt alta sıralayınca bu hazırlığın, kendileri açısından, ne derece başarılı bir şekilde hayata geçirildiğini anlayabiliyoruz.

Adaysız, slogansız, programsız ve her şeyden önemlisi kendini anlatacak araçlardan yoksun muhalefet kısa bir süre içerisinde bu eksikleri gidermeye çalıştı. Kısmen de başarılı oldu. Hala bu yönde çalışmalar devam ediyor. Görseller değişiyor; yeni araçlar ortaya çıkıyor; mitingler yapılıyor ve adayların üzerine örtülmek istenen görünmezlik örtüsü bir şekilde yırtılmaya çalışılıyor. Fakat bir taraftan da tüm gücüne rağmen iktidarın da kafaca seçime hazır olmadığı ortada… Şimdiye kadar en büyük gücü hitabeti ve konuşmaları olan AKP Genel Başkanı arka arkaya büyük hatalar yaptı. Bunlardan bir tanesi de Türkiye’de sosyal medya tarihine geçebilecek bir kampanyaya dönüştü. Erdoğan yaptığı konuşmada “Milletimiz tamam derse kenara çekiliriz” dedi ve millet bu talebe ses verdi.

Biraz rakamlara bakalım. Çünkü sosyal medya her ne kadar sosyal psikolojinin, sosyolojinin kavramlarıyla açıklanabilecek bir alan olsa da; bir taraftan da saf rakamlarla da ölçülebilen bir tarafa da sahip. Öncelikle konu sosyal medya olduğu için beş dakika öncesinin istatistikleri bile eski kalıyor. Her şey çok çabuk değişiyor. O yüzden bir kesit almakta fayda var. Bu rakamlar herkesin Twitter’ı açıp T A M A M yazdığı geceden… Şu anda bu rakamlar çok daha yüksek.

26,9 Milyon  #TAMAM dedi

O gün en yüksek retweet sayısına, Meral Akşener’in attığı tweet ulaştı. Potansiyel erişimi 17,1 milyon oldu. İkinci en yüksek retweet sayısına ulaşan tweet, Johnny Sins’in oldu. Potansiyel erişimi 10,8 milyondu. Üçüncü en yüksek retweet sayısına ulaşan tweeti ise, Kemal Kılıçdaroğlu attı. Potansiyel erişimi, 26,9 milyonu buldu.

Burada biraz duralım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı bir tweet, yayılımıyla birlikte neredeyse 27 milyon kişinin ekranına düşme potansiyeline sahipti o gece. NTV’de bir canlı yayını ya da CNN Türk’te itiş kakış bir tartışma programını kaç kişi izliyordur sizce? 100 bin? 200 bin? Kimi zaman o kadar bile değil.

Devam edelim, T A M A M tweetleri kullanıcı başına ortalama 2,6 tweet ile dakikada ortalama 406 tweet/dakika hızında seyretti. Yani toplumsal bir hadiseye dönüştü. Retweetlerin yaklaşık 3,3 katı, yani 4.282.159 kez like kullanıldı. En yüksek tweet sayısına, 22.00-23.00 arası ulaşıldı. Sanal agorada, milyonların katıldığı bir saatlik bir miting düzenlenmiş olduFakat bu mitingde birkaç kişi konuşmadı. 198.212 farklı kullanıcı, 518.628 tekil tweet attı. Bu tweetler de 1.272.231 kez retweet edildi; toplam rakam 1 milyon 790 bini görmüş oldu. Buraya dikkat!Potansiyel toplam etkileşim rakamı 1 milyar 406 milyon civarında gerçekleşti. Bu kadar geniş ufuklu bir mecraya ancak sınırların kalktığı sanal dünyada ulaşabilirsiniz.

İnanılmaz bir rakam. Zaten öyle olduğu için de hemen iktidarda karşılığını buldu. Bir taraftan tweet ile seçim kazanılmaz diyerek bu olay küçültülmeye çalışılırken; diğer taraftan da her yanıyla T A M A M ‘a gönderme yapan ve onu yeniden ve yeniden yaratan “Devam” kelimesine yatırım yaptılar. Paralar akıttılar. Fakat başarılı bir “operasyon” olmadı onlar açısından. Bir seferberlik haline rağmen rakamlar birbirine yaklaşmadı bile. Sosyal medyayı küçültmeye çalışırken; oraya yatırım yapmak ellerine yüzlerine bulaştı.

Sosyal Medya Seçim Kazandırabilir mi?

Peki, bu neyi gösteriyor? Sosyal medya ile seçim kazanılabilir mi? Ya da daha insaflı bir şekilde sorarsak, sosyal medya ile seçmenlerin oy verme tercihleri değişebilir mi? Benim bu insaflı soruya vereceğim yanıt Evet! değişebilir. ABD gibi ya da diğer Batı demokrasisini yaşayan, partilerin oylarının birbirine yakın olduğu ülkelerde seçim de kazandırabilir ama Türkiye gibi ilk turda aradaki farkın %10-15 olduğu bir ülkede kazandırması mümkün değil. Sadece sonuçları değiştirebilir. Fakat bu bile önemli bir aşamadır. TRT gibi, var olduğumuz için finanse ettiğimiz bir kurum bir tarafa 2260 dakika ayırırken; diğer tarafa 193,5 dakika ayırıyorsa sosyal medyadan başka bir yer de kalmamış demektir.

Tüm istatistikler sosyal medyanın hızla büyüdüğünü, geleneksel medyanın ise daha büyük bir hızla küçüldüğünü gösteriyor. Gazeteler satmıyor, televizyonlardan haber izlenmiyor, izlenen haberler ise ciddiye alınmıyor. Hala bir alışkanlık olarak televizyonlar açık ama bakılan ekran onun ekranı değil. O zaman muhalefetin yapması gereken bir taraftan ciddi kampanyalarla, bir taraftan gönüllülerin sürüklediği neşeli kampanyalarla sosyal medyaya egemen olmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Artık seçmen ya telefonuna bakıyor ya da sokakta sizi bekliyor. Arası yok.

Kentlere yeni bir ihanet daha: İmar affı – Eser Atak

Hükümetin seçime çok az bir zaman kala Meclis’ten geçirdiği torba yasa ile pek çok konuda getirilen afların yanı sıra “İmar Barışı” olarak sunulan madde de yasalaştı.

Bu yasayla 1984 yılındaki af yasasından sonra ikinci kez çok daha geniş kapsamlı olarak kente ve doğaya karşı işlenmiş suçlar affediliyor. Bu yasa öz itibariyle, yasalara uyan yurttaşları cezalandıran, devletin güvenilirliğini sarsan, adalet duygusunu ve eşitlik ilkesini zedeleyen bir düzenlemedir. Vatandaşın can güvenliğini düşünmeyen, seçim öncesi oy devşirmeyi, bütçeye gelir getirmeyi amaçlayan bir yasadır. Çıkarılan yasa, yapılaşmanın denetimini işlevsizleştiren niteliğiyle bundan sonra kaçak yapılaşmayı daha artıracaktır.

İmar affı ne getiriyor?

Yasanın gerekçesinde 3194 sayılı İmar Kanunu’na getirilen Geçici Madde 16 ile ruhsatsız (kaçak) veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların “kayıt altına alınması” ve “imar barışının sağlanması” amacıyla bu düzenlemenin yapıldığı belirtiliyor. Kabul edilen Yasayla ülke genelinde 2018 yılından önce imar mevzuatına aykırı ya da tümüyle kaçak olarak yapılmış tüm yapılar  “yapı kayıt belgesi” ismi verilen bir belge alarak yasal hale getiriliyor. Daha önce alınmış yıkım kararları ve para cezaları varsa iptal ediliyor, davalar düşüyor, elektrik, su ve doğalgaz bağlanabiliyor. Hatta kat mülkiyetine geçirilip cins değişikliği (arsadan binaya) dönüşebilmesi sağlanıyor. Yani imar mevzuatına uygun olarak yapılmış bir yapıyla tamamen aynı haklara sahip oluyor.

Bu yasa, mevzuata aykırı ve kaçak yapılaşma konusunda –Boğaziçi’nin bir bölümü ve İstanbul Tarihi Yarımada ile Çanakkale Gelibolu yarımadası dışında- herhangi bir hassas bölge sınırı ya da istisnası da tanımlamıyor. Ormanlar, kıyılar, hassas ekolojik özellikleri nedeniyle koruma altına alınmış Özel Çevre Koruma Bölgeleri, tabiat koruma alanları, milli parklar, sit alanları, tarihi yapılar, baraj havzaları, verimli tarım alanları, dere yatakları ve yaylalardaki kaçak ve mevzuata aykırı yapılaşmalar da yine bu yasa kapsamında yapı kayıt belgesi alarak yasal hale geliyor. Örneğin hiç imara açılmamış deniz kıyısındaki bir koyun kenarında kaçak olarak bir tatil sitesi ya da otel yapmışsanız yapı kayıt belgesi alarak, yapılar ekonomik ömrünü tamamlayana kadar (50-60 yıl) hiçbir sorun yaşamadan kullanabilirsiniz. 3 kat imarı olan bir arsaya ruhsata aykırı biçimde 10 katlı bir bina yaptıysanız ve bununla ilgili Belediye tarafından binlerce TL para cezası ve yıkım kararı çıkmış olsa bile, bu yasa ile para cezasını ödemez, yapı kayıt belgesiyle elektrik, su ve doğalgaz bağlatır ve yapıyı da ömrünüzün sonuna kadar kullanmaya devam edersiniz. Şehircilik ilkeleri ve kamu yararına aykırı olduğu için yargı kararı ile iptal edilmiş olan imar planları ile yapılmış ya da yapılmakta olan pek çok konut, işyeri, sanayi ve turizm tesisi de yine bu toptancı yaklaşım içinde yasal hale geliyor. Kısaca bu düzenleme, yasa yoluyla yağmayı, talanı ve kuralsızlığı meşrulaştırıyor.

Kaçak yapılaşmanın denetim sorunu var, ancak çözüm bu değil

Ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapılaşmayla mücadelenin Belediyeler ve Valilikler açısından eksik ve yetersiz olduğu yadsınamaz bir gerçek… Gerek cezaların tahsili, gerekse yıkım kararlarının uygulanması konusunda çeşitli güçlükler var. Şu var ki, yaptırımların uygulanmasındaki yetersizliklere rağmen, yurttaşın kendine çeki düzen vermesi, kaçak yapılaşmaya karşı duyarlı kişilerin ilgili mercilere ihbarda bulunması, ya da kaçak durumdaki yapısını yıkarak mühendislik hizmeti almış ruhsatlı bina inşa etme yönünde bir zorlama ve kaçındırma önlemi olarak ilgili idarelerin her zaman için bir caydırıcılığı ve yaptırım gücü vardı. Bu yasadan sonra görülecektir ki kaçak yapılaşma azalmayacak, “nasıl olsa yapana bir şey olmuyor, yine bir af gelecektir” inancıyla mevzuat dışı yapılaşma daha da körüklenecek ve yaygınlaşacaktır.

Ülkemizdeki kentleşme ve kent planlaması sorunları, kırsaldan gelen göçler, toprak sahipliliği ve mülkiyet sorunları, imar yönetmeliklerinin katı ve merkezi olarak hazırlanması, yerel yönetimlerdeki personel ve teknik bilgi birikimi yetersizliği ve denetimden kaynaklanan sorunlar ekseninde şekillenen yapılı çevredeki sorunları toptancı bir yaklaşımla affedip, bu verili koşullar devam etmekteyken bundan sonra imar mevzuatına uygun yapılaşma olacağını varsaymak adeta bir hayal… Yapılaşmanın denetiminde yeni yasal ve yönetsel uygulama araçları ve politikalar tanımlamadan, kentsel dönüşümde yeni teşvik ve mali kaynaklar yaratmadan, kent topraklarını sadece üzerinden para kazanılacak ve sonuna kadar rantından yararlanılacak metalar olarak gören toplumsal bakış açısını değiştirmeden 2018 yılından itibaren kaçak yapılaşmanın engellenebileceğini varsaymak ne kadar gerçekçi diye sorgulamak gerekli…

Adalet ve eşitlik duygusuna olan güven yitiriliyor

Yasa koyucu, bu düzenleme ile kurallara uyanları cezalandırmakta, uymayanları affetmektedir. Artık devlet, vatandaşın gözünde inandırıcılığını ve güvenilirliğini yitirmiştir, geçmiş olsun… Bu bakımdan yapılan bu düzenleme, ‘kuralsızlığı ödüllendiren’ yapısıyla, “devletin koyduğu kurallara ve yasaklara uyulur” düşüncesini akamete uğratacak, adalet ve eşitlik duygusuna olan güveni onarılmaz biçimde zedeleyecektir.  Binasını imar mevzuatının gereklerine göre yapmış, ya da yasaya aykırı yapılaşma nedeniyle cezalandırılmış ve para cezasını ödemiş, yapısını yıkmış vatandaşların mağduriyeti ve duyduğu öfke ise işin ayrı bir boyutu, onlara da geçmiş olsun…

İstanbul Maslak 1453

Bundan sonra yurttaşlardan devletin kurallarına uymasını, imar ve şehircilik mevzuatına uygun yapı yapmalarını nasıl bekleyecek/ nasıl zorlayacaksınız? Çünkü ülkemizde kazananlar, hep kurallara uymayanlar olurken, dürüst ve sorumluluklarını yerine getiren yurttaş ve kurumlar yine mağdur edilmektedir. Devletin koyduğu kurallara uyanları, bu kurallara saygılı olmaktan dolayı pişman edecek bir yasa nasıl bir sorunu çözmeyi ummaktadır?

Öte yandan bu imar affı yasasının kamuda görev yapan idareciler, teknik görevliler ve yargı mensupları açısından da ciddi bir iç çatışma ve açmaza yol açması kaçınılmaz hale gelmektedir. Sürekli değişen mevzuat ve çeşitli çevrelerin baskısı altında zaten zor bir görev yapan, adalet ve eşitliği tesis etmeye çalışan kamu görevlilerinin kendileri açısından yaptıkları göreve olan inançları, vatandaş gözünde ise itibarı ve inandırıcılığı da yitirilmektedir. Bir yerde yerel yönetimlerin varlık nedeni ortadan kaldırılmakta, belediyelerin imar ve yapı kontrol müdürlükleri işlevsizleştirip görev yapamaz hale getirilmektedir. Yasa maddesi, Belediyelerin denetim konusundaki işlevini elinden alan yapısıyla devlet görevlilerinin bundan sonra yasa dışı yapılaşmaya yönelik yaptırım uygulama yönündeki motivasyonlarını ortadan kaldırmaktadır.

Vatandaşın can güvenliği 50 yıl daha öteleniyor

Yasada yazılan öyle vahim bir cümle var ki, devlet yasallaştırılan kaçak yapıların “depreme dayanıklılığı hususu malikin sorumluluğundadır” diyerek işin işinden bir çırpıda sıyrılmaktadır. Mühendislik hizmeti almamış, yapımında hangi malzemenin kullanıldığı denetlenmemiş yapıların süresiz biçimde yasal hale gelmesi, devletin asli sorumluluğu olan vatandaşların can ve mal güvenliğini temin etme sorumluluğunu terk etmesi anlamını taşıyor. Yani “ekonomik ömrünü tamamlayana kadar kullanın, bu arada deprem olur da ev başınıza yıkılırsa ben karışmam” diyor. Yine dere yatakları ya da heyelan riskli alanlara yapılmış kaçak yapılar da bu aftan yararlanarak yerleşim açısından sağlıklı yerlerde yenilenmelerinin de önü kapatılmış oluyor.

Devletin gelir ve oy beklentisi ülkeyi batağa götürüyor

Bu yasa, “yaşanan itilaflardan dolayı vatandaşla devletin barışması” olarak gösterilse de asıl hedefin yapı kayıt belgesi üzerinden elde edilecek iştah kabartıcı gelir ve yaklaşan seçimler nedeniyle bunun oya tahvil edilmesi olduğu anlaşılıyor. Yasa maddesi ile emlak vergi değeri ile yapının yaklaşık maliyet bedelinin toplamı üzerinden konutlarda yüzde üç, ticari kullanımlarda yüzde beş oranında kayıt bedeli alınması hükme bağlanıyor. Kaçak ya da mevzuata aykırı yapılaşan milyonlarca bina olduğu düşünüldüğünde en az 50-60 milyar TL’lik bir gelir bekleniyor. Bu gelirin, genel bütçeye aktarılması öngörüldüğünden önemli bir bölümünün kentlerin sağlıklaştırılması için değil, artan cari açık ve kamu yatırımlarının finansmanında kullanılacağı anlaşılıyor. Sağlıklı kentleşmeyle ilgili kaygılarımızı unuttuğumuzu varsayıp alınacak bedelin kamuya döndürülmesinde bir fayda sağlanıyor mu diye baktığımızda böyle bir yaklaşım da göremiyoruz. 10 katlı kaçak ve lüks bir bina yapmış bir kişi ile barınma amaçlı bir konut yapmış vatandaş aynı kefeye konuluyor.  Bu açıdan alınacak bedel de eşitliğe ve adalete uygun değil…

Sonuç olarak “imar barışı” adı altında çıkarılan bu düzenleme kentlere, doğal ve tarihi çevreye karşı işlenen suçları affeden yeni bir ihanet yasasıdır. “Yasa önünde herkesin eşitlik hakkına sahip olduğu” ilkesi ihlal edilmektedir. Toptancı bir yaklaşımla ve özensizce hazırlanmış, korunması gerekli doğal çevre, kıyılar, baraj havzaları, sit alanları, yaylalar, meralar, verimli tarım alanları da af kapsamına dâhil edilmiştir. Yine imar yönetmeliklerinin katı yaklaşımı ve barınma ihtiyacı nedeniyle ortaya çıkan durumla rant ve yağma kültürü arasında herhangi bir ayrım yapmamıştır. Deprem ve heyelan riskli alan ve binalar da yasa kapsamına alınarak vatandaşın can güvenliği hiçe sayılmıştır. Tüm bu yönleriyle yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmalıdır. Gerçek bir imar barışı ve uzlaşma hedefleniyorsa, böyle bir yasayla değil, yukarıda izah edilmeye çalışılan tüm yönleriyle, barınma hakkı ile kent rantını birbirinden ayıran özellikte, ilgili kurumlarla geniş bir toplumsal mutabakat sağlanarak, mağduriyeti en aza indirecek ve adalet duygusunu zedelemeyecek bir düzenleme yapılmalıdır.

 

Eser Atak/ Şehir Plancısı

[email protected]

AİHM, Roboski Katliamı başvurusunu iptal etti

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 19’u çocuk 34 kişinin hayatını kaybettiği Roboski Katliamı ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ret kararıyla iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine dava dosyasının taşındığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), başvuruyu iptal etti.

Mahkeme iptale gerekçe olarak başvuru sonrası talep edilen bir belgenin avukatlar tarafından 2 gün geç ulaştırılmasını gösterdi.

Kararı, başvuruda bulunan isimlerden biri olan hukukçu Kerem Altıparmak, sosyal medya hesabı Twitter’dan şu  sözlerle duyurdu:

“AİHM, Encu/TR kararında avukatların AYM’ye iki gün geç belge yollaması nedeniyle çoğu çocuk 34 kişinin katledildiği Roboski katliamını tarihe gömdü. Mahkemenin adını artık Avrupa Kabul Edilemezlik Mahkemesi olarak değiştirmek lazım, çünkü en iyi yaptıkları şey o! Roboski davasında AYM ve AİHM’in yaptığı adaletsizlik kadar canımı yakan bir vaka olmamıştı. İçim kaynıyor. Çoluk çocuk 34 kişi katledildi, 7 yıl hiçbir şey yapılmadı. Şimdi bu 7 yıl unutuldu, avukatların 2 gün gecikmesi nedeniyle dava reddedildi. Söyleyecek söz bulamıyorum!”

 

(T24)

Akaryakıt istasyonlarında dönüşüm: 6 bin elektrik şarj istasyonu yolda

Akaryakıt istasyonları çevreye duyarlı bir dönüşümün eşiğinde.

6 bin akaryakıt istasyon, elektrik şarj üniteleri de bulunan yeni nesil istasyonlara dönüştürülecek.

Şarj süresinin 45-50 dakika olacağı istasyonlarda market, kafe gibi satış yerlerinin dışında sınırsız internet de bulunacak.

Dönüşümün maliyeti 6 milyar dolar olacak.

Nagihan Kalsın’ın Dünya Gazetesi’nde çıkan haberine göre, Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) Başkanı Fesih Aktaş, “İstasyon tanımını değiştirmek ve bu işi fosil yakıttan kurtarmak istiyoruz. Çünkü fosil yakıtlar 10 yıllık dilimden sonra yerini diğer enerji türlerine bırakacak. CNG mesela şu anda ağır taşıtlarda kullanılmaya başlandı. İstanbul’dan Akdeniz’e kadar olan güzergahta 300- 350 km’lik aralıklarla kuruluyor” dedi.

Yeni nesil akaryakıt istasyonların aynı zamanda LPG, LNG, CNG ve elektrik şarj istasyonları olacağını belirten Aktaş, burada şarj sürelerinin 45-50 dakika olacağını kaydetti.

EPGİS başkanı, elektrikte kooperatifleşmenin başladığını şu sözlerle anlattı:

“Kooperatif şeklinde toplandığınızda kendi içinizde enerji üretip satabiliyorsunuz. 5 yıl sonra 5-6 bin istasyonun bu dönüşümü yapacağını düşünüyoruz. LPG nasıl benzin pazarını büyük oranda eline geçirdiyse, LPG pazarının yüzde 50’sinin de şarja döneceğini öngörüyoruz. LPG’yi kullanan kesim ucuzu tercih eden kesim ve bunlar şarjı tercih edecektir.”

İstasyon kurma maliyetinin arsa payı hariç 500 bin dolar olduğunu söyleyen Aktaş, yeni nesil istasyonların da 1 milyon dolara mal olacağını kaydetti.

Yeni nesil akaryakıt istasyonlarını ‘Enerji Market’ adıyla tanımlayan EPGİS başkanı, şöyle devam etti:

“İçinde kafesi, sınırsız internet noktaları olacak. İstasyonların çatısına fotovoltaik paneller yerleştirilerek doğal enerji kaynaklarımızdan da yararlanılacak. Eğer istasyon hacimlerimizi büyüterek güneş tarlası yaratabilirsek, bu alanlarda şarj istasyonlarında satabileceğimiz enerjiyi üretebiliriz.”

 

(Dünya)

Tiyatrocu Barış Atay serbest bırakıldı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında dün sabah saatlerinde gözaltına alınan tiyatrocu Barış Atay Mengüllü, aynı günün sonunda serbest bırakıldı.

Twitter’daki bazı paylaşımları nedeniyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçunu işlediği gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan Mengüllü’nün emniyette ifadesi alındı.

Mengüllü, ifadesinde, Twitter adresinin kendisine ait olduğunu ve soruşturma konusu paylaşımlarının da kendisi tarafından yapıldığını söyledi.

Barış Atay Mengüllü’nün söz konusu paylaşımını, Yusuf Yerkel’in Soma faciası sırasında tepki gösteren bir maden işçisini tekmelemesi ile ilgili özür dilediğini belirtmesi üzerine yaptığını anlatarak, “Özrünü samimi bulmadım ama daha önemlisi bir suçun karşılığı özür değil yargılanmaktır. Yine sosyal medyada özrün kabul edilmesini toplumsal huzur adına bazı şeylerin sineye çekilmesini ısrarla yazanları görünce ben de Yerkel’in ağlak özrüne ve tavrına istinaden bu süreçte suç işlemiş olan ya da olma ihtimali olanları kast ederek ve Türkiye’nin her şeye rağmen bir hukuk devleti olduğunu düşündüğümden bu tweeti paylaştım.” dediği öğrenildi.

Mengüllü’nün, Zeytin Dalı Harekatı’nı eleştiren paylaşımlarına ilişkin de ”Afrin coğrafi olarak Suriye’ye aittir ve doğal olarak Suriye halkına… Türkiye’de yaşayan bir yurttaş olarak ailem ile birlikte Antakyalı biri olarak gelişmeleri yakından takip ediyorum. Hükümet politikalarını eleştirmek bir yurttaşlık hakkıdır.” ifadelerini kullandığı öğrenildi.

Hakkındaki suçlamaları kabul etmeyen Barış Atay Mengüllü, işlemlerinin ardından serbest bırakıldı.

Barış Atay Mengüllü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, Twitter’deki bazı paylaşımları nedeniyle Suadiye’deki evinde dün sabah saatlerinde gözaltına alınmıştı.

Emniyetteki işlemlerinin ardından Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na sevk edilen Barış Atay Mengüllü, soruşturmayı yürüten savcılıkça telefonunun incelenmesi için emniyete geri gönderilmişti.

 

(NTV)

Eski Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’ya 32 ay hapis cezası

ABD’deki ambargo davasında yargılanan eski Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla hakkında karar açıklandı.

Davanın karar duruşması dün Türkiye saatiyle 17.00 sıralarında başladı.

ABD’nin İran yaptırımlarını ihlalden suçlu bulunan Halkbank yetkilisi Mehmet Hakan Atilla’ya 32 ay hapis cezası verildi.

Atilla’nın 14 aylık tutukluluk süresi 32 aylık cezasından düşülecek. Atilla’nın kararı temyize götürme hakkı var.

‘Sarraf’ın ifadesi inandırıcı’

Davayı takip eden gazetecilerin aktarımlarına göre yargıç Richard Berman, “Çarkta bir dişli” diyerek andığı Atilla’nın ‘işi yapmaya isteksiz bir dişli’ olduğunu belirterek davada merhametli ve ‘kılavuzun dışında bir ceza gerektiğine inandığını’ ifade etti.

Atilla’nın verilen talimatları uyguladığını aktaran Berman, ‘açıkça mantıksız bir hüküm’ vermek istemediğini kaydetti.

Yargıç, Rıza Sarraf’ın suçunu kabul ettiğini belirterek “Zarraf’ın ifadesinin inandırıcı olduğunu ve büyük oranda yalanlanmadığını düşünüyorum. Sarraf, Atilla’nın sistemde nasıl yer aldığını inandırıcı bir şekilde açıkladı” dedi.

“Açıkça görülüyor ki Atilla bu sistemden menfaat sağlamadı” diyen Berman, Sarraf’ın rüşvetlerini hatırlattı: “Görünüşe göre Atilla, rüşvet alan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın yönetimi altında, işini, kimi zaman isteksizce veya tereddütle de olsa yapan bir kişiydi.”

Atilla’nın ABD’de ailesinden uzakta kaldığı için hayatının alt-üst olduğunu ifade eden Berman, bu davadan önce Atilla’nın Türkiye’de örnek olacak bir hayat sürdüğünü dile getirdi.

Ne olmuştu?

Atilla, Mart 2017’de New York’ta gözaltına alınmış ve dört hafta süren duruşmaların ardından 3 Ocak’ta ABD’nin İran yaptırımlarını ihlale yardımdan suçlu bulunmuştu.

New York Güney Bölgesi başsavcılığı, Atilla hakkında 15 yıl altı ay ve 50 bin ile 500 bin dolar arasında para cezası talep etmişti.

Savcılık, Berman’a gönderdiği dilekçesinde, cezaların ‘ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını delmek’, ‘ABD’yi aldatma suçuna iştirak’, ‘ABD bankalarını dolandırmak’, ‘ABD bankalarını dolandırmaya iştirak’ ve ‘kara para aklama suçuna iştirak’tan verilmesi gerektiğini ifade etmişti.

“Kurgudan ibaret”

Dışişleri Bakanlığı, Mehmet Hakan Atilla’ya 32 ay hapis cezası verilmesine tepki gösterdi.

Dışişleri Bakanlığı, karara yazılı açıklamayla tepki gösterdi:

“New York Güney Mahkemesi bugün (16 Mayıs), adil yargılama ilkesiyle bağdaşmayan ve tamamen kurgudan ibaret bir sürecin sonucunda Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’yı suçsuz olduğu halde 32 ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Böylece, anılan Mahkeme yabancı bir devletin kamu bankası temsilcisini mahkûm ederek ABD yaptırımlarına ilişkin mevzuatın uygulanmasında emsali olmayan bir karara imza atmıştır. Dava sürecinde FETÖ mensuplarınca hazırlanan sahte delillere ve yalan ifadelere itibar edilmesi yargılamanın meşruiyetini ortadan kaldırmış, dava sürecinin güvenilirliğini ve inandırıcılığını yok etmiştir.”

 

(Diken)