Ana Sayfa Blog Sayfa 2804

Ekolojistlerin tepkisi karşılık buldu: Salda Gölü’ndeki 30 bin kişilik müzik festivali iptal

Turkuaz rengi suyuyla Türkiye’nin Maldivleri olarak nitelenen Burdur’daki Salda Gölü’nün, dünyada mars gezegeninin jeolojik yapısına benzerlik gösteren iki noktadan biri.

Son yıllarda Burdur’un Yeşilova ilçesinde bulunan Salda Gölü’nün popülaritesinin artmasıyla magnezit ve yüksek alkalin içeren göl her yıl binlerce ziyaretçiyi bölgeye çekiyor.

Çevresiyle birlikte doğal sit alanı olarak koruma altında bulunan Salda Gölü kıyısında yaklaşık 30 bin kişinin katılımıyla 3 gün sürecek bir müzik festivali organize edilmesi planlanıyordu.

Ancak ‘Salda Gençlik Festivali’ adıyla 29-Haziran-1 Temmuz 2018 tarihleri arasında düzenlenmek istenen etkinlik kamuoyunun tepkisini çekti.

Koruma Bölge Komisyonu’ndan izin alınmadığı ortaya çıktı.

Burdur Valiliği’nden festivale izin yok

Salda Gölü’nün yönetimi ve korunmasından sorumlu olan Çevre ve Şehircilik, Kültür ve Turizm il müdürlükleriyle Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürlüğü yetkililerinden festivalin olası etkileri konusunda inceleme yapılmasını talep eden Burdur Valiliği, kurumlardan gelen görüşler doğrultusunda kararını verdi.

Valilik, yasal olarak Salda Gölü’nün korunmasından sorumlu olan kurumlara hiç bir yazılı izin başvurusu yapılmadığı iddia edilen korunan alandaki festivale izin verilmemesi yönünde karar aldı. İptal kararı Yeşilova Kaymakamlığı aracılığı ile organizasyon firmasına ve Yeşilova Belediyesi’ne iletildi.

Valiliğin talebi üzerine festival düzenlenmek istenen Salda Gölü kıyısında yapılan incelemede, 10 bin çadır kurulması planlanan alanın, gölü korumak için belirlenen ‘hassas alan’da kaldığı belirlendi.

Korunan alanları tahrip etmenin cezası nedir?

Korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarıyla doğal sit alanlarının kullanımını belirleyen 2863 sayılı kanunun 65. maddesi şu hükümleri getiriyor:

“Tescil edilen sit alanları ve korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile koruma alanlarının bu kanuna göre tebliği ve ilan edilmiş olmasına rağmen yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarar görmesine kasten sebebiyet verenler ile izin alınmaksızın inşai ve fiziki müdahale yapanlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.”

Salda Gençlik Festivali 2018’i düzenleyecek olan organizasyon firması kararın ardından etkinliğin açıldığı resmi Facebook hesabından şu açıklamayı yaptı:

“Çevre bilinci anlayışını bambaşka noktalara taşımayı amaçlıyoruz”

“Türkiye’ye yepyeni bir anlayış kazandıracak, eğlenirken aynı zamanda doğanın da değerini anlamalarını sağlayacak, kirletmenin ve yok etmenin değil üretmenin ve korumanın amaçlandığı Salda festivalimize Burdur Valiliğinden izin çıkmadığı bilgisini bizler de sizler gibi dün öğrendik. Aylardır çalışmalar yürüttüğümüz festival, ne yazık ki Burdur valisinin değişmesi ile yeniden incelenme sürecine girmiş ve dün itibari ile izin verilmediği yazısı elimize ulaşmıştır.

Günlerdir yapılan karalama çalışmaları ile beraber aylardır verilen emekler hiçe sayılmıştır. Çevre bilinci anlayışını bambaşka noktalara taşımayı amaçlayan festivalimiz, bizleri eleştiren ve karalamaya çalışan bir çok kişiye ortak çalışmayı talep etmiş, endişelerini paylaşmış herkesin sorularına tek tek cevap vermiştir. Ama ne yazık ki karşılığında festival ekibinin daha önce Salda gölü için yaptığı çalışmalar göz ardı edilmiş, 2 yıl önce Salda Gölü’nün tanıtımının aslında bu ekip tarafından yapıldığı unutulmuş ve sadece festivalin iptali istenmiştir.

“Her gün yeni bir canlı göl çevresine terk edilmektedir”

Salda’nın şu andaki halini bilmeyen ve sadece fotoğraflardan karalama yapan dostlarımız unutmamalıdır ki, Salda gölü şu anda bilinçsiz bir şekilde tahrip edilmektedir. Her gün yeni bir canlı göl çevresine terk edilmektedir. Yaptığımız çalışmaların çoğunluğu sadece doğaya ve hayvanlara farkındalık yaratma çalışmaları olmasına rağmen böyle bir kararın alınmış olmasını şaşkınlıkla karşılıyoruz. Bizler doğaya bırakılan çöpleri temizlemeyi değil çöp bırakmamayı öğretmeyi vaat ettik. Bizler herkes sorumluluklarının bilincine varınca, sadece Salda Gölü’nde değil dünyanın bir çok yerinde buna benzer yapılan festivaller yapmayı vaat ettik.

“İnsanlara bu güzelliklerin nasıl korunması gerektiğini öğretmeliyiz”

Ne yazık ki bizler sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz gibi başkalarının da bunu öğrenmesini ve yapmasını da istemiyoruz. İnsanları bu güzelliklerden uzaklaştırmak yerine onların nasıl korunmasını gerektiğini öğretirsek işte o zaman belki bir şeyler için yol almış oluruz. Karar için, yetkililerle temasa geçme çalışmalarımız hafta sonu olması ile şu anda sonuçsuz kalmış olup, Pazartesi itibari ile durumun değişmesi için yetkililer ile görüşeceğimizi ve detaylı açıklamayı Çarşamba gününe kadar yapacağımızı belirtmek isteriz.”

Salda Gölü’nde yapılması planlanan müzik festivaline, ‘Doğayı rahat bırakın’ tepkisi

 

(Yeşil Gazete, Evrensel)

“Türk Akımı” projesi için Kıyıköy’de 400 dönüm meşe ormanı yok edildi

Rus doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak olan Türk Akımı projesinin deniz ayağı tamamlanarak turizm cenneti balıkçı kasabası Kıyıköy’den karaya çıktı.

Rusya’nın yıllık 750 milyon dolar kar edeceği “Türk Akımı” için Kıyıköy’de 400 dönüm meşe ormanları yok edildi.

Meşelik orman yok oldu, orta su balıkçılığı bitiyor

CHP Belde Başkanı Nazmi Meydan: “Burada denizi bitirdiler, ormanı bitirdiler. Hayvancılığı da bitirdiler. Turizm de bitti. Kıyıköy halkı bir nevi balıkçılıkla geçinen bir halktır. Burada orta su trolü var. Burada o boru hattı oradan geçince bitti yani bir daha mümkün değil” diyor.

Proje bölgenin geçim kaynaklarından hayvancılık ve balıkçılığı da etkiliyor.

“400-500 kilogram ağırlığındaki bir hayvanı 5 liraya nasıl doyuracağız?”

Tamer Tan: “Biz hayvancılıkla uğraşıyoruz. Bizde yüz tane büyükbaş hayvan var. Bu köyde yaklaşık 2  bin tane hayvan var. Her tarafı tel örgüyle çevirdiler. Bize hayvanların bu inşaat alanına salınmayacağına dair zor koştular. Bunun karşılığında da Bize hiçbir şey sormadan hayvan başına 5’er bin TL para teklif ettiler. Bugün takdir edersiniz ki 5 liraya bir tas çorba bile içemezsiniz. Biz 400-500 kilogram ağırlığındaki bir hayvanı 5 liraya nasıl doyuracağız? Bir çuval yem 65 TL.”

“Çalıştıkları alanda yeraltında tarihi kalıntılar var”

Güven Mahallesi Muhtarı İsmail Özen:  “Rusya’dan gelen doğalgaz boru hattı buradan çıkacak. Bize söylenenler ’50 metre genişliyor’ olacaktı ama yaklaşık 200-250 metre genişliğinde doğalgaz boru hattı çıktı. Yaklaşık 400-500 dönüm meşelik ormanını yok ettiler. Kestikleri yeri tekrardan kesiyorlar. Burada balığın yumurtlama alanı var. Çıktıkları alan balık geçişinin göç alanı ve burada yumurtalarını bırakıp gidiyor. Şu an kesinlikle burada bu çalışmalarda balık merayı da terk edecek. Yumurta da kalmayacak. Şu anda çalıştıkları alanda da yeraltında tarihi kalıntılar olduğunu söylediler. ”

Kıyıköylüler bölge turizminin de geleceğinden endişe duyuyor. Kıyıköy’de dünyanın en eski taş oyma manastırlarından Aya Nikola da bulunuyor.

 

(Hürriyet)

[Babil’den Sonra] Ay Ana: SO Duo’dan ilk albüm

Ay, Ay Ana, Ana Ay!
İşit sesimizi
Ört üzerimizi
Göster bizi bize!

Sumru Ağıryürüyen, insanı ilk anda sarıp sarmalayan kadife sesiyle, 1980’li yıllardan beri bildiğim bir müzisyen. Sesini ilk kez Ezginin Günlüğü albümlerinde dinlemiştim. Grubun konuk vokalistlerinden birisi de o olmuştu. Akşam şarkıları, Ayrılıkta söylenmiş bir yaz türküsü, Mutlu olmak varken…  1993-1997 yılları arasında Muammer Ketencoğlu’nun müzisyen dostları ile birlikte gerçekleştirdiği Yeryüzünün Yedi Rengi konserleri ile sesini ve mandolinini daha yakından dinleme şansı bulmuştum. Bu proje daha sonra Muammer Ketencoğlu ve Balkan Yolculuğu topluluğuna dönüşmüştü… Brenna MacCrimmon’la yaptığı unutulmaz düetler ve tabi Kerem eyle her zaman favorilerim oldu.

Sumru Ağıryürüyen müziğe üniversite yıllarında Mozaik grubu ile başladı. İstanbul Gelişim Orkestrası, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Nekropsi, Kumdan Kaleler gibi gruplarla ve Brenna MacCrimmon, Muammer Ketencoğlu, Serdar Ateşer, Mehmet Güreli, Sertab Erener, Yasemin Göksu, Yeninur Ada, Yinon Muallem, Nedim Nalbantoğlu, Göksel Baktagir, Anıl Eraslan, Onok Bozkurt ve daha birçok müzisyenle birlikte çeşitli projelerde sesiyle ve mandoliniyle yer aldı. Sumru diğer türlerde ses getiren çalışmalarının yanı sıra Türkiye’nin özgür doğaçlama alanındaki ilk kadın seslerinden biri olarak dikkat çekti. Gruplarıyla çıkardığı ve konuk olduğu çok sayıda albümün yanı sıra solo albümü Issız’ı 2009 yılında Kalan Müzik’ te yayınladı. Açık Radyo’da İlksen Mavituna’yla birlikte her ay, ayda bir kez Müziğin Başka Türlüsü programını hazırlayıp, sundu.

Orçun Baştürk’ün müzik yolculuğu da 20 yıl öncesine kadar gidiyor. Ben onu Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğu Suyun Kalabalığı programıyla tanıdım. Haftada bir radyonun gece kuşağında yayımlanan program, rock müziğinden, Caz’a, dünya müziğine kadar geniş ilgi alanıyla keyifle dinlediğim, sağlam bir müzik programıydı ve 2017 yılına kadar beş yıl sürdü. Replikas’ın davulcusuydu. İstanbul Blues Kumpanyası, Saska, Kırıka, Taner Öngür ve 43.75 gibi çok çeşitli projelerle müziklerini Avrupa, ABD, Asya, Uzakdoğu ve Ortadoğu’da sergilediler, farklı ülkelerden müzisyenlerle ortak çalışmalar yaptılar. Kendine özgü güçlü müzik diliyle hem önde gelen bir davulcu hem de besteci olarak tanınan Orçun Baştürk’ün solo çalışmalarını yayınladığı Oichuung adıyla beş EP’si bulunuyor. Orçun bugün vurmalılardaki ustalığını çok farklı çalgılara taşımaya çalışıyor. Ay Ana albümünde panduri de çalmış. Her ne kadar tevazu gösterse de özellikle pandurisiyle albüme kattığı rengi vurgulamadan geçemeyeceğim.

Sumru Ağıryürüyen ve Orçun Baştürk, 2013’ten bu yana, kendi çalışmalarının yanı sıra birlikte de yol alarak Konjo, Sappho, Black Sea-Balkans Line, Ayde Mori Yeniden gibi doğaçlamadan geleneksele farklı deneysel çalışmalara imza attılar. 2016’da SO Duo’yu kurdular. Farklı geleneklerden gelen iki müzisyenin, ağırlıklı olarak söz ve müziklerini kendilerinin yazdığı şarkılardan oluşan SO Duo projesi Alternatif Folk’un seçkin örneklerini kulaklarımıza taşıyor.

Sumru ve Ceylan… Tasarım Yeşim Tosuner

Ay Ana albümü bu beraberliğin elle tutulabilir ilk meyvesi. Mayıs ayında Kalan Müzik etiketiyle yayınlandı. Şarkı temelli albümün kapak tasarımı, şarkılara kaynaklık eden metinler, metinlere eşlik eden sıra dışı çalgılardaki, müziklerdeki sadelik ve özen hemen ilk anda kendisini hissettiriyor. İlksen Mavituna’nın deyimiyle “… 2018 yılının şu ana kadarki en cesur albümlerinden biri olan…” Ay Ana’da, SO Duo’nun kendi sözlerinin yanı sıra, Aşık Veysel, Yunus Emre, Lao Tzu gibi isimler, eski Uygur diyalektiyle bir fal kitabı olan Irk Bitig gibi kadim metinler ya da yerli uygarlıklardan esinlenmeler yer alıyor.  Bir şarkının sözleri de edebiyatçı İbrahim Metin ile Sumru Ağıryürüyen’in ortak çalışması.

Sumru, Elif ve Orçun

Albümde Sumru Ağıryürüyen’in usta işi mandolinini duyuyoruz. Ayrıca vurmalılar ve klavye de çalıyor. Orçun Baştürk panduri, klavye, elektronikler ve davulla albümde yer alıyor. Şarkılarda ağırlıklı olarak Sumru Ağıryürüyen’in sesini dinliyoruz. Orçun Baştürk, zaman zaman sesiyle de albüme renk katıyor. Klasik kemençenin genç ustalarından Elif Canfezâ Gündüz de albümde bir parçaya nefis bir tat katmış. Albümde şarkıların yanı sıra bir enstrümantal parça, bir de radyo meraklılarını gülümsetecek bir kayıt yer alıyor.

Tüm besteleri ikilinin ortak çalışması ya da Orçun Baştürk’ün olan on iki parçalık albümde, SO Duo’ya ait sözleri Sumru Ağıryürüyen kaleme aldı. Düzenlemeler ise Orçun Baştürk’e ait.  Kayıtlar ve miksler Kedi Müzik‘te Ender Akay ve Ömer Taşkın ve ayrıca Orçun Baştürk, mastering ise Cafer Ozan Türkyılmaz tarafından gerçekleştirildi. Albümün kapağını Kanada’da yaşayan sanatçı Yeşim Tosuner yaptı.

Ay Ana albüm kitapçığının metni tek bir cümleden ibaret: Belki de her birimiz dinlediklerimizden oluşuruz… Bana çok şey anlatıyor bu kısa ama aynı zamanda da kapsamı çok geniş olan metin… Aslında tüm bu dinlediklerimiz hayata bakışımızı, estetik, ahlaki ve insani duruşumuzu da belirliyor. Yani aslında ne dinliyorsak oyuz demek gerçekten de doğru bir tanım…

Radyo hayatıma çok küçük yaşlarda girdi. Anneannemden duyduğum Tatarca düğün şarkılarını anımsıyorum. Albümde yer alan Uygur falı kaynaklı şarkıda Sumru’nun sesi beni hemen o günlere götürdü. Halk müziği ve halk şarkıları her zaman tercih etiğim bir tarz oldu. Serde Balkanlı olmak vardı ve Balkan şarkıları ve müzikleri bugün de en çok sevdiğim müzikler oldu. 1988’de sadece dinleyici olmaktan çıkıp sesimi de tanımak, şarkı söylemek istedim. Ruhi Su Dostlar Korosu’na katıldım. Birçok iyi müzisyeni de ondan sonra tanıma şansını buldum.

Sonra 20 küsur yıl önce Açık Radyo’yu dinlemeye başladım ve farklı bir dünyanın kapıları açıldı önümde. Bir yıldır da Açık Radyo’da, müzik beğenimi geliştiren, dünyadan ve Anadolu’dan sevdiğim sesleri, ağırlıklı olarak folk müziklerini paylaşmaya çalışıyorum.

Konuklarım da oluyor: Bisiklet gezgini Oğuz Tan, Latin Amerika müzikleriyle beni tanıştıran Hakan Şengün, TRT halk müziği programlarına uzun yıllar emek veren Yaşar Özürküt, şair-yazar Cevat Çapan, duduk ustası Suren Asaduryan, Kerim-Selim Altınok kardeşler, Muammer Ketencoğlu, Mavi Nota’dan Kerim Erbaş, 3×2 grubunun müzisyenleri, Tangesta müzisyenleri, Tugay Başar, Taşplak Senfoni Orkestrası’ndan Boran Mert ve Pınar Dikbaş, Sümeyra Çakır’ın izini süren Şenay Kumuz ve Doğan Çakmak 56 haftadır süren  keyifli radyo yolculuğuma muhabbetleriyle, müzikleriyle, güzel renklerini kattılar.

Geçtiğimiz hafta da Sumru ve Orçun konuğum oldular. Programda ikilinin müzik yolculuklarını konuşup, albümden seçtiğimiz şarkıları dinlettik. Çalgılarını da yanlarında getirmişlerdi, bazı şarkıları programda yeniden yorumladılar.

Programı kaçıranlar buradan dinleyebilirler:

https://www.youtube.com/watch?v=cBN-3G77_BM&feature=youtu.be

Murat Beşer Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan yazısında “…Müslüman mahallesinde salyangoz satan bu iki dirayetli müzisyenin ne bir piyasa kaygısı ne de ünlü olup medyanın amiral gemilerinin hafta sonu eklerinde röportaj yapma hesabı gütmeden çalıp söyledikleri bu albümün “2018 yılının en iyi albümleri” listesinde başa güreşeceği kesin” diyor.

SO Duo’nun ilk albümü Ay Ana’yı edinelim, dinleyelim, grubun konserlerini hep birlikte takip edelim mi?

soduo.wordpress.com

instagram.com/soduomusic/

facebook.com/soduo/

 

 

Ercüment Gürçay

 

İklim değişikliği ile ilgili pek fazla tartışılmayanlar: Et tüketimi ve orman yangınları – Afşin Altuntaş

Kömür, fosil yakıtlar ve elbette sera gazı salımı iklim değişikliğinin en büyük sebepleri. Ülkede ardı ardına devasa kömürlü termik santral projeleri ortaya atılırken haliyle bazı konuları gözden kaçırmış olabileceğimizi düşünüyorum. Bunları kısaca derleyip sizlerle paylaşmak istedim.

Örneğin geçtiğimiz yaz tüm dünyada küresel iklim değişikliğine bağlı olarak daha önce eşi benzeri görülmemiş orman yangınları çıktığını yaz mevsimine girerken uyarmış olalım.

Geçtiğimiz Nisan ayında BM Dünya Denizcilik Örgütü (IMO) gemilerin sera gazı salımlarını 2050 yılında %50 oranında azaltmayı hedefleyen başlangıç stratejisini kabul etti ve son olarak, pek kimse dillendirmesede, endüstriyel tarım ve hayvancılığın iklim değişikliği üzerine etkilerine kısaca değinmek istedim. Bu konuda çok farklı yerlerden farklı rakamlar duyuyordum ve bu araştırmayı yaparken gene çok farklı rakamlar çıktı karşıma ama ben FAO verilerini baz almayı daha doğru buldum.

IMO‘ya bağlı Deniz Çevre Koruma Komitesi (MEPC)’nin 72. oturumunda 100 üye ülkenin temsilcilerinin katılımıyla 14 Nisan 2018 tarihinde 2050 yılına kadar gemi kaynaklı karbon salımını 2008 yılı oranlarına göre %50 oranında azaltmaya yönelik başlangıç stratejisini kabul etti.

Başlangıç stratejisi üye ülkeler için kısa, orta ve uzun vadede alacakları tedbirleri bu tedbirlerin ülkelere yansımalarının ve olası hedeflerin çerçevesini çizmekle kalmayıp teknoloji transferi kapasite geliştirme araştırma ve geliştirme konularında destekleyici tedbirler için de belirlendi.

Komite bu alanda çalışmaların devamına önümüzdeki yıl Sera Gazını Azaltma Çalışma Grubu’nun 4. oturumlar arası toplantısını yapmaya karar verdi.  IMO üyesi ülkelerin 2016 yılında kabul ettiği yol haritasına göre başlangıç stratejisi 2023 yılında revize edilecek.[1]

Ülkeler, Paris Sözleşmesi hedefleri merkeze alınarak emisyonların aşamalı olarak kaldırılması için çaba sarf etmeye karar verdi. Uluslararası denizcilik hali hazırda küresel CO2 salımının % 2,2 sini yaratmakta fakat önlem alınmazsa 2050 yılına kadar bu rakamın %50 ila %250 arasında artabileceği ön görülüyor.[2] IMO başlattığı bu girişim gelecekte MARPOL SOLAS gibi uluslararası bir sözleşme ile taçlanır mı bilemem.

Başka bir konu ise endüstriyel tarım ve hayvancılık. FAO 2010 verilerine göre tarım, ormancılık ve diğer toprak kullanımından dolayı küresel olarak atmosfere salınan CO2 eq 3] 10 milyar tona eşit.  Tarım ormancılık ve toprak kullanımına dayalı ortaya çıkan atıkların ortadan kaldırılması için salınan CO2 eq miktarı 2 milyar tona eşit. Bu faaliyetlerde kullanılan enerji yani balıkçı tekneleri, traktörler, sulama pompaları gibi makinalarda kullanılan fosil yakıtlar ile 785 milyon ton CO2 eq karbon salınımına sebep olmuş. 1961 yılında 2,7 milyar CO2 eq olan karbon salımı son 50 yıldır artmaya devam ediyor.

Peki tarım ve hayvancılık faaliyetleri nasıl karbon salımına sebep oluyor diye merak edenler olabilir. FAO, raporunda orantısal olarak bunu da yayınlamış. % 44 ü enterik fermantasyon, % 16 sı meralarda kullanılan gübrelerden, %13 ü sentetik gübrelerden, %10 u çeltik pirinci, % 7 si gübre yönetimi, .5 i ise çayır yangınlarından kaynaklanmakta. [4] Havamız kirleniyor, iklimimiz değişiyor ve tabi ki su kaynaklarımızda endüstriyel tarım ve hayvancılıktan nasibini alıyor.

Aslında tüm bu rakamlar çok kafa karıştırıcı olabildiğinden tam olarak sistem nasıl işliyor çok da güzel ve net anlattığından Carol Adams’ın 1991 tarihli “Eko feminizm ve Hayvan Yemek” isimli makalesinden birkaç paragrafı alıntı yapmak istiyorum.

“Vegan diyetini takip eden bir kişinin günlük su ihtiyacı 300 gallon; Ovo-locto- vejeteryan diyetini takip bir kişinin günlük su ihtiyacı 1200 galon; ortalama ABD tipi et tüketen bir kişinin ise günlük su ihtiyacı 4200 galondur. ABD’de tüketilen tüm suyun yarısı et endüstrisi için yem üretmek için kullanılan tarlaların sulanmasında kullanılan sudur.  Artan bir şekilde yer altı göllerinden su çekilmekte, bunların bazıları yağmurlar ile tekrar dolmamaktadır “

“Su kirliliğinin yarısından fazlasına ise hayvancılık endüstrisinin atık suları sebep olmaktadır. (buna gübre, aşınmış toprak ve sentetik pestisitler dahildir) Su kaynaklarını tüketmesinin yanı sıra, et üretimi enerji kaynaklarına da ihtiyaç duyar: bir dilim biftekteki 500 kalori et enerjisini üretebilmek için 20.000 kalori fosil yakıt tüketilmelidir.

ABD halkları vejateryan diyetine geçseydi fosil yakıt ithalatı %60 oranında düşerdi. (Hur and Fields 1985b,25) Et tüketiminin insan kaynaklı iklim değişikliğine oranı %5-10 arasındadır. Toprağımızı, suyumuzu ve havamızı kirleten sebepler arasında tüketim maksatlı canlı hayvan yetiştiriciliğinin gizli bir payı vardır. Biz hayvanları yemeden önce; onlar yemek yemeli, yaşamalı ve su içmeliler. Sadece yüzey toprağının, suyun kaybı veya diğer çevresel etkileri değil fakat süt ve biftek “endüstrisi”ne sağlanan fiyat korumaları (devlet desteği) demek; devletin aktif olarak hayvanların (ölü bedenlerinin) fiyatlarına müdahale ederek, et emtiasına yansımasını engellemesi anlamına gelmektedir.

Ödediğim vergiler savaşların yanı sıra et yemeyi de sübvanse etmekte. Örneğin sadece Kaliforniya Eyaleti’ndeki et endüstrisini su ile desteklemenin yıllık maliyeti 26 milyar dolardır. (Hur and Fields 1985a,17 )[5] Eğer et endüstrisi tarafından kullanılan su ABD tarafından karşılanmasaydı vergi mükellefleri bir hamburgeri 35$a,bir dilim bifteği 89$ a yiyor olacaklardı. “[6]

Aslına bakacak olursanız FAO da durumun farkında. 2015 yılında yayınladıkları 2030 sürdürülebilirlik hedeflerinde iklim değişikliği ile mücadele etmekte yer alıyor ve iklim değişikliği bu metinde 26 kez geçiyor ( 13. Hedef ). [7]

Karbon salımları, iklim değişikliği ve orman yangınları arasında çıkmaz bir döngü yaşanıyor. Ağaçlarımızı kaybettikçe atmosfere daha fazla karbon salınıyor, hava daha fazla ısınıp iklim daha hızlı değiştikçe orman yangını mevsimleri uzayıp yangınlar şiddetleniyor. İklim değişikliği sebebiyle yükselen hava sıcaklıkları vejetasyonu kuruttuğundan yangınların çıkması da kolaylaşıyor.[8]

2017 yılında ABD ülke genelindeki yangınlar ile mücadele için 2,7 milyar dolar harcadı ki bu da yeni bir rekor. Bu artış sadece ABD için geçerli değil bütün dünya çapında orman yangınlarında bir rekor kırıldı. Bu sene Güney Avrupa, Kanada ve ABD’de devasa orman yangınları çıktı. Kuzey Kaliforniya’da çıkan yangınlarda 41 kişi öldü 6.000 ev yandı. Kuzey Batı İspanya’da geçen yaz çıkan yangınlarda binlerce insan tahliye edildi en kişi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz yaz Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan ve Hırvatistan’da ortaya çıkan sıcaklıklar normalde olması gerekenin 3 katı orman yangınına sebep oldu. Batı Kanada’da 1,26 milyon hektar yandı.  [9] Son 17 yıldaki aralık aylarında sadece 7 orman yangını gören Kaliforniya sadece 2017 aralık ayında 6 orman yangını yaşadı.[10]

[1] http://www.imo.org/en/MediaCentre/PressBriefings/Pages/06GHGinitialstrategy.aspx

[2] https://unfccc.int/news/world-nations-agree-to-at-least-halve-shipping-emissions-by-2050

[3] CO2 eq salınan faklı gazların CO2 cinsine çevirilip toplanmasını sağlayan bir ölçü birimi

[4] http://www.fao.org/resources/infographics/infographics-details/en/c/218650/

[5] Ecofeminism and the Eating of Animals Carol J. Adams 1991

[6] Ecofeminism and the Eating of Animals Carol J. Adams 1991

[7] http://www.un.org/ga/search/view_doc.asp?symbol=A/RES/70/1&Lang=E

[8] https://www.scientificamerican.com/article/heres-what-we-know-about-wildfires-and-climate-change/

[9] http://www.dw.com/en/climate-change-sets-the-world-on-fire/a-40152365

[10] http://climatecommunication.yale.edu/news-events/connecting-wildfires-with-climate/

 

 

 

Afşin Altuntaş

‘Yeşil’ kitap kurtlarının buluşma mekânı: Beituo Halk Kütüphanesi

Sürdürülebilir ve yeşil çözümler kültürel yaşamlarımız için de olmazsa olmazlardan…

Bu bakış açısına sahip ekolojik yapılardan biri de Tayvan’da bulunuyor.

Taipei Halk Kütüphanesi Beitou şubesi “Yeşil Bina” sertifikasına sahip ülkenin ilk “yeşil” kütüphanesi.

Kütüphanenin mimarisinde kullanılan malzemelerin çoğu çevre dostu.

Çatıların eğimli olmasıyla nem tutuluyor ve yağmur sularının atık su toplama noktalarına aktarımı sağlanıyor.

Bu atık sula hem kütüphanenin çevresindeki bitkilerin sulanmasında hem de tuvaletlerde kullanılıyor.

Derin balkonlar ve dikey ahşap pencere kafesleri iç mekanlara ısı girişini engelleyerek enerji tüketimini azaltıyor.

Çatısındaki fotovoltaik panellerle de güneş enerjisi depoluyor.

Çevresi ile uyumlu, üç katlı ahşap yapının mimarı ise Kuo Ying-chao.

 

(Yeşil Gazete)

Çernobil nükleer faciasından bize kalan: İnek sütünde radyoaktif materyal tespit edildi

Çernobil nükleer kazasının üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçti ancak kazası sonrası plütonyum ve yüksek radyoaktif madde içeren nükleer atıkların gezegenimize olan etkisinin çapı hâlâ bilinmiyor.

Ukrayna’nın Pripyat kentindeki Çernobil Nükleer Santrali’nde 1986 yılında bir deney sırasında meydana gelen nükleer kazanın üzerinden yıllar geçmesine rağmen bilim insanları bölgede facianın yeni bir izine daha rastladı.

İngiliz Exeter Üniversitesi ve Ukrayna Ulusal Yaşam ve Çevre Bilimleri Üniversitesi’nden uzmanlar, Ukrayna’nın Rivne bölgesindeki özel bir çiftlikten aldıkları sütte, ineklere işleyen radyoaktif bir materyal tespit etti.

Tespit sonucunda ülkedeki bazı çiftliklerin farkında olmadan Ukrayna’daki litre başına 100 bekerellik (radyoaktivite birimi) güvenlik sınırının üzerinde radyoaktif sezyum içeren süt ürettiği ortaya çıktı.

Bazı çiftliklerde üretilen sütlerde litre başına 500 bekerel radyoaktivite yoğunluğu olduğu öğrenildi.

“Topraktaki radyoaktivite çok yüksek, acil müdahale gerekiyor”

Konuyla ilgili açıklama yapan araştırmacılardan Dr. İrina Labunska, devletin duruma müdahale etmesi gerektiğini ifade etti.

Labunska, Rivne bölgesindeki topraktaki radyoaktivitenin çok yüksek olduğunu ve sütün nükleer kazaların etkisinin ne kadar uzun sürdüğünü gösterdiğini ifade etti.

 

(Sputniknews)

En büyük karbon ayak izi kimin? İnteraktif haritayla çevreyi en çok kirleten şehirler açıklandı

Üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü interaktif bir harita ile canlandırıldı.

Global Gridded Model of Carbon Footprints (GGMCF) projesi kapsamında Norveç, İsveç, ABD ve Japonya’dan bilim insanları interaktif bir modelleme ile dünya genelinde çevreyi en çok kirleten şehirleri ve ülkeleri belirledi.

İlk 100 şehir, küresel emisyonların yüzde 18’ini kullanıyor

Listenin ilk sırasını yılda 276,1 megaton karbondioksit üretimiyle Güneş Kore’nin başkenti Seul aldı.

Yılda 272 megaton karbondioksit üretimiyle ikinci sırayı Çin’in Guangzhou kenti alırken, onu 233,5 megaton karbondioksit üretimiyle New York izliyor.

4. ve 5. sırada ise 208.5 megaton karbondioksit üretimiyle Hong Kong ve 196.4 megaton karbondioksit üretimiyle Los Angeles yer aldı.

New York’un yanı sıra Chicago ve Los Angeles da listede ilk 10’a giren ABD şehirler arasında bulunuyor.

Sıralamada yer alan ilk 100 kentin arasında Türkiye’den de 2’şer şehir var.

  1. sırada İstanbul-70.9 megaton
  2. sırada Ankara-29.3 megaton.

Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden (NTNU) Daniel Moran, 189 ülke üzerinden yaptıkları araştırmada karbon ayak izlerinin nasıl bu kadar yoğunlaştığına şaşırdıklarını söyledi.

 

(Daily Mail, Citycarbonfootprints.info)

Doğa hakları siyasetin merkezine ne zaman taşınacak? – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Anayasa’nın 56. maddesi, “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” hükmündedir. Aynı zamanda hem koruma ödevi yüklediği gibi hem de insan hakkı olarak düzenlenmiştir.

Ancak, son yıllarda örnekleri çok olmak üzere neredeyse her enerji, inşaat ya da kalkınma projesinde bu hakkın tekrar tekrar ihlal edildiğini görüyoruz.

Peki böyle geldi ama böyle mi gitsin?

24 Haziran seçimleri öncesi partiler siyasi ve ekonomik anlamda pek çok vaatte bulundu, peki doğanın hakları, çevre koruma, katılımcı karar alma mekanizmaları gibi konularda hangi parti ne vaat ediyor, birkaç önemli başlık altında inceleyelim…

AKP, CHP, MHP, HDP, İyi Parti ve Saadet Partisi, seçim bildirgelerinde doğal varlıkların korunması, ekosistem bütünlüğü ve çevreyle ilgili bir dizi politikaya yer verdi. Partilerin seçim bildirgeleri temel bazı noktalarda ayrışırken, bazı konularda da ortaklaşıyor.

Örneğin, AKP, MHP, İyi Parti kavramsal düzeyde konuyu daha çok sürdürülebilirlik, doğal kaynakların koruma/kullanma dengesi içerisinde yönetilmesi ve insan odaklı ele alırken; CHP, HDP ve Saadet Partisi konuyu insanın da parçası olduğu bir doğa anlayışı, ekolojik ilkeler ve eşitlik gibi kavramlarla ifade ediyor.

CHP ve HDP, anayasal düzeyde ekolojik ilke ve haklara yönelik taahhüt veren iki parti olarak öne çıkarken, CHP bir Ekolojik Anayasa hazırlanacağını söylüyor. Son derece önemli bir taahhüt, bu konuda geçmiş dönemlerde Ekolojik Anayasa Girişimi’nin ekolojik bir anayasanın nasıl olması gerektiği ile ilgili çalışmalarından şu yazıda bahsetmiştim.

CHP Seçim Bildirgesi doğal varlıkların korunması, yönetimi ve iklim değişikliği çerçevesinde oldukça kapsamlı bir politik çerçeve sunuyor.

HDP ise anayasaya “doğa hakları insanların çıkarlarından üstündür” anlayışının yerleştirileceğini ifadesine yer vermiş.

Maalesef, HDP ve MHP seçim bildirgelerinde iklim değişikliği ile mücadele veya uyum bağlamında hiçbir politika yer almıyor. HDP seçim bildirgesinde “iklim değişikliği” ifadesi dahi geçmezken, MHP iklim değişikliği ifadesini sadece Dış Politika başlığı altında “…yasadışı göç, terörizm, kaçakçılık, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretebilmek için Birleşmiş Milletler sisteminde reforma gidilmesi….” şeklinde kullanmış.

Hem HDP’nin hem de HDP’nin cumhurbaşkanı aday Selahattin Demirtaş’ın seçim manifestolarında çevre meselesi önemli yer tutarken, iklim değişikliğine hiç atıf yapılmaması pek anlaşılır değil.

Çünkü HDP Parti Programı ve 2018 Seçim Bildirgesi’nde özellikle “ekosistem hakları ve doğa hakları” vurgusu güçlü bir biçimde yer buluyor. Doğa hakları tali bir mesele olarak ele alınmadığı gibi, partinin temel politika başlıklarından bir tanesi olarak göze çarpıyor. Daha da öteside “insan merkezli” bir çevre yaklaşımı yerine, “insanı doğanın bir parçası olarak gören” bir bakış açısıyla, mevcut üretim ve ekonomik ilişkilere elbette kapitalist sisteme yönelik bir eleştiri getirerek “ekoloji ve yaşam mücadelesi” adı altında politikalarını sıralıyor.

“İklim adaleti, karbon nötr kentler, iklim dostu belediyecilik” gibi kavramlara yer veren tek parti ise Saadet Partisi olarak öne çıkıyor.

Saadet Partisi’nin doğal varlıklar ve ekosistem bütünlüğü çerçevesinde ortaya koyduğu politikalar geleceğe yönelik vaatlerden çok mevcut sorunların tespit etmek şeklinde Ulusal düzeyde doğal varlıkların korunması ve ekosistem bütünlüğü konusunda somut politikaları yok.

Yine maalesef, çevre örgütleri tarafından defalarca gündeme getirilmesine rağmen hiçbir siyasi parti iklim değişikliği ile mücadele konusunda uluslararası süreçlere ve Paris İklim Anlaşması’na yönelik bir taahhüt veya politika ortaya koymamış durumda.

Aynı şekilde hiçbir siyasi parti halen TBMM gündeminde bulunan Tabiatı ve Biyoloji Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na ilişkin bir taahhüt veya politika ortaya koymuş değil.

AKP, korunan alanların sayısının 2023 sonunda 653’e çıkarılması hedefini koymakla birlikte korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı konusunda somut bir taahhüt vermiyor. Yeni ilan edilecek alanların statüsü (milli park, tabiatı koruma alanı vs.) ve niteliği konularında bir çerçeve yok.

Denizlerdeki biyolojik çeşitliliğin ve kıyıların korunması, su ürünleri ve sürdürülebilir balıkçılık konuları Türkiye için son derece önemli olmasına rağmen tüm siyasi partiler tarafından büyük oranda göz ardı edilmiş bir alan olarak dikkat çekiyor. CHP hariç hiçbir siyasi parti Ulusal Su Kanunu hazırlanmasına yönelik bir taahhüt ortaya koymuş değil.

Ormancılık sektörü ile ilgili en kapsamlı politika çerçevesi İyi Parti tarafından hazırlanmış. Ormanlar ve ekosistemi üzerindeki her türlü faaliyete yönelik izinler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve baroların da yer alacağı bağımsız “Üstün Kamu Yararı Tespit Komisyonları” tarafından karara bağlanacağı ve bu komisyonların kararları bağlayıcı olacağı ifade edilmiş. Ayrıca, korunan alanların statülerinin tekrar belirlenerek ekolojik değerleri yüksek olan mutlak koruma alanlarının hiçbir izin ve üretim faaliyetine konu edilemeyeceğinin yasal olarak düzenleneceği kaydedilmiş. Diğer siyasi partilere kıyasla, korunan alanlarla ilgili en somut ve net politika İyi Parti tarafından tanımlanmış.

Tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının engellenmesi ve meraların korunması, farklı şekillerde de olsa, tüm siyasi partilerce ifade edilmiştir.

Zurnanın zırt dediği yer de tam burası…

AKP, MHP, İyi Parti ve Saadet Partisi yerli kömür kaynaklarının kullanılması ve termik santrallerin devreye sokulmasını bir politika olarak ortaya koyarken, CHP termik santralleri önceliklendirmekten veya yeni termik santral açılması konusunda hedef koymadı.

CHP, “termik santrallerin, çevre dostu ve yüksek verimlilik sağlayan teknolojilerle kurulmasının yasal zorunluluk haline getirileceği” ifadesine yer vermiş ki, değil Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde çevre dost kömürlü termik santral teknolojisi diye bir şey yok…

HDP ise sermayenin çıkarı için yapılan HES, termik gibi projeleri durduracaklarını ifade etmiş. Ancak burada da eksik veya yanlış anlaşılmaya açık, net olmayan bir hedef konulmuş ki, sermayenin değil kamunun önayak olacağı veya inşa edeceği termik santrallere karşı olup olmadıkları bu söylemden tam anlamıyla anlaşılmıyor. Mesele, sadece sermayeyi karşına almakla bitmiyor, hatırlanacak olursa Türkiye’de son dönemde termik santral planları özellikle kamu kuruluşu EÜAŞ eliyle ilerliyor.

Nükleer santraller konusundaki karşıtlığını açıkça ortaya koyan tek parti ise HDP olarak öne çıkıyor. CHP ise gündemdeki Sinop ve Akkuyu Nükleer Santralleri’nin uluslararası yükümlülükler çerçevesinde değerlendirildikten sonra mümkünse iptal edileceğini söylüyor. AKP, MHP, İyi Parti ve Saadet Partisi ise nükleer santrallerin mutlaka ülkeye kazandırılması yönünde bir politik tercih gösteriyor.

Türkiye’de çevre ve yaşam alanları mücadelesinin son yıllarda daha fazla merkezinde yer alan ÇED süreçlerinin demokratikleştirilmesine ilişkin en kapsamlı şekilde yer veren partinin CHP olduğu görülüyor.

CHP, ÇED süreçlerine ilave olarak SED (Sosyal Etki Değerlendirmesi) süreçlerini yürüteceğini taahhüt eden tek parti. CHP ayrıca, “Denetim” başlığı altında ÇED denetimleri ve raporlarında kamusal çıkarların gözetilmesi, ÇED raporlarının uzmanlar tarafından şeffaf biçimde, çevre koruma bilinci ve kaygısıyla hazırlanmasının sağlanması yönünde politikaları sıralamış. CHP, denetleme ve raporlama süreçlerine sivil toplum örgütlerinin katılımının AB müktesebatının öngördüğü biçimde düzenlenmesi; çevre davalarında mahkeme masrafı alınmamasını ve bilirkişi masraflarının Hazine üzerinden karşılanmasını taahhüt etmiştir. Benzer şekilde HDP de ÇED süreçlerinin demokratikleştirileceğini ifade etmiş.

Aslında topyekün sorun alanlarını tek tek doğru tespit ederek, bu sorun alanları için bütünleşik bir çevre politikası sunabilen parti yok, sadece yaklaşabilenler var. Bir konuyla ilgili ilerici bir politika göze çarparken aynı partinin yeni doğa tahribatların yok açabilecek başka politikaları desteklediği görülüyor.

Her ne kadar seçim bildirgelerinde önemli çabalar görülse de, bu haliyle bu altı partiden iktidara kim gelirse gelsin doğa koruma için epey ders çalışması şart…

Üstelik seçime giden süreçteki siyasi tartışmaların odağında çevre tahribatının hiç gündeme gelmiyor oluşu da hedeflerin kağıt üzerinde kalabileceği endişesini de beraberinde getiriyor.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

İmkânlar-fırsatlar-çelişkiler: İklim değişikliği odaklı Carbon Brief “Türkiye’nin Profili”ni paylaştı

İngiltere’de faaliyet gösteren ve özellikle iklim değişikliği odaklı haberler ve analizler paylaşan Carbon Brief, iklim değişikliği ile mücadelede Türkiye’nin profilini, ülkede artan sera gazı emisyonları ve bu emisyonları azaltmak için hangi adımların atıldığına dair araştırmasını paylaştı.

Dünyanın en fazla sera gazı salan yirminci ülkesi olan Türkiye’de fosil yakıtların yoğun olarak kullanıldığı elektrik sektörü, en çok emisyona neden olan sektörlerin başını çekiyor.

Ancak ülke ekonomisinin büyümesi hedefiyle T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı geçtiğimiz yıl Yerli Kömür Eylem Planı Çalıştayı’nda “Akıllı Kömür Dönemi” stratejisini uygulamaya koyacaklarını açıklamıştı.

Türkiye her ne kadar sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar baz senaryo üzerinden en fazla yüzde 21 oranında azaltacağı taahhütünde bulunup Paris İklim Anlaşması’nı imzalamış olsa da anlaşma hâlâ TBMM’de onaylanmadı.

Carbon Brief’in çalışması “Enerji ihtiyacının büyük kısmı fosil yakıtlar tarafından karşılanan Türkiye, ekonomisi ve enerji talebi hızla büyürken gelecekte önemli miktarda artması beklenen sera gazı emisyonlarını sınırlamak için verdiği sözü tutabilecek mi? sorusunu gündeme taşıyor.

Jocelyn Timperley imzalı “Carbon Brief Profile: Turkey” adlı çalışma Ayşe Bereket tarafından Türkçeye çevrildi.

Çalışma; Siyaset, Paris Anlaşması Taahhüdü, Özel Koşullar, İklim Finansmanı, Kömür, Yenilenebilir Enerji, Nükleer, İklim Yasaları, Piyasa Temelli Araçlar, İklim Değişikliği Etkileri ve Uyum olmak üzere 10 bölümden oluşuyor.

Devlet kurumlarında iklim değişikliğiyle mücadele teknik bilgisi hâlâ zayıf

Analizin “Siyaset” başlıklı bölümünde Türkiye’nin uzun zamandan beri, iklim değişikliğiyle yeterli derecede mücadele etmemesi eleştiriliyor.

Türkiye’nin AB üyelik koşullarını yerine getirmek için politikalarını AB blokuyla uyumlu hale getirmesi gerektiğinin altı çizilen çalışmada devlet kurumlarında iklim değişikliğiyle mücadelede teknik bilginin  artırılması çalışmalarının hâlâ zayıf düzeyde olmasına dikkat çekiliyor.

Öte yandan Muhafazakar Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’nin Türkiye’nin büyüyen ekonomisini desteklemek için enerji arzını arttırmaya devam ettiği belirtiliyor.

Nüfusun 2030’a kadar 10 milyon artması bekleniyor, ülkede kişi başı emisyon miktarı 2 katı artacak

Çalışmada ayrıca Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması kapsamında emisyon azaltım taahüttünde bulunmayan tek taraf ülke olmaya devam ettiği, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmes (UNFCCC) nezdinde 2020’den önceki dönemi kapsayan herhangi bir eylem sözü vermediği kaydediliyor.

Raporda BM tahminlerine göre Türkiye’nin nüfusunun 2030 yılına kadar 10 milyon kişi kadar artacağı -ve Paris taahhütüne bağlı kalacağı- varsayıldığında, ülkenin kişi başı emisyon miktarı 2030 itibarıyla neredeyse iki kat artarak 10,5tCO2e’ye çıkacağı bilgisine yer veriliyor.

Çalışmanın “Özel Koşullar” bölümünde ise Türkiye’nin UNFCCC nezdinde kendisine, özel ulusal koşullarına bağlı olarak, özel konumunun tanınması talebi ele alınıyor ve ardından yaşanan süreç anlatılıyor.

“İklim Finansmanı” bölümünde de Türkiye’nin ulusal katkı beyanında uluslararası finansal destek talep ettiğine değiniliyor.

Türkiye’nin halihazırda birçok çok taraflı kalkınma bankası ve ikili kanallardan önemli miktarda finansman sağladığı, birçok finans kurumundan da teknoloji ve kapasite geliştirme için para aldığı belirtiliyor.

 

Grafik: Carbon Brief için Tom Prater

Türkiye’nin son stratejik planı elektrik üretiminde yerli kömür kullanımı

Raporun “Kömür” başlıklı bölümünde ise Türkiye enerji politikasının, ekonomik büyüme için gerekli olduğunu öne sürdüğü ve yerli kömürle sağlandığı farz ettiği arz güvenliğinin üzerinde duruluyor.

Devletin kömüre verdiği teşviğin yanı sıra bu yaz tamamlanması beklenen Azerbaycan gazını Avrupa’ya taşıyacak olan Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) projesinin Türkiye için stratejik önemine vurgu yapılıyor.

Çalışmanın “Nükleer” bölümünde de bu alandaki gelişmeler aktarılıyor. Avrupa’nın en büyük yenilenebilir enerji potansiyeline sahip ülkelerinden Türkiye’de kurulması planlanan Akkuyu nükleer santralinin 2019 itibarıyla tamamıyla operasyonel olması beklendiği, ancak santralde bugüne kadar birçok gecikme yaşandığı vurgulanarak santralın 2023 açılış hedefinin de zor göründüğü ifade ediliyor.

Karadeniz’de kurulacak olan ve konsorsiyumun başında Japonya’nın olduğu 4,5 GW’lık Sinop nükleer santralinde ise maliyetlerin artışa geçtiği, üçüncü santralin Kırklareli’nde yapılması planlandığı iletiliyor.

Siyasilerin fosil yakıt söylemlerinin sürdürülebilir enerji sektörünün cazibesini azalttığına dikkat çekilen raporda Türkiye’nin karbon piyasalarındaki faaliyetleri ve bu kapsamda oluşturduğu yönetmelik çerçevesine göz atılıyor.

“İklim Değişikliği Etkileri ve Uyum” bölümünde ise Türkiye’nin de bulunduğu Akdeniz Havzası’nda iklim değişikliğinin nelere sebep olabileceğine yer veriliyor.

İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin sebep olacağı kuraklığın önemli derecede hissedileceği Akdeniz havzasında başta su stresi arttıkça verimsizlik riski de artan sulu üretim olmak üzere, tarım ve gıda üretiminin yoğun biçimde etkileneceği uyarısında bulunuluyor.

Türkiye henüz Ulusal Uyum Planı’nı sunmadı

Çalışmanın “İklim Yasaları” bölümünde ise Türkiye’nin 2005 yılında yürürlüğe soktuğu Yenilenebilir Enerji Yasası, 2007 tarihli bir yasa ve 2013 Elektrik Piyasası Yasası inceleniyor. Bu yasalarla birlikte İklim Değişikliği Stratejisi, İklim Değişikliği Eylem Planı ve Enerji Verimliliği Eylem Planı da değerlendiriliyor.

Raporun tamamına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz

Türkiye’nin dörtte üçü iklim değişikliğinden endişe ediyor

Yüzünü güneşe ve rüzgara dön: Türkiye’nin öncelikli tercihi güneş santralleri

Tanzanya ve Mozambik de Paris İklim Anlaşması’nı onayladı, taraf sayısı 178 oldu

‘İklim değişikliği nedeniyle 30 yıl içinde 140 milyon insan göç etmek zorunda kalacak’

 

(Yeşil Gazete)

Kadıköy’de polis işkencesine maruz kalan liseliler yaşadıklarını anlattı

Kadıköy’de geçtiğimiz Cuma günü “Karneler sizin gelecek bizim” sloganıyla eylem yaparken darp edilerek gözaltına alınan, daha sonra polis otobüsünde işkenceye maruz kalan lise öğrencileri, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.

https://www.youtube.com/watch?time_continue=1&v=-VC0RcPggiA

Toplantıya, öğrencilerin yanı sıra arkadaşları, aileleri, İHD Şube Başkanı Gülseren Yoleri ve çok sayıda kişi katıldı.

Toplantı salonuna “İşkenceler liselileri yıldıramaz” pankartı asıldı.

“Polis tehdidi eylemden önce başladı”

Jin News’te yer alan habere göre, öğrenciler adına açıklamayı yapan Meltem Çuhadan, polislerin daha eylem başlamadan tehdit ettiğini belirterek şunları söyledi:

“Biz eğitim sistemini eleştirmenin en doğal hakkımız olduğunu belirttik. Ancak pankartı açar açmaz polislerin yoğun saldırı ve işkencesine maruz kaldık. 18 arkadaşımız bu esnada yüz üstü yere yatırılarak gözaltına alındı. Gözaltı aracında da arkadaşlarımıza demir kelepçeyle başlarına vurularak darp edildi. Ayrıca arkadaşlarımız işkenceye maruz kalırken, yoğun hakaret ve küfürlere uğradı. Çevrede polislere tepki gösteren halk ile olayı çeken gazetecilerin gözaltına alınmasıyla gözaltı sayısı 22’ye yükseldi.”

Düzenlenen basın toplantısında lise öğrencileri yaşadıklarını şöyle aktardı:

“Saatlerce işkence gördükten sonra kan kaybı olmasına rağmen hastaneye götürülmeden polis aracı içerisinde bekletildik. Kafamıza ve yüzümüze çok vurdular. Bacaklarımıza ve karın bölgelerimize vurdular. Onlara yalvarmamızı ‘Ne olur yapmayın’ dememizi beklediler ama ters tepti. Bizler ne yaptığımızı bilen insanlarız. Yaptığımız eylemin meşruluğunu bilen insanlarız.”

“Elektroşok verdiler”

“Saatlerce polis aracı içerisinde tutulduk ve kafalarımıza, yüzümüze vurdular. Birçok arkadaşımız kanlar içindeydi ama hiç bir şekilde durmadılar. Bizi ambulansa götüreceklerini söyleyerek bir arkadaşımla beraber aracın en arka kısmına götürüldük. Burada arka kapıdan giren çevik kuvvet ve yunus ekibi polisleri araca biner binmez onlar da bize işkence yapmaya devam ettiler. Tam o sırada sağ tarafımda bir acı hissettim ve dönüp baktığımda elektro şok verdiklerini gördüm. Bunu yaparken de birbirlerine bakıp gülüyorlardı. Kamuoyu bu kadar hassas yaklaşıp gündem olmasak şuan hala gözaltında bu işkenceleri görmeye devam ediyorduk.”

“Polisler ‘Biz de insanız’ dedi”

“Polisler gözaltı esnasında bize ‘biz de insanız’ dedi. Şimdi soruyorum; insanlık çok güçlü olduğunu düşünerek bir kişinin üstüne beş kişi çıkarak darp etmek mi? Öğrencilere copla işkence yapmak mı?”

Cuma günü eyleme katılan öğrencilerin birçoğu 24 Haziran’da ilk defa sandık başına gidecek.

 

(Bianet)