Ana Sayfa Blog Sayfa 2783

WWF: Hayvanat bahçelerindeki canlıların yüksek standartlarda bakımı şarttır!

İstanbul Beykoz’da Mevzoo adlı kafede müşterilerin arasına yerleştirilen cam kafeste yavru bir aslanın alıkonulması, aynı kafede timsah, flamingo ve papağanların bile esaret altında tutulmasına bir tepki de Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF – World Wildlife Fund) Türkiye şubesinden geldi.

Beykoz’daki kafede çekilen ve dün (4 Temmuz perşembe) sosyal medyada binlerce kez paylaşılan görüntülerde daracık cam bir kafesin içinde yavru bir aslan yürümeye çalışırken kafedeki müşterilerin arasından gene kafes içinde timsah, flamingo ve papağanlar da göze çarpıyordu.

Bu uygulamanın bir an önce son bulması yönünndeki kamuoyu baskısı üzerine ilgili kafeye “hayvanat bahçesi ve vahşi yaşam rehabilitasyon merkezi” sertifikası veren Orman ve Su İşleri Bakanlığı müfettişleri incelemede bulunmuş ve “hiçbir olumsuz durum yok” raporu ile incelemelerini tamamlamışlardı.

WWF Türkiye ise bugün sosyal  medya hesaplarından konuya dair açıklamalarda bulundu. Vakıf olarak temel yaklaşımlarının türlerin öncelikle yerinde (in-situ), ya da milli parklar gibi korunan alanlarda yaşamasını sağlamak olduğunu belirten WWF, “Yabani hayvanları doğal yaşamdaki davranış ve ortamlarına uygun olmayan şartlarda barındıran hayvanat bahçelerinin günümüzde yeri yoktur. ” dedi.

WWF’nin konuyla ilgili aksiyon planlarını öğrenmek istediğimizde ise yetkililerden, ““İlgili makamlara konuyla ilgili aksiyon alınması için başvurularımızı yapıyoruz.” açıklaması geldi.

WWF’nin açıklamasının tam metni şu şekilde;

“WWF olarak temel yaklaşımımız türlerin öncelikle yerinde (in-situ), ya da milli parklar gibi korunan alanlarda yaşamasını sağlamak.

Bununla birlikte, doğal yaşam alanı dışında kurulan (ex-situ) hayvanat bahçeleri de türlerin korunmasını sağlamak ve biyolojik çeşitlilik konusunda toplumsal farkındalık yaratmak için kullanılan araçlardır.

Hayvanat bahçelerindeki canlıların yüksek standartlarda bakımı şarttır. Hayvanların iyi koşullarda yaşaması ziyaretçiler arasında da olumlu bir algı oluşmasına katkı sağlar. Bu nedenle, hayvanat bahçelerindeki uygulamaların konuyla ilgili ulusal düzenlemeler ile Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği Etik Kuralları ve Hayvan Refahı (WAZA) hükümlerine uygun olması gerekir.

Modern hayvanat bahçelerinde öncelik hayvanların teşhiri değil doğal ortamlarına en uygun şekilde barındırılmalarıdır. Yabani hayvanları doğal yaşamdaki davranış ve ortamlarına uygun olmayan şartlarda barındıran hayvanat bahçelerinin günümüzde yeri yoktur.

Ülkemizde hayvanat bahçelerinin ruhsat alımı ve sonrasında denetiminde eksikler vardır. Her canlı için gerekli asgari koşulların ayrıntılı bir şekilde tanımlandığı bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. ”

 

(Yeşil Gazete)

Bodrum’da çıkan yangında 3 hektar alan zarar gördü

Muğla Bodrum’da Ortakent-Yalıkavak yolu üzerinde bulunan makilik ve otluk alanda yangın çıktı.

Mumcular Mahallesi Armutçuk mevkisindeki alanda henüz belirlenemeyen nedenle çıkan yangını söndürmek için çevrede bulunan yurttaşlar seferber oldu.

Fotoğraf: Çapamag

Yangın, kuvvetli rüzgârın etkisiyle kısa sürede yayıldı.

Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı 2 uçak, 2 helikopter, 16 arazöz ve yaklaşık 100 personel bölgeye sevk edildi.

Kısmen kontrol altına alınan yangında, soğutma çalışmaları sürüyor.

Bahçede bulunan ve yoğun dumandan etkilenen bir köpek ise vatandaşlar tarafından kurtarıldı.

 

(Hürriyet)

İş cinayetlerinde son 7 ayda 33’ü çocuk 907 işçi hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) geçen ay 149, ilk yedi ayda ise 907 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

İkisi 14 yaşın altında olmak üzere ölenlerin altısı çocuk, altısı da sığınmacı.

İş cinayetlerinde can verenlerin dokuzu kadın 140’ı da erkek.

İşçilerden 119’u işçi ve memur, 30’u da çiftçi ve esnaf.

Çocuk işçi cinayetleri tarım ve ticaret iş kollarında gerçekleşti.

Genel olarak da ölümler en çok tarım, inşaat, taşımacılık, ticaret, belediye, metal ve enerji işkollarında görüldü.

Verilere göre bu yılın ocak ayında en az 144, şubatta az 128, martta en az 129, nisanda en az 188, mayısta da en az 169 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

Bu da yılın ilk yedi ayında hayatını kaybeden işçi sayısının en az 907 olduğunu ortaya koydu.

 

(Diken)

Öksüz kalan minik kedilere Zeynep Nine sahip çıktı: Sokakta bırakmak insanlığa sığmaz

Adıyaman’ın Kahta ilçesinde yaşayan 96 yaşındaki Zeynep Duran, anneleri bir kazada ölen dört kediye evini açtı.

İlçeye bağlı Şahintepe köyünde oğlu ile yaşayan Duran yavruları sahiplendi.

Yavruları biberonla besleyen Duran, kedilere anne şefkatiyle bakıyor.

Duran, kedi yavrularının da bir canlı olduğunu, onları sokakta bırakmanın insanlığa sığmayacağını belirtti.

Evinin önünde oturduğu sırada yavruların sesini duyduğunu ve yanlarına gittiğini anlatan Duran, “Aç oldukları her hallerinden belliydi. Annelerinin kaza sonucu öldüğünü öğrendim. O an çok duygulandım, kucakladım ve eve getirdim. Oğlumdan onları beslemek için süt ve biberon almasını istedim. Yavruları şu an sütle besliyorum. Yavaş yavaş büyüyorlar. Onları tam büyütene kadar bırakmayacağım. Yavruları bir evlat olarak görüyor ve seviyorum.” dedi.

 

(Habertürk)

Japonya yenilenebilir enerji kaynaklarını artırmayı hedefliyor

Fosil yakıtlara ve nükleer enerjiye bağımlılığı azaltmayı hedefleyen Japonya’dan, yenilenebilir enerjiye yönelik yeni bir adım geldi.

Bu kapsamda Japon hükümeti Salı günü yeni enerji planını onayladı.

Plana göre, 2030’a kadar Japonya’nın elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı yüzde 22 ila 24’e, fosil yakıtlar yüzde 56’ya, nükleer güç ise yüzde 20 ila 22 seviyesine getirilecek.

Güneş, rüzgar ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi desteklenecek, hidrojen kullanımı teşvik edilecek ve nükleer enerjiye bağımlılık bitirilecek.

Japonya’nın, nükleer enerjinin barışçıl kullanımı konusunda ABD ile arasındaki anlaşmanın otomatik olarak yenilenmesinden önce orta ve uzun vadeli enerji politikası planında ilk kez plütonyum stokunu azaltmak için çalışacağı belirtildi.

Japonya’da 2011’de meydana gelen Fukuşima faciasından sonra güvenli enerjinin tercih edilmesi gerektiği görüşü savunuluyor.

 

(Power-technology)

Çanakkale’de yapılması planlanan Yenice Termik Santrali’ne ÇED onayı

Çanakkale’nin Yenice İlçesi Çırpılar Köyünde Taşzemin İnş. Madencilik Enerji Üretim San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılması planlanan Termik Santral için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 24 Haziran seçimlerinden 5 gün sonra ÇED olumlu raporu verdi.

Termik çiftçinin hem toprağını zehirleyecek hem sulama suyuna ortak olacak

Çanakkaleli çevre gönüllülerinin ve Yenice Çırpırlar Köy halkının yapılmasını istemediği santral projesi çeşitli eylemlerle protesto edilmiş, 65 muhtarın imzalarıyla üç kez reddedilmişti.

Bakanlığın web sitesinden yapılan açıklamada; “Çanakkale İli, Yenice İlçesi, Çırpılar Köyü mevkiindeki Taşzemin İnş. Madencilik Enerji Üretim San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılması planlanan Çırpılar Termik Santrali (200MWe/203MWm/570MWt) Kül Depolama Sahası, Kömür İşletme İle Kırma Eleme Tesisi projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Bakanlığımızca “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” Kararı verilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Bakanlık ayrıca verilen ÇED olumlu kararının Çanakkale Valiliği (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) tarafından kararın halka duyurulması kararını verdi.

Açıklamanın devamında; “Ayrıca, söz konusu projeye ait Nihai ÇED Raporu ve eklerinde belirtilen hususlar ile 2872 sayılı Çevre Kanununa istinaden yürürlüğe giren yönetmeliklerin ilgili hükümlerine uyulması, mer’i mevzuat uyarınca ilgili kurum/kuruluşlardan gerekli izinlerin alınması ve ÇED Yönetmeliği gereğince yatırımın başlangıç, inşaat dönemine ilişkin izleme raporlarının Bakanlığımıza, projede yapılacak Yönetmeliğe tabi değişikliklerin de ÇANAKKALE Valiliklerine (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) iletilmesi gerekmektedir” ifadeleri yer aldı.

Aylarca inceleme ve değerlendirmeyi tamamlayamayan komisyonun 24 Haziran seçimlerinden sadece 5 gün sonra ÇED olumlu raporu vermesi dikkat çekti. AK Parti’nin Çanakkale’de en yüksek oy aldığı ilçelerin başında Yenice yer alıyor. 24 Haziran seçim sonuçlarına göre AK Parti’ye ilçede 13 bin 12 oy çıkarken; CHP 4748, İYİ Parti 3698, MHP ise 1909 oy çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ise Yenice’de yüzde 60,85 oranında oy çıkmıştı.

Konuyla ilgili itirazlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı’na http://bimer.gov.tr üzerinden iletiliyor.

 

(canakkaleaynalipazar.com)

‘O klişe soru, “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor’

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Konservatuar binasının boşaltılması hızlı esip çabuk sönmüş bir rüzgar olarak kaldı, Mimar Sinan ile ilgili bu haberin hemen öncesinde ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bulunan Pantomim Sanat Dalı Bölümü’ne bu dönem öğrenci alınmayacağı ortaya çıkmıştı.

Bu gelişmelerde genç ve deneyimli sanatçılarla bir araya gelerek hem konservatuarların durumlarını, hem de sanata yaklaşımlarını ve deneyimlerini konuşmak için bir fırsat yaratmış oldu.

Irmak Keskin de bu vesile ile Yeşil Gazete için sanatçılar ile kısa röportajlar gerçekleştirdi. İlk görüşmedeki konuğu pantomim sanatçısı Ayça Yaşıt.

Herkese sanatla kucaklaştığı güzel haftalar…

***

Irmak Keskin: Basit gibi görünen zor bir soruyla başlıyorum, Ayça Yaşıt kimdir?

Ayça Yaşıt: Bunun derli toplu bir cevabı henüz yok ama edepli gevezelikler etmemek adına kısaca tanımlayayım. Sahne, sokak ve performans sanatları alanlarında yazınsal ve görsel alanda çalışan biridir.

Irmak Keskin: Pantomim sokakta yürürken ‘evet, ben bunu yapacağım’ diyeceği bir şey değil herkesin, nereden geldi bu sevda, nasıl tanıştınız?

Ayça Yaşıt

Ayça Yaşıt: Pantomim’le 99 depreminden sonra tanıştık, ilk tanışmamız pek sevimli değildi. Depremden sonra Bolu’ya tek tip prefabrik evler kurulmuştu. Resmi sayıyı bilmiyorum ama onlarca hanenin insanları orada kaldığı için bazı prefabriklere de bakkal, çocuklar için oyun alanı, sağlık birimi gibi yapılar oluşturuldu. Çocuklar için ayrılan oyun alanın bir çeşit rehabilitasyon merkezi gibiydi orası bizim için.

Orada yaşlılar haftası için, depremin görünmeyen yüzünü anlatabilmek için veya çevrecilik için tiyatro oyunları yapmaya başlamıştık. Sonra yönetmenimiz Ankara’da deprem çocukları olarak toplanılan ve etkinlik yapılan bir yerde de tiyatro yapabileceğimizi söylemişti. Fakat o zamana kadar başka başka oyunlar için öyle çok rol ezberlemiştim ki, bu kez ezber sorunu olmayacağını düşünerek, sessiz sinemaya benzettiği Pantomim oyunları öğretmişti.

Sonra Ankara’da büyük bir alışveriş merkezinin ortasındaki açık alanda bu oyunları oynamıştım. Mezun olana kadar da sadece okul müsamerelerinde pantomim yapmış, çoğunlukla tiyatroya ağırlık vermiştim. 2007’de İstanbul’a geldiğim zaman, tiyatro alanında bu ülkenin en iyi isimlerinden dersler alma fırsatım oldu ama o ışıklı mekanlardan eve dönerken geçtiğim sokakların, geçitlerin, metroların, durakların, çıkmazların ne kadarda renksiz olduğunu düşünüyordum.

İlk kez bir sokak sanatçısı gördüğümde kesinlikle olmak istediğim yerin parlak sahne ışıkları veya küçük bir televizyon ekranı olmadığını hissetmiştim. Karşı bir duruş, İstanbul’u yenme isteği falan değildi bu, sadece sanatsal olanı daha çok yere, daha çok kişiye taşırmanın bir yoluydu.

Irmak Keskin: Peki pantomimciler ne yapar?

Ayça Yaşıt: Pantomim tarihinde mim sanatının çok farklı amaçlar için kullanıldığını biliyorum. Örneğin saraydan, ortak bir dil kullanamayan halka haber taşımak için yapılmış. Normalde tiyatro yapan oyuncular, sırf sözlü sansüre uğradıkları için pantomim yapmışlar mesela. Hatta operalarda repliği olmayan oyuncular pantomimcilerden seçilmiş.

Günümüzdeyse birçok sanat dalı gibi mim sanatı da belki kendine daha güvenli bir yer bulabilmek adına belli kalıplara sıkışmış halde yapılıyor. Pantomimci deyince insanın aklına sadece duvar betimleyen, ip çeken veya çiçek koparıyormuş gibi, -mış gibi yapan yüzü beyaz boyalı biri geliyor.

Oysa bu bir oyunculuk tekniğidir, bir hikayeyi yalnızca insani yansımalarını kullanarak anlatır. Sahne ne kadar çok yoksunlaşırsa, oyuncunun salt anlatımı ne kadar zenginleşirse ve izleyiciyle beraber kurulan hayal ne kadar ortaklaşırsa o kadar gerçektir. Böylece pantomim oyuncusu, izleyiciye bir hikayeyi yansılayarak anlatır ve hikayeye dahil eder.

Irmak Keskin: Senin sokak performansların da oluyordu mesela, ama artık böyle performanslarla sokakta olan da çok olmuyor sanırım, ben mi denk gelmiyorum yoksa?

Ayça Yaşıt: Son birkaç yıldır, sadece sahnelere yönelik çalışmalar yaptım. Sokak sanatı benim için hâlâ eşsiz. Fakat tek başıma sokağı koklamak, uygun oyunu bulmak, yazmak, teknik donanımı sağlamak ve tüm bunları yaparken korkuyla izlenmek çok yorucu geliyor. Bunca yıldan sonra daha kalabalık olmak istiyorum.

Sokak sürekli değişen devinen bir yer, ne zaman “sokak sanatçısı bitti artık” diye üzülsem bir köşede kendi yaptığı enstrümanı çalan bir müzisyen duyuyorum.

Evet, haklısın oldukça azaldık ama hala yaşıyoruz.

Irmak Keskin: İstanbul Üniversitesi Konservatuarı’nda bölümü de vardı, senin içinden çıktığın, ama öğrenci alımları durduruldu. Bunu ilk öğrendiğinde ne hissettin? Nasıl değerlendiriyorsun?

Ayça Yaşıt Bunu ilk öğrendiğimde ağladım, ne yapayım? Çünkü öğrendiğim kadarıyla üniversitemin yönetim kurulunda bu kararı alanların çoğu başka sanat alanlarında da çalışan hocalar, sanatçılarmış.

Çok klişe bir soru vardır ya sanat için mi sanat, halk için mi sanat. Benim cevabım artık “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor. Yani bir şey üretirken, özellikle sokakta pantomim yaparken insanların en çok sorduğu sorulardan biri “müdahale oluyor mu?” idi. İzleyenler o kadar emindiler ki benim birileri tarafından durdurulacağıma, bunu soruyorlardı öncelikle.

Oyunumla ilgili, sanatımla ilgili, sanatçının bu şiirde anlatmak istediğiyle ilgili hiç soru gelmiyordu. Yani engeller, sansürler, yasaklar, küçülmeye gidilmeler… sanatı nasıl durdurabilir ki? Sanat zaten bu olgulardan da beslenebiliyor.

Irmak Keskin: Şimdi de MSGSÜ Konservatuarı’nın taşınması ile ilgili konuşuluyor, bu ne düşündürüyor sana?

Ayça Yaşıt: En sonunda yetkili biri çıkıp resmi olarak ancak mülk sahibinin onları oradan çıkarabileceğini söyledi. Mülk sahibinin de öyle bir talebi, ricası yoktu yıllardır.

Mülkiye konusundaki yasalara hiç hâkim değilim, laf kalabalığı yapamam. Ancak çıksalar da, kalsalar da, hiçbir yerde ve zamanda sanatsal üretim yapmaktan vazgeçmemeliler. Yanlarındayım.

Irmak Keskin: Günümüz pop ve eğlence dünyasında sanatın hayatta kalma şansı var mı sence?

Ayça Yaşıt: Kesinlikle var, bundan hiç, hiç şüphem olmadı. Belki kulağınıza gelmeyecek, gözünüze takılmayacak, söylemeye değer bulmayacaksınız, hatta kavramsal olarak algılamayacaksınız bile ama var olacak.

Her nesilde, kültürde, zamanda kendi lisanını yaratan bir olgunun ölme şansı yoktur.

Irmak Keskin: Veda edip, tekrar sessizliğine yollarken seni, kendine sormak istediğin soru ya da bir son söz niyetine eklemek istediğin var mı?

Ayça Yaşıt: Soruların cevaplardan daha mühim olduğunu bilerek size teşekkür ediyorum.

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

Guatemala’daki yanardağ patlamasında kayıp sayısı 332’ye yükseldi

Geçtiğimiz ay Guatemala’daki Fuego Yanardağı’nda meydana gelen patlamada 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti.

Ulusal Afet Ajansı’ndan yapılan yazılı açıklamada, patlamalarda, geçen ayın ortalarında 197 olarak duyurulan kayıp sayısının, yeni raporlara göre 332 olduğu kaydedildi.

Başkent Guatemala City’nin 40 kilometre güneybatısında dağdan püsküren lavlar El Rodeo köyündeki evleri yok etmişti.

Bölgede yaşayan 200 bin kişinin kayıtlarının incelendiği belirtildi.

Patlamalar sırasında yaralananlar tedavi altına alınmış, 3 bin 200’den fazla kişi güvenli bölgelere tahliye edilmişti.

Yanardağdaki patlamalardan 1,7 milyon kişinin etkilendiği belirtiliyor.

Fuego, Guatemala’nın güneybatısında yer alan bölgenin en aktif yanardağlarından biri olarak biliniyor.

 

(Artı Gerçek, VOA News)

Atlı faytonların kaldırılmasına karşıyım! Kızmadan önce bir okuyun… – Yücel Sönmez

Bu yazı hurriyet.com.tr/ den alınmıştır

En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yıllarca doğa koruma çalışmalarının içinde yer aldım, işim doğa editörlüğü ve ben atlı faytonların kaldırılmasına karşıyım! Evet, doğru duydunuz. 350 bin kişinin imzaladığı ‘Faytona Binme Atlar Ölüyor” kampanyasına da karşıyım. Öfkelenmeden önce izin verin, meramımı anlatayım. Böyle düşünmek için nedenlerim var…

İstanbul’da Adalar sezonunun açılmasıyla birlikte atların ölüm haberleri sosyal medyaya düşmeye başladı. Vicdanı olan birinin yorgunluktan çatlayıp yere düşen, ağzından burnundan kan gelen bir atın görüntüsü karşısında kayıtsız kalması mümkün değil.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) raporuna göre, Adalar genelinde 272 fayton bulunuyor ve 1540 at bu faytonlarda çalıştırılıyor. Resmi verilere göre, sadece Adalar’da yılda 400 at fayton kazalarında ya da bakımsızlıktan ölüyor. 400, belediyenin gömdüğü atların sayısı. Sakatlanarak kaderine terk edilen, bazen denizin dibini boylayanlarla birlikte sayının 700-800’e kadar çıktığı tahmin ediliyor.

Yılkı atlarının sayısı azalıyor

Tablo vahim… Ve bu tablo karşısındaki tek öneri, faytonların kaldırılması, atların hayatımızdan çıkması. İşte benim sorularım tam da burada başlıyor.

Öncelikle, faytonları kaldırdığımızda elimizde kalan 1540 atın akıbeti ne olacak? Kimse bana “Doğaya bırakırız” demesin. Ağrı’nın, Erciyes’in etekleri, Afyon, Karaman, Dilek Yarımadası, Isparta, Kütahya, Samsun, Konya, Adana, Aydın… Birçok ilin kırsalında serbest gezen yılkı atları var ve sayıları her geçen gün azalıyor. Doğadaki canlıların mutlu ve güvende olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu atlar, Adalar’dakilerden daha ciddi bir yaşam savaşı içinde. Birçok yerde, tarlalara zarar verdikleri gerekçesiyle öldürülüyorlar.

Hazır yeri gelmişken yabandaki canlı yaşamı hakkında şunu bilmenizde de yarar var: Bugün Anadolu’da sadece atlar değil, canlı çeşitliliğinin yaklaşık yüzde 70’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yani yabanımızı koruyamıyoruz ki bu atları da yabana bırakmak sağlıklı bir seçenek olsun.

Öte yandan dünyanın bu en güzel canlılarını hayatımızda çıkarıp yerine ne koyacağız? Bunun yanıtı ister elektrikle ister güneşle çalışıyor olsun, herhangi bir ‘araç’ olamaz. Bu, Adalar’ı trafiğe açmak anlamına gelir. İşin sonu, sokaklarda elektrikli otomobil trafiği oluşmasına kadar varır.

Peki atların ölmesi hoşuma mı gidiyor? Tabii ki hayır!

15 yıldır Burgazada’da oturuyorum. Bugüne kadar yaşadığım adada bir tek atın dahi öldüğüne şahit olmadım. Bizzat tanıdığım faytoncuların atlarını çok sevdiklerini biliyorum. Atlar çalışmadıkları zamanlarda adada özgürce dolaşabiliyor, çocuklar onları sevebiliyor.

Dünyanın en güzel canlıları atlar…

Adadaki ilk sabahımdı… Sabah sersemliğiyle girdiğim mutfakta dolanırken pencereden bir atın bana baktığını görünce yerimden sıçramıştım. Birkaç saniye süren panikten sonra içime mutluluk dolmuştu. Dünyanın en güzel canlılarından biriyle karşı karşıyaydım.

“Senin estetik keyfin için atlar ölsün mü” diyebilirsiniz. Ama ne kadar farklı canlıyla bir arada yaşarsak, o kadar iyi birer insan olacağımıza inanıyorum. Onları hayatımızdan çıkarmak bizi daha iyi bir insan, toplumu daha iyi bir toplum yapmayacak. Kaldı ki nasıl sokakta kediler ya da köpekler eziyet görüyor diye “Sokakta kedi-köpek olmasın” demiyorsak, diyemezsek atlar için de demememiz gerektiğini düşünüyorum.

Yapmamız gereken, atların hakları için mücadele etmek. Mesela kimler faytoncu olabilir? Atları sevmeyen biri de buna dahil mi? Atların ahırları sağlıklı koşullara sahip mi? Muayeneleri doğru düzgün yapılıyor mu? Doğru besleniyorlar mı? Bir at en fazla kaç saat çalışmalı? Yağmurdan, güneşten korunuyor mu? Ne zaman emekli edilmeliler, emekliliklerini nerede güvenle geçirebilirler? Atlara zarar verenler ne gibi cezalar almalı? Neden bu soruları sormuyoruz?

“Atlar gözümüzün önünde ölüp vicdanımızı sızlatmasın da ne olursa olsun” kolaycılığına kaçmadan yaşamı bu canlılarla ve daha birçok başkasıyla nasıl paylaşırız konusunda kafa yormamız gerekmez mi?

Tüm bu nedenlerle, “Faytonlar kaldırılsın” demek eski maarif nazırı Emrullah Efendi’nin “Şu mektepler olmasaydı, ben bu maarifi ne güzel idare ederdim” sözünü hatırlatıyor bana…

ABD’de denetim sıkı

Atların çalışma koşulları, bulunduğu coğrafyaya göre değişkenlik gösteriyor. Adalar için de bu nedenle ayrı bir çalışma yapılması gerekiyor. Yine de fikir vermesi açısından ABD’deki faytonlarla ilgili bazı uygulamalara göz atmakta fayda var.

◊ Uygun görülen sıklıkta planlı ve plansız denetimler gerçekleştiriliyor.

◊ Her ayın 15’inde, faytoncuların kimlik numaraları, hayvanların bir listesi, veteriner aşılama tarihleri yetkililere sunuluyor.

◊ Hava sıcaklığı 40 derecenin üzerine çıktığında atların çalıştırılması yasak.

◊ Ahırların peryodik olarak temizlenmesi ve denetlenmesi yapılıyor.

At, eşek ve katırların yarısı nerede?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre son 10 yılda at, eşek ve katır sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı. 2007’de 188 bin 640 olan at sayısı yüzde 36.4 azalarak 120 bine, eşek sayısıysa yüzde 48.6 azalarak 296 bin 114 adetten 152 bine düştü. Yüzde 43.9 gerileyen katır sayısı da 68 bin adetten 38 bine indi. Türkiye’de 2008-2017 yılları arasında en az 600 bin at, eşek ve katırın öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Adalardaki ilk fayton kimindi?

Fayton, Yunan Güneş tanrısı Helios’un oğlu Phaeton adından türetilen bir kelime. Phaeton, babasının güneş arabasını bir günlüğüne kullanabilmek için izin alıyor. Onunla gökyüzünün tepesine ulaşmak için uğraşırken kontrolü kaybediyor ve atlar güneşe yaklaştıkça yanıyor. Bu duruma sinirlenen Zeus bir yıldırımla Phaeton’u öldürüyor, ismi at arabaları için miras kalıyor.
Fayton, Adalar’da kamu ulaşım aracı olarak ilk kez 1917’de İsmail Arif Karadoğan’ın tek atıyla başlıyor. Karadoğan, tek atı 200’e çıkararak büyük bir işverene dönüşüyor. 1928’de Atatürk yaptığı ziyarette Adalar’ın sessizliğine hayran kalıyor ve buraya araç girişini yasaklıyor. Halen Adalar’daki yasal tek ulaşım aracı fayton.

Bu yazı hurriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Yücel Sönmez

 

Gazete Habertürk son baskısını yaparak okurlarına veda etti

1 Mart 2009 tarihinde yayın hayatına başlayan Gazete Habertürk, bugün yayınlanan son baskısıyla okurlarına veda etti.

Gazetenin birinci sayfasında “Son baskı. Habertürk Gazetesi’nden okurlarına hatıralarla dolu bir veda… 2009-2018” ifadesi yer aldı.

Çalışanlar dün Taksim’deki bina önünde bir veda fotoğrafı çektirdi.

Veda yazısında Habertürk Gazetesi Genel Yönetmen Yardımcısı Kürşad Oğuz’un şu ifadeleri yer aldı:

“Bugün, Habertürk Gazetesi’nin yayın hayatına başlayışından bu yana geçen 3414’üncü gün. Yaklaşık 10 yıl demek. Evrenin tarihine oranladığınızda belki bir nokta bile değil, insanlık tarihine vurduğunuzda belki bir nokta, ama bir insan yaşamı ya da gazetecilik tarihiyle kıyaslandığında her şeyi değiştirmeye yetecek bir süre.

Habertürk, 10 yılda çok şey değiştirdi. Tarzıyla, tavrıyla; haberleri, röportajları, manşetleri, yazarlarıyla; kâğıdı, tasarımı ve görselliğiyle kısa sürede parmakla gösterilir bir gazete oldu. Yazılı ve görsel medyada çok uzunca bir süredir en çok alıntılanan, kaynak gösterilen gazete Habertürk. Bunu söyleyen biz değiliz; rakamlar, rakiplerimiz, okurlarımız…

Büyük bir özveriyle ve başı dik çalışan, gazetesi için aile ve ilişkilerini ihmal etmeyi göze alan, medyada eşine az rastlanır bir dayanışma ve ‘temiz kalma’ iradesi gösteren her Habertürk mensubunun emeği ve izi var bu başarıda.”

Gazetenin kağıt baskısına son verileceği 2 Temmuz’da basına yansımıştı.

Ciner Medya Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Tekdağ, gazete çalışanlarına attığı bir bilgilendirme e-postasıyla gazetenin yayın hayatına son verileceği doğrulamıştı.

Habertürk dijital ortamda yayın hayatına devam edecek.

(Yeşil Gazete)