Ana Sayfa Blog Sayfa 2733

Cumhuriyet kalesi kimden geri alındı? – Sevilay Çelenk

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Geçtiğimiz cumartesi günüydü, Cumhuriyet gazetesinde önceki gün gerçekleşen yönetim değişikliği ile ilişkili haberleri okuyordum. Bir haber mecrasından diğerine gidip gelirken, bir anda İranlı şair ve aktivist Ramin Hossein Panahi’nin idam edildiği haberi karşıma çıktı. Ağzımdan gayri iradi bir “Ah, ah, ah” sesi yükseldi. Sanırım bu idamın erteleneceğine ve hiç gerçekleşmeyeceğine inanmayı çok istemişim. Kahredici haber çok açıktı oysa. O dakikalarda Cumhuriyet’te kimlerin gidip kimlerin kalacağını düşünüyor olduğumdan, Panahi’nin idamıyla ilişkili haber de zihnimde bir şekilde bu konuyla ilişkilendi. Aynı karanlık ve aynı çıkışsızlık duygusu bu iki konuyu birbirine ekledi. Ama doğru ama yanlış, Cumhuriyet bundan sonra Panahi’lerin adını anmaz diye düşündüm…

Ertesi sabah sevgili Çiğdem Toker’in yazısını okudum. “Hoşça kalın” diyordu. Bütün diğer yazıları gibi net, ahlaklı ve hesapsız bir yazıydı. Sonra Uğur Dündar’ın “Cumhuriyet’in Kalesi Geri Alındı!” başlıklı yazısına rastladım. “Kimden geri alındı” diye sordum ister istemez. Çiğdem Toker’den mi? Ahmet İnsel, Aydın Engin, Bağış Erten, Bülent Şık, Erdem Gül, Kadri Gürsel, Kemal Can, Kemal Göktaş, Melis Alphan veya Tayfun Atay’dan mı? Yazılarına ara verdiğini açıklayan Özgür Mumcu’dan mı? İsmini atladığım birçok kıymetli gazeteciden, gazete emekçilerinden ve okurlarından mı? Kaleyi tam olarak kimden ve kimlerle birlikte geri aldınız? Uğur Dündar’ın yazısını okumaya başladım sonra. Bu kadar afili ve bu kadar iddialı bir başlığın altında kendisine ait olan cümleler sadece yazının en sonundaki birkaç cümleydi. Zorlu bir mücadelenin sonunda, Cumhuriyet’in kalesinin yeniden Cumhuriyet’e gönül verenlerin elinde olduğunu müjdeliyordu.

Aslında söyleyecek bir lafı yoktu Uğur Dündar’ın. Bir kale geri alınmıştı alınmasına ama Uğur Dündar buranın ne tür bir kale olduğunu ve kimlerin işgalinden kurtarıldığını tarif etmekten acizdi. Bu yüzden de Uğur Mumcu’nun her biri ayrı vesilelerle yazılmış ve söylenmiş sözlerini bağlamlarından kopararak bir aforizma sağanağına dönüştürmüş ve yağdırmıştı köşesine. Uğur Mumcu’nun da kemiklerini sızlatıyordu bana kalırsa. Kullandığı “geri alınmış kale” metaforu, ihbarcılık ve şaibeli bir dava süreciyle damgalanmış bir yönetim değişikliği sonrasında, işine son verilen ya da kendileri istifa eden çok sayıda kıymetli gazeteciyi “düşman” hanesine yazarken, Uğur Mumcu’yu da gerçekte hiçbir yakınlık hissetmeyeceği bu nefret yüklü ve kof düşünceye dayanak yapmaya çalışıyordu.

Cumhuriyet gazetesiyle ilişkili yazı ve yorumları okumak da bir iki gün çok güç geldi doğrusu. Ne zaman haberlere bakmaya kalksam, Ramin Panahi’nin bir fotoğrafı da bu haberler arasında karşıma çıkıyordu. Panahi’yle ilgili hiçbir haberi okumaya gerçekten gücüm yoktu. Sonra bir an geldi ve sanırım bu gayri iradi kaçınmaya da bir son vermek için Cumhuriyet gazetesinde Panahi ile ilişkili haberleri doğrudan bir taramak istedim. Ramin Panahi’nin kısa hayatı, tutukluluğu ve idamı Cumhuriyet gazetesinde bir hafta içinde yayımlanan üç habere konu olmuştu. İnternetten taradığımda bu üç haberi bulabilmiştim. En başta 3 Eylül 2018 tarihinde yayımlanan bir haber vardı. Şöyle diyordu; “HDP’li vekil polis tarafından tartaklandı: Suçu ‘Panahi asılmasın’ demek”. Son haber 8 Eylül tarihliydi. “İranlı aktivist Panahi idam edildi” diyen ve ayrıntılı sayılabilecek bir biçimde idamı ve öncesini anlatan bir haberdi. Gazetede yönetim değişikliğinin gerçekleştiği güne ait bir haberdi. Bu iki haber arasındaki bir tarihte de Panahi’nin annesinin çığlığına yer verilmişti, “Yalvarırım engel olun” diyordu anne…

Cumhuriyet’in bitirilmesiyle, Panahi’nin idamının çakışması çok hazin bir tesadüftü elbette ama zihin bu tesadüfü birlikte işlemeye de başlıyor bir kere. Bir anlamda da bir tesadüf tesadüf olmaktan çıkıyor. Birlikte değerlendirmeye, iki olayı birlikte okumaya başlıyorsunuz. Birkaç gün önce Panahi hakkında Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberleri, Uğur Dündar’ın yeniden fethedildiğini müjdelediği bugünün Cumhuriyet kalesinde bulamayacağınızı düşünüyorsunuz. Bu haberlerden ilki, Panahi’nin, yani bir “rejim düşmanı”nın, aktivistliğini vurgulayan bir haber olmasının yanı sıra, idama engel olmak isteyen HDP’li bir vekilden söz etmesi nedeniyle de kendine orada yer bulamazdı gibi geliyor insana. Hele HDP’li vekil Filiz Kerestecioğlu’nun polis tarafından tartaklandığı bilgisi, Kerestecioğlu’na sahip çıkar nitelikteki cümlelerle birlikte asla verilemezdi gibi geliyor insana.

Türkiye’nin millici, yerlici ve derin ittifakı, dünyanın herhangi bir köşesinde bir Kürd’ün hayatı ve bir rejim karşı karşıya geldiğinde, dünyanın en zalim rejimi bile olsa, tercihini tehdit altındaki o hayattan yana kullanmaz diye düşünüyorum. Her sene onlarca gencecik Kürd’ün meydanlarda vinçlere asıldığı İran söz konusu olduğunda da böyledir. Fizan söz konusu olduğunda da… Bu yüzden de, zalim bir rejimin karşısında duran 24 yaşındaki şair ve aktivist Panahi’nin tek fotoğrafı, onu tereddütsüz “terörist” safına yazdırır. ABD’nin 11 Eylül saldırılarından birkaç hafta sonra Afganistan’ı bombalayarak başlattığı “terörizme karşı küresel savaş”la ilişkili olarak, Judith Butler’ın bir yazısında çekingen bir üslupla sorduğu, ulusal egemenliğe meydan okunduğunda illaki saldırganlaşmak mı gerektiği ya da devletlerin de terörist faaliyetlerinin olup olmadığı minvalindeki sorular, bağlam böyle olduğunda, İran karşısında sorulamaz. Suriye’de, yüzyılın vahşet örgütlenmesi IŞİD karşısında, canını, malını, çoluğunu çocuğunu kurtarma adına savaştığında da Kürd’ün yanında durulmadığı sır değildir.

Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğinin bunlarla ne ilgisi var diyeceksiniz belki. Cumhuriyet’i geri alan ittifak, Türkiye’nin millici, yerlici ve derin ittifakıdır. Bu nedenle bu olay milli ittifakın hassasiyetleri ve kırmızı çizgileriyle ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğini kalenin geri alınması olarak sunan Uğur Dündar bu ilişkiyi de en açık biçimde ortaya koyuyor zaten. Cumhuriyet’teki yönetim değişikliği olayının, Uğur Dündar’ı ve okuyucularını, diğer bir deyişle AKP karşısında en sert muhalefeti ve de en soldan yürüttüğünü zanneden taifeyi, tivitırdaki AK troller, Sabah okurları ve A Haber izleyicileriyle aynı sevinçli baş dönmesinde buluşturması da bu hassasiyetlerle ilişkilidir.

Cumhuriyet, birkaç gündür ardı ardına istifa eden ya da işlerine son verildiği bildirilen değerli bir gazeteci kadrosu sayesinde yaklaşmayı başardığı, Kürt meselesinin barışçı çözümü perspektifinden çekilip koparıldı. Olan sadece bu da değildi. Cumhuriyet, Alevi meselesinde -aslında zaten bir türlü layıkıyla yaklaşılamayan- eşitlikçi, ayrımcılık ve asimilasyon karşıtı perspektiften de büsbütün uzağa düştü. Evrenselci sosyalist değerlerden, yurttaştan ve doğadan yana, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği özgürlüğünden yana bir dünya düşünden de yeni Türkiye rejiminin yargısı ve yandaş basınıyla kol kola verdiği bir destek sayesinde uzaklaşmış oldu. Gidenlere ve gelenlere baktığımızda bunları rahatlıkla öngörebiliriz.

Meşum kırmızı çizgiler ve “nefret,” Cumhuriyet’i bitirdi de diyebiliriz. Bu konuyu tarihsel bir perspektifle ele alan iki önemli yazıyı Ragıp Duran ve Oya Baydar yazdı. Okunması gereken yazılar ikisi de. Cumhuriyet’i Aydınlık, Sözcü, Oda TV çizgisine teslim etmek isteyenler kazandı. Yönetim değişikliği sonrasında bu çizgiden kendini ayırarak istifa eden isimler de tesellimiz olsun. Aslında bu çizgideki yeni bir gazeteye de hiç ihtiyaç olmadığından, kapanışa giden ve kısa süreceği açık olan bir geçiş dönemi yaşanacağını da öngörebiliriz. Zira Cumhuriyet’in kendini bu şekilde, bu kadroyla ve bu ekonomik krizde sürdürmesi imkansız görünüyor. Millici derin ittifaklarla perinçeklenmiş bu gazetenin siyasi iktidar tarafından desteklenmesinde yarar görülmesi durumu değiştirebilir tabii.

Hakikaten niye desteklenmesin ki? Her kritik konjonktürde göz yaşartıcı bir hevesle akıl almaz iç ve dış politika kararlarına destek vermiş, fakat her nasılsa kendini en “muhalif” zanneden kafası karışık bir okur grubunun yeniden sımsıkı sahipleneceği bir gazeteden AKP’ye zarar gelmez… Böyle bir gazetenin varlığının, yokluğundan daha “kullanışlı” olacağı açık. Tek sorun bu türden gazetelerin sayısının artması olabilir. Sözcü, Oda TV, Aydınlık ve Cumhuriyet. Birbirlerini yemeye başlamasınlar da…

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Sevilay Çelenk

Çiftçi-Sen: Türkiye, BM Köylü Hakları Beyannamesi’ni imzalamalı

Çiftçi-Sen yaptığı açıklamada Türkiye’ye BM İnsan Hakları Konseyi ve BM Genel Kurulu’nda oylanacak olan, “Birleşmiş Milletler Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu’na olumlu oy verme çağrısı yaptı.

Köylü hakları deklarasyonu Cenevre’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde  görüşülmeye başlandı. Deklarasyonun tam adı “Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu“.

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-Sen) hazırlanmaya başlamasından bu yana deklarasyona katkıda bulunuyor: Bildirgenin taslak metni, BM İnsan Hakları Konseyi’nde (UNHRC) 9-13 Nisan 2018 arasında düzenlenen Beşinci Açık uçlu Hükümetlerarası Çalışma Grubu oturumunda tartışılmıştı.

2008’de başlayan çalışmaların sonucunda ortaya çıkan taslak metnin 10-28 Eylül tarihlerinde yapılan BM İHK’de tamamlanması ve ülkelerin kabul etmeleri bekleniyor. Daha sonra 2018 Aralık ayında metin New York’ta gerçekleştirilecek BM Genel Kurulu’nda nihai oylama ve kabul için tartışmaya açılacak.

Çiftçi Sen yaptığı açıklamada Türkiye’ye BM İnsan Hakları Konseyi ve BM Genel Kurulu’nda oylanacak olan, “Birleşmiş Milletler Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu’na olumlu oy verme çağrısı yaptı.

“Köylü kavramının ve kırsalda çalışan diğer insanların tanımlanması”ndan “devletlerin yükümlülükleri”ne, “kırsalda yaşayan kadın ve çocukların hakları”ndan “doğal çevre hakkı”na, “örgütlenme özgürlüğü”nden “gıda hakkı ve gıda egemenliği”ne günümüzdeki hemen tüm sorunlara dair kapsamlı açıklamalar getiren beyannamenin taslak metnini Çiftçi Sen, Türkçeye de çevirdi.

 

(Bianet)

İklim hareketini büyütmek ve dilde anlam – Berkay Erkan

Geçen yazıda bir Picasso anekdotu ile bıraktığımız yerden, yine Picasso ile devam edelim.

Yolculuğu sırasında yanında oturan bir adam Picasso’ya:

“ Neden resimlerinizi gerçekte olduğu gibi yapmıyorsunuz?” diye sorar.

Picasso : “Gerçekte olduğu gibi kısmını açıklarmısınız?” der.

Adam cüzdanından karısının resmini çıkarır ve “ Bunun gibi” diye cevap verir. Picasso resme bakar ve adama şöyle der:

“ Karınız sizce de çok küçük ve biraz yassı değil mi?”

Bu diyalogda da cümlenin taşıdığı anlamın ortak olmadığını görüyoruz. Anlatılmak istenen ile anlaşılan mesaj farklı olunca iletişim bozuluyor ve anlaşma olanağı ortadan kalkıyor. İletişimde sıklıkla yaşanan bu durumda herkesin bildiği gibi, şu cümle çok duyulur : “ Yanlış anladın, onu demek istemedim!”

Yani sağlıklı bir iletişim, iletilmek istenen anlamın aktarılabilmesine bağlı.

Kavram ve cümlede anlam

Dilde anlam deyince tek bir başlığı yok. Anlam farklı boyutlarda ortaya çıkabilir. Mecazi anlam, gerçek anlam ya da yan anlam gibi. Burada değindiğimiz anlam ise daha farklı. Bunu da iki başlıkta ele alabiliriz. Birincisi, kavramların içeriği ya da taşıdığı anlam bakımından, ikincisi ve daha önemlisi, kavramları yan yana getirerek oluşturduğumuz cümle /tümce ile aktarılan anlam açısından. İletişimde asıl söylenmek istenen, bir ifade bütünlüğü olan cümlede oluşur, onunla aktarılır. Cümle ile aktardığımız anlam, aslında bizim elde etmek istediğimiz bir değişim ya da hareketi sağlayacak asıl mesaj için yüklemeye çalıştığımız anlamdır. Muhatabımız tarafından istediğimiz şekilde anlaşılmasını bekleriz. Öte yandan bu aşamada işin içine dilin kullanılışı ya da söylem de dahil olur. Yani, iletişimde mesajın tam ve istenen şekilde karşı tarafa ulaşması için,

  • Seçilen kavramların içerik olarak doğru anlamı taşıması,
  • Bu kavramlar ile kurulan cümle ve söylemin, mesajda istenen anlamı veriyor olması gerekir.

İklim bağlamında henüz geniş kesimleri belli bir yönde hareket etmeye ikna edemediğimiz düşünülürse, bu anlaşılma probleminin önemini herkes kabul edecektir. Dolayısı ile bunların her ikisi de önemli elbette. Çünkü günlük hayattaki basit iletişimden farklı olarak iklim tartışmalarında ideolojik kalıplar işin içine dahil oldukları için aktarım sorunu çok daha çetrefil bir iş olmaktadır.

İletişim açısından en kötüsü ama en sık yaşanan, beklentilerinizin tam tersi bir sonuçla yüz yüze kaldığınızda bile, aktarmak istediğiniz mesajı en ideal ve uygun biçimde ilettiğinizden hiç kuşku duymayıp, sorunu muhataplarınıza mal etmektir. İşte, buna neden olan şey, kavramları, içeriklerinin mevcut ideolojik kalıplara göre oluştuğunu unutarak gelişi güzel kullanmaktır. Kavramların anlamı ile sizin aktarmayı umduğunuz anlam farklı olacağı için, Picasso karşısındaki adamın durumuna düşmek kaçınılmaz. İklim değişikliği bağlamında ise bunun en küçüğü bile olsa sonuçlarının çok önemli olacağı açık. Bunu, her iki başlığa da bir örnek ile açıklamaya çalışalım.

İklim değişikliğinde, büyüme ve kalkınma politikalarının önemli bir problem oluşturduğu biliniyor. Bunu anlatırken alternatif çözüm olarak önerilen yeşil politikalar, doğal olarak bu kapitalist kalkınma ya da büyümeye de karşı. Ama bu önerileri anlatırken mesajımızı anlamasını beklediğimiz kitlelerin zihninde, bunların hangi anlama geldiğine gereken özenin gösterildiğini söylemek zor. Hatta genel olarak bu problemin her iletişimde yaşandığının bile pek farkında olunduğu söylenemez. Bu yüzden kastettiği anlam çok farklı olsa bile “küçük güzeldir” ya da “kalkınmaya karşı olmak” gibi slogan ve söylemlerin etkisinin nasıl olacağını hiç sorgulamadan sıklıkla kullanmayı tercih ediyoruz.  Oysa gerek “kalkınma” ya da  “büyüme”, gerek buradaki bağlamda bile olsa “küçük” kavramları, acaba bizim beklentimize uygun anlamı ne kadar taşıyor? Dahası, vermek istediğimiz mesajı aktarmak için bunları yan yana getirerek söylediğimiz söz, arzuladığımız anlamı veriyor mu? Biraz değerlendirildiğinde, bunların pek gerçekleşmediği çok kolay görülür.

Buna karşılık, kalkınma, büyüme kavramları mevcut sistemde kitleler için iş, refah, güç ve dolayısı ile güven vb bağlamı olan ve bu yüzden de bunları vaat eden kavramlar. Bu kavramların anlamı ya da içeriği bu şekilde yerleşmişken, onu reddeden ve bu bağlamda bir sürü olumsuz şey çağrıştıran “küçük” kavramı ile anlatılan bir geleceğin, insanlara pek cazip gelmemesi ve bu politikayı anlayıp desteklememesi son derece anlaşılır bir şey değil mi? Oysa, örneğin, enerji gibi pek çok kavramda, yeni anlamını verirken kullanılan “sürdürülebilir”  nitelemesi gibi (şükür, enerji karşıtı olmak gibi bir anlam çıkmayan) arzuladığımız anlam ve mesaj açısından mükemmel bir içeriğe sahip olan yine çok sıfat bulunabilir. İşte size egemen ideolojinin sürece olan etkisinin nasıl somutlaştığına ve ideolojik çatışmaya bir örnek. Aşılması gereken sınırlar da burada.

İletişimin temel prensibi sizin ne anlattığınız değil, muhatabınızın ne anladığıdır derler. Dolayısı ile her zaman bunu gözeten bir dil kullanmak, hele de iklim hareketi açısından çok önemli. O halde kullandığımız kavramları, kurduğumuz cümle ve söylemimizi buna göre düşünmeliyiz.

İçerik ve anlam çerçevesi

Politikaların başarılı olması için yeterince destek görmesi, bunun için de onu oluşturan ya da önerenlerin, bunu sağlamasını bekledikleri şekilde mesajlarını kitlelere ulaştırması gerek. Yani iletişimin, bu yönde bir anlam aktarımını sağlaması için, ideolojik sınırları zihinlerde aşabilmesi ve sonunda değiştirmesi gerek. Bunu sağlayabilmek içinse kavramların anlamlarını değiştirmek, onları yerleşik ideolojiye göre oluşmuş bağlamlarından koparıp başka bir içerik kazandırmak gerektiğini belirttik daha önce. Ama bu anlam değişimini yaratmak nasıl olacak? Verilmek istenen mesaj doğru bir şekilde muhataplarına nasıl ulaştırılacak, beklenen yönde hareket etmeye nasıl ikna edilecek? Şimdi, önümüzde çözülmeyi bekleyen acil problem bunlar artık.

Bir kavramın içeriğini, taşıdığı anlamı, toplumsal düzeyde insanlara açıklayarak, öğreterek değiştirmenin olanağı yok elbette. Ama o anlamların yüklenişi de böyle olmuyor zaten. Kalkınma kavramı açısından verdiğimiz küçük örnek gibi bu, daha çok o kavramların kullanılışı, sıfat ya da zarf tamlaması, cümle içindeki yerleri, kuruldukları bağlam vb. diğer şeylere göre oluşuyor. Hatta bu şekilde, sadece aktarmak istenen mesajın doğrudan anlamını değiştirmek değil, daha geniş başka bir anlam ile bağlayacak şekilde çerçevelemek de mümkün. Eski çağlarda dilin bu şekilde kullanımına, etkilerinden dolayı büyülü denmiş. Modern çağda ise egemenler, sahip oldukları imkanlar ile hala illüzyonlar yaratabiliyor, bunlarla kitleleri yönlendirebiliyorlar.

Bu durumu çok güzel anlatan bir örnekle konuyu bağlamaya çalışalım.

Özdemir İnce “Şiir ve Gerçeklik” adlı kitabında, “imge ve serüvenleri” adlı denemesinde, Fransız yazar Roger Caillois’tan şöyle bir olay aktarır:

“New York’un Brooklyn Köprüsünde dilenen bir kör dilenci varmış. Köprüden gelip geçenlerden biri adamcağıza günlük gelirinin ne kadar olduğunu sormuş. Dilenci iki dolara zar zor ulaştığını söylemiş. Yabancı bunun üzerine kör dilencinin önünde duran, sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş:

“Tabelaya gelirinizi arttıracak bir şeyler yazdım. Bir hafta sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana.”       

Dediği gibi bir hafta sonra gelmiş. Dilenciye kazancında bir artış olup olmadığını sormuş. Kör dilenci:

“Bayım size nasıl teşekkür etsem azdır. Eskiden en fazla beş dolar veriyorlardı. Şimdi günde on-on beş dolar kadar topluyorum. Olağanüstü bir şey. Tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız ?” der.

“Çok basit” diye yanıtlar adam, tabelanızda ‘Doğuştan Kör’ yazıyordu, onun yerine “Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim diye yazdım.”(*)

“Doğuştan kör“ yazısı açık ve kesin ama sadece bir bildirim. Tıpkı bizim pek çok öneri ve sloganımızda olduğu gibi. Örneğin, çevre hareketlerinden seçtiğim şunlar gibi :

Kirlettiğimiz havayı gene biz ciğerlerimize dolduracağız.

Ormanlar bir ülkenin akciğerleridir.

Biz doğayı korudukça doğada bizi korur.

Yarının doğası bugünden yaratılır.

Doğa; miras değil gelecek nesillere devredilecek emanettir.

Küresel ısınma dünyanın sorunudur!

 Bu tür sloganlar ne için olursa olsun yok denecek kadar az etkisi olan sadece belli bir bilgi ileten cümlelerden ibaret. Bir de bunların “Hayır!” versiyonu var ki o, başlı başına ayrı bir dert.

Farkındaysanız bu söylemlerin ifade ettiği hiçbir talep yok. Kavramların gerçek anlamı dışında bir cümle olarak yeni ve farklı bir anlamda taşımıyorlar. Dolayısı ile insanların bundan bir sonuç çıkarıp belli bir davranış göstermeleri de daha zor. Bu, nispeten onların aldıkları mesaj üzerinde bilinçli çaba göstermelerini gerektiren bir iş. Bunun için, “doğuştan kör” bildirimi, onlara özel bir neden vermiyor. Oysa, “bahar geliyor ama ben göremeyeceğim“ ifadesi, doğrudan insanları bilinçdışı düşünmeye sevk ediyor. Kör olmanın  içerdiği gerçek anlamı, sosyal ve duygusal yeni bir çerçeveye oturtarak empati ile pek çok yan anlam ve duyguyu harekete geçiriyor. Bu şekilde sosyal dürtüleri tetikleyip onları belli bir davranışa itiyor. Bu kadar az şeyle, bu kadar etki yapmak sözün büyüsü değil mi?

 O halde şimdi soralım. Tüm sloganlarımız, anlatımımız böyle mi olsun, yoksa “doğuştan kör” gibi mi, hangisini tercih edersiniz? İklim değişikliği için mesajımızı insanlara daha etkili ulaştıracak bu dil dikkate alınmaya ve öğrenmeye değmez mi? Yoksa görmezden gelinmeye devam mı edilecek? Bana sorarsanız bu yapılabilir, yapılmalı. Şimdiye kadar kitleleri istedikleri gibi etkileyen egemenlerin illüzyonlarını bozabiliriz, kendi yarattıklarımız ile değiştirebiliriz. Kimbilir, böylece Arşimet’in kaldıracını ele geçirip, o gözümüzde çok büyüttüğümüz problemleri yerinden kaldırabileceğimizi de belki fark edebiliriz.

 (*) www.ozdemirince.com

 

 

Berkay Erkan

 

 

Hatay’da trafo patlaması kaynaklı orman yangını çıktı

Hatay’ın Belen ilçesinin Soğukoluk mevkiinde, sabaha karşı ormanlık alanda yangın çıktı.

Trafoda meydana gelen patlama sırasında çıkan kıvılcımların ağaçlara sıçraması nedeniyle çıktığı belirtilen yangın, rüzgarın da etkisiyle kısa sürede yayıldı.

Bölgeye Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri, 10 arazöz, 5 su tankı ve bir iş makinesi sevk edilirken, yangına havadan da müdahale ediliyor.

Bir yangın söndürme uçağı ve 2 helikopterle müdahale edilen yangının yerleşim yerlerini tehdit ettiği de gelen bilgiler arasında.

Soğukoluk Yaylası’ndaki yerleşim yerlerini tehdit eden yangını söndürme çalışmaları sürüyor.

 

(Karınca)

Kanal İstanbul projesi iptal mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, piyasaların merakla beklediği Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı öncesi Grand Ankara Otel’de düzenlenen Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) toplantısında konuştu.

“Geniş bir tasarruf tedbirini hayata geçiyoruz. Yatırımlar konusunda önemli kararlar aldık” diyen Erdoğan, ihalesi yapılmış, başlanmamış yatırıma başlamayacaklarını söyledi.

Erdoğan’ın açıklamaları akla 2011 Nisan ayından bugüne dek ülke gündemini Türkiye’nin 2023 hedefleri arasında gösterilerek “Çılgın Proje” adıyla meşgul eden Kanal İstanbul’u getirdi.

Erdoğan’ın konuşmasından bazı satır başları şu şekilde:

“Türkiye, geçmişte yaşadığı kimi darbelere rağmen her seferinde tercihini demokrasiden yana kullanmış bir ülkedir. En ileri standartlarda demokratik bir ülke olduğumuzu tavizsiz bir şekilde uyguladığımız serbest seçimlerde gösterdik. Son olarak 24 Haziran’da milletimiz hür iradesiyle seçim yapmıştır. Her kim bu seçimlerin üzerinde en küçük bir gölge olduğunu söylerse hem demokrasiye hem de Türkiye’ye ayıp ediyor demektir.

“Serbest piyasa dışına çıkmadan problemleri çözme mücadelesini veriyoruz”

Cumhuriyetimizi kurduğumuzda dönemin şartları ve eğilimleri gereği önce devletçi ekonomiyi tercih ettik. Çok partili siyasi hayata adım atmamızın ardından karma ekonomiye geçtik. Özal ile birlikte de ülke olarak tercihimizi serbest piyasa ekonomisinden kullandık. AK Parti döneminde ülkemizi dünyaya açarak serbest piyasa ekonomisini güçlendirdik. Bu sayede ülkemizi büyütmek için ihtiyacımız olan yatırımları Türkiye’ye çekmeyi başardık. Ülkemizi 3.5 kat büyütürken satın alma paritesine göre dünyanın 13., milli gelire göre de 17. ekonomi haline getirdik. Türkiye’nin bugün de tercihi serbest ekonomiden yanadır. Serbest piyasa dışına çıkmadan problemleri çözme mücadelesini veriyoruz.

“Ülkemize yönelik gizli açık saldırıların ne demokrasideki eksiklerle ne de serbest piyasa ile ilgilisi yok”

Son dönemde karşılaştığımız hadiselere baktığımızda ülkemize yönelik gizli açık saldırıların ne demokrasideki eksiklerle ne de serbest piyasa ile ilgili olmadığını görüyoruz. Finans ve üretim alanındaki yatırımlarda dolaşımdaki paralar belirli merkezlerde toplanmaya başladı. Yatırımlardaki daralmayı bu eğilimden dolayı anlayışla karşılayabiliriz.

Mesele demokrasi veya serbest piyasa ekonomisi olmadığına göre burada bir başka durumla karşı karşıyayız. Elbette bunları söylerken demokrasimizi daha ileriye taşımak, ekonomimizi geliştirmek için atmamız gerektiğini biliyoruz.

İhracat ve ithalat gibi dışarıyla işi olmayan hiç kimsenin dövizle yolu kesişmemeli” 

Zor dönemler, zor kararlar vermeyi gerektirir. Cumhurbaşkanı olarak şahsımın koordinasyonunda ekonomi yönetimimiz başta olmak üzere kurumlarımızla gece gündüz çalışıyoruz. Döviz kurundaki dalgalanmayı önlemeye yönelik pek çok tedbiri hayata geçirdik. Önümüzdeki günlerde yeni adımlarımız olacak. Örneğin esnafların bir kısmını yakından ilgilendiren dövizle kira konusunu kökten çözüyoruz. Dün akşam imzaladım, hayata geçiyor. İhracat ve ithalat gibi dışarıyla işi olmayan hiç kimsenin dövizle yolu kesişmemelidir.

65 milyar liralık yatırımla hayata geçirilmesi beklenen Kanal İstanbul projesi iptal olabilir mi?

Ekonomi yönetimimiz başta olmak üzere ilgili kurumlarımızla gece gündüz çalışıyoruz. Dövizle kira konusunu kökten çözüyoruz. Dün akşam imzaladım ve resmi gazetede yayımlandı ve şu anda hayata geçiyor. Kamu tarafında ciddi bir tasarrufa gidiyoruz. Geniş bir tasarruf tedbirini hayata geçiyoruz. Kamudaki araçları hem sayı hem nitelik olarak sınırlandırıyoruz. Personel alımında da dikkatli davranıyoruz. Emekli olan kadar kişiyi alabiliriz ama daha fazlasını almayacağız. İsraf ekonomisi değil, üretim ekonomisine geçiyoruz. Yatırımlar konusunda da çok önemli kararlar aldık. Elimizdeki kaynakları önceliği bitmeye en yakın projelere vererek kademe kademe kullanacağız.

Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi”

Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur. Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız.

“Merkez Bankası’nın açıkladığı enflasyon oranını tutturduğunu görmedim”

Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır. Faiz ve enflasyon bir sebep netice ilişkisi olarak masaya yatırdığınız zaman, faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Ama yok enflasyon sebeptir faiz neticedir diyorsan, bu işi bilmiyorsun arkadaş. Faizin oranını sen tespit edersin ama enflasyon kendi oluşur. Bugüne kadar Merkez Bankası’nın açıkladığı enflasyon oranını tutturduğunu görmedim.

Şu anda ben teori konuşmuyorum. Biz pratiğini yaşadık, dünyayı yeniden keşfetmemize gerek yok. TÜSİAD kendileri söylüyor, “Faiz çok yüksek” diye. Ben de diyorum ki bu yüksek faizi düşürelim ya. Geçenlerde baktım, bir reel sektör temsilcisi soruyor “Başkanım, yüzde 42 faiz istediler benden”. Ne kadar için? “5 milyon lira için.” Şimdi bir özel sektör bankası yüzde 42 faiz isterse ayakta durabilir mi? Bu dönemde döviz bahanesiyle sattıkları ürüne hiç alakası olmadığı halde zam yapanlar, iflah olmayacaktır ve helal-haramı ayırt etmeyenler ahi olamaz. Eğer ahilik kurumu yaşasaydı bu zam yapanları falakaya yatırırlardı.”

Kanal İstanbul için “yap-işlet-devret” komisyondan geçti

Kanal İstanbul Projesi teknik inceleme raporu: Tüm canlılarda sağlıksız su kullanımı yaygınlaşacak

National Geographic Kanal İstanbul’u yazdı: Çevre felaketi mi olacak?

TMMOB’den “Kanal İstanbul” raporu: Yaşamsal bir yıkım ve felaket!

[Özel Haber] Kanal İstanbul ÇED toplantısında içeride tartışma dışarıda protesto vardı

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

Kanal İstanbul projesinin ekolojik sonuçları ne olacak?

10 maddede Kanal İstanbul hakkında bilmeniz gerekenler – Pelin Cengiz

 

(Bloomberght, BBC Türkçe, T24)

Küresel İklim Eylem Zirvesi, San Francisco’da başladı

Dünyanın dört bir yanından eyalet başkanları, belediyeler, iş dünyası liderleri San Fransisco’da Küresel İklim Eylem Zirvesi (Global Climate Action Summit – GCAS) için bir araya geliyor. Liderler, iklim değişikliğine karşı mücadeleyi yeni bir seviyeye taşımak amacıyla toplanıyor.

 

Küresel İklim Eylem Zirvesi, Aralık ayında yapılacak ve Paris Anlaşması’nın uygulanması için kritik öneme sahip olduğu belirtilen COP24 toplantısı öncesinde düzenleniyor. 4000’i aşkın üst düzey katılımcının, 25 oturum ve 400 yan etkinlikte, 500’den fazla somut sera gazı emisyonu azaltım hedefi açıklanması bekleniyor. Zirve, 12 Eylül 2018 (dün) Türkiye saati ile 18:00’da başladı.

Küresel İklim Eylem Zirvesi’nde somut iklim eylemlerinin, küresel mücadeleye yarattığı fiili etkilerini gözler önüne sermesi ve geçtiğimiz hafta Bangkok’ta iklim müzakereleri yapan ülkelere, COP24 öncesi mesaj verilmesi planlanıyor.  Uzmanlar Bangkok’ta sınırlı da olsa önemli adımlar atıldığını ancak halen Paris Anlaşması’nın kurallar kitabının oluşabilmesi için önemli kararlar alınması gerektiğinin altını çiziyor.

Küresel İklim Eylem Zirvesi’ne katılanlar arasında ünlü isimler de bulunuyor. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, Michael Bloomberg, Christiana Figuarres, Al Gore, John Kery ve Çin Halk Cumhuriyeti İklim Özel Temsilcisi Xie Zhenhua da zirveye katılanlar arasında.

Küresel İklim Eylem Zirvesi’nin ilk gününden öne çıkan gelişmeler ise şöyle:

– Aralarında hükümetler, eyaletler, büyük şehirler ve iş dünyasının bulunduğu 26 organizasyon eş zamanlı olarak 100% sıfır emisyonlu araç hedefi açıkladı. Fosil yakıtsız temiz ve yeşil şehirler için deklarasyonu da açıklandı.

– Bankalar iklim riskleri için harekete geçti. 16 küresel banka, iklim risklerini daha etkin değerlendirmek ve kurumsal politikalarını iklim dostu hale getirmek için bir araya geldi ve taahhüt verdi. Bankalar arasında ANZ, Barclays, BBVA, BNP Paribas, Bradesco, Citi, DNB, Itaú Unibanco, National Australia Bank, Rabobank, Royal Bank of Canada, Santander, Societe Generale, Standard Chartered, TD Bank Group gibi kurumlar bulunuyor.

– İş dünyasının liderleri “ülkeler en geç 2050’de net sıfır emisyonu hedeflemeli” dedi. Üyeleri arasında, 3M, Unilever, Tesla, Sky Havayolları ve EDF gibi şirketlerin bulunduğu Corparate Leader Group tarafından 2050’de sıfır emisyon hedefi için bir görüş yayınlandı.

 

(Yeşil Gazete)

Carbon Tracker: 2020’lerde enerji talebindeki artış yenilenebilir enerjiden karşılanacak

Carbon Tracker inisiyatifi tarafından, 2020 Vizyonu: Fosil Yakıtların Düşüşü (Why You Should See Peak Fossil Fuels Coming) isimli rapor dün yayımlandı.

Rapora göre enerji talebi düşerken güneş ve rüzgar enerjisinin yaygınlaşması, fosil yakıtların büyüme payının tamamına el koyacak.

İklim Haber’de yer alan habere göre, Carbon Tracker stratejistlerinden ve raporun yazarı Kingsmill Bond, 2020’lerin, yenilenebilir enerjinin kaleleri birbiri ardına fethedeceği ve fosil yakıt talebinin düşüşe geçeceği yıllar olacağını söylüyor ve ekliyor:

“Bu durum birçok sektörde trilyonlarca dolar değerinde varlığın atıl kalmasına yol açacak ve ekonomileri petrole dayalı ülkelerin politika değişikliğine gitmediği durumda büyük ölçekli sorunlara yol açacak.”

Rapora göre enerji dönüşümünün büyük ölçekli etkileri olacak:

-Fosil yakıt sektörü tahminen 25 trilyon dolarlık altyapı yatırımı gerçekleştirdi ve finans sektörü büyük miktarda atıl varlığı sindirmeye çalışırken sistemsel risklerle karşı karşıya kalacak.

-Enerji dönüşümü bankacılık sektörü, sermaye varlıkları, ulaşım ve otomotiv sektörlerini geniş çapta etkileyerek, özkaynak endeksleri ve borç piyasalarının yaklaşık dörtte birini teşkil eden şirketleri doğrudan etkileyecek.

-Fosil yakıt ihracatı yapan ülkeler zarara uğrayacak. Rusya, fosil yakıt rantlarının GSYİH’nın en az %10’unu teşkil ettiği 12 ülkeden biri.

Bond, açıklamasında, “Fosil yakıt kullanımı 200 yıldır artıyor ancak artık yapısal bir düşüş eğilimine geçmek üzere. Neredeyse tüm sektörler bu geçişi yapabilmek için mücadele verecek. Bu şirketler fiyatlarda düşüş, artan rekabet, yeniden yapılanma, atıl varlık ve piyasalarda reyting indirimleriyle karşılaşmayı bekleyebilir” diyor.

BP, OPEC ve Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency, IEA) fosil yakıt talebinin düşüşe geçmesi için en az bir kuşak geçmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak DNV GL (Det Norske Veritas Germanischer Lloyd) gibi bazı uzman kuruluşların tahminleri fosil yakıt talebinin 2020’lerden sonra düşüşe geçeceği yönünde.

Rapor, fosil yakıt talebi için geri dönülmez eşiğin güneş ve rüzgar teknolojilerinin toplam enerji arzının yaklaşık %6’sını ve küresel elektrik arzının %14’ünü teşkil ettiğinde meydana geleceğini ortaya koyuyor. Bunlar birçok Avrupa ülkesinde görülen penetrasyon oranlarının çok daha altında.

Rapor, enerji dönüşümü için üç itici faktör tanımlıyor:

  1. Fotovoltaik güneş (PV), rüzgar enerjisi ve depolama maliyetleri hızla düşüyor ve teşvik olmadan fosil yakıtlarla rekabet edebiliyor. Maliyetler her iki kat kapasite artışı için yaklaşık %20 düştü ve bunun devamı öngörülüyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na (IRENA) göre, yenilenebilir enerji kaynakları 2020 yılına kadar dünyanın birçok bölgesinde fosil yakıtlardan daha ucuz olacak.
  2. Enerji talebinin büyümesindeki itici güç rolündeki gelişmekte olan piyasalar, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih ediyor. Bu piyasalar daha az sayıda kurulu fosil yakıt altyapısına sahip, enerji bağımlılıkları ve hava kirliliği artıyor ve yenilenebilir enerji kaynaklarının sunduğu fırsatlardan faydalanmaya hevesliler. Çin ve Hindistan şimdiden güneş ve rüzgar enerjisini fosil yakıtlara tercih ediyor. Çin 2012’de güneş ve rüzgar enerjisi kurulu gücünde ve 2016’da elektrikli araçlarda ABD’yi geçti. IEA önümüzdeki 25 yıl içinde enerji talebindeki artışın %27’sinin Hindistan ve %19’unun Çin’den kaynaklanacağını öngörüyor.
  3. Hükümet politikaları bu eğilimleri destekliyor. Bond’a göre, “Karbon emisyonlarını sınırlama ihtiyacı, temiz hava soluma arzusu ve enerji bağımsızlığı konusundaki azim, küresel ölçekte fosil yakıt endüstrisi üzerindeki düzenleyici baskıların artacağı anlamına geliyor”.

Rapor, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji teknolojilerine geçişi teşkil eden enerji dönüşümünün dört evresini tanımlıyor: “Yenilik”, “tavan yapma”, “hızlı değişim” ve “son aşama”. Rapor her ülkede, başta elektrik sektörü olmak üzere, her bir enerji talebi sektörünün bu aşamalardan geçtiğini ortaya koyuyor. Kış aylarında ısıtma ihtiyacı, uçak yakıtı ve yenilenebilir enerjinin aralıklı üretim yapan bir enerji kaynağı olması gibi zor konular, fosil yakıt talebinin tavan yapacağı tarihi ertelemeyecek ve bu konular muhtemelen dördüncü evre olan “son aşama”da talep düşüşe geçmişken ortaya çıkacak.

Carbon Tracker, enerji dönüşümünün ilk etkilerinin, talep tavan yaparken yerleşik sektörlerin etkilenmesiyle birlikte şimdiden hissedilmeye başlandığı konusunda uyarıda bulunuyor ve bunun sadece Avrupa elektrik piyasasında olmadığını da belirtiyor:

  • Avrupa ve ABD’nin bazı eyaletlerindeki kömürlü ve doğalgazlı termik santrallar ekonomik olmadıkları için kapatılmaya başlandı; Çin, son bir yıl içinde 100 GW kurulu gücünde kömürlü termik santralın yapımını durdurdu.
  • Dünyanın en büyük özel sektör kömür üreticisi Peabody Energy, küresel kömür talebinin tavan yapmasından iki yıl sonra, 2016’da iflas etti. Sektör, Hindistan ve diğer gelişmekte olan piyasalardan kaynaklanacağını düşündüğü talep için kapasite inşa etti ancak talep gerçekleşmedi.
  • 2017 yılında elektrikli otomobil sayısı 3 milyon olmasına rağmen (dünyadaki binek aracı sayısı 800 milyon), elektrikli otomobil binek aracı satışlarındaki büyümenin %22’sini teşkil etti ve 2020’lerin başlarında binek aracı satışlarındaki büyümenin tamamını teşkil etmesi bekleniyor. Bu durum, başlıca otomobil üreticilerinin elektrikli araç stratejilerine yeniden odaklanmalarına yol açtı ve 2018 itibarıyla elektrikli arabalara 90 milyon dolar değerinde yatırımı yapıldı.

 

(İklim Haber)

Teşvikler sonrası Almanya’daki çatı kurulumlarına bağlı enerji depolama birimi sayısı 100 bini geçti

Almanya’da çatı üstü güneş elektriği kurulumlarına bağlı enerji depolama birimlerinin sayısı 100 bini aştı.

Alman güneş enerjisi sektörü derneği BSW Solar tarafından yapılan açıklamaya göre 100 bininci sistem 28 Ağustos 2018 tarihinde Berlin’in Eichwalde ilçesinde devreye alındı.

Devreye alma işlem de Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanlığı, Parlamento ile ilişkilerden sorumlu Devlet Sekreteri Thomas Bareiß tarafından yapıldı.

İkinci 100 bin iki yılda devreye alınabilecek.

Almanya’da güneş enerjisi depolama sistemleri için 2013 yılında teşvik programı devreye alınmıştı.

2013-2017 yılında 83 bin civarında depolama sistemi devreye alınmıştı.

BSW Solar öngörüsüne göre bu yıl 40 binden fazla sistem kurulumu yapılacak, ikinci yüzbinlik kurulum ise iki yılın altındaki bir sürede tamamlanacak.

 

(Yeşil Ekonomi)

Engelsiz Yarışma filmleri belli oldu

Bu yıl altıncı kez izleyiciyle buluşacak olan Engelsiz Filmler Festivali’nde, ulusal ve uluslararası birçok festivalde yer alan 2017 yapımı 5 yerli sinema filmi “Engelsiz Yarışma”da izleyiciler ile buluşuyor.

Tolga Karaçelik’in Sundance’tan ödülle dönen filmi “Kelebekler” de Engelsiz Yarışma’da boy gösteriyor

2017 yılının ses getiren yerli yapımlarından derlenen Engelsiz Yarışma’da bu yıl Pelin Esmer’in yönettiği ve Şair Leyla’nın istemeden de olsa çıktığı yolculuğu farklı ve gizemli bir hale getirme çabasını anlatan“İşe Yarar Bir Şey”, Emre Erdoğdu’nun iki kardeşin dramatik hayatını anlatan “Kar”, Tolga Karaçelik’in babalarının vasiyetiyle bir araya gelen 3 kardeşin babalarını ve birbirlerini tanıma süreci anlatan “Kelebekler”, Ümit Ünal’ın katil olduğunu hünerli elleriyle kimseye belli etmeyen Neslihan’ın hikayesini anlatan “Sofra Sırları” ve Tayfun Pirselimoğlu’nun bir kıyı kasabasında yaşanan gizemli olayları kıyametin habercisi olarak gören ahalinin yaşadıklarını anlatan “Yol Kenarı”filmleri jüri ve sinemaseverlerin beğenisine sunulacak.

İlk kez görme ve işitme engelli sinemaseverlerin erişimine uygun olarak seyirciyle buluşacak olan filmlerin gösterimi sonrasında söyleşiler de gerçekleşecek. Film ekiplerinin katılımıyla gerçekleşecek söyleşilere işaret dili çevirmenleri eşlik edecek.

Beyazperde’nin 3 Önemli İsmi Jüri’de

Engelsiz Yarışma’nın bu yılki jürisinde ise oyuncu Nursel Köse, yönetmen Ramin Matin ve sinema yazarı Murat Özer bulunuyor.

Beyazperde’nin önemli isimlerinin belirleyeceği En İyi FilmEn İyi Yönetmenve En İyi Senaryo ödülleri ve Braille alfabesi ile de basılan pusulalarla seyirciler tarafından oylanarak belirlenen Seyirci Özel Ödülü, 20 Ekim Cumartesi akşamı Goethe-Institut Ankara’da düzenlenecek Ödül Töreni’nde sahiplerini bulacak.

Engelsiz Filmler Festivali bu yıl, 8-10 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi Sinema Salonu (SineBu), 12 – 14 Ekim tarihleri arasında Eskişehir’de Taşbaşı Kültür ve Sanat Merkezi (Kırmızı Salon), 17 – 21 Ekim tarihleri arasında ise Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut’te gerçekleşecek.

m Gösterim ve Etkinlikler Ücretsiz

Engelsiz Filmler Festivali her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunuyor. Puruli Kültür Sanat tarafından düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nin ana destekçisi ise Açık Toplum Vakfı.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Yavru kediye cinsel istismar davası yarın görülecek

Geçtiğimiz Haziran ayında İstanbul’un Eyüp ilçesinde yaşanan yavru kediye cinsel istismar olayı tüm Türkiye’yi sarsmıştı.

Tecavüze uğradıktan sonra yaşamını yitiren yavru kedinin davasının üçüncü duruşması 13 Eylül’de (yarın) görülecek.

Tecavüzden tutuklanan B.Ç, Çağlayan’daki İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde üçüncü kez hâkim karşısına çıkacak.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) açıklama yaparak, “Her gün cinsel şiddete maruz bırakılan tüm hayvanlara adalet aramak için hayvan hakları savunucuları yavru kediye tecavüz davasının üçüncü duruşmasında buluşuyoruz. 13 Eylül (Perşembe), saat 15.00’ı ajandanıza, takviminize lütfen not edin. Cinsel şiddet; hayvana tecavüz, işkence SUÇTUR! Ertelemesiz hapis cezası istiyoruz!” ifadesini kullandı.

Davanın müdahilleri arasında Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Hayvanlara Adalet Derneği, Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu, Marmara Hayvan Hakları Federasyonu bulunuyor.

 

(Yeşil Gazete)