Ana Sayfa Blog Sayfa 2726

MHP İstanbul’da yok

Bahçeli, yerel seçimlerde kazanamayacakları için İstanbul’dan aday çıkarmayacaklarını söyledi, ‘hibe uçağın’ kabul edilemeyeceğini vurguladı.
AKP’ye “Cumhur İttifakı’nın yerel seçimlerde de devam etmesi” yönünde çağrıda bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gazetecilerle önceki gün akşam yemeğinde bir araya geldi. Üç büyük ille ilgili stratejisini açıklayan Bahçeli, “ MHP ’nin İstanbul’da bir aday çıkararak, kendi kendini kandırarak, Türk siyasetinde varlığını devam ettiremeyeceğini” söyledi. Bahçeli’nin konuşmasından satır başları şöyle:

-Yerel seçimler sistemin izdüşümü: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi artık geri dönülmez bir yoldadır. Bu anlayışı sürekli kılabilmek için yerel yönetimler sistemi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kalıcı olabilmesi için “izdüşümü olan” bir seçimdir. Sistemin meşruiyetini tartıştırmayacak bir sonucun elde edilmesi lazımdır.

-Safız ama aptal olmadığımızı göstermeliyiz: Köklü bir yapısı olan MHP, 2004 yılında aldığı belediyeleri koruyabilmeli ve mümkün olduğu kadar da sayısal yönden artırabilmeli. Türkiye’de bazı çevreler ‘Cumhur İttifakı’nın devamını istiyor. Eğer bir görüşme ortamı çıkarsa MHP stratejisini daha açık ayrıntılı anlatabilir. Ama herkesin pusuda olduğu ortamda, biz herhalde safız ama aptal olmadığımızı da göstermeliyiz. Görüşme talebimiz henüz daha doğmuş değil. Bazı kişiler partilerin yetkilileri bir araya gelebilir mi sorusunu soruyor. Evet, gelebilir.

-CHP hemen ilan etsin (Mansur Yavaş’ın adaylığı): Şimdi MHP’de karşılığı kalmamış insanları karşılık olarak takdim ediyorlarsa, bu bizi memnun kılar. CHP hemen bunu ilan etsin. Biz kendi gücümüzü çok daha iyi toplarız. Bununla MHP’nin kafasını karıştıracaklarını zannediyorlarsa, MHP’nin kafası öyle kolay kolay karışmaz.

-Yel kayadan bir şey almaz (İki tarafın da aday çıkarması ittifakın ruhu zedeler mi?): Zedelenmez. Bu bir seçimdir. Onlar çıkarır, yoksa biz de çıkarırız. Bizim çıkardığımız yerlerde onlar da çıkarabilir. “Hadi gelin, bir aday etrafında bütünleşelim” denilebilir. Bunlar hep konuşulur. Yel kayadan bir şey almaz. Sistemden geri dönüş olmaz. Olursa çok büyük kaoslar yaşanır. O sebepten ne gerekiyorsa yapılacaktır.

-Af ayrı, ittifak ayrı (Af konusu): Hiç tesir etmez. İttifak bunların varlığı üzerine kurulmuş değil ki ayrışma olsun. (Ekonomi ve yerel seçimler) Ekonomi politikasındaki tedbirler geciktiği takdirde sonucu mahalli idareler seçimlerine değişik şekillerde yansır. Bunun önlenmesi lazım. Ekonomide çözüm her zaman mümkündür. Çözümsüzlük ise büyük bir kaos yaratır. Türkiye çökmedikçe ekonomideki bu tür çözümsüzlük Türkiye’yi çökertmez.

– İstanbul’da aday çıkarmayız ( Aday çıkarmama olur mu?): Biz adaylarımızı çıkarırız ama aday çıkaracağımız yer olur, çıkarmayacağımız yer olur. İstanbul’da çıkarttığımız adayların ne kadar oy aldıkları belli. Kazanamayacağınız yerde bir aday çıkarıp, “Bizim de adayımız var” demenin bir manası var mı? Gerçekçi davranıyoruz. MHP , İstanbul’da bir aday çıkartarak kendi kendini kandırarak Türk siyasetinde varlığını devam ettiremez.

-CHP millete iade etmeli (İş Bankası hisseleri): CHP’nin Atatürk’ün mirası diye nitelendirilen yüzde 28’i Türk milletine iade etmesi lazım. Atatürk’ün gerçek varisi Türk milletidir. Herhangi bir kurum ve kuruluş değildir. Bunu Türk milletine iade ettiğini beyan etsin, mesele kalmaz.

-Türk devleti hibe kabul etmez (Katar’ın hibe ettiği uçak): Türkiye Cumhuriyeti devleti hibe, hediye kabul etmez. Türkiye’de uçak ihtiyacı varsa, bunun piyasası neredeyse kendi kaynaklarıyla almayı tercih etmelidir. Bu Türk milletinin kabul edeceği bir durum değil. Tayyip Erdoğan’ın da bunu kabul etmemesi gerekir.

-Tehlikeli sularda yüzüyor (Kemal Kılıçdaroğlu’nun 4. devrim açıklaması): Tehlikeli sularda yüzüyor. Dördüncü devrimden neyi kast ediyorsa bize açıklasın. Halk hareketinden de neye hevesleniyorlarsa, bilmemiz lazım. Eğer Gezi gibi bir olayı kast ediyorlarsa, o bir defa yüzlerine güldü; ikinci defa güldürmez. Bu sevdadan vazgeçsinler. Daha geniş düşünüyorlarsa 15 Temmuz’u iyi anlasınlar, 18 Temmuz iddiasından vazgeçsinler.

-Af teklifi: 24’ünde tasarıyı Meclis’e sunuyoruz. Son rötuşları yapılıyor. Uzlaşmayla çıkması gerekiyor. Tasarıyı verdikten sonra kamuoyuna yansıyan metin üzerinde görüşmekte fayda var.

Aydan Çelik ve annesinden Süslü Kadınlar Bisiklet Turu 2018’e davet!

2013 yılında İzmir’de Dünya Otomobilsiz Kentler Günü’nde ilk kez yapılan Süslü Kadınlar Bisiklet Turu, (SKBT) bu yıl altıncı kez 23 Eylül Pazar günü 60’dan fazla şehirde eş zamanlı olarak gerçekleştiriliyor.

2018 turunun gerçekleştirileceği şehirler ile tur sorumlularına dair bilgiyi bu bağlantı üzerinden edinebilirsiniz.

Dünya Otomobilsiz Kentler Günü kapsamında 2013 yılından bu yana Türkiye çapında düzenlenen Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nun fikir annesi ise İzmir’de yaşayan öğretmen Sema Gür. Gür, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nu Pınar Pinzuti ile birlikte koordine ediyor.

Aydan Çelik ile annesinden tura davet mesajı

2018 turunu daha geniş bir kesime duyurmak için birçok ünlü isim sosyal medya hesaplarından paylaştıkları videolarla tüm kadınları süslü kadınlar bisiklet turuna davet etti. Bu ünlülerden birisi de bisiklet manifestosunun yazarı, SKBT’nin sevimli logosunun çizeri dostumuz Aydan Çelik.

Aydan Çelik, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu davetini annesi ile birlikte yaptı (Davet videolarını bu ve bu bağlantılardan izleyebilirsiniz)

Çelik, annesi Göşeğağ hanım ile birlikte kamera karşısına geçti. Aydan Çelik’in annesi Göşeğağ Çelik, “Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılmayı unutmayın” mesajını iletirken Çelik ise, “Whells of Change” kitabı ile yaptığı çekimde “Türkiye’nin en renkli bisiklet turu Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılmayı unutmayın” çağrısında bulundu.

2017 turunun kısa hikayesi

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu

Pınar Pinzuti, 2016 yılındaki turun ardından, “Süslü kadınlar, belediyeden ne istiyorlar?” başlıklı yazısında amaçlarının ne olduğunu aktarmış ve turu 3 başlık altında özetlemişti.

“2013 yılında İzmir’de bir araya gelip eylem yaptığımızda 3 farklı konuyu gündeme getirmiştik:

1- Etkinlik Avrupa Hareketlilik Haftasında yapılacaktı. Ülkemizde bu haftanın varlığından haberi olmayanlar çoktu. Hareketlilik haftası kısaca, bir yerden başka bir yere motorla değil kendi gücünle git demektir.

2- Etkinlikte özellikle Dünya Otomobilsiz Kentler Günü‘nün altı çizilmişti. Ne demekti acaba? Merak edenler araştırmış ve çeşitli ülkelerde yılda bir gün kent merkezlerinin motorlu araçlara kapatılıp insanlara bırakıldığını öğrenmişti.

3- Bisikleti ulaşım amaçlı kullanan herkes için güvenli bisiklet yolları istemiştik.”

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na dair merak edilenler

SKBT’ye dair en çok dile getirilen sorulara resmi siteden şu şekilde yanıt verilmiş.

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nu neden yapıyoruz?

*Süslü Kadınlar Bisiklet Turu bir farkındalık etkinliğidir; bisiklet sürüşü belediyenin ve bakanlığın dikkatini çekmek için “süslü” olarak yapılmaktadır.  Bisikletle güvenli bir şekilde ulaşımını sağlamak isteyen kadınların bisiklet yolları ve hizmetleri talebini eğlenceli bir şekilde iletmesidir.

Süslü Kadınlar Bisiklet Turuna Katılmak istiyorum ama bisikletim yok? 

*Ne yapacağım? Arkadaşınızdan bir bisiklet ödünç alabilir veya beğendiğiniz bir bisikleti kiralayabilirsiniz. Veya kendinize bir iyilik yapıp bir bisiklet satın alabilirsiniz. Detaylar burada, tıklayın.

Tura çocuğumla birlikte katılabilir miyim? 

*Elbette ama lütfen önce bu yazımızı okuyun.

Tura erkekler katılabilir mi? 

*Erkekler fotoğraflarımızı çekmek ve bize destek olmak için tura katılabilirler ama bir kaç şartımız var. Lütfen bu yazıyı dikkatle okuyun.

 

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Enis Berberoğlu tahliye oldu

Maltepe Cezaevi’nden çıkan Berberoğlu, “Beni mazur görün birkaç gün aileme, partime danışayım, bundan sonraki hareket tarzımı anlayayım” diyerek ayrıntılı açıklama yapmadı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu Yargıtay’ın tahliye kararı sonrası Maltepe Cezaevi’nden çıktı.

Berberoğlu cezaevi çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtladı ve şu açıklamayı yaptı:

“CHP milletvekili olarak Maltepe Cezaevi’ne girdim, yine bir milletvekili olarak çıkıyorum. Yaşadığım aşağı yukarı 16 aylık süreç, üzerinde düşünülecek, Türkiye’nin karar vermesini gerektirecek bir süreç.

“Beni mazur görün birkaç gün aileme, partime danışayım, bundan sonraki hareket tarzımı anlayayım. İlginize çok teşekkür ederim, eski meslektaşlarım. Medyanın beni Maltepe Cezaevi’nde hiç yalnız bırakmadığının farkındayım.”

Gazetecilerin biraz daha “Neler söyleyeceksiniz” diyerek açıklama yapması ısrarı “Söyledim zaten (Gülüşmeler). Arkadaşlar 16 aydır tecritte yaşıyorum, dolayısıyla az konuşmaya alıştım artık. Siz de alışın” dedi.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bugün 17.40 sularında Berberoğlu’na, durdurulan MİT tırları görüntülerini eski Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a ilettiği iddiasıyla yargılandığı davada, “gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçundan verilen 5 yıl 10 ay hapis cezasını onadı, milletvekilliği sona erinceye kadar cezasının infazının durdurulmasına ve salıverilmesine karar verdi.

Durdurma kararı yasama dokunulmazlığı gerekçesiyle verildi.

Aynı talebi Yargıtay 16. Ceza Dairesi 20 Temmuz 2018’de reddetmiş, dosya, bir üst mahkeme olan 17. Daireye gönderilmişti. 17. Daire de bu talebi esastan incelememe yönünde karar almıştı.

 

(Bianet)

BIFED (Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festival) finalistleri belirlendi

Bozcaada Belediyesi ve tüm Bozcaadalıların katkılarıyla bu yıl 10 – 14 Ekim tarihleri arasında 5. Kez gerçekleştirilecek olan ve medya sponsorları arasında Yeşil Gazete’nin de bulunduğu Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) Uluslararası Yarışma ve Gaia Öğrenci Ödülü  finalistleri belirlendi.

 

Festivale 56 ülkeden 260’ın üzerinde film başvurdu. Dünyanın dört bir yanından doğanın ve insanlığın ortak soru ve sorunlarını kendi dillerinde, kendi üsluplarıyla anlatan veya çözüm arayan muhteşem filmler arasından 11 film Uluslararası Yarışma ve 7 film Gaia Öğrenci Ödülü için seçildi. 

BIFED2018 Uluslararası Yarışma Finalistleri

Dönüş,  Avustralya, Fildişi Sahilleri, Fas, Mülteci, 83′, 2018, David Fedele & Kumut Imesh

Astral, İspanya, 101′, 2016 Jordi Évole & Ramon Lara

Ütopya Zamanı, Avusturya, 91′, 2018 Kurt Langbein

Süt Sistemi,  Almanya, İtalya, 91′, 2017 Andreas Pichler

Yeşil Yalan,  Avusturya, 97′, 2017 Werner Boote

Öfke Tarlaları,  Fransa 72′, 2018 Anne Gintzburger

Dalıp Gidin Şu Parlak Işıklara Güzellerim Avusturalya, 128′, 2017 Jordan Brown

Eski Evler ve Kara Yemişler, Türkiye, 78′, 2018 Engin Yıldız

Altı Dolarlık Bir Fincan Kahve, Kanada, 70′ 2018 Andres Ibañez & Alejandro Diaz

Anote’nin Gemisi, Kanada, 77′ 2018 Matthieu Rytz

BE’ JAM BE Hiç Bitmeyen Şarkı Fransa, İsviçre, 85′, 2017 Caroline Parietti & Cyprien Ponson

 

BIFED2018 Gaia Öğrenci Ödülü Finalistleri

 Kirli Su, Myanmar, Almanya, 13′, 2017 Ko Kyaw So

Otlak, Fransa, 32′, 2018 Greta Loesch

Modifiye Edilmiş, Kanada, 87′,2017 Aube Giroux

Savrun, Türkiye, 16′, 2017 Hakan Yıldırım & Onur Coşkuner

Kül Kent,  Türkiye, 29′, 2018 Tolga Barman

Denizi Olmayan Balıkçılar, Amerika, 20′, 2016 Lucas Bonetti

İnekler ve Kraliçeler,  Portekiz, 38′, 2018 Laura Marques

BIFED’de filmler dışında da pek çok etkinlik var

Festivalde film gösterimlerinin yanında Belgesel, Çevre ve Ekoloji konularını birleştiren etkinlikler ve eğitici, öğretici ve eğlenceli çocuk programı da yer alacak.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve program ilgili bilgileri sosyal medya hesaplarından ( facebook / twitter / instagramda takip etmek mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

Minye, piramitler, üçüncü havalimanı – Osman Özarslan

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,

kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar

altınlar içinde yüzen Lima’nın?

Ne oldular dersin duvarcılar

Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!

Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?[1]

1960’larda, Mısır ve Türkiye, militer modernizm bakımından birbirine benzeyen iki ülkeydi. Belki bundan olsa gerek, Hekimoğlu İsmail namıyla maruf Ömer Okçu, 1967 senesinde, Minyeli Abdullah[2] isimli kitabında, bir alegoriyle, mekân olarak Türkiye’yi değil, Mısır’ın Minye kentini kullandı. Kitapta konu edilen Abdullah’ın hamallıktan başka bir geçim kaynağı yoktur ve maişetini alın teri ile helalinden kazanmaktadır. Ne var ki, dindar bir insan olan Abdullah, Müslümanlığını sahih bir şekilde yaşamaya çalıştığı için defaaten Baasçıların zulmüne uğrar, hapis yatar, ailesi parçalanır ama gene de bildiğinden şaşmaz, dünya malına aldanmaz, boğazından haram lokma geçmediği gibi, kazandığı parayla iki tane de yoksul çocuğu üniversiteden mezun olana kadar okutur.

Gerçekten, önünde saygı ile eğilinecek bir ehl-i tarik hikâyesi.

Kitap yüzünden Hekimoğlu İsmail pek çok kez kovuşturmaya uğrar, meşhur TCK 163’ten cezalar alır, kitapları toplatılır ama her şeye rağmen, Minyeli Abdullah’ın affektif hikâyesi (korsanlar hariç) 80 civarında baskı yaparak, yüzbinlerce insana ulaşır.

Şimdi, yüzbinlere ve milyonlara ulaşması beklenen bir başka proje daha var, Üçüncü Havalimanı.

Sultanlar gibi, birinci, ikinci üçüncü diye sayılması bir saltanat işareti olsa da, ismini bilmiyoruz henüz, bir de yapımında kaç kişinin öldüğünü ve yaralandığını. Yapımında, en az 37 kişinin öldüğü söyleniyor ama bu kesin değil, çünkü, örneğin, İstanbul’da hafriyat kamyonlarının yarattığı terörün bir kısmı bu havalimanından dolayı ve kazalarda ölen, yaya ve sürücülerin hangileri üçüncü köprünün yan etkilerinden dolayı öldü, yaralandı belli değil. Ayrıca, taşeron işyerlerinde, havalimanının 29 Ekim’deki açılışına yetiştirmek için yaratılan olağandışı mesailer ve sıkışık iş yükünden dolayı ölen var mı, yok mu, bunu da bilemiyoruz.

Maurice Halbwachs[3] hafızanın kolektif bir şekilde üretildiğini ve bunun da, meydanlar, anıtlar, şehirler gibi materyal alanlar üzerinden gerçekleştiğini söyler, Pierre Nora[4] ve David Harvey[5], Halwbachs’ın söylediğine katılır ve geliştirir, hafıza mekânlarının oluşturulması yalnızca mühendislik ve estetik meselelerden dolayı değil, farklı sınıfsal, ulusal, dinsel, coğrafi (Laz müteahhit gerçeğini unutmayalım) arka planlardan gelen farklı iktidar blokları ve farklı kültür gruplarının çatışma alanlarıdır.

Bu yüzden, Yael Navarro Yashin’in[6] dediği gibi, kamusal alanların, kent meydanlarının sürekli olarak farklı iktidar gruplarınca fethedilmesi gerekir. Bilhassa Türkiye’de, hükümeti ele geçiren devleti de ele geçirmeye çalışır ve bunun alameti farikası olarak, kamusal alanların devletlu yüzüne kendi simasını iliştirmeye çalışır. Elbette bunun rant ile bir alakası var, ama bir iktidar, kent meydanlarını kendi ideolojik, sınıfsal habitusuna uygun bir şekilde tanzim ettikten sonra, memleketin ruhunu ele geçirmiş olduğunu düşünüyor.

Fakat, kentlerin meydanlarının, kamusal alanlarının, resmî binalarının ve inşaat formunun belirli bir habitusa göre düzenlenmesi eninde sonunda bu dünya ile ilgili bir şey. Kamusal yapıların, anıtların, meydanların düzenlenmesinde, tanrılarla yarışmak, siyaseti seküler alandan çıkartıp ilahiyat düzlemine taşımak, geçtiğimiz yüzyılın Antik Mısır, Roma ve Yunan medeniyetlerinden kopyaladığı bir marazdı.

Fakat, insanların ama özellikle kralların, ruhbanların ve zenginlerin tanrılarla yarışma olmasa bile en azından onlarla boy ölçüşme ve hiç olmazsa ahir dünyada, ölümsüz olmayı arzulaması, insanlık tarihi ile yaşıt ama sistematik bir fikir olarak ortaya çıkıp uygulamaya dökülmesi, Antik Mısır dönemine ait bir yaklaşım. Bu dönemde sistematik hale geliyor çünkü, öncelikle geniş küp biçimli mezarlar giderek büyüyor ve piramit biçimli mezarlar ortaya çıkıyor; buna koşut olarak da, vücudun sıvısını alıp, zift ile körleyip şimdiki sargı bezlerine benzer dokumalarla sarıp mumyalamak ve piramitlerin içinde sonsuzluğu beklemek bu dönemde ortaya çıkıyor.

Piramitler, modern çağın çok satan kelimesi “giz” olarak kaldı yıllarca. Eric Von Daniken, uzaylılar yaptı dedi, kimileri kayıp uygarlıklardan bahsetti. Hikmet var bu işte diyenler de çoktu. Piramitlerin gizemi, insan ötesi gizlere bağlandıkça, ben kendi adıma, Firavunların istediklerini başardıklarını, tanrı olamadılarsa bile, insan havsalasının ötesine geçtiklerini düşündüm hep.

Son, on beş-yirmi yılın çalışmaları gösterdi ki, basit inşaat hileleri (taş blokları yüksek noktalara taşımak için kum rampası ve kızak kullanmak, 800 kilometre öteden taş blokları, Nil Nehri üstünde getirip yapılan piramidin önüne kadar yapay kanal inşa etmek vb.), gelişmiş matematik bilgisi ve bildiğimiz çıplak insan emeğinden başka bir şey yoktu ortada. Bir piramidin yapımı, on yılları, yüz binlerce ton taşın belirli bir mühendislik nizamıyla üst üste konulmasını, binlerce işçinin askerî bir disiplinle çalıştırılmasını, bu çalışmayı sağlayacak kamu nizamını ve hem kamu nizamını hem de işçilerin karnını doyuracak düzgün bir lojistik ve iaşe sistemini gerektiriyordu.

Buralarda çalışan kölelerin (Heredot köle diyor, kimi çağdaş kaynaklar ise işçi diyor), bazılarının mezarları geçtiğimiz günlerde bulundu, ağır yük taşımaktan tümünün omurgası eğilmiş, ya da Üçüncü Havalimanı’nda çalışan işçilerin dedikleri gibi “belleri bükülmüş”, istisnasız bütün işçilerin kemikleri en az bir kez kırılmış ve bazılarının taş blokların altında kalıp ezilerek öldükleri düşünülüyor (tıpkı havalimanı işçilerinin şantiyelerde ezildikleri gibi).

Tıpkı Üçüncü Havalimanı’nın 29 Ekim’e, erken seçimlerin ve geciktirilmiş bir krizin öncesine yetişmesi gerektiği gibi, Firavunların da aceleleri vardı; zira, bir isyan, Nil Nehri’nin mevsimsiz taşması, piramit yapımında çalışanları kasıp kavuran ani bir hastalık ya da bizzat firavunun kendisinin aniden ölümcül bir şekilde hastalanması ya da ölmesi, firavunun mezarının bittiğini görmesine mani olabilir, böylelikle onun da ölümsüz firavunlar vadisinde, diğer ölümsüzlerin yanındaki yerini almasını engelleyebilirdi.

Fakat, Üçüncü Havalimanı inşaatı ile piramitlerin yapımı tümüyle paralel gitmiyor, kimi farklar var; National Geographic’in[7] belgeseline göre, bu piramitlerde çalışmak bir tür dinsel görev, ölenler bir tür şehit, yaralananlar ise gazi statüsünde oluyorlarmış, bu yüzden diğer Mısırlı yoksulların tersine bir mezarları, mezarlarında içine bira konulmuş testileri ve içinde ekmek olan çıkınları var. Firavunlar hiç olmazsa, kendileri için çalışırken ölen ve yaralanan işçilere saygı gösteriyorlarmış.

Aslında, bu piramitlerde çalışırken ölen ve saygıdeğer bir mezara sahip olan işçilerin mezarları, bedenleri, Antik Mısır’dan inşaat ya resulullah diyen iktidar zevatına bir mektup gibi; çünkü, mezarlar Mısır’ın Minye şehrinde[8]… Belki, Hekimoğlu İsmail, alegorisini yaparken Minye şehrinde, piramit yapımında çalışanların olduğunu biliyordu ve memleketin firavunlarına, bir lokma bir hırka makamından kafa tutuyordu. Maişetini üç metre urgan ile kazanan Hamal Abdullah, bizim kardeşimizdir, Minye’de ve Üçüncü Havalimanı’nda ölenler de.

Fakat şu var, firavunlar öldü, ölürler de. Ölümsüz olan ise firavunluk; şimdi Minye’den Türkiye’ye değil, Üçüncü Havalimanı’ndan Minye’ye doğru bakarsak, firavun kimin istiaresi, kime yakışır bu çerçevede?

Cevap basit: Musa’nın sineği kimin burnunun deliklerine konduysa…


[1] Brecht, Bertolt. “Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiirinden.

[2] İsmail, Hekimoğlu. (1997) Minyeli Abdullah. İstanbul: Timaş Yayınları.

[3] Halbwachs, Maurice. (2016) Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri.  Ankara: Heretik Yayınları.

[4] Nora, Pierre. (2006) Hafıza Mekânları. Ankara: Dost Yayınları.

[5] Harvey, David. (2012) Paris: Modernliğin Başkenti. İstanbul: Sel Yayıncılık.

[6] Yashin, Yael Navarro. (2002) Faces of the State: Secularism and Public Life in Turkey. Princeton University Press.

[7]  Bu belgeseller youtube’dan izlenebiliyor; ilk bölümü şurada: https://www.youtube.com/watch?v=0LgmFrPvKJE

 

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

 

Osman Özarslan

Kömürlü termik santral tehdidine karşı Eskişehir’i korumak isteyenlerden ‘Çevre Şenliği’

Eskişehir Çevre ve Yaşam Platformu (ESÇEP), 22 ve 23 Eylül 2018 tarihlerinde kömürlü termik santral tehdidiyle karşı karşıya olan Eskişehir’de bir dizi etkinlikle ‘Çevre Şenliği’ düzenliyor.

Çevre Şenliği için farklı şehir ve ülkelerden konuşmacılar, iklim ve enerji uzmanları, yerel hareket ve sivil toplum temsilcilerini Eskişehir’e davet eden ESÇEP, tüm Eskişehir halkını hem tanışmak hem de son bir yıldır verilen çevre mücadelesi hakkında konuşmak için hafta sonu boyunca sürecek etkinliklere çağırıyor.

Hem Cumartesi hem Pazar günü devam edecek etkinliklerde, konusunun uzmanı birçok kişiyi dinleme imkânı var. Şenlik kapsamında, özellikle son romanlarında çevre konusunu edebiyata taşıyan yazar Buket Uzuner ‘ekokurgu’ üzerine konuşurken, iklim krizinin Türkiye
gündemine taşınmasına öncülük eden gazeteci-yazar ve radyo programcısı Ömer Madra iklim değişikliğinin küresel boyutunu anlatacak. Ayrıca şenlik, dünya çapında iklim değişikliği hakkındaki gelişmeleri takip eden Climate Tracker’ın (İklim Takipçileri) Almanya’daki kampanya sorumlularından Arthur Wyns’i de konuk edecek ve böylece kömür karşıtı mücadelenin küresel örneklerine de yer verilecek.

22 Eylül Cumartesi günü konferans ve konuşmaların gerçekleşeceği şenlikte, 23 Eylül Pazar günü ise Haller Gençlik Merkezi Parkı’nda interaktif açık hava etkinlikleri, atölye ve oyunlar gerçekleşecek.

Eskişehir Çevre ve Yaşam Platformu sözcüsü Selim Kurnaz tüm Eskişehir halkını Çevre Şenliği’ne beklediklerini ifade etti ve termik santral karşıtı mücadele için dayanışma çağrısında bulundu: “Emeklerimizle güzelleştirdiğimiz Eskişehir’in kömürlü termik santralle kirlenmemesi için toplanırken, Çan Termik Santrali’nde geçtiğimiz gün meydana gelen kazanın üzüntüsünü de yaşıyoruz. Tüm etkilerinin yanı sıra kazalarla da gündeme gelen kömürlü termik santrallerin bir fazlasını ne Eskişehir’de ne Türkiye’nin başka bir yerinde istemediğimizi hatırlatırken sizleri de Eskişehir’le dayanışmaya bekliyoruz” dedi.

Etkinlik programı:

22 Eylül Cumartesi, Yer: Haller Gençlik Merkezi Konferans Salonu

10.00-10.30 Açılış konuşması

10.30-11.30 Buket Uzuner – Edebiyat ve çevre; Dünyanın Nefesi HAVA

11.30-12.30 Ömer Madra – İklim krizi

12.30-13.30 Öğlen Yemeği Arası

13.30-15.30 -Kardelen Afrodit Adsal – Artur Wyns – Deniz Selkan Polatkan Avrupa’da Enerji Dönüşümü, Moderatör: Ümit Şahin

15.30-15.45 Kahve Arası

15.45-16.45 Özgür Gürbüz, Gamze Varol, Barış Doğru – Kömür Mücadelesi ve İklim Krizi

16.45-17.00 Kahve arası

17.00-18.00 Nezahat Akişli, İsmail Atal, Süheyla Doğan, Mustafa Tuncaeli – Yerel Hareketler ve Kazanımlar

18.00-19.00 ESÇEP- Eskişehir’de kömür

23 Eylül Pazar, Yer: Haller Gençlik Merkezi Parkı

Başlangıç 11.30 / Bitiş 14.00

Açılış Oyunu (Ice breaker) – (Eski Tiyatro Grubu)

Atölyeler ve Oyunlar:

VelESBİD Derneği – Bir Tur Versene

LARPES – Rol Yapma Oyunu

Ekolojik Yaşam Topluluğu (tohum topu, kompost, sabun) Atölyesi

Yeryüzü Derneği – Haller Kuşu (15 Kişi)

Yeryüzü Derneği – Renkli Hayvanlar (15 Kişi)

Greenpeace – Çocuklar için Hayvan Hakları Atölyesi

Greenpeace – Çocuklar için Geri Dönüşüm Atölyesi

14:00-14:30 | Soytarı Tiyatro MiniDisko

14:30-15:30 | Oldcity Afrikalı Dans Grubu ve Müzik Grubu (İnsan Kaynağını
Geliştirme Vakfı-Eskişehir)

 

(Yeşil Gazete)

‘Orman yok etmenin karşılığı ağaçlandırma değil’

Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.

Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete ortaklığında bu soruna el atalım, gündeme taşıyalım istedik.

Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.

Dosya kapsamında Seçil Türkkan, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Profesör Doğanay Tolunay ile görüştü

***

Türkiye orman zengini bir ülke gibi dursa da gerçeklik öyle değil. Orman miktarımız yüzölçümünün yüzde 28’i gibi hesaplansa da, uluslararası standartlara göre yüzde 16’da. Prof. Doğanay Tolunay, enerji projeleri, yapılaşma gibi nedenlerle yok edilen ormanların yerini ağaçlandırmanın tutmayacağını söylüyor

SEÇİL TÜRKKAN

***

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Profesör Doğanay Tolunay’ın çalışma alanları toprak ilmi, ekoloji ve iklim değişikiği. Tam da bu alanları konuşmak için bu yüzden oldukça doğru bir isim. Prof. Tolunay günümüzde ormanlık alanların yok edilmesine karşılık ağaç dikilmesinin birbirinin yerine asla geçmeyeceğini belirtiyor. Böyle bir durumda yeni ağaçlık alanın ormana dönüşmesi eğer şanslıysanız 20-30 yıl. Her istediğiniz alana da ormanlık yapamazsınız zaten. Toprağın şartlarının buna uygun olması gerekir.

Türkiye, orman konusunda zenginmiş gibi gözükse de, durum böyle değil. Türkiye’de orman miktaro yüzölçümümüzün yüzde 28’i gibi değerlendirilse de bu alanların uluslararası standartlardaki karşılığı yüzde 16. Bizim orman dediğimiz yüzde 12, uluslarası standartlara göre ağaçlık olarak kalıyor. Kaldı ki elimizde kalanları da yapılaşmaya açıyoruz. Prof. Tolunay son 5 yılda ormanlarda imar ya da enerji projeleri için verilen izin miktarının ağaçlandırılan alan miktarını aştığını söylüyor. Ormansızlatırma iklim değişikliği konusunda da önemli bir hızlandırıcı faktör.

Her yaz iklim değişikliği ile birlikte konuştuğumuz diğer mesele ise, orman yangınları oluyor. Prof. Tolunay, Türkiye’nin orman yangınları konusunda Akdeniz havzası ülkeleri arasında iyi bir sıralamada olduğunu belirtse de, Türkiye’nin önemli bir sorununun yangın için önleyici bir politika yürütmemek olduğu kanısında.

Prof. Tolunay ile, orman ekosistemini konuştuk.

>> İlginç bir dönemdeyiz. Türkiye’nin kadim ormanları devlet eliyle ortadan kaldırılırken, öte yandan her yer “ağaçlandırılıyor”. Ağaçlandırma ve ormansızlaştırma birbirini tolere eden olgular mı?

Profesör Doğanay Tolunay

Kesinlikle değil. Öncelikle orman bir ekosistemdir, ağaçlandırmaların ise ekosistem haline gelmesi için uzun bir zaman gerekir. Orman sadece ağaçlardan oluşmaz, ekosisteminde ağaçlar haricinde birçok hayvan ve diğer bitki türleri bulunur, ayrıca cansız öğeleri de vardır. İklim ve toprak yapısı çevresindeki diğer tarım ve mera alanlarından daha farklıdır. Orman ekosistemlerinde madde ve enerji döngüleri gerçekleşir. Bu döngüler sayesinde “ekosistem hizmetleri” üretilir. Ekosistem hizmetleri orman ekosisteminin sadece insanlara değil canlılara sağladığı faydalar olarak tanımlanabilir.

Örneğin ormanlar canlılara habitat oluşturur, yüzeysel akışı azaltarak selleri ve erozyonu önler, suyun toprağın içine sızmasını sağlayarak temiz su üretimine katkı da bulunur,ağaçlar fotosentezle oksijen üretir ve karbon depolar, insanlar ve diğer canlılar için gıda sağlar, habitat oluşturur. Bütün bu hizmetler de ormanın bir ekosistem olmasından kaynaklanır. Daha önce üzerinde orman olmayan bir yer ağaçlandırıldığında oraya sadece 5-10 cm boyunda fidanlar dikilir. Orman ekosisteminin diğer canlı öğelerini getiremezsiniz. Ağaç tepelerinin toprağı örterek oluşturduğu mikroiklimi, ya da ağaçlardan dökülen yaprakların ayrışıp humus oluşturmasını ve toprağın organik maddece zenginleşmesini sağlayamazsınız. Ağaçlandırılan alanların ekosistem haline gelmesi ve ekosistem hizmetlerini üretmesi için zaman gerekir. Bu zaman ağaç türüne göre değişir ama kabaca 20-30 yıl diyebiliriz.

ORMAN OLMAYAN ALANLAR, ORMAN GİBİ GÖSTERİLİYOR

>> Türkiye’de ormanlar nasıl kullanılıyor?

Orman Kanunun 16., 17. ve 18. Maddeleri ile kamu yararı adı altında birçok başka kullanıma izin veriliyor. Madencilik, yol, havaalanı, elektrik nakil hattı, enerji üretim santralları (HES, RES, termik santral, nükleer santral), boru hattı, üniversite, turistik tesis, katı atık bertaraf tesisi, cezaevi gibi onlarca örnek verilebilir. Bu izinler en fazla 49 yıllığına oluyor. Ancak çoğu izin süre bitiminde tekrar uzatılıyor. Orman Kanununa göre verilen izinlerin toplam miktarı 2017 sonu itibarıyla 651 bin hektara ulaştı. Bu rakama verimsiz orman alanlarında ceviz, badem, fıstık çamı gibi meyve ağaçları ile ağaçlandırma yapılması için verilen 135 bin hektar eklendiğinde ormanlardan verilen izinler toplam 786 bin hektara ulaşıyor. Orman olmayan bu alanlar envanterlerde orman olarak gösterilmeye devam ediyor çünkü Anayasamızın 169. Maddesi orman mülkiyetinin devredilemeyeceği ve orman sınırlarında daraltma yapılamayacağını açıkça belirtir.

AĞAÇLANDIRMADAN ÇOK ORMANSIZLAŞTIRMA UYGULANIYOR

>> Ağaçlandırmanın rakamları ne durumda?

Türkiye’de ağaçlandırma çalışmaları 1940’lı yıllardan beri yapılıyor. Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre 1980’lerde yıllık ağaçlandırma miktarı 100 bin hektarı aştı. 2004-2017 arasında ağaçlandırma miktarı 38 bin ha kadar. Aynı dönemde ormanlardan verilen izin miktarı ise 28 bin 500 ha olmuş. Son 5 yıl içinde ormanlardan verilen izin miktarı ağaçlandırılan alan miktarını aşmıştır. Son 5 yıl içinde yıllık ortalama 44 bin ha ağaçlandırma yapılırken, ormanlardan başka kullanımlara verilen izinler yıllık ortalama 45 bin ha olarak gerçekleşmiş.

>> Yunanistan yakın zamanda ciddi bir yangın atlattı. Türkiye’de de Orman Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre her gün pek çok irili ufaklı yangın çıkıyor. Bir röportajınızda, “Türkiye Yunanistan yangınlarından ders almalı” demişsiniz. Bu yönde bir gözleminiz var mı?

Başta Ege ve Akdeniz Bölgeleri olmak üzere ülkemiz orman alanlarının önemli bir bölümü iklim gereği büyük risk altında. Buna rağmen orman yangınları ile mücadele konusunda başarılı olduğumuz söylenebilir. Türkiye’de her yıl ortalama 2 bin 500 kadar yangın çıkıyor. Yanan alan miktarı ise 9-10 bin hektar. Bu rakamlar benzer ekolojik koşullara sahip Akdeniz ülkeleri ile karşılaştırıldığında oldukça düşük. Örneğin Portekiz’de yıllık ortalama 13 bin yangın çıkarken ortalama yanan alan miktarı 77 bin ha civarında. Orman Genel Müdürlüğü yangınlarla mücadeleye önemli bir bütçe ayırıyor. Ancak orman yangınları ile mücadelede genel strateji yangın çıktıktan sonra mücadele şeklinde.

Bugün insan-orman etkileşimi arttığı için ormanlarda yangın riski arttı. Bu etkileşimin artması, başka bir ifadeyle insanların orman içine daha fazla girmesi aynı zamanda yangınlardan etkilenecek insan sayısının da artması demek. Yunanistan’da yaşanan son orman yangını, orman içindeki yerleşimlerin oldukça fazla olması ve insanların yangın esnasında ne yapacağını bilmemesi nedeniyle çok fazla can kaybına neden oldu. “Türkiye Yunanistan yangınlarından ders almalı” derken ülkemizde de Ege ve Akdeniz sahillerindeki yerleşimlerin çoğunun ormanla iç içe olduğunu ve bu nedenle her an Yunanistan’da olduğu gibi bir felaketle karşı karşıya kalabileceğimizi vurgulamak istedim. Nitekim Yunanistan’daki yangından hemen sonra Mudurnu’da yerleşim yerlerine oldukça yakın bir yerde çıkan orman yangını yerleşim yerlerine sıçramadan durduruldu. Orman içinde ya da civarında yaşayanların öncelikle orman yangınlarına neden olan insan faaliyetleri, yangına müdahale ve yangından korunma yöntemleri konularında bilinçlendirilmesi gerekmekte. Aynı zamanda yangın çıktıktan sonra tahliye planları yapılması da son derece önemli. Ancak bu konudaki bilinçlendirme çalışmalarının oldukça eksik olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca son yıllarda aynı anda birkaç noktada çıkan yangınlarda da artış gözlenmekte olup, bu durum da yangınla mücadeleyi zorlaştırıyor.

ORMAN YANGINLARI İÇİN ÖNLEYİCİ POLİTİKA GEREKİYOR

>> Türkiye yangınlardan ders aldığını, bu yönde bir iradesi olduğunu nasıl gösterebilir? Neye ihtiyaç var?

Bunun için orman yangınlarıyla yangın çıktıktan sonra değil yangın çıkmadan mücadele etmek gerekli. Orman yangını çıkmadan mücadelenin yolu ise aynı önleyici hekimlikte olduğu üzere orman yangınları hakkında halkın bilinçlendirilmesi, ormanların öneminin anlatılması şeklinde olmalı. Bu bilinçlendirme çalışmaları orman yangınlarının yoğunlaştığı mayıs-ekim aylarından önce mart-nisan aylarında başlamalı. Televizyonlarda halen yayınlanan kamu spotlarındaki gibi yangın görüldükten sonra “Alo 177 Orman Yangın İhbar Hattı”nı arayın şeklinde değil yangın çıkmaması için yapılacakları anlatan kamu spotlarına ihtiyaç bulunmakta. Ayrıca orman yangın riski bulunan yerleşimler belirlenmeli, yangın esnasında yapılacaklar eğitimleri ve tahliye planları hazırlanmalı.

ORMAN MİKTARIMIZ ALT SIRALARDA

>> Türkiye’nin orman varlığını bulunduğumuz dönemde nasıl değerlendirirsiniz? Yapılaşma orman varlığını nasıl etkileyecek?

Türkiye’nin orman alanı 2015 yılı verilerine göre 22,3 milyon ha kadar. Bu da ülke yüz ölçümünün yüzde 28’ine karşılık geliyor. Dünya ortalaması yüzde 31. Dolayısıyla orman varlığımızın dünya ortalamasından düşük olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca orman varlığımızın yüzde 43’ü verimsiz orman olarak adlandırdığımız ağaçların oldukça seyrek olduğu, ormandan çok meraya benzeyen yapıdaki ormanlar. Uluslararası ormancılık literatüründe bu ormanlara orman denilmee daha çok “ağaçlık” olarak kabul edilmekte. Bu nedenle Dünya Gıda ve Tarım Organizasyonu gibi kurumların Türkiye ile ilgili orman verilerinde orman alanı 12,7 milyon ha olarak gösterilmektedir. Bu da ülke yüzölçümünün yüzde 16’sı kadar. Ama orman alanlarımız genel olarak artış gösteriyor. Orman alanlarındaki artışın nedenleri köyden kente göç nedeniyle ormanların genişlemesi, yapılan kadastro çalışmaları ile orman niteliğindeki ancak envantere girmemiş alanların kayıt altına alınması ve ağaçlandırmalar. 1946-2017 arasında 2,3 milyon ha kadar bir alan ağaçlandırılmış. Ağaçlandırmaların en yoğun yapıldığı dönem ise 1980’li yıllar. Bu dönemde toplam olarak 800 bin ha kadar bir ağaçlandırma yapılmış.

Ülkemizde ormanların doğrudan yerleşime ya da yapılaşmaya açılması suç. Ancak zaman zaman yapılan yasal düzenlemelerle ormanlardan açılan yerler orman dışına çıkarılmaktadır. Bunlardan en bilinenini kamuoyunda 2-B olarak bilinen Orman Kanunun 2. Maddesinin B bendine göre 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş orman alanları orman sınırları dışına çıkartılmaktadır. 2017 yılı sonu itibarıyla bu orman dışına çıkartılan alan miktarı 535 bin hektara ulaşmıştır. Ayrıca Nisan 2018’de kanunlaşan ““Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile de 31.12.1981 tarihinden sonra orman niteliğini kaybetmiş ya da niteliği kaybettirilmiş orman alanlarının da orman sınırları dışına çıkarılmasına olanak sağlandı. Bu yasaya dayanarak da Temmuz 2018 ayında son Bakanlar Kurulu kararı ile İstanbul, Kocaeli, İzmir ve Kütahya’da 1600 ha kadar bir alan orman sınırları dışına çıkarıldı. Karşılığında bu alanın iki kadar bir alan ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğüne tahsisi yapıldı. Aynı yasayla ayrıca orman içindeki boşlukların yerleşime açılmasına da olanak sağlandı. Bu da gelecekte orman-insan etkileşiminin artmasına bağlı olarak yangın riskinin artması, yeni yerleşim alanları için yol açılması, elektrik nakil hattı, boru hattı inşa edilmesi ile orman alanlarının azalmasına neden olabilecek. Ormanlardan verilen 651 bin ha izinle değerlendirildiğinde bir zamanlar orman olan yaklaşık 1,2 milyon ha orman alanı artık orman özelliğini kaybetmiş halde. Üstelik son 5 yıl içinde ormanlardan verilen izin miktarı sürekli artarak 38 bin hektardan 57 bin hektara ulaşmış. Bu trendin aynı hızla devam etmesi halinde her 10 yılda bir 608 bin ha olan Trakya’daki tüm orman alanları kadar bir orman alanının, orman özelliğini kaybetmesi anlamına geliyor.

ORMANSIZLAŞTIRMA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİ ETKİLİYOR

>> İklim değişikliği Türkiye ve dünyada orman varlığını nasıl etkiliyor?

Ormanlar ile iklim değişikliği arasında karşılıklı ilişkiler mevcut. Ormanlar hem iklim değişikliğini azaltıcı hem de arttırıcı yönde etki yapmakta. Aynı zamanda da iklim değişikliğinden çoğunlukla olumsuz olarak etkileniyor. Ağaçlar fotosentezle atmosferdeki karbondioksiti yaprak, dal, gövde ve köklerinde depolayabilmekte. Ormanlarda ve topraklarda da yüksek miktarda karbon depolanmakta. Ancak ormansızlaşma ile birlikte depolanmış bu karbon CO2 olarak tekrar atmosfere geri dönüyor. Herkes tarafından sera gazlarının en önemli kaynağı fosil yakıtlar olarak bilinse de sanayi devriminden bugüne kadar atmosfere verilen sera gazlarının üçte biri arazi kullanım değişiklikleri ve ormansızlaşmadan kaynaklanmıştır.

İklim değişikliğinin etkileri enlemlere göre değişir. Kuzey enlemlerde yağış artarken ülkemizin de içinde bulunduğu enlemlerde yağışlar düzensizleşmekte, sağanak yağışlar ve sıcaklıklar artıyor. Bu nedenle kuzey enlemlerdeki ülkelerde, orman alanlarında artış beklenirken ülkemiz ve benzer ekolojik koşullara sahip ülkelerde ormanların olumsuz etkilenmesi bekleniyor. Örneğin Türkiye’de 2070’li yıllarda sıcaklıkların 3-4 °C kadar artabileceği yağışların ise yüzde 30-40 kadar azabileceği öngörülüyor. Bu durum ülkemiz için orman yangını, böcek ve mantar zararlarının artması, kuraklık nedeniyle ağaçların ölmesi, ölmeseler de büyümelerinin yavaşlaması anlamına geliyor. İklim değişikliği dağlık alanlarda bulunan ormanları daha yükseklere göç etmek zorunda bırakacak. Orman içinde bulunan flora ve fauna elemanlarından bu değişimlere uyum sağlayamayan türlerin popülasyonlarının azalması hatta yok olması riski bulunuyor. Diğer bir ifadeyle biyolojik çeşitlilikte azalma bekleniyor.

KAMU YARARI HANGİSİ: ORMAN MI MADEN Mİ?

>> Türkiye’nin orman politikalarına dair bir iyileştirme yapması için öneriniz var mı?

Öncelikle ormancılığa ekonomik bir faaliyet olarak yaklaşılmamalı. Çünkü ormanların insanlara ve diğer canlılara sağladığı ekosistem hizmetlerinin fiyat olarak bir karşılığı yok. Çoğunlukla ormanın ekonomik değeri ormandan üretilen odun miktarı ile ifade edilmeye çalışılıyor. Ama ormanların ürettiği suyun ve oksijenin, önlediği erozyon ve selin, oluşturduğu mikroiklimin parasal bir karşılığı yok. Böyle olunca da orman alanlarından kamu yararı adı altında başka kullanımlara izin verilmesi oldukça kolaylaşıyor.Bu nedenle orman alanlarından verilecek izinlerde “üstün kamu yararı” yaklaşımının ön plana çıkması gerekli. Üstün kamu yararı örneğin bir orman alanında taş ocağı açılmasının mı yoksa ormanın orman olarak kalmasının mı daha çok kamu yararına olduğuna karar verilmesidir. Ayrıca ormanların parçalanmasına izin verilmemesi, korunan alanların miktarının arttırılması, korunan alanların iklim değişikliği de dikkate alınarak ağaç yetişmeyen yüksek dağlık alanları da kapsayacak şekilde ilan edilmesi, özel şirketlerin ve bireylerin de kendi arazilerinde özel ormanlar kurmasının teşvik edilmesi, parçalanmış ormanları birbirine bağlayacak ekolojik koridorlar oluşturulması gibi öneriler ilk aklıma gelenler.

ORMAN MÜHENDİSLERİNİN DE SAYISI AZALIYOR

>> İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Cerrahpaşa Kampüsü olarak anılmaya başlandı bile. Bu durumun Türkiye’de kurumsal ormancılık çalışmalarına ve akademiye vereceği olası zararlar neler?

Bilindiği üzere Mayıs 2018’de İstanbul Üniversitesi bölünerek içlerinde Orman Fakültesinin de olduğu bazı fakültelere yeni kurulan İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’ya bağlandı. Bu bölünme öncelikli olarak gerek orman fakültesinin gerekse diğer fakültelerin mensupları ve öğrencilerinde motivasyon kaybına ve dışlanmışlık hissinin oluşmasına neden oldu. Sonuçları henüz tam olarak görülmese de bölünmenin İstanbul Üniversitesinin Dünya’daki ilk 500 üniversite arasındaki yerini kaybetme riski yarattığını söylemek mümkün. Hem İstanbul Üniversitesi hem de adı İstanbul Üniversitesi ile özdeşleşen Orman Fakültesinin marka değerini kaybedeceği endişesini taşıyorum. Ayrıca büyük çoğunluğu kamuda çalışmak zorunda olan orman mühendislerinin kadro açılmadığı için iş bulamaması nedeniyle orman fakültelerini tercih edenlerin sayısı gün geçtikçe azalmakta. Bölünmenin bu puanları daha da düşürmesi ihtimali var. Öğrenciler açısından ise özellikle yurtdışında diploma tanınırlığı ve denkliğinde sorun yaşanıp yaşanmayacağını zaman gösterecek.

İstanbul Üniversitesinin öğrenci sayısı temel alınarak bölünmesi yerine kontenjanların düşürülerek ve lisansüstü eğitime ağırlık verilerek üniversitenin ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı dil bilen, araştıran, sorgulayan ve üreten yüksek donanımlı mezunlar verecek şekilde yapılandırılması ülkemiz açısından daha faydalı olacaktı diye düşünüyorum.

Bu içerik Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete işbirliği ile yayınlanmıştır

Röportaj: Seçil Türkkan

(Sivil Sayfalar, Yeşil Gazete)

AİHM Osman Kavala için Türkiye’den savunma istedi

Bir yıla yakın bir süredir hakkında iddianame bile hazırlanmadan tutuklu bulunan insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın başvurusunu dikkate alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’den savunma istedi.

AİHM Osman Kavala’nın avukatları tarafından 8 Haziran 2018 tarihinde yapılan dava başvurusuyla ilgili dosyayı hızlandırılmış prosedürle işleme koyma kararı aldı. Dava başvurusunu Türk hükümetine tebliğ eden AİHM, savunma yapması için Ankara’ya bir dizi soru yöneltti.

Deutsche Welle’nin haberine göre 232 günlük uzun tutukluluk halinin “yasallığını” sorgulayan AİHM, tutuklanma kararına temel oluşturan “şuç işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe” kavramı hakkında ayrıntılı bilgi istedi. Tutuklama kararı alındığı sırada dosyada bulunan kanıtların yeterli olup olmadığını sordu.

Mahkeme özellikle Kavala hakkındaki geçici tutukluluk kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM içtihatlarına uyumluluğuna odaklandı.

Kavala hakkındaki geçici tutukluluk süresinin “makul sürede” yargılanma şartıyla bağdaşıklığını da sorgulayan AİHM, Kavala’nın, tutukluluğun yasallığına karşı itiraz hakkına sahip olup olmadığı konusunda da ayrıntı talep etti.

AİHM Ankara’ya Kavala’nın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruyla ilgili de sorular yöneltti. Anayasa Mahkemesi’nin önündeki sürecin uzunluğunun AİHS ile uyumlu olup olmadığı hakkında görüş istedi. AİHM son olarak Kavala’ya yönelik tutuklama kararının “siyasi” olduğuna ilişkin iddialar hakkında Türk hükümetinden savunma talebinde bulundu.

Kavala’nın şikayetleri

Osman Kavala AİHM’e yaptığı dava başvurusunda hakkındaki geçici tutukluluk kararının ve bu kararın uzatılmasının AİHS’nin emniyet ve güvenlik haklarıyla ilgili 5’inci maddesine aykırı olduğunu savundu. “Çıkarılan zorluklar” nedeniyle hakkındaki geçici tutukluluk ve tutukluluğun devamı kararlarına itiraz edememiş olması ve Anayasa Mahkemesi önündeki sürecin uzunluğunun da AİHS’nin aynı maddesine aykırı olduğu tezini işledi. Kavala ayrıca hakkındaki tutukluluk kararının siyasi nedenlerden ötürü verildiğini, bu durumun AİHS’nin 18’inci maddesine aykırı olduğunu ileri sürdü.

Osman Kavala, 18 Ekim 2017 tarihinde İstanbul’da gözaltına alınmış, 1 Kasım 2017 tarihinde çıkarıldığı İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi tarafından hakkında geçici tutuklama kararı çıkartılmıştı. Kavala’nın bu karara itirazı sonuç vermemişti. Kavala’nın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru süreci de devam ediyor.

 

( Yeşil Gazete, DW Türkçe )

Yem pahalı, süt ucuz olunca inekler kesime gidiyor – Ali Ekber Yıldırım

Bu yazı dunya.com/ dan alınmıştır

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), hayvansal üretim istatistiklerini açıkladı. 2017 yılında 16 bin 105 bin baş olan büyükbaş hayvan sayısı haziran sonu itibariyle 17 milyon 338 bin başa ulaştı. Aynı dönemde koyun sayısı 33 milyon 678 bin baştan 36 milyon 177 bin başa, keçi sayısı 10 milyon 635 baştan 11 milyon 185 bin başa çıktı. Toplam küçükbaş hayvan sayısı 47 milyon 362 bin başa ulaştı.

Hayvan varlığındaki artışta ithalatın etkisi var. Sadece bu yılın ilk 6 aylık döneminde 800 bin baş civarında büyükbaş hayvan ithal edildi. Aynı dönemde yaklaşık 250 bin baş koyun ithal edildi. Hayvan varlığındaki artışın bir nedeni yapılan ithalat.

TÜİK verilerine bakarak hayvan varlığımız artıyor diye sevinebilirsiniz. Fakat, sadece bu veriye bakarak hayvancılıkta işler yolunda diye düşünmek yanıltıcı olur.

Haziran ayı sonunu kapsayan veriler, döviz krizinin yaşanmadığı, 4 günlük Kurban Bayramı’nda kesilen hayvan sayılarının yansımadığı bir dönemi kapsıyor. Hazirandan bu yana ülkede ve hayvancılıkta çok büyük değişim yaşandı. Dövizdeki artışa bağlı olarak yem fiyatı ortalama yüzde 50 civarında arttı. Kurban Bayramı döneminde hayvan ithalatı arttı.

Kurban Bayramı’nda 4 günde 2 milyon 800 bin küçükbaş, 850 bin büyükbaş olmak üzere toplamda 3 milyon 650 bin baş hayvanın kesildiği tahmin ediliyor. Bu nedenle şu anda TÜİK’in açıkladığı kadar hayvanımız yok.

Yasağa rağmen inek kesiliyor

Asıl tehlikeli olan artan inek kesimi. Son iki ayda dövizdeki artışa bağlı olarak hammadde fiyatlarındaki artış ve buna paralel olarak çiğ süt fiyatının artmaması hatta bir miktar düşmesi nedeniyle üretici zarar ediyor. Zararına üretimi sürdürmek istemeyen çiftçi inekleri kesimhaneye, kasapa götürüp kestiriyor. Bundan 10 yıl önce 1 milyon süt ineğinin kesildiği 2007-2008’de yaşanan sürecin daha ağır olanı şimdilerde yaşanıyor. O dönemde 1 milyon süt ineği kesildiği için Türkiye 10 yıldır artarak devam eden ithalata mahkum edildi. Türkiye’nin kaynakları başka ülke çiftçilerine aktarıldı.

Her gün çok sayıda çiftçi, yem fiyatlarındaki fiyat artışına yetişemediklerini, çiğ süt fiyatının düşük olması nedeniyle üretime devam edemeyeceğini ve ineklerini kesime götüreceğini söylüyor. Dişi hayvan kesimi yasak olmasına rağmen kesimhanelerde çok sayıda süt ineğinin kesildiği biliniyor.
İnekler neden kesiliyor?

Yemde fiyat artışı durdurulamıyor

Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) pazartesi günü yayınlanan haftalık bültenine göre, son 1 yılda besi yeminin fiyatı yüzde 49.5 artarken, aynı dönemde süt yeminin fiyatı yüzde 53.5 oranında arttı.Tüketimi en yaygın ürünlerden biri olan silajlık mısırda fiyat yüzde 24.3 oranında artarken, mısırda yüzde 48.6, yemlik buğdayda yüzde 20.4, arpada yüzde 14.3 ve yoncada yüzde 8.5 artış oldu.

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği verilerine göre ise, Eylül 2017’de tonu 920 lira olan 18 protein süt yeminin fiyatı Ağustos 2018’e gelindiğinde 1400 lira oldu. Aynı dönemde 14 protein besi yeminin ton başına fiyatı 860 liradan 1250 liraya yükseldi. Bunlar fabrika çıkış fiyatı. Üzerine yüzde 6-12 bayii kazancı, taşıma maliyeti vs. eklendiğinde yetiştirici çok daha yüksek fiyata yem alıyor. Ekonomik kriz nedeniyle sattığımı yerine koyamam endişesi ile yem üreticileri vadeleri ya tamamen kaldırıyor veya çok kısa vadeli satış yapıyor. Daha çok peşin satış yapılıyor. Bazı satıcılar ise dövize bağlı olarak fiyat artışı olacağı beklentisi ile stok yapıyor.

Temmuz ayından bu yana dövizdeki artışa bağlı olarak yem sanayicileri sürekli olarak ithal hammaddeyi daha pahallıya alıyor. Bunu da yem fiyatlarına yansıtıyor. Hayvancılık yapanlar her geçen gün daha pahallıya yem almak zorunda kalıyor.

Yem pahallı, süt ucuzsa zarar kaçınılmaz oluyor

Çiğ sütte üretim maliyetinin yüzde 65’ini yem oluşturuyor. Dolayısıyla yem fiyatı arttıkça çiftçinin maliyeti de artıyor. Son dönemde yem alamayan çiftçi hayvanlarını besleyemez hale geldi. Bu nedenle süt verimi düşüyor. Yemdeki fiyat artışını ürettiği çiğ süte yansıtamayan çiftçi zarar ediyor.

Çiğ sütün fiyatı Ulusal Süt Konseyi tarafından en az 6 aylık dönem için belirleniyor ve sabitleniyor. Yani maliyetlerdeki artış serbest, fakat çiftçinin ürettiği çiğ sütün fiyatı sabit. Böyle bir uygulama başka hiç bir üründe,sektörde yok.

Ulusal Süt Konseyi en son 27 Temmuz’da yapılan toplantısında soğutma bedeli dahil 1 litre çiğ sütün referans fiyatı 1 lira 53 kuruştan 1 lira 70 kuruşa çıkarıldı. Ayrıca üreticilere litre başına maksimum 12 kuruş soğutma ve hizmet bedeli ödenmesine karar verildi. Bu fiyat 1 Ağustos 2018’den itibaren geçerli olması kararlaştırıldı.

Toplantı sonrası Ulusal Süt Konseyi yaptığı açıklamada Merkez Bankası’nın adını kullanarak 12 kuruşluk soğutma ve kalite primini yok saydı. Fiyatın geçerli olacağı tarihi 1 Ağustos yerine 15 Ağustos olarak ilan etti. Masada alınan kararlar uygulamada hiçe sayıldı. Şu anda üreticiden litresi 1 lira 20 kuruş ile 1 lira 40 kuruş arasında fiyatlarla çiğ süt alınıyor. Soğutma primi bir yana referans fiyat bile uygulanmıyor. Hükümet, nisan ayından bu yana, çiğ süt destekleme primlerini çiftçiye ödemiyor. Yapılacak ödemede litre başına 12 kuruş değil en iyimser tahminlerle 9 kuruştan ödenmesi bekleniyor.

Özetle, çiğ süt üreten çiftçi para kazanamadığı için süt ineklerini kestiriyor. Çiğ sütün litresi 2 liraya çıkarılmazsa bundan 10 yıl önce olduğu gibi 1 milyondan fazla inek kesilir. Yaklaşık 8 yıldır devam eden ithalat en az iki katına çıkar. İthalatın artması demek döviz krizinin yaşandığı bugünlerde daha çok dövizin yurtdışına akıtılması demek.

Bu yazı dunya.com/ dan alınmıştır

 

Ali Ekber Yıldırım

Enerji verimliliğinde 5D modeli: Dağıtım, dijital, demokratik, düşük karbon ve yer değiştirme

Ekonomi Gazetecileri Derneği ve SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi ortaklığında düzenlenen “İklim Ekonomisi” başlıklı yuvarlak masa toplantısı, Türkiye ekonomi basınının önde gelen isimleri ve yenilenebilir enerji, iklim ekonomisi konularında uzman temsilcilerin katılımıyla yapıldı.

EGD’nin bu yıl onuncusunu düzenleyeceği Küresel Isınma Kurultayı öncesinde Avrupa İklim Vakfı’nın İklim Ekonomisi projesi kapsamında karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak için bir araya gelen katılımcıların ana gündem konusu, enerjide küresel gelişmelerin Türkiye’ye etkileri oldu.

“Bir santral kurmaktansa o santralin üreteceği enerjiyi tasarruf etmek daha ucuz”

Toplantının açılış konuşmasını yapan SHURA Enerji Dönüşüm Merkezi Yönlendirme Komitesi Başkanı Selahattin Hakman, elektriğin keşfedilip pratik olarak kullanılmaya başlanılmasından beri, yani yaklaşık 120 yıllık bir süreçte insanoğlunun enerji kullanımının içindeki elektriğin payı sürekli arttığını belirterek bugün dünyada tüketilen enerjinin yüzde 22-23 kadarının elektrik enerjisi olduğunu ifade etti.

Konuşmasında elektrik tüketimiyle ilgili kaygılara değinen Hakman, mevcut sistem içerisinde elektrik tüketiminde arz güvenliğini sağlamak, elektriğin fiyatını ulaşılabilir kılmak ve çevreye zarar vermemesini sağlamak için enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiyi çözüm olarak görmek gerektiğini söyledi.

Enerji verimliliğinin artmasının elektriği temin etmenin en ucuz yolu olduğuna dikkat çeken Hakman, “Bir santral kurmaktansa o santralin üreteceği enerjiyi tasarruf etmek daha ucuzdur” şeklinde konuştu.

Enerji verimliliğinde 5D modeli

Hakman, enerji açığına dair 4D isimli bir modeli çözüm önerisi olarak paylaştı.

Dağıtım, dijital, demokratik ve düşük karbon modeliyle enerjide bir dönüşüm sağlanabileceğini ifade eden Selahattin Hakman, Türkiye’de enerji verimliliği ile ile ilgili çok önemli adımlar atıldığını, buna rağmen halen yapılanların yeterli olmadığını hatırlattı.

İklim Ekonomisi Projesi kapsamında yapılan buluşmada ABD ve AB ülkelerinde enerji piyasaları ve düzenlemeleri konusundaki uzmanlığı ve Türkiye’deki tecrübesiyle konusunun önde gelen uzmanlarından Regulatory Assistant Project’in Kıdemli Danışmanı Michael Hogan ise, küresel ölçekte enerji piyasaları öngörülerini sundu.

Hogan, Selahattin Hakman’ın önerdiği 4D modeline yer değiştirme (displacement) maddesini de ekleyerek eski ve az verimli olan kaynakların yerinin yeni kaynaklarla değiştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Toplantının devamında, Türkiye’nin enerji sektöründeki dönüşüm olanaklarına değinen SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Direktörü Dr. Değer Saygın,  düşük karbonlu enerji sistemine geçişte fiyatlandırma stratejileri ve düşük maliyetli finansman seçenekleri konularını gündeme getirdi.

SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi, Türkiye’deki mevcut enerji teşviklerinin yapısı ve ölçeği hakkında analitik bilgi üretmek ve teşviklerin düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde değerlendirilmesi üzere bir çalışma hazırladığını belirten Saygın, “Araştırmanın ön bulguları, Türkiye’de elektrik üretim zincirindeki farklı alanlarda teşvikler olduğunu gösteriyor. Bunların içinde yenilenebilir kaynaklar için garantili satış fiyatları, lisanssız üretim teşvikleri gibi ödemeler mevcut. Bunlara ek olarak perakende pazarında da teşvikler de bulunmaktadır.” dedi.

 

(Yeşil Gazete)