Ana Sayfa Blog Sayfa 2692

Radyasyon kız çocukları ve kadınlar için daha büyük tehdit

Birleşmiş Milletler (BM) 25 Ekim 2018 tarihinde gerçekleştirdiği basın toplantısıyla Japonya’da hükümetin Fukuşima Nükleer Felaketi nedeniyle evlerini hatta kentlerini terk etmek zorunda kalan insanları geri çağırma kararını gözden geçirmesini talep etti. [1]  Zira 2011 yılının Mart ayında meydana gelen 9 şiddetindeki deprem ve peşisıra  tsunami ile başlayıp bugün de devam etmekte olan radyoaktif kirlilik Japonya hükümetini tahliyeler ve tazminatlarla karşı karşıya getirdi ve çözemediği problemleri yok saymaya sevk etti. Ancak, ilk olarak 1990’lardan itibaren Uluslararası Radyolojik Koruma Komisyonu (ICRP) tarafından Dünya genelinde 1 Milisievert(Msv)[2] kabul edilen yıllık sınır doz standartını 20 Msv’e yükseltmek suretiyle Fukuşima’dan tahliye edilenlerin tazminat istemesinin önüne geçmeye çalışan hükümet, aslında radyasyonun yüksek olduğunu da peşinen kabul etmiş oldu.

Fukuşima şehir merkezinin girişinde “Parlak geleceğin enerjisi” tabelası dikkat çekiyor

Geçen yıl itibariyle tazminat ödemelerini de keserek Tokyo 2020 Olimpiyat oyunları ile imajını düzeltme yolunu tercih eden hükümet için ekonomiyi canlandırmak öncelikli. Dolayısıyla insanların psikolojik olarak rahat hissetmesi ancak Fukuşima’yı terk eden yurttaşların evlerine geri dönmeleri ile mümkün. Terk edilen, yıkılan ve kontamine olan evlerinin yerine yeni ev inşa etsinler diye yurttaşlarına teşvikler de sunan hükümet, bölgedeki okulları da açıyor ki,  aileler çocukları için endişelenmesin. Hükümetine güvenen aileler okullar açılıyorsa bölge güvenlidir şeklinde düşünüyor. Oysa 20 Msv, ICRP’ye göre yalnızca nükleer santralde çalışan işçilerin 1 yıl içinde maruz kalabileceği üst sınır ve 5 yıl için de bu doz kümülatif olarak 100 Msv’i geçmemeli. Oysa evlerine  geri çağrılan bölge sakinleri dönmeleri halinde bir başka felaket olmadıkça evlerini terk etmezler ve onlarca yıl orada yaşayabilirler. Dahası geri çağrılanlar içinde çocuklarla hamile kadınlar var ve tahliyelerin yapılmış olduğu terk edilen bölgede yer yer hot spot olarak tanımlanan yüksek radyoaktif parçacıklara da rastlanıyor. Ayrıca radyoaktif izotopların yarılanma ömürlerinin türüne göre on yıllarca hatta yüz yıllarca devam etmesi sözkonusu. [3]

Bununla birlikte Fukuşima’da sağlık sorunlarının büyük miktarda arttığına dair haberler geliyor. Örneğin  nükleer felaket başlamadan önce milyonda bir görülen çocukluk çağı tiroit kanseri  vakaları nükleer felaketin yedinci yılında 500 kat artmış durumda. Zira  nükleer felaketin başlamasıyla tıbbi kayıt altına alınmış olan 380 bin çocuk içinde  tiroit kanseri tanısı ve şüphesi bulunan çocuk sayısı bugün 200’e ulaştı.

Yine geçen haftalarda, haberleştirdiğimiz gibi, Fukuşima eyaletine bağlı Minamisoma Hastanesi’nde 2010 ile 2017 yıllarına ait 70 bin hastaya ait  kayıtlar niceliksel olarak  karşılaştırıldığında genel olarak yetişkinlerde görülen tiroit kanserinde 29 kat , lösemi vakalarında ise 10 kat artış olduğu anlaşılıyor. Diğer kanser vakalarında da yaklaşık  3-10 kat arası bir artış tespit edilmiş bulunuyor. Raporda dikkat çeken bir nokta ise hasta nüfusu içinde kadınlara ait kanser vakalarının üç kat daha fazla olduğunun görülmesi. [4]

Aynı doz radyasyona maruz kalan her erkek çocuğa karşılık 2 kız çocuk kanser

Radyasyonun çocukları daha fazla etkilediği ve kanser gibi hastalıklara yol açtığı bilinir, fakat kadınların daha fazla risk altında olduğuna işaret eden bilimsel yayın nedense duyulmamıştır. Diğer bir deyişle radyasyon konusunda düzenleyici yasaların çocuk ve kadınların sağlığını göz ardı ettiğini ortaya koyan çok az bilimsel çalışma bulunmaktadır.

Bu çalışmalardan biri Ulusal Bilim Akademisi tarafından 2006 yılında yayımlanan harici radyasyonun biyolojik etkileri olduğuna dair bir rapordur. Rapor tarihte radyoaktif kontaminasyonun yaşandığı Japonya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya, İskoçya, Avustralya, Kazakistan, Moğolistan ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi ülkelerde 18-65 yaş aralığında yaşamını kaybetmiş kadın ve erkek nüfus karşılaştırıldığında kanserden ölenlerin %50 daha fazla oranda kadınlar olduğunu ortaya koymaktadır. O zamanki çalışmada henüz benzer etkiyi yapıp yapmadığı anlaşılamayan dahili radyasyona maruz kalmanın etkisi ile ilgili daha sonraki araştırmalarda da benzer bir sonuç alınmıştır.[5]

Radyasyonun etkileri üzerine araştırmalar yapan Nükleer Bilgi ve Araştırma Merkezi (NIRS)‘nden Mary Olson Birleşmiş Milletler için gerçekleştirdiği Sivil Toplum ve Nükleer Silahsızlanma başlıklı araştırmada radyasyonla tanıştığımız ilk büyük olay olan Hiroşima Atom Bombası’nın mağdurları yani “hibakuşalar” üzerine yapılmış olan eski araştırmalarda radyasyonun olumsuz etkisinin üstünün nasıl örtüldüğünden bahseder. Ancak 2006 yılında Hiroşima ve Nagasaki’nin 100 bin mağduru üzerinde yapılan incelemeler atom bombalarının atıldığı tarihte 5 yaşından daha küçük olanların 2006’da kanser olduğunu, bu oranın kadınlar aleyhine iki kat daha fazla olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma özetle radyoaktiviteye maruz kaldığı 1945 tarihinde 5 yaşından küçük olan her erkek çocuğa karşılık o tarihteki 2 kız çocuğun kanser hastası olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer bir deyişle bir erkek çocuğu yetişkin erkeğe göre 5 kat daha fazla kanser ihtimali bulunurken kız çocuğu 10 kat daha fazla kanser olma özellikleri gösteriyor.  [6]

Nükleer riskleri nükleer zincir içerisinde değerlendirebilirsek bu zincirin her bir halkasında radyasyona maruziyet söz konusu olduğu için benzer bir tehlikenin varlığından bahsedilebilir. Nitekim  radyoterapi ve onkoloji alanında da kanser hastalarının tedavisinde kadın ve erkeklerin radyolojik duyarlılığının farklı olması nedeniyle bireysel risklerin eliminasyonu için  radyasyon dozlarının ayrı ayrı tayin edilmesi gerektiği 2016 yılındaki bilimsel olarak ortaya konmuştur. [7]

Yine 2017 yılında 135 ülke için imzaya açılan  Birleşmiş Milletler Nükleer Silahlanmayı Yasaklama Anlaşması’nda da radyasyona maruziyet konusunda cinsiyet farklılıklarının göz önünde bulundurulması gerektiği açıkça şu maddede görülmektedir: “Nükleer silahlanmanın felaketle sonuçlandığının bilinciyle radyoaktif kirliliğin sınıraşırı etkileri olması nedeniyle insan çevresel, sosyoekonomik ve çevresel, gıda ve güvenlik boyutlarında bir çok sorun yaşayacaktır. Bu nedenle bugün ve gelecek nesiller için özellikle kadınlar ve kız çocukları için iyonize radyasyon mağduriyet yaratacaktır.”

Kanser dışındaki hastalıklarda da kadınlar daha kırılgan

Radyasyonun zararı genel olarak kanser ve lösemi olarak bilinse de bağışıklığı azaltması ve kalp hastalıklarının yanı sıra radyasyonun düşüklere, doğumsal anomalilere ve diğer mutasyonlara neden olması da kadınların daha fazla risk altında olduğunu gösteriyor. Özellikle gelişmekte olan embryo hücresinin hasara uğraması hamilelik süreçlerinin ani düşüklerle sonuçlanmasına neden olabilir. [8] Radyasyonun kanser ve diğer hastalıklara yol açan etkisinin kadınlarda daha yüksek olmasının nedeni üreme hücrelerinin radyasyondan  daha fazla etkilenmesiyle ilişkilendiriliyor.

Radyasyonun kadınlar üzerinde daha fazla tahribat yarattığına dair ilk araştırmalar ABD’nin 1945 yılında Hiroşima’ya Atom Bombası atmasından sonra 1950’de Dr. Alice Stewart tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına dayanmaktadır. Buna göre, aynı doz radyasyona maruz kalan erkeklere göre kadınlarda kanser vakalarına %50 daha fazla rastlanmaktadır. Diğer bir deyişle  2 erkeğe karşılık 3 kadının kanser olması söz konusudur. Devlet kurumları ise standartlarını toplum genelini ilgilendiren nükleer felaketler ve kontaminasyonların tespitinden önce ICRP’nin baz aldığı standartlara  göre oluşturmuştur.

Radyasyon sınır dozları erkeklere göre belirlendi!

Radyumun bulunmasını izleyen süreçte  iyonize radyasyona maruz kalan bilim insanlarının etkilenmesi nedeniyle 1920’lerde  radyasyonun sınır dozları üzerine ilk değerlendirmeler başlamıştır. Radyasyon sınır değerleri ilk kez atom bombasının yapımı ve test süreci anlamına gelen Manhattan Projesi için bir araya gelen Amerikalı, Kanadalı ve İngiliz bilim insanları tarafından 1945-1950 yılları arasında tayin edilmiş, fakat bu sınır yıllık 44 Msv civarında tutulmuştur. Sınır dozların yüksek olmasının bir nedeni atom bombası ve denemelerine devam edilmesi iken, bir diğer nedeni de 1954 yılı itibariyle nükleer endüstrinin kurulmasının hedeflenmesiydi. Tüm bu zaman zarfında çalışmalarda görev alanların kanserden ölmesi  bilim insanları için meseleyi tartışmalı hale getirmiştir.

Öte yandan sınır dozlarında dikkate alınan nüfus yalnızca 18-30 yaş aralığında ABD askeri ya da işçisinin baz alındığı beyaz ırktan erkekler olmuştur.  Fakat ticari nükleer santraller kurulup atık problemleri ortaya çıktıktan ve nükleer santral kazaları meydana geldikten sonra 1990’lar itibariyle standartlar kamuoyunu kaçınılmaz olarak daha fazla ilgilendirmeye başlamıştır ve dünya genelinde yıllık 1 Msv’e indirilmiştir.

Sonuç olarak Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla Japonya’daki hükümetin kendi bilim kurullarının izin verdiğini iddia ettiği şekilde sınır dozlarını 20 Msv seviyesine çıkarmasının, dünya genelinde ICRP tarafından tayin edilmiş olan yıllık olarak öngörülen 1 Msv sınır dozunun ihlali olduğu su götürmez bir gerçektir. Lakin, kanser hastaları için uygulanan radyasyon tedavilerinde kadın ve erkeklere göre farklı  dozlar planlandığına göre nükleer santrallerden  ve radyaoktif maddelerden yayılan radyasyonun etkisinin de cinsiyete ve yaşa göre farklılık gösterdiği aşikardır [9]   Özetle, dünya standartlarında tolere edilebilecek doz olarak 1 Msv belirlendiyse bu dozun çocuk ve kadınlara göre aşağı doğru basamaklandırılması gerekir. Dolayısıyla ICRP’nin en son kabul ettiği 1 Msv dozun da çocuklar ve hamilelik çağı ve sonrasında kadınlar için tolere edilebilir bir doz olduğuna dahi artık şüphe ile yaklaşılmalıdır, zira  uzmanlar düşük doz radyasyonun olmadığının da altını çizmektedir.

***

Son notlar

[1]https://www3.nhk.or.jp/news/html/20181026/k10011686691000.html?fbclid=IwAR1aLuvUhU6ztjrQCp1eARYaJcJcnWFek3Z6fCl8Y8D1DRrvVMmwmiXIL6A

[2] DOI:10.4103/0972-0464.111411

[3]  http://saigaijyouhou.com/blog-entry-746.html

[4] https://yesilgazete.org/blog/2018/10/14/fukusimada-yetiskin-kanser-vakalarinda-da-artis-var/

[5] Table 12D-3 on page 312 of the BEIR VII report called “Lifetime Attributable Risk of Solid Cancer Incidence and Mortality.” The original is available on-line from the National Academy press at: http://www.nap.edu/openbook.php?record_id=11340&page=312

[6] https://s3.amazonaws.com/unoda-web/wp-content/uploads/2017/03/civil-society-2016.pdf

[7] http://dx.doi.org/10.1016/j.radonc.2016.02.03 4

[8] (3) Non-cancer health effects are documented in classic works of John Gofman, for instance Radiation and Human Health (Random House 1982) and digital documents available: http://www.ratical.org/radiation/overviews.html#CNR and Dr. Rosalie Bertell’s classic work “No Immediate Danger” Summer Town Books, 1986.

[9] https://www.radiologyinfo.org/en/info.cfm?pg=safety-hiw_06

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

KOS: İstanbul Havalimanı, Kuzey Ormanlarını emperyalist şirketlerin yağmasına açacak!

İstanbul’un 3. havalimanının ilk etabı törenle açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni yılda tam olarak hizmet vermeye başlayacak havalimanının “önümüzdeki 10 yıl boyunca büyümeye devam edeceğini” söyledi. Kuzey Ormanları Savunması (KOS) ise açılışın hemen öncesinde yaptığı basın açıklamasında, “Dünyanın mega yıkım projelerinden 3.ncü havalimanı daha da büyük sorunlar vaadiyle açılıyor!” vurgusunda bulundu.

İstanbul’un 3. havalimanının ilk etabı törenle açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni yılda tam olarak hizmet vermeye başlayacak havalimanının “önümüzdeki 10 yıl boyunca büyümeye devam edeceğini” söyledi. Erdoğan, yıllık 200 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyük havalimanı olması hedeflenen havalimanının adının “İstanbul havalimanı” olacağını söyledi.

KOS ise 3.ncü havalimanının derhal iptal edilmesi gerektiğini,  İstanbul Havalimanı’nın,”‘Dünyanın en büyük havalimanını’ söylemiyle açılırken aslında gerçekte yaşananın Kuzey Ormanları’nın kalbinin emperyalist şirketlerin yağmasına açılması olduğunu belirtti.

KOS tarafından yapılan açıklamada 24 yıl önce, o dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı görevinde bulunan Tayyip Erdoğan’ın kendisinin de 3.ncü köprü için, “İstanbul’un “kuzeyindeki akciğerlerimizin yok edilmesi demektir” söylemine atıfta bulunuldu.

KOS yaptığı açıklamada taleplerini 6 başlıkta özetledi

* 3.ncü havalimanı derhal iptal edilmeli;
* İGA ortakları tarafından 3.ncü havalimanının sökümü yapılmalı, masrafları da karşılamaları sağlanmalı;
* Şantiyedeki işçi ölümleri tam olarak açıklanmalı, her seviyede tüm sorumlular yargılanmalı;
* Bölgede ekolojik rehabilitasyon programı başlatılmalı;
* Bu projenin doğurduğu tüm zararlar tazmin edilmeli;
* Şeffaf ekonomik denetim yapılmalıdır

 

(Yeşil Gazete)

Gökçek’ten Bahçeli’ye teşekkür

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, kurucusu olduğu Osmaniye Vakfı’nın Ankara’da düzenlenen açılışında gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Melih Gökçek’e başkanlık teklifleri olmadığını söyleyen Bahçeli, “Sayın Gökçek’e herhangi bir önerimiz olmamıştır. Melih Bey değerli bir şahsiyettir onu belediye başkanı olarak görmek istiyoruz. MHP’de belediye başkanı olursa canı gönülden destekleriz şeklinde yaklaşımlar vardır. Aday olmak istiyorsa o da ayrı bir konudur MHP’ye şeref kazandırır” dedi.

Melih Gökçek ise, Bahçeli’ye teşekkür ederek, “Sayın Bahçeli, Türkiye’nin başı sıkıştığı her anda, ülkenin düze çıkışında anahtar rolü oynamış bir vatanseverdir. Sayın Bahçeli sözleriyle beni inanılmaz şekilde onore etmiştir. Sözleri bana şeref vermiştir. Teşekkür ediyorum” dedi.

(Gazete Duvar)

Trump’tan göçmenlere: Ordumuz sizi bekliyor

ABD Başkanı Trump, Orta Amerika ülkelerinden ABD sınırına yürüyen göçmenlerin geçişine izin verilmeyeceğini belirtti. Trump, göçmenlere “Ordumuz sizi bekliyor” dedi.

Guatemala, Honduras ve El Salvador’dan ABD’ye gitmek isteyenlerin sınıra yürüyüşü sürüyor. ABD Başkanı Donald Trump, göçmenlerin yürüyüşe son vermesini istedi.

Twitter hesabından açıklama yapan Trump, “Lütfen geri dönün, yasal süreçlerden geçmeden ABD’ye kabul edilmeyeceksiniz. Bu ülkemizin istilasıdır ve ordumuz sizi bekliyor” ifadelerini kullandı.

ABD’ye gitmek için yürüyüş yapan göçmenlerin sayısının 7 binle 10 bin arasında olduğu belirtiliyor.

(Gazete Duvar)

Dev Yapı-İş: Havalimanı zafer anıtı değil utanç anıtı

Devrimci Yapı, İnşaat ve Yol İşçileri Sendikası (Dev Yapı-İş), bugün açılışı gerçekleşen İstanbul Havalimanı hakkında açıklama yaptı.

Havalimanı inşaatında çalışan işçilerin çalışma koşullarının kötü olduğu belirtilen açıklamada, “3. havalimanını emeğiyle, alınteriyle, nasırlı elleriyle biz emekçiler inşa ettik. Şaşalı açılış törenine katılan takım elbiseliler değil. Harcını biz kardık temellerini biz işçiler attık ama karşılığında ücretlerimizi tam alamadık, tahta kuruları ile yatmak zorunda kaldık” denildi.

En az 38 işçinin hayatının kaybettiği hatırlatılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

38 KİŞİYİ İŞ CİNAYETLERİNDE KAYBETTİK: En basit önlemlerin bile alınmaması nedeniyle resmi rakamla 38 arkadaşımızı iş cinayetinde kaybettik. Defalarca sorunları işçiler olarak dile getirsek de patronlar ve devlet yetkilileri bizi duymazdan geldi. En sonunda isyan ettik. Yasaların bize tanıdığı hakları istedik. Haklı taleplerimize karşılık direnişimize kolluk güçleri tarafından saldırıldı. Yüzlerce işçi jandarma tarafından patronun otobüsleri ile gözaltına alındı. İşten sonra saatlerce ayakta bekleyip de gelmeyen servisler o gün bizleri gözaltına almak için anında göreve hazırlandı.

Gözaltında darp edildik. Avukatlarımızla görüştürülmedik. Baskı altında zorla ifade alındı. Bugün itibari ile sendika Genel Başkanımız Özgür Karabulut, İnşaat İş Sendikası yöneticileri ile toplam 31 işçi tutuklu. Bu yüzden 3. havalimanı bir zafer anıtı değil utanç anıtıdır. Bu utançtan kurtulmak isteyenler tutuklu işçileri derhal serbest bırakmalı iş cinayetlerinden sorumlu olanları, haklarımızı gasp edenleri ve bunlara göz yuman yetkilileri cezalandırmalıdır. Yoksa yeni havalimanı biz işçiler için daima köleliği ve iş cinayetlerini temsil edecektir. 

(Gazete Duvar)

Tacize ses vermek – Zehra Çelenk

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Son günlerin çok konuşulan taciz olayı,”Yaşamayanlar” adlı ilk dijital vampir dizimizin setinde, iki genç oyuncu arasında yaşandı. Elit İşcan, bir sosyal medya paylaşımıyla, rol arkadaşlarından Efecan Şenolsun’un aylardır kendisini taciz ettiğini anlattı. Sözlü tacizden dokunmaya uzanan, cinsel saldırı da içeren süreğen bir taciz dizisi söz konusuydu.

Yaşamayanlar dizisinden bir kare

Elit İşcan, maruz kaldığı taciz ve küfürleri hem yapım şirketine hem de ikisinin de bağlı bulunduğu ajansa bildirdiğini, gereken adımlar atılmadığı için bu açıklamayı yapmak zorunda kaldığını söylüyordu.

Bu düzgün bir dille yapılmış samimi açıklamanın en can yakıcı kısmı şurası: “Büyük bir çoğunluk susmamı bekledi, bekliyor. Susmuyorum. Hem olayın kendisinin hem de sonrasında yaşadıklarımın, cinsel şiddete sessiz kalmayan her kadının yaşadıklarıyla benzerliğinin farkındayım. Bu olayı kamuoyuyla paylaşarak mesleki hayatımı riske attığımın, hakkında yorumlar yapılacak, mercek altına alınacak olan kişinin cinsel saldırıda bulunan kişi değil de ben olabileceğimin, pek çok haksız ve olumsuz söz işiteceğimin bilincindeyim.”

Elit İşcan

Taciz böyle korkunç bir ‘erk’ sorunu işte. Salt toplumsal cinsiyet kabullerinden ötürü yapana değil yapılana kendini suçlu, hatta ‘kirli’, tehdit altında hissettiren bir şey. Tacize uğrayan yaşadığını paylaşmaktan da tekrar tekrar anlatmaktan da çekiniyor. Kendi başına gelen şeye beş metre yükseklikten bakıp olası senaryoları, tepkileri ve bunlar karşısında nasıl davranacağını hesap etmek zorunda kalıyor. Kendinin yargıcı, kendinin polisi oluyor, kendine çapraz sorgu yapıp bundan sağ çıkmaya çalışıyor. Çünkü en yakınındakilerden başlayarak nelerle karşılaşabileceğini, toplumun acımasızlığını biliyor.

İşte tüm bu aşamaları geçip konuşan, suskunluk çemberini kıran kişiyi duyabiliyoruz ancak. O asırlık taş duvarda küçük bir çekiçle vura vura açılan delikten çıkan ses, duyduğumuz. Kulak kesilmek ve yanında olmak, boynumuzun borcu.

Elit İşcan’ın açıklaması üstüne tacizle suçlanan Efecan Şenolsun da kendi Instagram hesabından bir açıklama paylaştı. İyi bir açıklama değil maalesef. Çok tipik, çok ezber. 20’sinden 70’ine taciz suçlamasıyla karşılaşan her erkeğin patır patır aklına geliveren cümleler. Aşağı yukarı şu tablo:

1- İnkar, küçültme operasyonu

“Yaklaşık 5 ay önce Elit İşcan ile aramda sözlü bir ‘olay’ yaşandı…”

Taciz değil, olay. Misal “hayır dediği halde ısrar ettim, asıldım, kabul etmeyince hakaret ettim,” değil. Öylesine bir olay işte… Tacizciler hep yanlış anlaşılıyor, mağdurlar işi saptırıyor.

2- Öfke, üste çıkma

“O güne kadar yakın iki çalışma arkadaşıydık. Ancak o günden sonra hakkımda ‘asılsız’ iddialarda bulunmaya başladı

(…)Kamuoyu yaratmak için gerçek dışı şeyler anlatmaya başladı. Bu 5 ayda asıl bana taciz ve mobbing yapıldı.”

Hadi canım, hep mi aynı şey olur ya. Bir erkek de çıkıp “yaptığımın taciz olduğunun farkında değildim, bir noktada olaylar çığırından çıktı… Kendimi bile tanıyamaz hale geldim, şimdi dış gözle bakınca çok utanıyorum,” demez mi… Bundan sonra daha iyi bir insan olmaya, kadınları gönlümce hırpalayabileceğim oyuncaklar olarak değil eşitim birer insan gibi görmeye ve verdiğim hasarı onarmaya çalışacağım,” diyemez mi?

Demez kolay kolay. Çünkü bu farkındalığa, bilince sahip insan zaten pek böyle şeyler de yapmaz.

Sırf Efecan için söylemiyorum bu yazdıklarımı. Bu tür olaylarda savunmalar neredeyse bire bir aynı. ‘Kuvvetle muhtemel tacizci’ gözünü açar açmaz karşısındaki kadını suçlamaya başlıyor. Kadın arızası, öfkesi, kim bilir neye gıcık olup kafa takması, abartması gibi toplumca kabul gören ‘mitlere’ oynuyor. Bir ölçüde de kazanacağını biliyor. Böyle bir olayda sırf şu yazılanları okuyarak kendini Efecan’ın yanında hissedecek erkek ve maalesef kadın sayısı hiç de az değil.

Bu olay sonucunda hem sosyal medyada hem de sektörde, dizinin aynı zamanda ortak yapımcılarından Kerem Bürsin dahil, oyuncular arasında sevindirici bir destek gelişti Elit İşcan’a. Yapım şirketi de bugün sürecin takip edildiğini, gerekenin yapılacağını anlatan bir açıklama yaptı.

Yine de çekimser kalan ya da Efecan’ın yanında görüş belirtenler de oldu. Bilip bilmeden yargılamamalı, gencecik bir insanın hayatını karartmamalıydık… Efecan da açıklamasında ona karşı başlatılan linç kampanyasına iştirak edilmemesi ricasında bulunmuş.

Toplumca linç konusunun icrasında çok hızlı ve başarılıyız da, neyin linç sayılıp neyin sayılamayacağı konusunda kafalar çok karışık. Elbette çığırından çıkmış bir öfke, hakaret, infaz hali hiçbir durumda onaylanabilir şeyler değil. O kadar coşmaya, kendini hem yargıç hem de cellat gibi görmeye kimsenin hakkı yok.

Ancak gayet de inandırıcı bir beyanla, pek çok şeyi göze alarak suskunluğu delmiş bir kadının yanında yer almak, ‘kuvvetle muhtemel tacizci’ye linç değildir. Çok zor çıkmış bir sesin duyulur hale gelmesini, gereken adımların atılmasını sağlamaya çalışmaktır.

Burada durum hiç öyle görünmüyor ama binde bir de olsa bu tür açıklamalarda çarpıtma, yanıltma payı vardır. “Kadının beyanı esastır,” denirken bu pay hepten yok sayılmıyor. O ses çok zor çıktığı ve sonrasında da zihinlerden hukuki süreçlere her şey ve herkes ‘erk’ekin yanında yer aldığı için “kadın beyanı esas alınmalı,” deniyor. Bu durumdan bir erkeğin burnu mecazen bile kanamadan çıkma şansı her türlü yüksek olduğu için.

Gencecik bir adam… Çok zor ama Elit’in ifadesi lehine bir karar çıkar, o doğrultuda herkes yapması gerekeni yaparsa ne olur, düşünelim… Efecan gencecik yaşında yaptığı hatanın sorumluluğunu üstlenmiş olur, belki bundan aldığı dersle hayatına daha doğru adımlarla devam etme şansı olur. “Yaşayamayanlar”ın ilk bölümünü seyrettim, kendine özgü bir havası olan, yetenekli bir oyuncu. Aklanmadığı ya da yarı aklandığı durumda şu an yer aldığı projeler bundan etkilenir ama kendisi bu yaşta bu işten dehşetli bir hasar almayabilir yani… İki yıl ‘iyi hali’nin görülmesine bakar…

Gencecik bir kadın… Küçük yaşlardan itibaren kendini sinema alanında kanıtlamış, Fransa’da Oscar adayı olmuş bir filmde (bizde o kadar sevilmeyen Mustang) başrollerden birinde oynamış, yetenekli, güzel, tatlı bir kadın… İşler tamamen onun lehine gelişecek olsa bile Elit’i sinemada değilse de televizyonda zor günlerin beklediğinden söz edebiliriz.

İş alanını bırakın şahsi hayatında, basit bir flört meselesinde bile karşısına çıkabilir bu durum. Tacizin tanımının bir türlü yapılamadığı (çünkü belli ayrıcalıkların korunması lehine yapılmak istenmediği) bir ortamda ‘yaklaşsam bağırmazsın di mi’ tarzında karikatürize edici hıyarlıklarla karşılaşması bile mümkün.

İki yetişkin arasında ortak rıza, mutabakata dayanan hiçbir şey, taciz ya da saldırı değildir. Tacizle taciz sayılamayacak davranış arasında kafamız kadar kalın bir çizgi var. Zaten ürkekleşen erkeklerin iyice ellerini kollarını ne zaman nereye koyacağını bilemeyecek hale gelmelerinden korkmaya gerek yok. Bilen gayet iyi biliyor onu. Bilmeyen de bilse iyi olur.
Kimin ne zaman kiminle çalışacağının belli olmadığı, rekabet koşulları da işleyişi de çok çetin bir sektörün profesyonelleri bu gibi durumlarda ‘işlerimiz bozulmasın’ kaygısıyla hareket edebiliyor. Hayat da sektör de zor, evet. Yine de hayatın daha da zorlaşmaması için mümkün olabildiğince ‘iyi’nin, adaletin yanında olabilmek gerekiyor. Çok zor çıkan o sese kulak vermek, ses vermek gerekiyor. Elit İşcan’ın yanındayız, nerede olunabilir ki başka

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Zehra Çelenk

Japon Prenses Ayako, evlenmek için unvanından vazgeçti

0

Japonya’da Prenses Ayako, soylu ünvanı bulunmayan Kei Moriya ile geleneksel bir Şinto düğünü ile evlendi ve böylece Prenses unvanını da resmi olarak yitirmiş oldu.

28 yaşındaki Prenses Ayako, İmparator Akihito’nun torunu.

Ayako, Pazartesi günü düzenlenen tören ile 32 yaşındaki gemicilik şirketi Nippon Yusen çalışanı Kei ile evlendi.

Japonya’da kadınlar İmparatorluk tahtına çıkamıyor.

Yaklaşık üç nesildir imparatorluk hanedanından kadınların istedikleri kişiyle evlenmesine izin veriliyor.

Ancak aristokrat sınıfından birisiyle evlenmeyen hanedan üyeleri, unvanlarından vazgeçmek zorunda kalıyor.

Geleneksel bir kimono giyen Ayako’nun saçı da Japon aristokrasisine özgü bir model şeklinde yapıldı.

Damat Kei Moriya ise siyah bir smokinle evlilik törenindeki yerini aldı.

Törenden sonra kısa bir basın toplantısı düzenleyen eski Prenses Ayako, “Evlendiğim için ve bugün burada, Meiji Tapınağı’nda bu kadar çok kişinin bizimle olmasından dolayı çok mutluyum” dedi.

(BBC)

Doclisboa18’de sansür krizi: Türkiye Büyükelçiliği’nden ‘Yol’ filminin tanıtımına müdahale teşebbüsü!

Portekiz’in başkenti Lizbon’da 18-28 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen Doclisboa’18 Uluslararası Belgesel Film Festivali’nin ödülleri 27 Ekim cumartesi gecesi sahiplerini buldu. Festivale bu sene Türkiye Lizbon Büyükelçiliği’nin sansür teşebbüsü damga vurdu.

Yılmaz Güney ve Şerif Gören imzalı “Yol”un festival kitapçığında “askeri diktaya ve kürt halkının yok edilmesine karşı mücadele eden mahpusların hikayesi” ifadesi ile yer alması üzerine komiteden ilgili ifadelerin çıkartılmasının istendiği haberi geniş tepki çekti.

Avrupa’nın önemli belgesel film festivallerinden biri olan DocLisboa, bu yıl odak coğrafyasını Fırat nehri olarak belirledi ve Fırat’ta yolculuk:Dünyanın Zamanına Seyahat  bölümünde Türkiye, Ermenistan, Suriye ve Irak yapımlarıından oluşan bir seçki sunuldu.

Gönüllü muhabirimiz Meryem Dutoğlu, “Yol” filmine sansür girişimi ve festival izlenimlerini almak üzere DocLisboa eş-direktörü Davide Oberto ile görüşme imkanı buldu.

DocLisboa eş-direktörü Davide Oberto

Meryem Dutoğlu: Festival başlamadan önce Türkiye büyükelçiliğinden festivale sansür girişimi olduğu doğru mu?

Davide Oberto: Evet doğru, Festivalin eş-direktörü Cintia Gil ile iletişime geçen büyükelçilik yetkilileri, festival kataloğunda bulunan bazı ifadelerden yakınarak bunların kaldırılmasını talep etti.

https://www.youtube.com/watch?v=an7hq6wQcAM

Yol filminin tanıtım metninde “askeri diktaya ve kürt halkının yok edilmesine karşı mücadele eden mahpusların hikayesi” ifadesi yer alıyor. Bunun dışında Armenia, Cradle of Humanity filminin özetinde ise soykırım ifadesi yer alıyor. Bunlardan rahatsızlık duydular.

Meryem Dutoğlu:Bu talebe Doclisboa nasıl yanıt verdi?

Davide Oberto: Hiçbir değişikliğe gitmedik. Biz bu festivalin tartışma, konuşma ve yüzleşme alanı olduğuna inanıyoruz. Sansür yeri değil.

 

Meryem Dutoğlu: Ukrayna Büyükelçiliği de benzer bir talepte bulunmuş? O nasıl oldu?

Davide Oberto: Evet, onlar “Their Own Republic” filminin gösterilmesine karşı çıkarak festival programından çıkarılmasını istediler. Tabi ki böyle bir müdahaleyi kabul etmedik.

Meryem Dutoğlu: Bu tarz sansür talepleri DocLisboa’da daha önce yaşanmış mıydı?

Davide Oberto: Hayır, ilk kez oluyor. Doclisboa’nın yanı sıra İtalya’daki çeşitli  film festivallerinde de yıllardır çalışıyorum, böyle bir sansür girişimine ilk defa tanık oldum.

 

Meryem Dutoğlu: Festivalin odak coğrafyası olarak Mezopotamya olarak belirlendi, Fırat’ta yol Almak isimli bölümünün küratörlüğünü yaptınız aynı zamanda. Fırat’ı seçmek neyi ifade ediyordu sizin için, bu bölümde gösterilen filmleri seçerken neleri dikkate aldınız?

Davide Oberto: Üç yıl önce Yunan coğrafyasını odak olarak belirlemiştik. Bu kez, sadece Avrupa’ya odaklanmak istemedik. Fırat, Aden bahçesi, Ağrı  Dağı, Nuh’un gemisi gibi mitlere ev sahipliği yapıyor. Fırat medeniyetin doğduğu yer. Yıllardır birçok çatışmanın yaşandığı bu bölgede artık mevcut olmayan manzaraları sinema aracılığı ile geri getirmek istedik. Bunu yaparken savaşın kendisini özellikle çerçeve dışında tuttuk.

Bu bölüm için seçtiğimiz  filmlerde savaşın kendisini açıkça görmesekte orada bir çatışma durumu olduğunu hikayelerin aktarılış biçiminden anlıyoruz. “Fırat’ta Yol Almak” bölümünün açılışını özellikle sessiz filmler ile yapmayı tercih ettik. Bu coğrafyada sinema zaten vardı demek için. Örneğin, Ermenistan’ın ilk filmi Namus (1926)’u gösterdik, bir savaş filmi değil aşk hikayesi aslında. Bir belgesel değil, ama bugünden baktığımızda etnografi anlamında belgsel de denilebilir. Açıkçası seyircinin hayalgücünü karmaşıklaştırmak ve alışık olduğu konforlu bölgeden çıkmasını istedik.

Meryem Dutoğlu: Festivalin diğer bir bölümü ise Kolombiyalı yönetmen Luis Ospina retrospektifi olarak belirlendi..

Davide Oberto: Luis Ospina, Güney Amerika’da tanınan bir yönetmen. Bütün filmlerinin gösterildiği bir retrospektif ise Avrupa’da ilk kez bu festivalde yapılmış oldu.

İşleri ile bize hayatın ve politikanın da sinema yapma formları olduğunu gösteriyor. Doclisboa olarak onun ve film yapım tarzının Avrupa’da daha fazla görünür olmasını istedik.

Meryem Dutoğlu: Göç, festivaldeki filmler arasında sıkça işlenen konulardan bir tanesiydi. Zelimir Zilnik’in  kurgu-belgesel türündeki filmi Das schöneste Lander Welt, duygu sömürüsüne izin vermeyen tarzı dikkat çekiciydi.

Davide Oberto: Evet, kesinlikle öyle. Zilnik sözkonusu gerçekliği işlerken kendini durumun içine koyuyor, dışarıdan bakan bir kimse gibi çekmiyor. Bu bizim için de önemliydi.

Meryem Dutoğlu: Vakit ayırdığınız çin teşekür ederim.

Davide Oberto:Ben teşekkür ederim.

***

Festivalin uluslararası yarışmasında en iyi film ödülünü Greeting From Free Forest(2018) ile Ian Soroka aldı. Portekiz ulusal yarışma bölümünde ise en iyi film ödülünün sahibi Terra (2018) filmi ile Hiroatsu Suzuki ve Rossana Torres oldu.

Lizbon Film festivali’nin –yarışma dışı- Fırat’ta Yol Almak:Dünyanın Zamanına Seyahat bölümünde gösterilen filmler ise şöyle:

Armenia, Cradle of Humanity (1919-1923)

American Military Mission to Turkey and Armenia:The Expedition of John Harbord in Armenia (1919)

Namus (1926) , Hamo Beknazaryan

Nahapet (1977), Henrik Malyan

Yol (1982), Yılmaz Güney, Şerif Gören

Ahlam al-Medina (1984), Mohammed Malas

Nujim An-Nahar (1988), Oussama Mohammed

Mouhawala aan Sad al Fourat (1970), Omar Amiralay

Al Hayat al Yawniyya fi Qariyq Souriyya (1974), Omar Amiralay

Toofan fi Balad al Baas (2003), Omar Amiralay

Nouron wa Zilal (1994), Omar Amiralay, Oussama Mohammed, Mohammed Malas

Al Ahwar (1976), Kassem Hawal

Sawt (2018), Kassem Hawal

Baghdad Twist (2007), Joe Balass

Zaman, l’homme des roseaux (2003), Amer Alwan

Ani, la citta delle mille chiese (1911), Giovanni Vitrotti

Buvards (1979), Aida Kébadian, Jacques Kébadian

Armenie 1900 (1981), Jacques Kébadian

Colombe et Avedis (1981), Jacques Kébadian

Les cinq soeurs (1964), Jacques Kébadian

 

Haber: Meryem Dutoğlu

(Yeşil Gazete)

İtalya’dan bir permakültür deneyimi anlatısı: Kalıcı bir kültür ya da kalıcılık kültürü!

Permaculturenews‘de yayınlanan röportajı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Pietro Zucchetti

Pietro, öncelikle araştırmacı ruhunla kendini adadığın araştırmalar sayesinde, bu sürdürülebilir ve her geçen gün daha da gelişen ve ilerlemeye devam eden tarım anlayışına katkıda bulunduğun ve öte yandan bölgenin kültürünü koruduğun için seni tebrik etmek istiyorum. Bana öyle geliyor ki, “organik” ya da “biyolojik” adını verdiğimiz anlayış dahi artık zamanını doldurdu. Yoksa bunları iki ayrı kavram olarak mı değerlendirmeliyiz?

Bence bunlar iki ayrı kavram. Permakültür, bedenlerimizi, zihnimizi ve ektiğimiz toprağı da kapsayan fiziksel çevremizi de içine alan “insani alanımızı” sürekli olarak işlemeyi esas alan bir kültür. Süreklilikten bahsediyoruz, çünkü bu sistemde, ihtiyaç ve isteklerimizi sürekli bir şekilde karşılayacak ekosistemler tasarlayarak bedenlerimizin ve toprağın sürekli sağlığını elde etmeye çalışıyoruz. İhtiyaçlar diyerek ifade ettiğimiz şeyler hayatta kalmamızı sağlayan fonksiyonlar. İstekler olarak adlandırdığımız şeyler ise, hayattan zevk duymak için arzuladığımız şeylerin tümü. Göz önünde bulundurduğumuz değerler tüm bunları kapsıyor.

Her zaman etrafımızdaki her şeyin açık ve temiz olduğu bir hayat tasarlıyoruz. Mesela su her zaman klor veya diğer kimyasal maddelerden arınmış olmalı. Aslında birincil su kaynağımız yağmur en saf ve filtrelenerek en kolay temizlenen kaynak. Kendi evimde de gümüş ve seramik filtrelerle temizlenmiş yağmur suyu içiyorum. Yani biz ekosistemler tasarlıyor ve bunu yaparken de kirlilik yaratmıyoruz. Doğal ekosistemler kapalıdır, döngüseldir. Atıklar, sonuçta içinde yaşamakta olduğumuz sisteme enerji sağlayan birer enerji kaynağına dönüştürülür. Yani sürdürülebilir bir hayat yaşıyoruz. Daha özgür, bizi insanın özgürlüğüne taşıyan bir yaşam. Bu uzun zaman alan bir adanmışlık.

Oysa bu günlerde “organik”, yalnızca daha az tarım ilacı ve sentetik gübre içeren bir gıda üretim yönteminden başka bir şey değil.

Sıradaki üç sorum, en çok ilgimi çekenle ilgili olacak: Sizi permakültür konusunda bu kadar çok sertifika almaya iten ne oldu?

Öncelikle bu muhteşem yöntemi öğrenmek ve bana ilham vereceğini düşündüğüm, oldukça bilgili kişiler olan permakültür uzmanlarıyla tanışmak istedim. İkinci olarak da çok sayıda insanın permakültürü aslında olmadığı bir şeye dönüştürmeye başladığı bu yerde, İtalya’da, söz sahibi bir kişi olmak istedim. Ayrıca permakültürü öğretebilmek ancak kişinin kendisinin çok geniş çaplı tecrübeler edinmesiyle mümkün. Ancak kendi uyguladığımız şeyleri öğretebileceğimizi öğrendim. Sonuçta teoriyi pratiğe döküyoruz.

Başka biçimlerde de bu kadar hızlı ilerlemesi mümkün olan ve kendi paylaşma ve eğitim pratiklerini doğuran uygulamalar olması mümkün mü?

Permakültür burada ve şimdi olan bir şey, başka bir yerde değil. Bizim öğrettiğimiz biçimiyle permakültür zaten dayanışmayı gerektiren ve kendiliğinden kendi eğitim yöntemlerini doğuran bir uygulama. Sahiden de İtalya Permakültür Enstitüsü olarak öğrencilerin bir araya gelmesini ve derslerden sonra ortak çalışmalar yapmalarını sağlayan bir iletişim ağına sahibiz. Uyguladığımız yöntemler bir eğitim biçimi olarak da oldukça özgün. Çünkü faaliyet öğrenme, temel sistemsel düşünme, ortak eğitim metodu, çoklu zekâ kuramı, Steiner eğitimi gibi pek çok yeni pedagojik sistemi de kapsıyor.

Earthship (Kara Gemisi) kavramını açıklayabilir misiniz?

Earthship (kara gemisi) 70’lerde Amerikalı mimar Michael Raynolds tarafından geliştirilmiş. Kara gemisi, karada yüzen bir gemi olarak düşünülebilir. Bu isim, bu yapıların birer gemi olduğu anlamına geliyor. Çünkü bunlar tıpkı bir gemi gibi yağmur suyunu toplayabilme ve arıtabilme konusunda kendi kendine yeten, güneş panelleriyle güneş enerjisini toplayıp bataryalarda depolamak ve rüzgar tribünleri ile enerji üretmek gibi yollarla enerji toplayabilen ve depolayabilen yapılar. Bu yapılar araba lastikleri, cam ve plastik şişeler gibi atıklar ve akla gelebilecek her tür geri dönüştürülmüş malzeme kullanılarak, çamurla sıva yapılarak inşa ediliyor. Ayrıca bu yapılarda güneş sisteminden pasif enerji alımı kullanılarak, güneş ışınlarını bir sera aracılığıyla yakalayıp sıcaklık en az 3°C artırılabiliyor ve bu seralarda gıda yetiştirilebiliyor.

Bu, evlerin düşük bir bütçeyle veya kolay ödeme yöntemleriyle inşa edilebildiği bir sistem mi?

Tam olarak değil. İş gücü maliyeti nedeniyle normal bir evle hemen hemen aynı maliyete sahip ama bir kez bu evlerden inşa ettiğinizde artık fatura ödemenize gerek kalmıyor. Bu yapılar kendine yetebilen ve içlerinde kendi gıdanızı üretebileceğiniz yapılar. Benim küçük bir bahçem ve onu çevreleyen bir miktar arazim olduğunu farz edin, mesela yarım hektar kadar: Bana ne tavsiye ederdiniz ve buradan ne öğrenebiliriz?

İtalya Permakültür Enstitüsü olarak danışmanlık vereceğimiz zaman biz öncelikle müşterimize arazinin ve müşterimizin durumunu anlamamızı sağlayacak bir soru formu veriyoruz. Bütüncül bir yaklaşımla, tasarımda ve uygulamada ihtiyaç duyabileceğimiz her şeyi belirliyoruz. Örneğin tasarlayacağımız arazinin özelliklerinin yanı sıra bu alanı kimlerin kullanacağını; örneğin mal sahipleri, topluluklar, halk, çocuklar ya da hayvanların mı alanı kullanacağını hesaba katıyoruz.

Ayrıca arazinin sınırlarını ve sınırların ötesindeki çevreyi de değerlendiriyoruz. Doğayı taklit eden, sürdürülebilir sistemler tasarlıyoruz. Böyle bir sistem, karşılıklı etkileşim halinde olan ve her biri kendi içinde farklı bir göreve sahip unsurlardan, tıpkı bir hücreninki gibi ya da bir duvar gibi sınırlardan ve son olarak, bu sınırların dışında kalan çevreden oluşur. Tabi bir projenin uygulanmasında zorluk yaratabilecek problemlerin de farkındayız. Gözlem yaparak ve müşteriyle iletişim halinde olarak, ihtiyaçları ve müşterinin değerleri ile bunlara bağlı isteklerini belirliyoruz. Böylelikle kâğıt üzerinde pek çok hata yapsak da sonuçta toprak üzerinde hata yapmıyoruz. Bu, daha az hata yapılması, enerjinin daha etkin harcanması anlamına geliyor.

Aslında tasarım, hata riskini azaltmak için var. Sonuç olarak uzun ömürlü bitkilerin arasında senelik mahsul alınabilen ekimlerin yapıldığı, üzün ömürlü bitkilere dayalı orman tarımı yapmış oluyoruz. Uzun ömürlü bitkileri dayanıklılığını, risklerden ve senelik mahsulün belirsizliklerinden kaçınmak için kullanıyoruz.

Koruluk bir arazinin, yakacak üretimi ile arazinin kendiliğinden temizlemesi biçiminde, normal yöntemle idare edilmesi ile permakültüre dayalı olarak tasarlanmış idaresi arasındaki fark nedir?

Fark şu: koru, yeni bir ekosistem yaratıp da ağaçlar büyüyene kadar geçen sürede toprak, çıplak kalır.

Oysa arazi permakültür ile idare edildiğinde, toprak sürekli örtülü kalır ve seçimli kesim yapılır. Böylece ekosistem hiç değişmez ve kalıcı bir ekosistem yaratılır. Ayrıca kütük kesimi yapılırken genellikle, hayvanların yerini belirlemeye yarayan teknolojiler kullanılır.

İşinizde Masanobu Fukuoka’dan ilham aldığınız söylenebilir mi?

Kesinlikle. Yaptığımız iş, Fukuoka’nın hayat felsefesini esas alıyor. Fukuoka, herhangi bir şey yapmadan önce, dene- yanıl yönteminden kaynaklanabilecek hatalardan kaçınmak için, çok uzun süre doğayı gözlemlemiş.

Permakültür bize gözlemlere dayanan bir tasarım anlayışı sunan ve doğadaki bu gözlemlerle ilgili analizleri de uzun süre sürdürmemizi öğütleyen bir yöntem. Şöyle ki farklı tasarım araçları kullanarak, yarattığımız sistemin unsurlarını dikkatlice yerleştiriyoruz, tasarımı hayata geçiriyoruz, diğer unsurları destekleyecek en önemli unsurları konumlandırıyoruz, kurduğumuz sistemin bakımını ve devamlılığını sağlıyoruz ve son olarak sistemi oluştururken bir yandan da onu gözlemliyoruz. Böylece bir işlev bozukluğu gördüğümüzde onu düzeltiyor, tespit ettiğimiz problemi giderecek yeni bir tasarım yaratıyoruz. Bunlar, kendine yeten sibernetik bir organizmanın karakteristik özellikleridir. Bir nevi, diğer unsurların yanında insanların da bir parçası olduğu, kurşun geçirmez bir ekosistem.

Arka bahçemizi bir orman bahçesine nasıl dönüştürebiliriz?

Orman bahçelerinin kökeni, ailelerin arka bahçelerinde yetiştirdikleri tropik ormanlara dayanıyor. Cennet bahçesi inanışıyla da bağlantılı olan bu bahçelerin tarihi 200.000 yıl önceye kadar uzanıyor.

Bu bahçeleri ilk kez oluşturanların, Doğu Asya’da toplayıcılık yapan ve tropik ormanlardan besin maddeleri toplayan insanlar olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar yiyeceklerini tükettikten sonra, meyve çekirdekleri ve kabuklarını evlerinin arkasında yer alan, insan dışkısı gibi başka atıkların da olduğu alanlara atıyorlardı. Bu atıklar gübre görevi görmüş ve tohumlar gelişerek, yalnız seçili besin maddelerinin yetiştiği genç bir ormana dönüşmüş ve böylece “orman bahçesi” ya da “gıda ormanı” dediğimiz şey ortaya çıkmış. bu ikisi aynı şey. Bu muhtemelen tarımın da en eski biçimi. Yani bir orman bahçesi yapmak için öncelikle hangi yiyecekleri sevdiğimizi, bahçemizi hangi tip tohumlarla güçlendirmek istediğimizi seçmeliyiz. Örneğin iğde, kızılağaç türleri ve sarısalkım gibi.

Öncelikle üç ayrı seviyede bitki ekmelisiniz. Büyük ağaçlar (elma, kiraz, armut, erik gibi), küçük ağaçlar (şeftali, nar, muşmula gibi), büyük ve küçük çalılar (fındık, kırmızı iğde, goji, yaban mersini, ahududu gibi), otlar (lavanta, biberiye, kekik, adaçayı gibi), kök sebzeler (havuç, patates, atlı patates, sarımsak, soğan, yer elması gibi), örtücü bitkiler (yonca, Hint çileği vb.) ve son olarak küçük ve büyük ağaçlara tırmanacak, tırmanıcı bitkiler (üzüm, kivi vb.)

Oman bahçelerimde ayrıca, lif/ ip üretilen, medikal amaçla kullanılan, şeker elde edilen (akçaağaç gibi) veya gıda olarak tüketilmeyen başka birçok bitki türü de yetiştirilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bir orman bahçesinin bizim şahsi, biricik habitatımız olarak düşünülmesi gerektiğidir.

Teşekkürler, Pietro. Gerçekten sıra dışı ve ilham verici bir özveride bulunuyorsun.

Teşekkürler, Leonardo. Bu röportajı çok uzaklarda , çok çok uzak bir galakside yaşasa da her zaman yanımda olan L.’ye ithaf etmek istiyorum.

Tekrar teşekkürler.

Bu metin, daha önce Permakültür İtalya’nın web sitesinde yayınlanmıştır.

 

Röportajın İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

 

(Yeşil Gazete, Permaculturenews)

Yerel seçimlere beş kala tek derdimiz ittifaklar mı? – Nuran Seyhan Bayer

Bütün televizyon kanalları, bangır bangır tek sesli bir koro halinde “İTTİFAK” çığlıkları atarken herkes kendine göre bir yorum yapıyor. Ama yorumlar yerel yönetimlerin yaşam biçimlerine karar verdiği halk açısından değil, partilerin geleceği açısından. Oysa halka birebir dokunan tek seçim bu. Çünkü merkezi yönetimler genel ülke politikasını belirler.

Oysa yerel yönetim seçimlerinde halk, bir kentte, kasabada, bir beldede, nasıl yaşayacaklarına, nasıl hava soluyacaklarına, nasıl gıda yiyeceklerine, nasıl su içeceklerine karar verirler. Yaşamak, daha doğrusu sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için karar verirler (mi?). Kırık mazgallara düşüp düşmeyeceklerine, çocuklarının sokakta oynarken ya da okula giderken çukurlarda boğulup boğulmayacaklarına, dere yataklarına yapılan evlere verilen imar izni sonucu sele kapılıp ölüp ölmeyeceklerine, kirli gıdalar yiyerek kanser olup olmayacaklarına da bu seçimde karar verecekler.

Hiçbir parti, saydığım bu en temel hakkımız olan “yaşama” hakkımız için yapacağı hizmetler açısından aday belirlemedi bugüne kadar.

Kadın dostu kentimiz var mı?

Kadın dostu kentlerin oluşturulması, toplumsal cinsiyet temelli ana akım politikaların belirlenmesiyle başlar ve  belediye bütçelerinin toplumsal cinsiyet duyarlı olmasına kadar uzanır.

Öncelikle tüm yerel plan, program ve politikalara eşitlik perspektifinin yerleştirilmesi ve kadınların karar mekanizmalarında yer alarak kendi yaşamlarını ilgilendiren tüm konularda ve özel ihtiyaçlarına yanıt verecek yerel hizmetlerin sağlanmasında söz sahibi olmaları gerekir. Yoksa gerisi teferruat ve boş laftır. Sık sık tekrarlanan “kadınlar başımızın tacıdır, cennet anaların ayakları altındadır, kadınlarımız çiçektir…..” gibi içi boş hamasi nutuklarla gelindi bugüne kadar. Muhafazakar partilerden kendini sosyal demokrat sanan partilerde kadar hiçbiri bu temel eşitlik anlayışına sahip değil ne yazık ki. Doğal olarak yerel yönetimler de aynı kefede. Merak ediyorum bugüne kadar hiçbir belediye başkanı; ”Kent planlaması ve organizasyonu yapılırken kadınların ihtiyaçlarının göz önüne alınması gerekliğini“ vurgulayan, Avrupa Komiyonu‘nun hazırladığı “Eşitlikçi Kentler” (The Town of Equality)” raporunu okudu mu acaba? (www.ccre.org). Gazetecilerin de bunları soru olarak adaylara yöneltecek bilgi ve beceriye sahip olanları bulun(a)madığından adaylara böyle bir soru yöneltmelerini de bekleyemeyiz doğal olarak!

İçi doldurulmayıp hep havada kalan “sosyal belediyecilik” meselesine gelince: Orada da bir garabetlik var. Sosyal devlet anlayışında olan buna da oldu ve “sosyal yardım belediyeciliği”ne dönüşüverdi. Bunun baş sorumlusu da tabii merkeziyetçi politikalar. Merkezden bağımsız, mali açıdan güçlü belediyeciliğin var olmadığı ülkemizde sanırsınız belediye başkanı değil Cumhurbaşkanı seçiyoruz. Oysa  ikisi o kadar farklı ki.

Bütün dünyada olduğu gibi bizde de nüfusun büyük bölümü şehirlerde yaşıyor. Şehirler insanların hayatlarının birebir oluştuğu yerler. Orada doğuyoruz, büyüyoruz, okula gidiyoruz, çalışıyoruz ve ölüyoruz. Bütün bunlar yaşam ihtiyaçlarımızı da belirliyor. Şehirleri yönetmek aslında evimizi yönetmek anlamına geliyor. Evimizi, ideolojilere, partilerin söylemlerine göre yönetmediğimize göre neden kentleri ideolojiler ile parti söylemleri yönetiyor?

Düşünelim mi….

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir. – Hannah Arendt

 

 

Nuran Seyhan Bayer