Ana Sayfa Blog Sayfa 2675

Feminist Distopyan Edebiyat: Kadınların öfkesi ve kaygısı için bir kanal

The New York Times’da Alexandra Alter imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Karya Ayyıldız‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Sophie Mackintosh’un sarsıcı romanı “The Water Cure” basit, netameli bir sorundan yola çıkıyor. Ya erkeklik gerçekten zehirleyiciyse.

Issız bir adada izole edilmiş üç kız kardeş, kadınların hastalanmasına neden olan bir salgından ayrı tutularak yetiştiriliyorlar. Kardeşler, erkeklerin kadınlara bulaştırabildiği bu toksinlerden kendilerini korumak için, boğulma tatbikatı yapmak, tuzlu su içmek ve kendilerini aşırı sıcağa ve soğuğa maruz bırakmak gibi şeyleri içeren arındırıcı ritüelleri yerine getiriyorlar. Tüm bunların yanı sıra erkeklerle temasa geçmekten kaçınmayı öğreniyorlar.

Az önce okuduğunuz, Sophie Mackintosh’ın sarsıcı çıkış romanı, “The Water Cure”un tüyleri ürperten öncülü. Roman, bir yandan çağ ötesi, bir yandan da korkutucu bir şekilde alışkın olduğumuz bir hikaye gibi geliyor. Ortaya çıkışı ise basit, uğursuz bir soru: ya erkeklik geçekten de toksikse?

ABD’de ocak ayında çıkacak olan ve Man Booker Ödülü için uzun zamandır listede olan “The Water Cure”, yaygınlaşan cinsiyet eşitsizliği, kadın düşmanlığı ile kadına karşı şiddet, üreme haklarının aşınması ve kurumsallaşmış cinsiyetçiliğin doğurduğu uç sonuçlar gibi rahatsız edici konuları gündeme getiren çağ ötesi çalışmaların arasına, kadın merkezli distopyan edebiyat dalgasına katılmıştır.

Bu konular Mackintosh için hiç de rahatsız edici gelmiyor.

Toksik ataerki fikrini kurarken daha somut ve fiziksel yapmaya karar verdim çünkü bazen gerçekten fiziksel hissedilebiliyor,” diyor Mackintosh. “Bir facia yaratmam gerekiyormuş gibi hissetmedim çünkü hali hazırda gerçekleşen bir facia var.”

Bu kutsal feminist distopyan kurgu, içinde Mackintosh, Naomi Alderman, Leni Zumas ve İdra Novey gibi geleceği parlak roman yazarlarını, aynı zamanda Louise Erdrich ve Joyce Carol Oates gibi bu işin ünlü isimlerinin kitaplarını barındırıyor. Diğer yazarları ise kadın haklarının belirsizliği ve cinsiyet eşitliği adına atılan ileri adımların geriye dönmesi veya durdurulması gibi konularda düşünmeye itiyor.

Bu yeni distopyan hikayelerin çoğu gelecekte yer alıyor, buna rağmen günümüzün, yani aynı düşünen kadınların ve erkeklerin cinsiyet rollerini değiştirmekle ve MeToo hareketinin karışık ve halen daha devam eden sonuçlarıyla boğuştuğu zamanın öfkesine ve kaygılarına kanal oluyorlar. Oldukça yüklü ve polarize eden, rekor sayıda kadının siyasete katıldığı ve makamlarda yer almaya başladığı ve daha da fazla kadının cinsel istismar ile tacize ses çıkardıkları bir zamanda, bunlar cuk diye oturuyor.

Hem yeni hem de klasik distopyan romanlar, cinsiyet eşitsizliğiyle ilgili rahatsızlığın arttığı bir dönemde, okuyucular ve eleştirmenler arasında yankı uyandırmakta. Alderman’ın sapkın feminist bir kurgu olan ve kadınların elektro şok verme yeteneğine sahip oldukları bir dünyada geçen “The Power” isimli romanı, yüz binlerce nüsha satmış ve bir televizyon dizisi olarak uyarlanma sürecinde.

Aynı zamanda okuyucular, günümüzün siyasi ikliminde yeni bir önem kazanmış olan bu türün klasiklerine de kucak açıyorlar. Margaret Atwood’un 1985 yılında yazmış olduğu, kadınların üretim makinesi gibi kullanıldıkları gelecekteki teokratik bir devlette yer alan romanı “The Handmaid’s Tale”, 2017’den beri ABD’de 3.5 milyondan fazla nüsha satmış, toplam satışı 5 milyonu geçmiş ve ödüllü bir televizyon dizisi olarak uyarlanmıştır.

Son zamanlarda Atwood’un kurgu distopyası gerçek hayattaki siyasal eylemleri de etkilemiştir, kadınların kürtaj ve sağlık hizmetlerine ulaşma hakkını elinden alan politikaları protesto etmek üzere eylemciler, kırmızı pelerin ve beyaz boneler ile hizmetçiler gibi giyinerek ülke çapındaki eyalet merkezlerinde toplanmışlardır. Eylül ayında, ABD Yüksek Mahkemesi üyeliği bulunan, cinsel tacizde bulunmaktan suçlanan ve Roe v. Wade davasını alt üst edebilecek kararda oy hakkına sahip olan Brett M. Kavanaugh’nun ABD senatosundaki duruşması sırasında kırmızı pelerinli bir grup eylem yapmıştır.

Yüksek yargı adayı Brett Kavanaugh senato duruşma salonunda ifade verirken protestocular “Handmaid’s Tale” kostümleri içindeler.

Senatodaki son eylemleri düzenleyen liberal savunma grubu Demand Justice danışmanlığı yapan Lori Lodes, “İçinde bulunduğumuz zaman birçok kadın için korkutucu zamanlar ve Margaret Atwood’un yaratmış olduğu hikaye bu korkuyu çok iyi ifade etmekte,” demiştir.

İlerleme bir hayaldir’

Kadınlar yüz yıllardır Distopyan kurgular yazıyorlar. Bilim kurgu ve fantezi türündeki en etkileyici kadın öncülerden, Ursula K. Le Guin, Octavia Butler ve Angela Carter dahil bazıları, bu türü cinsel kimlik ve kısıtlamaları üzerine yazmak için alan olarak kullanmışlardır.

Son dönemdeki feminist distopyan çalışmaların yaygınlaşması da bu edebiyat şekli üstüne kuruludur. Bu çalışmalar, bilim kurgu objektifinden güncel kaygıları geleceğe yansıtarak, bir yandan da geçmişe atıfta bulunmakta.

Bir röportajda Atwood kitapları şöyle anlatmıştır, “Onlar ben bu durumda olsaydım, ne yapardım kitpları gibi. Yani, nasıl? Veya ben ne yapardım? kitapları da diyebiliriz.” Ayrıca şunu da ekliyor, “Tarihin her zaman gelişme göstereceği düşüncesi bir hayalden ibaret.”

Romanlardan bazıları siyasal eylemsizlik ile rahatlık ve kadınların eşitliğinin bir gün kısıtlanmış olabileceğine karşın bir uyarıcı niteliğinde olmak için yazılmıştır.

Kasım ayında çıkacak olan romanı “Hazards of Time Travel”da Joyce Carol Oates, neredeyse abartısız bir yaklaşımla zamanın kadın hakları aleyhine dönebileceğini anlatmıştır. Roman, öğrencilere erkeklerin kadınlardan yüksek IQ’ya sahip oldukları öğretilen gelecekteki otokratik bir ABD’de başlıyor ve okullardaki rejimi sorguladığı için hainlikten tutuklanan genç bir kadının üstünde yoğunlaşıyor. Cezası ise, 1959 Wisconsin’ine ışınlanarak yeniden eğitilmesi ve daha söz dinler hale getirilmek.

Christina Dalcher’in yakın zamandaki çıkış romanı “Vox”da aşırı derecede muhafazakar siyasal bir parti ABD kongresinin ve Beyaz Saray’ın başına geliyor ve kadınların itaatkar ev hanımları olmalarına dair yasa çıkartıyor. Artık kızlara okuma veya yazma öğretilmiyor, kadınların siyasi alanlarda çalışmaları veya yürütmeleri ve hatta kendilerini ifade etmeleri bile yasaklanıyor.

Emekli bir dil bilimci olan Dalcher, 2016 seçimlerinden sonra ülke çapında gerçekleşen kadın yürüyüşlerinden etkilendiğini söylüyor.

Bu olanları izleyip göz devirerek, keşke bir sussalar, diye düşünen tonlarca insan olmalı diye düşünmüştüm,” diyor. “Bir insanın itaat etmesini sağlamanın onu insan yapan tek şeyi, dili, elinden almaktan daha iyi ne olabilir ki?”

Biz Zaten Bir Distopyadayız”

Son zamanlarda birçok distopya romanı, tıpkı “The Handmaid’s Tale” gibi doğurganlığın toplumun gözünde kadını nasıl tanımladığı ve devletin doğumu manda altına alması ve kontrol etmesi halinde nelerin olabileceği üzerinde durmaya başlamıştır.

Leni Zumas, kürtajın ve tüp bebeğin yasal dışı olduğu ve embriyoların “yaşama hakkı” ile kutsallaştırıldıkları yakın gelecekteki ABD’de geçen son romanı “Red Clocks”ı yazmaya başladığı dönemde hamile kalmaya çalışıyordu. Bu hikayesinin fikrine, doğum tedavilerini araştırırken tüpte döllenmenin yasa dışı olmasına yönelik referanslarla karşılaşmasıyla ulaştığını söylüyor.

Romandaki olayları sıradan ve böylece daha korkutucu yapmak oldukça bilinçli bir şeydi,” diyor. “Dünyaya feminist bir objektiften bakmakla ilgili şeylerden biri zaten bir distopyada yaşadığımızı görmektir.”

Louise Erdrich ise, insanlığın geleceğini tehdit eden dehşet verici biyolojik bir olaydan sonra devletin hamile kadınları toplayıp, bebeklerine el koyması üzerinde duran “Future Home of the Living God” kitabında, üreme ve kadının fiziksel otonomisi konularına kıyamet senaryosu gibi bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

Erdrich kitabını yıllar önce dördüncü kızına hamileyken yazmaya başlamış, kitabı yazmayı bir kenara bırakmıştı ta ki 2016 yılı başkan seçimlerine, Cumhuriyetçi merkezli bir Kongre ve Beyaz Saray’a ve de liberal eylemcilerin kadının üreme haklarının potansiyel bir tehdit altında olmasına dikkat çekmelerine kadar. Erdrich, on yıllar önce kadın özgürlüğü hareketi ile kazanılanların kaybedilmesi durumunda dünyanın bir yere dönüşeceği ile ilgili endişelenmeye başladı.

Erdrich yazdığı bir e-postada, “Kadın hakları için mücadele etmek, boyun eğmeyecek bir mücadeledir,” yazmıştır. “Kızlarımın insanlığın kalkınması sürecinin yıkımıyla yaşaması gerekebileceğini fark ettim.” diyor.

““The Handmaid’s Tale”de izlediklerimizden bile kötü”

Kadın odaklı kurgudaki dalgalanmalar Kuzey Amerika’ya ve Birleşik Krallığa kadar uzanmış durumda. Batıdaki yazarlar distopik mecazları kadın hakları adına yapılan ilerlemelerin geriye dönmesi halinde ne olacağını incelemek için kullanırken, Orta Doğu ve Asya’daki bazı yazarlar bölgedeki kadın baskısına dikkat çekmek için kullanıyorlar.

Maggie Shen King’in çıkış romanı “An Excess Male”, 2030 yılında Çin’de geçiyor, ele aldığı konu ise fetüslerde cinsiyet tercihiyle kürtaja yol açan Çin’in eski tek çocuk politikası. Shen King’in romanında bu politika, çoğunluğu oluşturan, kendilerine eş bulamayan 40 milyon erkeğin ortaya çıkmasına ve kadınların devlet tarafından birden fazla erkekle evlendirilmeye zorlanmalarına sebep oluyor.

Benzer bir düşünceyle yola çıkmış bir başka roman ise, Pakistanlı yazar Bina Shah’ın yeni romanı, “Before She Sleeps”. Roman, nükleer savaştan çıkmış otokratik bir güneybatı Asya ülkesinde ortaya çıkan ve milyonlarca kadının ölmesine neden olan genetik mutasyon salımı sonucu oluşmuş bir rahim ağzı kanserini ele alıyor. Devletin nüfusu tekrar kaldırma çabası ile kadınlar birden fazla erkekle evlenmeye ve üçüzler, hatta beşizler doğurmalarına sebep olan doğurganlık hapları almaya zorlanıyorlar. Shah, “cinsiyet krizi” fikrine Hindistan ve Çin’deki cinsiyet tercihiyle kürtaj ve kız bebeklerinin öldürülmesi haberlerinden kapıldığını söylüyor. Birçok gelenekçi ve kabile toplumunda olduğu gibi, kadınları “kutsal kaynaklar” olarak gören ama buna rağmen onlar üzerinde baskı kuran bir toplum canlandırdığını söylüyor.

Ataerkil düzende, kadınlar her zaman kaybeden taraf olmuştur,” diyor Shas. “Şu an Suudi Arabistan, Pakistan ve Afganistan’da olanlar, “The Handmaid’s Tale”de olanlardan çok daha kötü.”

Feminist distopyan kurgunun koruyucu azizi haline gelmiş ve türü genişletmeye devam eden genç yazarlara ilham olmuş Atwood için “The Handmaid’s Tale”e duyulan ilginin yeniden doğması, kadın hakları savunucularının romanındaki dili ve imgeleri, kadın düşmanlığına karşı çıkmak adına kullanmaları açısından hem ilham verici hem de sıkıntı veren bir durum olmuştur.

Kitabı yazdığımda, bu tarz eylemlere gerek duyulmayacak bir durumda olacağımızı ummuştum,” diyor Atwood. “Kadın bedenini ABD’nin bir malı haline getirmeye yönelik toplu bir baskı söz konusu.”

Öte yandan, ifade özgürlüğünün olmadığı totaliter bir devlette mümkün olmayacak bir senaryonun, yani distopyan kurguyu okuyanların ve yazanların sayısının artmasıyla rahatlamış hissediyor.

Bunları okuyabiliyor olmamız bile henüz bir şeylerin o kadar kötü olmadığını gösterir,” diye ekliyor.

 

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Karya Ayyıldız

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

Yiğit Aksakoğlu: Bir tutuklama ve ötesi – Hale Akay

Bu yazı ahvalnews.com sitesinden alındı

Cumartesi günü, bu ülkenin güzel evlatlarından birini daha Türkiye’nin adaletsizliğine -umarım kısa bir süreliğine- rehin verdik.

Cuma günü gözaltına alınan 13 kişinin listesi ilk önümüze düştüğünde kesin hemen bırakırlar dediğimiz bir ismi, Yiğit Aksakoğlu’nu.

Tamamen irrasyonel durumları anlamlandırmak için hala mantık yürütmekten vazgeçmediğimizden haliyle böyle düşündük.

Bu 13 kişinin gözaltına alınması zaten irrasyonel bir durumdu, suçlamalar gerçeklikten uzaktı ve yine bilmediğimiz birtakım hesaplar vardı. Sağdan baktık, soldan baktık, ölçtük tarttık, herhalde Aksakoğlu’na bir şey olmaz dedik.

Lakin tanrılar onu kurban seçti.

Neden o kurban seçildi bilmeye imkan yok. Bu kadar gümbürtüden sonra herkesi salıverecek halleri yoktu, piyango ona çarptı diyelim.

Aksakoğlu kendi alanında, yani sivil toplum çalışmalarında, çok bilinen bir isim ama haliyle kamuoyunun yakından tanıdığı biri değil.

Yıllardır kendi idealleri için çalışan, Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Merkezinin kuruluşundan bugüne kadar içinde olan, birçok dernek ve girişime emeği geçmiş bir insan Aksakoğlu.

Son zamanlarda erken çocukluk dönemi eğitimi üzerinde çalışıyordu.

Bu gözaltı dalgası içinde kendisini bulma nedeni ise anlaşılabildiği kadarıyla Gezi protestoları sonrası sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylem konuları üzerinde çalışmış olması.

Bu konudaki toplantılarda anlaşılan “kolaylaştıcılık” ve “moderatörlük” yapmış, böylece anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiş.

Buraya uzun uzun geçmişini döküp, yaptıklarından bahsetmek mümkün. Ama bu adaletsizliklere kurban giden insanların hepsi değerli ve bunu kanıtlamaya çalışmak da çok yersiz.

Onun yerine Aksakoğlu’nun içinde çalıştığı “sivil toplum” dediğimiz şeyi ve sivil topluma yönelik bu korkutma dalgasının neden düz bir muhalif ezme çabasından daha fazla bir anlam taşıdığını tartışmak sanki daha doğru.

Sivil toplum çalışanları veya hak savunucuları derken bahsettiğimiz, Türkiye’deki sesi gür muhalif kesimin de pek hazzetmeyip “projeci”, “AB’ci”, veya “liberal” diye yaftalamaktan pek hoşlandığı bir grup.

Çoğu belki hayat boyu birbirini tanımayan, hiyerarşik olmayan bir ağ. Türkiye’nin en benzemezlerini bir araya getiren, en fazla çeşitlilik içeren bir grup.

Buradaki insanların yıllardır büyük büyük paralarla, küçük küçük işler yaptıkları söylenir. Genelde mütevazı koşullarda, bazen küçük, bazen büyük işler yapılır.

Tek tek baktığınızda bu küçük işler anlamsız bile gelebilir, ama hepsi bir arada, hele de bugünlerde, toplumun biraz nefes alması için çok önemlidir. Sürekli büyük resmi görenlere bunu anlatmak genelde zor oluyor.

Sivil toplum veya hak alanında çalışanlar illa bir tarih vermek gerekiyorsa 2013’ten beri, hatta belki çok daha uzun bir süredir, günlerini hep bir ikilemle geçiriyorlar.

Bir otoriter rejim üzerine üzerine gelirken çöken “boşuna mı uğraşıyorum?” duygusu ile “uğraşmayı bırakırsak ne olacak?” korkusu.

Zira hayat devam ediyor. İktidar değişene kadar sığınma evini kapatıyoruz, şiddet gören kadınlar başlarının çaresine baksın diyemiyorsunuz.

Mevsimlik işçilerin çocukları eğitim alamıyorsa bana ne diyerek uzaklaşamıyorsunuz. Ay ne yapalım, iklim de değişiversin diye geçiştiremiyorsunuz.

Üstelik ihtiyaç da var. Hatta bu kabus gibi günlerde ihtiyaç da artıyor. Bu işlerde çalışanların size rahatlıkla söyleyebileceği gibi insanların nefes alacak yeni alanlara olan ihtiyacı, haliyle de bu işlere ilgisi arttı.

O nedenle hala il il gezilip kadınlara üreme sağlığı anlatılıyor, İstanbul’da kent tarımı kursları düzenleniyor, eğitimde fırsat eşitliği toplantıları yapılıyor.

Türkiye gibi kutuplaşmış, artık herkesin kendi cemaatine çekildiği ve mecbur olmadıkça diğeri ile konuşmadığı bir ülkede, bu işler farklı olanları hala bir araya getirmeyi de başarıyor, karşılaşmayı sağlıyor.

Yine bu işler büyük ölçüde merkezi veya yerel otoriteyle ilişkilenmeyi de sağlıyor. Örneğin derdiniz engelli erişimi ise kalkıp bu belediye AKP’li, el değiştirmesini bekleyelim diyemiyorsunuz.

Yani hala bir toplum olarak kalabilmek önemliyse, tüm bu çabalar ciddi anlam taşıyor.

Son beş yıldır da bu alan daralmak yerine, aksine genişliyor. Pıtrak gibi yeni girişimler bitiyor, hiç tartışılmamış konular gündeme geliyor, yepyeni yöntemler deneniyor. Çoğu zaman dertle uğraşılsa da ülkede biraz cıvıltı ve renk kalabildiyse, bir kısmı bu işlerden geliyor.

Genelde bu direngenliğin de bir siyasi duruş olduğunu anlatabilmekte yetersiz kalıyoruz. Bağırıp çağırmadan, görünmez bir şekilde, kendi alanlarında kendi bildikleri şekilde muhalefet etmek isteyen insanları takdir edemiyoruz.

Yiğit Aksakoğlu işte bu alanın içinden gelen, yıllardır verdiği emekle de sivil toplum dünyasında en fazla tanınmış isimlerinden biri. İsimsiz kahramanlardan.

Umarım en yakın sürede oradan çıkar. Umarım sürekli bu çarka insan kaptırıp geri almaya çalışırken hepimiz yavaş yavaş delirmeyiz.

Umarım hak alanında çalışan herkes devam etme gücünü korur. Çünkü bunu kaybettiğimizde korkarım Türkiye’den geriye sadece hoyratlık ve hırçınlık kalacak.

Hale Akay – Ahval

Gezi ya da kurgulanmış gerçeğe karşı hakikatin direnişi – Yetvart Danzikyan

Bu yazı artıgercek.com sitesinden alındı

İddianamesiz mahkemesiz bir yıldır tutuklu olan Osman Kavala’yı tam olarak neyle suçlayacaklarını belli ki tam bilemediklerinden “Gezi’yi organize etti” diye bir argüman kurdular. Öyle değil ya, hadi diyelim ki doğru. Bu sefer “Gezi’yi organize etmenin neresi suç?” diye bir soru çıkıyor ortaya. İşte ona da deniyor ki Hükümet’e karşı kalkışma. Öyle değil ya, hadi diyelim ki öyle, o zaman dönemin Başbakanı Erdoğan nasıl oldu da Gezi’yi “organize eden” kişilerle Ankara’da toplantı yaptı, talepleri dinledi? Yanıt yok. Mavi ekran.

Olup biten, son zamanlarda bilhassa ABD’de teorisi yapılan post-truth (Gerçeklik-ötesi/sonrası) izahatlerine benziyor ama dünyanın yeni keşfettiği şeyin içinde doğduk biz. Bu ülkede hem devlet geleneği hem de muhafazakâr sağ siyaset, kontrol edemediği vakaları komplo ile açıklamayı pek sever. Öyle olmadıklarını tabii ki bilirler, hem de cin gibi. Ama öyle açıklamak işlerine gelir. Tabanı buna inandırmaları gerekiyordur. Taban da kimi zaman inanır kimi zaman da inanır gibi yapar. Çoğunlukla inanır gibi yapar, işine geldiği sürece.. Türkiye, devletiyle, toplumuyla ya da toplumun büyük bir kesimiyle bir yalanın, iki yüzlülüğün içinde yaşamayı sever. Kendini buna mecbur hisseder. Osmanlı’dan beri böyledir bu.

Şimdi efendim Osman Kavala bu Gezi’yi organize ve finanse etmekle kalmamış bunu bir de ‘hiyerarşik yapı içinde’ olduğu birileri ile yapmış. Bunları da devlet 16 Kasım Cuma günü sabaha karşı yaptığı operasyonla kıskıvrak yakalamış. Evet bir kısmını aynı gün, bir kısmını da sonraki gün serbest bırakmış ama iktidar medyası için ne gam. Cumartesi günü  “Gezi’nin beyin takımı alındı” diye manşetler attılar mı, attılar. Sonrasını kim soracak, kim bilecek, kim sorgulayacak?

Kimmiş bu hiyarerşik yapı? Yılların hukukçusu Turgut Tarhanlı, yılların bilim insanı Betül Tanbay, üniversite kurucusu Yiğit Ekmekçi, devlete göre “muhalif gazeteci eşi olma” kontenjanından, ama tabii aynı zamanda sivil toplum çalışanı Meltem Çelikkan, sivil toplum çalışanı Hakan Altınay, Anadolu Kültür’den Asena Günal, film yapımcısı ve yine sivil toplum çalışanı Çiğdem Mater, yanı sıra yine sivil toplum çalışanları Hande Özhabeş, Filiz Telek, Ayşegül Güzel, Yiğit Aksakoğlu, Yusuf Cıvır, Bora Sarı.

Kimse inanmadı tabii buna. Bunun üzerine Emniyet hiç alışık olmadığımız bir şekilde, bir hukuk devletinde hiç yeri olmayan bir bilgi notu yayınladı. İşte bu “hiyerarşik yapı”, “muhalif gazeteci eşi” lafları oradan. Efendim şöyle oluyormuş:

“Mehmet Osman Kavala ile hiyerarşik bir düzen içerisinde şüphelilerin;

– Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak için Anadolu Kültür AŞ’ye ait DEPO isimli yerde toplantılar düzenledikleri,

– Sivil İtaatsizlik ve Şiddetsiz Eylem başlıkları altında Gezi Parkı olaylarının devamlılığını sağlamak için yurt dışından aktivizm eğiticileri, kolaylaştırıcılar ve profesyonel eylemciler getirttikleri (Duran Adam, Piyano Çalan Adam, Kırmızılı Kadın vs.)”

Daha fazla devam edemiyoruz ve nefes alıyoruz. Nereden çıktığı belli olmayan “hiyerarşik düzen”i geçtim yılın her ayı sergi ve etkinlik düzenlenen, bir gün bile boş kalmayan Tütün Depo’su olmuş mu size ‘toplantı düzenleme’ mekânı? Türkiye’de yaşayan kendi halindeki insanlar olmuş mu size yurt dışından gelen profesyonel eylemci? Uzun süre düşündüm durdum, bunları gerçekten polis mi yazmıştı? Yoksa bir savcının elinden mi çıkmaydı? Bilemedim. Daha çok iktidar medyasında düzenli olarak program yapan ve sabah akşam komplo teorileri kuran “kanaat önderleri”nin elinden çıkma bir metne benziyordu doğrusu. Bu kanaat önderleri mesela tüm dünyada geçerli bir protesto yöntemi olan sivil itaatsizlik gibi kavramlardan hazzetmez ve böyle şeylerden ödleri kopardı. Bir kısmı ise ne olduğunu çok iyi bilirdi ama sadece kendileri kullanacakları zaman. Eğer iktidara yerleşmişlerse sivil itaatsizlik olsa olsa hükümete karşı bir kalkışma olabilirdi.

Neyse. Neyse ki gözaltındakilerin çoğu (yurt dışı yasağı konmakla birlikte) serbest kaldı ancak Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanması da başlıbaşına bir mesele. Neden tutuklandı henüz tam olarak bilemiyoruz. Serbest bırakılanlara neden yurt dışı yasağı kondu gibi sorularımız da var.

Neresine baksak bir tuhaflık çıkıyor tabii bu dosyadan. Gezi ile ilgili bazı yargılamalar vaktinde yapılmıştı ve çoğu beraatle sonuçlanmıştı, bunu da biliyoruz. 5 sene sonra nereden çıktı bu iş? Büyük ihtimalle -bir şekilde gıcık oldukları- Osman Kavala’ya bir suçlama bulmak için. Bu durum bizi ikinci bir soruya götürüyor. İktidar, Gezi’nin arkasında Kavala’nın olmadığını çok iyi biliyor. Emniyet raporuna göre milyonlarca kişinin katıldığı, Bayburt dışında tüm kentlerde eylem gerçekleşen bir vaka bu. Gezi’nin arkasında ne olduğunu biliyor halk. Bunu çok iyi biliyor iktidar aslında. Peki niye bu senaryo ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor?

Post truth demiştik. AKP ve ideologları ilk şoku atlattıkları günden beri Gezi’yi başka bir şekle sokmaya gayret ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Muhtemelen 1930’ların totaliter rejimlerinden öğrendikleri bir taktiği uyguluyorlar. Gerçeği deforme etmek, kendi gerçekliğini kurmak ve bunu bir milyon kere (abartmıyorum) tekrarlamak. Gezi direnişinin şimdi karşı karşıya olduğu test budur. Dolayısıyla Gezi’nin de kendi hakikatini, daha doğrusu hakikati bıkmadan, yılmadan bir milyon kere tekrarlaması gerekiyor. Kurgulanmış gerçeğe karşı hakikatin haysiyeti için. Hakikatimize sadakat için. 

 

Yetvart Danzikyan – Artı Gerçek

Soğanın fiyatı yüzde 100 zamlandı, beklenti 10 lira

Soğan ve patates fiyatları yeniden tırmanışa geçti. Soğanın kilosu pazarda 5 lira. Patates de 4 lirayı buldu. Toptancılara göre soğanın kilosu yılbaşında 10 lirayı bulabilir.

Toptancıların soğan fiyatlarındaki artış beklentisi, bu hafta pazar tezgahlarına yansırken, soğanın fiyatı, yüzde 100 artışla 2,5 liradan 5 liraya çıktı. Pazarcı esnafı, soğanın kilosunun yılbaşına kadar 10 lirayı bulacağını öne sürdü. Patatesin kilosu da 4 liraya ulaştı.

Toptancılar, ilkbahara yani yeni ürün çıkına kadar fiyat artışının devam edeceği görüşünde. Geçen haftaya göre, soğanın fiyatının 2 katına çıktığını belirten esnafladan Muhammed Cullas, bu artışın gelecek hafta da devam edeceğini söyledi. Cullas, “Haftaya soğanın fiyatı 7 lirayı bulur. Ben hem üretiyorum hem satıyorum. Yağışlardaki düzensizliğe bağlı olarak üretici şebeke suyuyla tarlasını sulamak zorunda kaldı. Sular asitli olduğu için ürünlere zarar verdi. Bu yüzden soğanlar çürüdü. Ankara Polatlı’da yetiştirip burada satıyorum. Kış boyu Ankara’dan gelecek soğanlarda aynı sıkıntı yaşanır” dedi.

Türkiye’de soğanın yüzde 60’ının Ankara Polatlı’dan karşılandığını belirten Fesih Kubay ise bu yıl aynı yerden aldıkları soğanın yarısının çürük çıktığını belirtti. Yılbaşına kalmadan soğanların tükenebileceğini savunan Kubay, kalan üründe de fiyat artışının kaçınılmaz olduğunu söyledi ve ekledi: “Benim tahminlerime göre soğanın kilosu yılbaşına kadar 10 lirayı bulacak. Çünkü taze soğan en erken mayısta çıkıyor. Kalan 5 aylık sürede devlet bir tedbir almazsa soğanın durumu çok sıkıntılı. Devlet ithalat kararı alıp dışarıdan soğan getirebilir. Ankara, Eskişehir ve Sivrihisar’da yetişen soğanlar hastalık çıktığı için çöpe gidiyor. Ben haftalık alıp halden getiriyorum. Haftada 2 ton alıyorum. Geçen sene de aynı miktarı çok daha ucuza alıyordum.”

 

(Gazete Duvar)

Enflasyona karşı Hal Yasası geliyor

Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanan, yaş meyve ve sebze ticaretinin düzenlenmesinde köklü değişiklikler öngören Hal Yasası taslağı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sunuldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halcilerle görüşmesinden sonra taslağa son şeklinin verilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesi bekleniyor.

Enflasyon rakamlarının beklentileri aşmasının ardından harekete geçen hükümetin sebze meyve hallerinde yeni düzenlemeler yapmak için düzenlediği yasa tasarısının hazır olduğu belirtildi.

Dünya gazetesinden Ali Ekber Yıldırım’ın haberine göre, taslakta öne çıkan düzenlemeler şöyle:

— Ülke genelindeki 175 sebze ve meyve hal sayısı 30’a indirilecek.

— Sebze ve meyve hallerinin kurulması, yönetimi, işletilmesi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği koordinasyonunda her bölgedeki yerel yönetim ve ilgili kurumlara verilecek.

— Hal komisyonculuğu kesin olarak kaldırılacak ve komisyoncular tüccar olarak faaliyetlerine devam edebilecek.

— Ürün tasnifi, standartlaşma ve bölgesel ürünlerin markalaşmasını sağlayacak altyapı kurulacak.

— Üretim bölgelerinde ihtiyaca uygun olarak ürün toplama merkezleri kurulacak.

— Ürün fiyatını üreticiler ve üretici birlikleri belirleyecek.

Bu hafta Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın halcilerle görüşmesinden sonra taslağa son şeklinin verilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesi bekleniyor.

 

(Dünya, Sputnik)

Elektrik üreticilerine sağlanan kapasite ödenekleri “yasadışı devlet yardımı” kapsamına alındı

Avrupa Adalet Mahkemesi, İngiltere’de kömür ve gazla çalışan termik santral işleticisi firmalara verilen kapasite ödeneklerini “yasadışı devlet yardımı” olarak değerlendirdi ve bu ödeneklerin durdurulması kararını açıkladı. Karar, Avrupa çapındaki birçok kapasite mekanizması uygulamasını, özellikle İngiltere modelini temel alan ve kömüre ayrıcalıklı destek sağlayan Polonya kapasite piyasasında nasıl yansımalar olacağına dair birçok soru işareti doğurdu.

Ocak 2018’de Türkiye’de uygulamasına başlanan, Avrupa’da da epey tartışmalı olan, elektrik üreticilerine sağlanan kapasite ödenekleriyle ilgili dün önemli bir gelişme oldu. Özünde işletme maliyetlerini elektrik piyasasındaki düşük fiyatlarla karşılamakta, kar etmekte güçlük çeken elektrik üreticilerine -Türkiye’deki tabirle- “cansuyu” olan, ancak “kış aylarında elektrik talebi zirveye çıktığında çalıştırılması gereken kapasiteye destek” argümanıyla meşrulaştırılan bu devlet teşviklerinin adı ilk defa konmuş oldu.

Avrupa Komisyonu’na karşı Adalet Mahkemesi’nde bu davayı açan enerji firması, kapasite ödeneklerinin alternatif arz ve talep önlemlerinin karşısında fosil yakıtları desteklediğini öne sürmüştü. Yani piyasa şartlarında düşük karbonlu enerji üretim ve tüketim çözümlerinin, fosil yakıt kaynaklarıyla eşit olarak rekabet edememesine sebep olduğunu iddia etmişti.

Mahkemenin kararını değerlendiren enerji uzmanları, yeterince elektrik arzının mevcut olduğunu, bu kararla ışıkların kesilmeyeceğini dile getirdiler. Kararın esas etkisinin piyasa fiyatlarının artmasına olacağını belirttiler. Avrupa’da özellikle son dönemde Hambach ormanlarıyla adını sıkça duyuran, bu mekanizmadan faydalanan RWE firması, ayrıca EoN’un fosil yakıt kolu Uniper gibi büyük firmaların derinden etkileneceğini anlattılar.

Karar, İngiltere kapasite mekanizmasının askıya alınmasına ve hükümetin gelecekteki ihaleleri durdurmasına yol açtığı gibi, mevcut anlaşmalar altında ödeme yapılmasını da engelleyecek nitelikte. Halihazırda yapılan ödemelerin geri alınıp alınmayacağı ise merak konusu. Mahkeme tarafından verilen karar tüm Avrupa çapında yürürlükteki birçok kapasite mekanizmasının akıbetini kuşkuya düşürdü. Karar, Polonyalı kömürlü termik santrallere verilecek milyarlarca Euro’luk teşviğin onaylanacağı Polonya’daki ilk kapasite mekanizması ihalesiyle aynı günde gerçekleşti.

Ek enerji gerektiğinde arzı garantilemesi gerekçesiyle yürürlüğe koyulan kapasite mekanizmaları Avrupa Birliği çapında enerji faturalarına 58 milyar Euro yük getirerek  en büyük santral teşvik kaynağı haline geldi. Bu rakam Greenpeace Polonya’nın bir araştırmasında göre sadece Polonya özelinde 2 milyar Euro.

Türkiye’de ise, yerli kömür kaynaklı elektrik üreten şirketlere verilen bölgesel yatırım teşvikleri ve sabit fiyatlı alım garantilerine ek olarak, 2017 yılının sonunda doğalgaz ve kömür kaynaklı elektrik üreticilerinin faydalanabileceği Kapasite Mekanizması Yönetmeliği devreye girdi. Piyasada “can suyu” olarak adlandırılan, kamu bütçesine yıllık toplam 1,4 milyar TL civarında ek maliyet getirmesi beklenen kapasite mekanizmaları 1 Ocak 2018’de yürürlüğe girdi. Kapasite mekanizmalarının bu şartlarda uygulamaya girmesi, kurulumu ve işletimi oldukça yüksek maliyetli fosil yakıt kaynaklı enerji üretim santrallerinin, hızla ucuzlayan rüzgar ve güneş enerjisiyle rekabet edebilmeleri için mevcut teşvik ve desteklerin yetmediğini ortaya koydu. Ocak-Eylül 2018 arasında doğalgaz ve kömürle çalışan 26 termik santrale kapasite mekanizmaları çerçevesinde kamu bütçesinden yapılan ödeme miktarı toplamda 1 milyar 516 milyon TL.

 

(Yeşil Gazete)

Demirören Medya’da işten çıkarmalar sürüyor

Demirören Medya Grubu’nda aylardır devam eden işten atmalara yenileri eklendi. Cnntürk.com.tr’de ilk etapta 3 editörün işine son verildi.

CNN TÜRK’ün haber portalı Cnnturk.com.tr’de yaklaşık 1 ay önce  İçerik ve İş Geliştirme Direktörü Umut Katırcı, İnternet İçerik Müdürü Gözde Akgüngör Pamuk, Magazin Editörü Yasemin Türk, Gece Editörü Mert Eskisındı’nin işine son verilmişti.

Grupta yeni yapılanma gerekçesiyle eski çalışanlara yönelik işten atma dalgası devam etti. Medyaradar’da yer alan habere göre Cnnturk.com.tr’de haber editörü olarak görev yapan  gazeteciler Süleyman Arıoğlu, Hüseyin Asal ve Adnan Payaslı ile yollar ayrıldı. 3 gazetecinin Cnnturk.com.tr’de 8 yıldır görev yaptığı öğrenildi.

Demirören Medya’da 10 gün önce  Vatan Gazetesi kapatılmış ve çalışanlara ay başına kadar beklemeleri söylenmişti. Kasım ayı sonu itibariyle grupta yeni bir tenkisat dalgasının başlayacağı da iddialar arasında.

 

(Evrensel)

Bodrum’da şiddetli yağış sele dönüştü

Aşırı hava olayları iklim değişikliğinin de gübegün etkisini artırması ile dünya genelinde olduğu gibi yurt içinde de sıklıkla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Muğla’nın Bodrum ilçesinde haftasonu etkili olan sağanak, sele neden oldu. Cadde ve sokaklar dereye dönerken, onlarca ev ve iş yerini su bastı. Aşırı yağıştan korunmak için bindikleri araçlarıyla birlikte denize sürüklenen iki balıkçı ise son anda kurtarıldı. Sel sularının sürüklediği onlarca araç ise zarar gördü.

Bodrum’da yüksek kesimlerden inen yağmur sularının önüne katıp getirdiği çöp ve kaya parçaları, rögarları tıkadı. Atatürk, Artemis, Neyzen Tevfik, Mümtaz Ataman, Üçkuyular, Cevat Şakir caddeleri ile bazı ara sokaklar sel suları nedeniyle dereye döndü. Sel suları asfaltı sökerken, onlarca ev ve iş yerini de su bastı.

Torba mevkisinde balık tutan Recep Koç ve Cemile Demirtaş aşırı yağıştan korunmak için araçlarına bindikleri sırada gelen sel sularıyla birlikte denize sürüklendi. Kendi imkanlarıyla araçlarının üzerine çıkmayı başaran balıkçıları kurtarmak için bölgeye 2 Sahil Güvenlik botu, bir dalış timi ve itfaiye ekipleri sevk edildi. İtfaiye ekipleri tarafından kurtarılan Koç ve Demirtaş, denizde başka kimsenin olmadığını ifade etti. Ayrıca denize sürüklendiği belirlenen 3 otomobil daha sahil güvenlik ve itfaiye ekipleri tarafından sabitlenip, sahiplerine bilgi verildi. Sel sularına kapılıp sürüklenen çok sayıda araçta da maddi hasar meydana geldi.

Pazar günü itibarı ile son 24 saatte metrakereye 200 kilogram yağışın düştüğü ilçede, belediye ekipleri suyla dolan cadde ve sokaklarda tahliye ve temizlik çalışmalarına devam ederken, vatandaşlar da ev ve iş yerlerindeki suyu tahliye etmeye çalışıyor.

Bodrum Kaymakamı Bekir Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yağışta 10’a yakın aracın hasar gördüğünü, 100’e yakında ev ve iş yerlerinden yardım ihbarı aldıklarını bildirdi.

 

(Birgün)

Ayvalık açıklarındaki adada mahsur kalan mülteciler için kurtarma operasyonu

Ege Denizi’ndeki Yumurta Ada’da mahsur kalan 40 civarındaki göçmeni kurtarmak için Sahil Güvenlik Komutanlığı operasyon başlattı.

Balıkesir’in Ayvalık  sahilinden  Yunanistan’ın Midilli Adası’na geçmek isteyen yaklaşık 40 kişilik göçmen grubu, kötü hava koşulları nedeniyle yoluna devam edemeyip Yumurta Adası’na çıkmak zorunda kaldı.

Sahil Güvenlik ekipleri arama kurtarma çalışması başlattı.

 

(Gazete Duvar)

İklim bu kez Hindistan’ı vurdu: Gaja kasırgasında 33 ölü

İklim krizi etkisini her geçen gün daha şiddetli şekilde hissettirmeye devam ediyor. Hindistan’ı etkisi altına alan Gaja kasırgası sonucu 33 kişi öldü, 180 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Hindistan’ın doğusunda kasırga ve yoğun yağış nedeniyle en az 33 kişi hayatını kaybetti. Doğal afet nedeniyle 180 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Hızı saatte 120 kilometreyi bulan Gaja kasırgası, Tamil Nadu eyaletinin sahil kesimlerini vurdu. Afet  yönetim ofisinden yapılan açıklamada 11’i kadın ikisi çocuk olmak üzere toplam 33 kişinin kasırga sonucu öldüğü açıklandı. Evlerini terk etmek zorunda kalan 180 bin kişinin ise kurulan 350 kampa yerleştirildiği belirtiliyor.

Eyaletin başbakanı Edappadi Palaniswami kurban yakınlarına 14 bin dolar ödeneceğini söyledi. Palaniswami, ölümlerin çoğunun sel baskını, ev çökmesi ve elektrik akımına kapılma sonucu gerçekleştiğini açıkladı. Afet bölgesindeki arama kurtarma çalışmaları ise devam ediyor. Donanmadan iki gemi ve bir helikopterin operasyona destek verdiği belirtiliyor.

Gaja, Hindistan kıyılarına son dönemde vuran ikinci kasırga oldu. Titli Kasırgası Ekim ayında Odisha eyaletinde iki kişinin ölümüne neden olmuştu. Nisan ve Aralık ayları arasında Hindistan, düzenli olarak şiddetli fırtınaya teslim oluyor. Geçtiğimiz yıl bölgeyi etkisi altına alan Ockhi kasırgası sonucu 250 kişi hayatını kaybetmişti.

 

(DW Türkçe)