Ana Sayfa Blog Sayfa 2613

Özgür Mumcu’nun “Barış Makinesi” EBRD Edebiyat Ödülleri 2019 Uzun Listesi’nde

British Council ve Londra Kitap Fuarı’nın iş birliğinde 2017 yılında başlayan EBRD Edebiyat Ödülü‘nün 2019 uzun listesi açıklandı.

Özgür Mumcu

EBRD Edebiyat Ödülleri’nin uzun liste finalistleri arasında yer alan 10 yazardan biri de Barış Makinesi kitabıyla Özgür Mumcu. 2016 yılında April Yayıncılık tarafından yayımlanan Barış Makinesi, Mark David Wyers tarafından İngilizceye çevrildi ve toplamda yedi dile hakları satıldı. Kitap yakın zamanda Pushkin Press tarafından İngiltere’de ve Random House Germany tarafından Almanya’da yayımlandı.

EBRD Edebiyat Ödülleri, uluslararası edebiyatı desteklemek amacıyla başlatıldı. Bu yıl ikincisi gerçekleşecek EBRD Edebiyat Ödülleri’nde 20.000 Euro para ödülü birinci seçilen yazar ve çevirmen arasında eşit olarak paylaştırılacak. Ödülün üç kitaptan oluşan kısa listesi 18 Şubat’ta duyurulacak ve asıl kazanan 7 Mart’ta EBRD’nin genel merkezinde düzenlenecek törende duyurulacak.

.

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çevreci Muhteşem Dayım – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.


Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Çevreci Muhteşem Dayım

Miriam Dubuni’nin yazdığı, Elena Pretti’nin resimlediği “Çevreci Muhteşem Dayım” 8-9-10 yaş grubu için yazılmış bir çocuk romanı.

Kitaba adını veren dayı Cicccillo, renkli bir kahraman. Neredeyse hiç alışveriş yapmadan yaşayabilmesini insanların döküntü zaaflarına borçlu. Döküntü ne mi? Ciccillo’nun sözleriyle açıklayayım:

“Herkesin her gün aldığı şeylerin büyük bir kısmı döküntüdür. Başlarda bunu fark etmek zordur, çünkü döküntü öyle bir şeydir ki, kendisini çok gerekliymiş gibi göstermede ustadır. Bu kandırmacayı anladığımızda artık çok geç olmuştur. Dolaplar, raflar, büyük küçük bütün odalar, her yer ağzına kadar gereksiz kutularla doludur. Ama insanoğlu tuhaftır, sahip olduğu döküntüsüyle yetinmez, hep daha fazlasını ister! Ev bu döküntüyle dolup taşınca, alışverişi keseceğine, gereksiz yeni pılı pırtıya yer açmak için hepsini kaldırıp atar.”

İşte Ciccilllo bu döküntüleri toplar ve onları dönüştürür. Döküntü Ekspresi adını verdiği kamyonet de bu döküntülerden birisidir ve eline ilk düştüğünde bir hurdadan farksızdır. Şimdi gıcır gıcır olan kamyonetin iki hüzünlü yolcusu vardır: İole ve Lorenzo. Çünkü anneleri hastanededir ve o iyileşip taburcu olana kadar dayılarının yanında kalacaklardır. İki saatlik yolculuğun ardından kırsaldaki eve varırlar. Ev dışarıdan tam bir harabeyi andırmaktadır ancak Ciccillo orayı bir gün saraya çevirme umudunu taşıdığı için yuvasını Umut Evi olarak adlandırmıştır. Umut Evi’nin içi ve dışı döküntülerden dönüştürülen pek çok ilginç tasarıma ev sahipliği yapmaktadır. Burada, annelerinin sağlığı için endişelenen, ondan ayrılmakta zorlanan çocukların dikkatini dağıtacak pek çok neşeli şey vardır. Bisiklet gibi sürülen pedallı koltuk, küvet yatak, çamaşır makinesinden bozma bahçe sulama sistemi gibi ilginç tasarımlar, bahçeden toplanan taze sebzelerle pişirilen leziz yemekler, güçlü komşuluk ilişkileri, köyün etrafını saran ormanda gezintiler ve unutulmaya yüz tutmuş eski bir masal… Bu masalın izini süren çocuklar kısa sürede döküntüleri dönüştürmeyi, planlarını ve hayallerini hayata geçirmeyi öğreneceklerdir.

Anlatı sırasında bazı geçiş yerlerini hızlı ve kafa karıştırıcı bulsam da atıkları ayrıştırma, yeniden değerlendirme, kendi gıdanı üretme, para kullanmak yerine ürün ve bilgi takas etme gibi çevreci değerler sunan bu kitabı rahatlıkla “Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar” arasına koyabilirim.

Kitabın sonunda, okuduğum diğer Dubuni kitaplarından da aşina olduğum “Fazladan Bilgiler” bölümü yer alıyor. Burada geri dönüşümle ilgili birtakım bilgiler ve atık malzemelerle yapılabilecek proje örnekleri okurun konuyla ilgili farkındalığını ve duyarlılığını arttırıyor.

37 teneke kutu toplayarak bir kahve cezvesi yapabileceğinizi, 38 metreküp havayı, 18 litre suyu ve 30 cm. yerin altını kirlenmekten kurtarabileceğinizi biliyor muydunuz?

***

Çevreci Muhteşem Dayım
Yazan: Miriam Dubuni
Resimleyen: Elena Prette
Çeviren: Filiz Özdem
YKY Doğan Kardeş
8-9-10 yaş

.

Tuğba Gürbüz

Pera Film’den zaman kavramına karşı koyan seçki: “Zaman Dilimleri”

Pera Film, zaman anlayışına alışılagelmişin dışında bir bakış sunan Zaman Değişmeli sergisi kapsamında yeni bir film programı sunuyor.

Dünyada Bir Gece- Jim Jarmush

Zaman Dilimleri başlığını taşıyan program, zaman kavramına farklı açılardan yaklaşan hikâyeleri bir araya getirirken, kült filmlerden belgesellere, bilim kurgu klasiklerinden yakın zamanda ses getirmiş yapımlara uzanan bir seçkiyi barındırıyor. Program, 6 Şubat – 17 Mart 2019 tarihleri arasında Pera Müzesi’nde izlenebilir. 

Pera Film, sezona Zaman Dilimleri film programı ile devam ediyor. 06 Şubat’ta sinemaseverlerle buluşan program, zaman kavramına çoklu bir bakış sunmayı amaçlıyor. Program, kendi gerçekliğini yaşayabilmek için doğru zamanı bekleyenlerin, içinde yaşadığı zamanın doğrularına isyan edenlerin, dünyanın başka bir yerinde aynı anda neler yaşandığını merak edenlerin ve zamanın iyileştiriciliğine inananların hikâyelerine ışık tutuyor. Program kapsamında, yönetmenliğini Alain Resnais’nin üstlendiği “Geçen Yıl Marienbad’da” filminin restore edilmiş yeni versiyonu Türkiye’de ilk kez Pera Film’de gösterime giriyor. 17 Mart’a kadar devam eden programda izlenebilecek yapımlar arasında, “Ucube Orlando”, “Gümüş Küre”“Dünyada Bir Gece”“Soygun”“İtiraf” ve son olarak müzede devam eden  Zaman Değişmeli sergisinin sanatçılarından Cao Fei’nin sanal ve gerçek arasındaki muğlak sınıra odaklandığı “i.Mirror” ile insanların kolektif bilincinin gündelik yaşamda nasıl ortaya çıktığını incelediği filmi “Sis ve Pus” yer alıyor.

Kült filmlerde, belgesellerde ve bilim kurgu yapımlarında “zaman” kavramı

Zaman Dilimleri film programı kapsamında gösterime giren ilk film“ Geçen Yıl Marienbad’da”, Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden Alain Resnais imzasını taşıyor. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödüllü alan yapım, restore edildikten sonra Türkiye’de ilk kez Pera Film perdesine yansıyor. Virginia Woolf’un Orlando ve Tod Browning’in Ucubeler eserlerini yeniden yorumlayan feminist yönetmen Ulrike Ottinger’in yönetmen koltuğunda oturduğu “Ucube Orlando” ise, şekil değişimi yoluyla cinsiyet kalıplarını sorgulayan öyküler sunuyor. Seçkide yer alan Andrzej Zulawski’nin yasaklanan ve yıllar sonra kayıp sahneleri yeni görüntüler ve dış ses anlatımıyla tamamladığı “Gümüş Küre”, yönetmenin en önemli yapımlarından birini oluşturuyor.

Jim Jarmusch’un en sevilen filmlerinden biri olarak anılan “Dünyada Bir Gece”, Gena Rowlands, Winona Ryder, Armin Mueller-Stahl, Beatrice Dalle ve Roberto Benigni gibi uluslararası oyunculardan oluşan zengin bir kadroyu barındırıyor. Benny Safdie ve Josh Safdie’nin yönetmen koltuğunu paylaştığı yapım “Soygun” gerçeklik ve coşku dolu sinematik bir deneyim sunarken, Denis Parrot imzalı “İtiraf” LGBTQ+’ların cinsel kimliklerini dünyaya açıklama süreçlerini, tamamen sosyal medya görüntüleri aracılığıyla anlatan ilk belgeseli oluşturuyor. Program kapsamında gösterime giren son iki filmi ise, Zaman Değişmeli sergisi sanatçılarından Cao Fei’nin sanal ve gerçek arasındaki muğlak sınıra odaklandığı i.Mirror” ile insanların kolektif bilincinin gündelik yaşamda nasıl ortaya çıktığını incelediği filmi “Sis ve Pus” oluşturuyor.

.

(Yeşil Gazete)

[Yaşadım Diyebilmek] Kundaktaki İsa Efendimiz’e indirilen acımasız tokat – Şahin Tekgündüz

Pes doğrusu bu kadarı da olmaz…

1981 Şubatı’nın ilk yarısı… Ankara’da Esat Caddesi 44 numara… İki katlı şık binanın Kavaklıdere ve Çankaya sırtlarına bakan arka odası… Kırklı yaşlarında, tıknaz, alnına doğru inen kısa kesilmiş gür siyah saçlı, saçlarıyla rekabet eden kalın siyah kaşlı ve siyah kırpık bıyıklı genç adam ayakta, dirseğini pencere pervazına dayamış heyecanla anlatıyor. İki gün Ankara’da kalıp önemli bir iş için Amerika’ya gidecek, bir hafta on gün kadar sonra da Ankara’ya uğrayarak İstanbul’a dönecek.

Anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlediğimiz genç adam, bir buçuk ay kadar önce yayıncılık yapmak üzere, kurucusu olduğu Ajans Ada’dan ayrılan yakın dostumuz Nazar Büyüm… Ajans Ada’dan ayrılış koşullarını, yeni kurduğu Adam Yayıncılık ve Anadolu Yayıncılık şirketlerinin amaçlarını büyük bir coşkuyla anlatırken Amerika’ya, Ansiclopedia Britannica’nın Türkiye yayın haklarını almak için gideceğini söyleyince ben, ortaklarım Timuçin Yekta, Özkan Taner ve ortak dostumuz Yılmaz Özkan (nam-ı diğer Kıl Yılmaz) şaşkınlık içinde birbirimize bakıyoruz. İlk patlayan Özkan oluyor “Pes doğrusu bu kadarı da olmaz, şu tesâdüfe bakar mısınız?..” diyor ve mûtâdı olduğu üzere kahkahayı patlatıyor. Bu kez şaşıran Nazar… Neyin bu kadar şaşırtıcı tesâdüf olduğunu anlayabilmek için sırayla gözlerimize bakıyor. Şaşkınlığını atan Timuçin Nazar’a “Sen devam et, akşam yemekte anlatırız bizi şaşırtan tesâdüfü, duyunca sen de şaşıracaksın…” diyor. Nazar kısa bir duraklamadan sonra anlatmaya devam ediyor:

Brittanica’yı haftalık fasiküller hâlinde yayımlayacağız; bunun için Uzmen Ofset’i bünyemize katıp Ana Basım hâline getirdik. Şimdilik Adam yayıncılığın kitapları ile yeni yayımlamaya başladığımız Yurt Ansiklopedisi’nin fasiküllerini basıyor. İlerde geliştirip ofset rotatifle baskı yapar duruma getireceğiz”.

Nazar’ın heyecanı ve çizdiği vizyon hepimizi etkiliyor. Onun reklamcılığı bırakıp yayıncılığa başlaması Maya Matbaacılık ve Yayıncılık Şirketi’nin kurulmasına önayak olup hedefime yayıncılığı koyduğum için yüreğimde baş edilmez bir kıskançlığın filizlenmesine yol açıyor. Zîrâ Nazar’dan çok önce Brittanica’yı yayımlama fikrini ortaya atmış, Timuçin’i ve Özkan’ı iknâ ederek bir fizibilite etüdü yapılmasını sağlamıştım. Proje o günün parasıyla 33 milyon liralık bir ön yatırım gerektiriyor ve iki yıl içinde yatırım bedelini karşılayıp kâra geçmeyi öngörüyordu. Kendi olanaklarımızın Kaf Dağı kadar uzağında olan projeyi o dönemin aydın ve girişimci işadamlarından ve müşterimiz olan Kiska Holding’in (Bu gün Marmara oteller zincirinin sahibi) patronu Oğuz Gürsel’e sunmuş ama sonuç alamamıştık. Oğuz Gürsel on beş günlük bir incelemeden sonra projeyi çok parlak bulduğunu, ancak uzmanlık alanlarının altyapı inşaatları olduğunu, yayıncılığı çok yabancı buldukları için yardımcı olamayacağını bildirmişti. Akşam Yılmaz’ın Oran’daki evinde rakılarımızı yudumlarken konuyu aktarınca bu kez şaşıran Nazar oluyor. Kadehlerimizi Nazar’ın yeni işindeki başarı için kaldırarak geceyi sonlandırıyoruz. Ayrılırken Nazar bana yaklaşıyor ve ertesi gün yalnız görüşmek istediğini söylüyor. Geceyi merak içinde geçiriyorum.

Son iki günün ikinci şaşkınlığı

Ertesi gün Nazar’la Maya’daki odamda bir araya geliyoruz. Kısa bir sohbetten sonra konuya giriyor. Giriştiği işleri sürdürmek ve geliştirmek için Ajans Ada’dan müşterisi olan Pamukbank’ın patronu Mehmet Emin Karamehmet’ten yüz milyon lira kredi istediğini, Karamehmet’inse kredi için, Çukurova Holding’e yeni katılan Milletlerarası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın reklam işlerini üstlenmesini şart koştuğunu anlatıyor ve “Mehmet Emin’e artık reklamcılık yapmak istemediğimi, sözünü ettiği bankanın reklam işini Ajans Ada’nın başarıyla yürütebileceğini anlatmaya çalıştım ama iknâ edemedim. Mecbur kalmadıkça reklamcılık yapmak istemiyorum. Artık bütün zamanımı ve beyin gücümü yeni işlerime vermek istiyorum. Çok umudum yok ama Amerika dönüşünde bir kez daha konuşacağım, kabul ettiremezsem butik bir ajans kurmak zorunda kalacağım. İstanbul’a gelip birlikte kuracağımız ajansın yönetimini üstlenebilir misin?” diyor. Son iki günün ikinci şaşkınlığını yaşıyorum. Ankara’nın kıraç toprağında dikiş tutturamadığım ve içimde ukde olarak kalan reklamcılığı İstanbul’da sürdürmenin çekiciliği aklımı çelmeye yetiyor. Teklife sevindiğimi, ama ortaklarımla görüşüp fikirlerini almam gerektiğini söylüyorum. Amerika dönüşünde görüşmek üzere ayrılıyoruz.

Nazar’ın önerisini ortaklarım da şaşırmakla birlikte olumlu karşılıyor ama bazı sorunlar var. Biri matbaanın ve yayınevinin sahipsiz kalması diğeri ise Hacettepe ameliyathanesinin başhemşiresi olan eşimin durumu. O günlerde işsiz olan yakın dostumuz Mülkiyeli Erhan Tezgör’ü arıyoruz ve benim ayrılmam durumunda Maya’nın başına geçmesini öneriyoruz. Benden çok işine âşık olan karımı iknâ etmek bir hayli zor oluyor ama sonunda evet demek zorunda kalıyor. Merak ve sabırsızlıkla beklediğim somut teklif on gün kadar sonra geliyor ve tahmin ve temenni ettiğim gibi Nazar şartları görüşmek üzere beni İstanbul’a davet ediyor. Ve acısıyla tatlısıyla yirmi beş yıl yaşadığım Ankara’dan ayrılmak ve İstanbul dükalığına yerleşmek için ilk adımı atıyorum.

Merkez Ajans kuruluyor

Nazar’la kolay anlaşıyoruz. Benim yedi yıl önce kapatmak zorunda kaldığım Odak Reklam adını önermeme rağmen, onun Türkçe karşılığı olan ‘Merkez’ adında uzlaşıyoruz ve bugünkü Mullen Lowe İstanbul’un çekirdeğini oluşturan Merkez Ajans limited şirketinin kuruluş hazırlıklarına başlıyoruz. Şirket sermayesinin büyük payı Nazar’ın, yüzde 25’i benim geriye kalan da İstanbul’da tanıdığım ve hayatımda büyük yerleri olan İnci Asena, Ümit Ökten, Yücel Uzmen, Yavuz Kösemen gibi dostlar arasında paylaştırılıyor. Ajans için Maçka Caddesi Kadırgalar Apartmanı’nın, o günlerin acar gazetecisi Gülçin Telci ve Kardeşi Ergin’e ait geniş giriş katını kiralıyoruz. Erkal Yavi, Gül Evrin, Hülya Gönensin, Alican Apaydın, Figen Bilgin ajansın ilk elemanları. İlk işimiz, Adını kısaltıp Uluslararası’na dönüştürdüğümüz Milletlerarası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın lansman kampanyası. Bankanın genel müdürü Erol Aksoy sık sık ajansa gelip çalışmalar hakkında bilgi alıyor. Nazar Büyüm ise genellikle Adam Yayıncılık için Akkavak Sokak’ta kiraladığı Villa Belkıs adlı üç katlı şirin binada çalışıyor. Zaman zaman uğradığım bina dönemin ünlü yazarları, şairleri ve sanatçılarıyla dolup taşıyor. Bu arada iki günlüğüne Ayvalık’a gidiyorum ve ünlü yazar, şâir, grafiker Sait Maden’e Uluslararası için sipariş ettiğimiz amblemin durumunu öğreniyorum; sayın Maden’le dost oluyoruz.

Ailece İstanbul’a taşındığımız Eylül ayına kadar 06 KT 600 plakalı kırmızı Citroen GS otomobilimle en az dokuz on defa İstanbul’a gidip geliyorum. Kısa bir süre Selahattin Pınar Sokak’ta Yavuz Kösemen’in boşalttığı küçük bir dairede kalıyorum. Daha sonra da, Nazar’ın, Yalçın Cerit’in On İki Eylül tutuklamalarından korunması için Etiler Narin Sitesi’nde tuttuğu tek katlı villamsı bir eve taşınıyorum. Yaz boyunca kızım Elif’le oğlum Can da benimle kalıyor. Eylül başında ise Ankara’dan göz yaşları arasında uğurlanıyoruz ve Feneryolun’nda istasyona bakan bir daireye taşınıyoruz.

‘Uluslararası bir dünya markasıdır’ başlığıyla yayımlamaya başladığımız Uluslararası kampanyası büyük bir sansasyon yaratıyor. Gazeteler kampanyayı haber yapıyor. O dönemin önemli ekonomi yazarlarından Meliha OkurBu banka ve ajansının yürüttüğü kampanya Türk ekonomisinde ve Türk bankacılığında bir devrimin ifâdesidir” değerlendirmesinde bulunuyor. Birkaç hafta sonra ise aynı holdingin bir başka ürünü Scheweppes müşterimiz oluyor. Gençlik ve spor konseptine dayalı kampanyada “şerefine”, “şerefinize” sözcüklerini çağrıştırır şekilde “Şvepinize!..” ifadesini kullanıyoruz. Yenibosna’daki fabrikanın müdürü Fuat Emon, satışların hızla arttığını söylüyor, seviniyoruz.

            Bir yandan bu iki marka, öte yandan Adam Yayıncılık kitapları ve Anadolu Yayıncılık şirketince yayımlanan Yurt Ansiklopedisi ajansın iş yükünü iyiden iyiye artırıyor. Villa Belkıs ve Kadırgalar Apartmanı’ndaki daire ihtiyacı karşılamadığı için bütün şirketleri bir araya getirecek bir işyeri arayışına giriyoruz. Türkiye İş Bankası’nın Maslak’taki, giriş katında Paşabahçe mağazasının bulunduğu iş hanının üstten iki katını kiralıyoruz. Üst katta Merkez Ajans’la Anadolu Yayıncılık onun altındaki katta Nazar Büyüm’ün odası, Adam Yayıncılık ve Brittanica’nın çeviri ve yazım bölümü, cepheden bodrum, arkadan zemin kattaki geniş alanda ise Yücel Uzmen yönetimindeki Ana Basım yer alacak.

Siz deli misiniz, kışın oraya kurtlar iner

Gerekli tâdilat hemen başlatılıyor. Yeni yerimizin en önemli sorunu bölgede telefon hattı bulunmaması. PTT talebimizin en erken bir yıl sonra karşılanabileceğini bildiriyor. Oysa özellikle Merkez Ajans’ın telefonsuz işlerini yürütebilmesi olanaksız. Tâdilat sürerken çevredeki telefonları kullanıyoruz. Bir ara, bu gün Nurol İnşaat’ın görkemli binasının bulunduğu toprak alanda çiçek ve çanak çömlek satılan barakaya uğruyorum. Barakadaki küçük masada iki telefon âhizesi var. Telefonları nasıl edindiklerini soruyorum. Orta yaşlı adam, “Abi bunları bize PTT’deki Abbas buldu, isterseniz sizi konuşturayım” diyor ve telefona sarılıyor. Ertesi gün Abbas’la buluşuyoruz. Telefonların sahibiyle anlaşabilirsek hatlardan birini kaçak olarak bizim bulunduğumuz binaya çekebileceğini söylüyor. Çâresizlikten evet demek zorunda kalıyoruz ve iki gün sonra bir telefonumuz oluyor. Maslak’a taşınacağımızı duyanlar “Siz deli misiniz, kışın oraya kurtlar iner” diyor. Bu söylentileri dikkate almıyoruz ve bütün güçlüklerine rağmensonbahara doğru Maslak’taki yeni yerimizde çalışmaya başlıyoruz. Bu arada evimizi de Yeni Ulus’ta bir daireye taşıyoruz.

Para lazımsa butik kalmak teferruattır…

Yayınevleri büyük bir gelişme içinde. Özellikle Adam Yayıncılık yerli ve yabancı yazarların en önemlileriyle özel anlaşmalar yapıyor, birbirinden değerli kitaplar yayımlıyor. Türkiye’nin bir numaralı yayınevi olma yolunda hızla ilerliyor. Büyük bir boşluğu dolduran Yurt Ansiklopedisi’nin ciltleri oluşmaya başlıyor. ‘Ana Britannica’ adıyla yayımlanacak  olan Britannica’nın çeviri ve yazım çalışmaları, yüz kişiye yakın ünlü akademisyen, yazar ve sanatçı tarafından sürdürülüyor. Bu arada çocuklar için önemli bir kaynak oluşturan Walt Disney Ansiklopedisi yayımlanmaya başlıyor. Bu gelişmeler yayınevlerinin kaynak gereksinimini arttırınca Nazar Merkez Ajans’ın ‘butik’ yapıda kalması kararını unutuyor ve peş peşe yeni müşteriler alıyoruz. Uluslararası ve Scheweppes kampanyaları bütün hızıyla devam ederken Çukurova Holding’den bir müşterimiz daha oluyor: BMC… Bu defa İzmir’e, BMC’nin Bornova’daki fabrikasına taşınmaya başlıyoruz. Genel Müdür Ziyâ Özkan ve yardımcı Yâkup Dilmener, Volvo motorlarıyla güçlendirilmiş yeni kamyonları tanıtıyor ve isim önerisinde bulunmamızı istiyor. Ben Volvo markasından yola çıkarak Volkan önerisinde bulunuyorum. Ziyâ Bey volkan sözcüğünü, yanardağ çağrıştırdığı için tehlikeli buluyor ve Yavuz adında ısrar ediyor, lansman kampanyası başlatılıyor.

Müşterilerin artması ajans kadrosunun güçlendirilmesini gerektiriyor, yeni elemanlar alıyoruz. Bunlardan biri araştırmacı Güntaç Özler, biri ünlü yazar Necati Tosuner, biri de dönemin ünlü tiyatro oyuncularından Zihni Küçümen… Bu gelişmeler yaşanırken Ankara’da önemli değişiklikler oluyor. MAYA ve OPA şirketleri işlevsiz kalıp tasfiye ediliyor; Timuçin Yekta ve Özkan Taner de İstanbul’a gelerek Nazar Büyüm grubuna katılıyorlar. Timuçin Nazar’ın danışmanlığını üstleniyor, Özkan ise Britannica kadrosunda yer alıyor.

Ajansın kurulmasına neden olan ilk müşterimizin genel müdürü Erol Aksoy’un neden olduğu bir densizlik sonucunda Uluslararası’yla çalışmayı bırakıyoruz. Bu kararımız duyulur duyulmaz, Ajans Ada ile çalışmakta olan Pamukbank’ın genel müdürü İbrahim Betil ve yardımcısı Akın Öngör kapımızı çalıyor ve reklam işlerini üstlenmemizi istiyorlar. Hiç tereddüt etmeden önerilerini kabul ediyor ve Pamukbank’ı da müşterilerimiz arasına katıyoruz.

Görünürde büyük ajanslar kategorisindeyiz

Scheweppes, BMC, Pamukbank gibi üç büyük müşteriyle birlikte grup içindeki Adam Yayıncılık, Yurt Ansiklopedisi ve Walt Disney Ansiklopedisi için hizmet üretirken kısa bir süre sonra büyük bir yükü daha üstleniyoruz. Asil Nadir Grubu da müşterilerimiz arasına katılıyor ve sıfırdan bir Vestel markası oluşturmak için kolları sıvıyoruz. Bu müşteri yapısı Merkez Ajans’ı büyük ajanslar kategorisine taşıyor. Ama durum hiç de göründüğü gibi değil, ajans grup şirketlerinin reklamlarını bedavaya yaptığı gibi, medya bedellerini de çoğu zaman vâde farklı senetlerle ödüyor. Aslında iş yükümüz çok fazla, yüksek komisyonlarla çalıştığımız için gelirimiz de aynı yükseklikte. Ancak sağlanan gelir hemen hemen olduğu gibi yayıncılık şirketlerine aktarıldığı için zaman zaman ücretleri ödemede sıkıntı yaşıyor, hattâ banka kredisi kullanmak zorunda bile kalıyoruz. Ancak grupta kazanan birimlerin ihtiyaç içinde olan birimlere kaynak aktarması son derece doğal. Önemli olan, sorun yaşamamak için bunun etik kurallar ve yasal çerçeve içinde yapılması. Böyle olmaması rahatsız edici. Herhangi bir vergi incelemesinde ajansla birlikte bütün grup şirketleri haksız kazanç suçlamasıyla karşılaşıp ağır bedeller ödemek zorunda kalabilir. Bu konuda muhasebe servisini ve Nazar’ın danışmanı Timuçin’i zaman uyardığım halde hiçbir önlem alınmıyor.

Krize damgasını vuran acımasız tokat

Zaman içinde anlaşılıyor ki, kitap ve fasikül satışlarından elde edilen gelirler ajansın sağladığı desteğe rağmen giderleri karşılayacak düzeyde değil. Bu durum grup içinde giderek artan söylentilere ve rahatsızlıklarla devam ediyor. Nakit kontrolü içinden çıkılamaz hal alınca da 1984 sonunda genişletilmiş bir kriz çözme toplantısı yapılıyor. Adam Yayıncılık salonundaki uzun toplantı masasının çevresinde kimler yok ki… Masanın başında Nazar Büyüm, Adam Yayınevi yöneticisi İnci Asena, şirketlerin ortağı ve avukatı Ümit Ökten, libero pozisyonundaki Yavuz Kösemen, Ana Basım’ın ortağı ve yöneticisi Yücel Uzmen, muhasebeci Mustafa Tosuner, avukat Necmettin Karaerkek, bazı şirketlerde küçük pay sahibi Yılmaz Özkan, Nazar Büyüm’ün danışmanı Timuçin Yekta, Anadolu Yayıncılık yöneticisi Yücel Yaman, Britannica koordinatörü Özkan Taner, sigorta danışmanı Gündoğdu Ertözün ve ben…

Nazar’ın genel durumu ve krize neden olan faktörleri içeren konuşmasından sonra herkese sırayla söz veriliyor. Herkes kendi anlayışına göre krizi ve nedenlerini değerlendiriyor. Ortak görüşler arasında özellikle Adam Yayıncılık’ın yayımladığı kitapların doğru seçilmediği, yazar ve çevirmenlere piyasa koşullarının üzerinde telif ödemeleri yapıldığı, grubun genel giderlerinin yüksekliği ve tasarrufa dikkat edilmediği üzerinde duruluyor ve öneriler getiriliyor. Sıra bana gelince, ortaya atılan görüş ve eleştirilerin önemli bir bölümüne katıldığımı, yeterli önlemler alınırsa sorunların üstesinden gelinebileceğini ancak grup içinde gerekli önlemleri alma eğilimin bulunmadığını söylüyorum. Bunda kaynak kullanımının yanlışlığının ve çarpıklığının da rol oynadığını belirterek yayınevlerinin kendi yağlarıyla kavrulması hâlinde daha dikkatli ve rasyonel davranabileceklerini oysa ajansın yarattığı kaynakları bedel ödemeden kullanmanın getirdiği rahatlığın ve sorumsuzluğun krize yol açtığını anlatmaya çalışıyorum.

Sözünü ettiğim bu durum daha büyük riskleri de beraberinde getirmektedir. Ajansın zaman zaman banka kredisi kullanıp faiz ödemek zorunda kalarak yarattığı kaynaklar, yasa ve hukuk dışı yollarla grup şirketlerine kullandırılmakta, bu durum şirketleri rehâvete sürüklemektedir. Bir vergi denetimi hâlinde hem Merkez Ajans hem yayınevleri, haksız kazanç suçlamasına mâruz kalıp altından kalkılamayacak vergi yüküyle karşılaşabilir. Kazanç sağlayan şirketlerin grubun kardeş şirketlerini finanse etmesi elbette gerekir ancak bunun vergi usul yasasının öngördüğü şekilde uygulanması gerekmektedir…

Benim bu minvaldeki konuşmam masada soğuk rüzgârların esmesine neden oluyor. Başlangıçta bana bakarak konuşmamı dinleyen Nazar başını önüne eğiyor ve susuyor. Bunun bir patlamaya yol açacağından emin olarak tepkisini bekliyorum. Derin bir nefes alarak,

Arkadaşlar, masadaki bir arkadaşımız, henüz kundaktaki İsa Efendimiz’e acımasız bir tokat indiriyor. Bunu kabul etmek mümkün değil…” diye başlıyor konuşmasına ve masadakilerin bu konuda görüşlerini belirtmelerini istiyor. Yayınevlerinin durumunu ve kaynak kullanımını destekleyen konuşmalar birbirini izlerken avukat Ümit Ökten “Tekgündüz’ün söylediklerinde haklılık payı var, yabana atmamak ve bazı tedbirler almak gerekir” diyor.

O günden sonra Nazar’la ilişkilerimiz tatsızlaşıyor; kısa bir süre sonra da krizi önleme operasyonu sırasında Merkez Ajans’taki sermaye payım yüzde 25’ten 1’e indiriliyor. Mayıs 1985’te ise Merkez Ajans’tan ve gruptan ayrılıyorum. Aradan yıllar geçip de önemli bir gelecek vaat eden o efsânevî yayınevleri yok olunca hüzünleniyorum ve İsa Efendimiz’e indirilen acımasız tokat geliyor aklıma…

.

Şahin Tekgündüz

“Sanatçılar İçin Hayatta Kalma Rehberi” Hayy Açık Alan’da devam ediyor

Hayy Açık Alan, Yıldız Çintay Sanat Topluluğu ile birlikte Tahran’dan Kaarnamaa dijital kültür-sanat yayını ile Isfahan’dan bir inisiyatif ve sanatçı misafirlik programı olan Va Space ortaklığındaki Non-Registered Art Communities işbirliğinde Sanatçılar İçin Hayatta Kalma Rehberi başlıklı seminer/workshop ve konuşma serisini sunar.

Tandem Turkey kapsamında gerçekleşen proje, Türkiye’den İzmir ve İstanbul, İran’dan İsfahan ve Tahran’daki sanat kolektifleri, inisiyatifler, sanatçılar tarafından yürütülen mekânlar üzerinden sanat ortamının dinamikleri, ihtiyaçlarına dair konuşmalar ve sanatçılara yönelik seminer/atölye çalışmalarından oluşuyor.

Etkinlik programı:

13 Ocak Pazar 14:00 – 17:00

Proje hazırlama ve yönetimi: Bir kültür projesi ya da serginin hazırlık süreci, bütçe hazırlanması, sürecin ve zamanın yönetimi.

Sanatçı misafirlik programları ve Fonlar: Misafirlik programları ve fonlara başvuru olanakları için kaynaklar, ihtiyaçlar, püf noktalar

Anlatıcı: Saliha Yavuz

10 Şubat Pazar 14.00 – 17.30

Aktörler, Haklar, Belgeler ve Portfolyo: Sanat alanındaki aktörler, roller ile birlikte alanda beraber çalışan sanatçı ve sanat alanı emekçilerinin temel hakları, örnek vakalar.

Portfolyo hazırlama, sanatçı ifadesi/ statement yazımı, proje dosyası ve sanat alanında kullanılan diğer belgeler

Anlatıcı: Saliha Yavuz

Sergi Tasarımı ve Prodüksiyon: Bir sergideki eserler ve fiziksel koşulların, mekanın, eserlerin birbiri ile ilişkisi, malzeme, olanaklar ve prodüksiyon

Anlatıcı: Sevim Sancaktar

23 Şubat Cumartesi 14.00 – 16.00

Kültür-Sanat Alanında İletişim: Basın bülteni ve geleneksel/dijital PR yöntemleri, araçları, dijital iletişim araçları kullanımı

Anlatıcı: Emre Erbirer

Mart 2019

Sanatçı Eylemleri: Toplumsal olaylara karşı sanatçı protestoları, eylemler, dünyadan örnekler

.

(Yeşil Gazete)

İstasyon: İstanbul Ansiklopedisi programları başlıyor

SALTın İstasyon: İstanbul Ansiklopedisi programları, Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arzu Erdem ile SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner’in söyleşisiyle 9 Şubat Cumartesi tarihinde saat 15.00 SALT Beyoğlu, Açık Sinema‘da başlıyor.

İki kurumun çalışmalarını Kasım 2018’de başlattığı İstanbul Ansiklopedisi Arşivi’ne odaklı söyleşide, Kadir Has’ın devraldığı, SALT’ın dijitalleştirme ve erişime açma süreçlerini üstlendiği yaklaşık 20 bin ögelik bu belge grubunun önemi konuşulacak.

Gerek ansiklopedinin basılı 11 cildini gerekse Reşad Ekrem Koçu’nun gelecek ciltler için hazırladığı kapsamlı malzemeyi çok yönlü bir çevrimiçi yazılım aracılığıyla bir araya getirmenin sağlayacağı yeni araştırma imkânları değerlendirilecek.

Ayrıca, İstasyon kapsamında, şehir tarihi üzerine çalışan akademisyen ve araştırmacılar eşliğinde düzenlenecek sunum, söyleşi ve atölyelere dair bilgi verilecek.

SALT Beyoğlu’nun giriş mekânı Forum’da kurulu olan İstasyon: İstanbul Ansiklopedisi, üç yıllık İstanbul Ansiklopedisi Arşivi projesinin bir uzantısı olarak gerçekleştirilmektedir. Koçu’nun şehre dair 30 yıllık benzersiz araştırması 16 Haziran’a dek çeşitli programlarla yorumlanırken dileyen katılımcılar mekânda yer alan çıktıları tarayarak basılı ciltlerdeki maddelerin künye oluşturma çalışmalarına katkı sunabilir.

.

(Yeşil Gazete)

Bülent Şık’ın beyanı

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

İddianamede bana yöneltilen “Yasaklanan bilgileri temin etme”, “Yasaklanan bilgileri açıklama” ve “Göreve ilişkin sırrın açıklanması” suçlamalarına yanıt verebilmek içinSağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin amacına ve kapsamına kısaca değinmek istiyorum. Öncelikle veri ve bilgi sözcükleri ile ne kastettiğime açıklık getirmek istiyorum.

“Veri ya da veriler” sözcükleri ile araştırma çalışmasından gözlem, analiz veya ölçüm yöntemleri ile elde edilen ama bir işleme ya da bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulmayan her türlü enformasyon parçacığını ya da sayısal değeri ifade ediyorum. Metin içinde sıklıkla dile getirdiğim “Araştırma çalışmalarından elde edilen bilgi” ifadesi ile verilerin istatistiksel yöntemlerle analiz edildiği, elde mevcut akademik bilgi birikimi dikkate alınarak değerlendirildiği, bir takım sonuçlar çıkarıldığı ve bu sonuçların ne anlama geldiğinin açıklığa kavuşturulduğu durumu ifade ediyorum.

Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü ve ana başlığı “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi” olan araştırma projesinin amacı araştırma yapılan bölgelerde halk sağlığını tehdit eden bir durum olup olmadığını belirlemekti.

Araştırma projesinin kapsamı

Araştırma her biri bağımsız olarak yürütülen 16 farklı araştırma projesinden oluşuyordu. Bu projelerin isimlerine yer vererek yürütülen araştırmanın kapsamının genişliği hakkında bir fikir edinmek olanaklıdır.

Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi kapsamında yer alan alt projeler
01Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Kanser Ön Tanılarının İncelenmesi
02Kocaeli ve Antalya’da Hane Halkı Sağlık Araştırması
03Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki Erişkinlerde Ağır Metal ve Eser Elementlere Maruziyetin Değerlendirilmesi
04Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Hava Kalitesinin Belirlenmesi: Uçucu Organik Bileşikler ve Aldehitler
05Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Hava Kalitesinin Belirlenmesi: PAH’s, Ağır Metaller ve Eser Elementler
06Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Üretilen Gıdalarda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
07Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde İçme Kullanma Sularındaki Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
08Ergene Nehri ile Kocaeli ve Antalya’daki Akarsu ve Atıksu Tesislerinden Deşarj Edilen Atıksularda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
09Ergene Nehri ile Kocaeli ve Antalya’daki Akarsularda Dip Çamurunda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
10İzmit, Saros ve Antalya Körfezi’ndeki Su Ürünleri ve Deniz Sularında Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
11Ergene Nehri ile Kocaeli ve Antalya’daki Topraklarda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi
12Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Düşük Frekanslı Akımlardan Kaynaklanan (ELF) Elektromanyetik Alanların (EMA) Belirlenmesi
13Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Yüksek Frekanslı Akımlardan Kaynaklanan (RF) Elektromanyetik Alanların (EMA) Belirlenmesi
14Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Sağlık Haberlerine ve Haber Kaynaklarına İlişkin Toplumsal Algı Araştırması
15Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde İş Sağlığı Çalışması
16Koruyucu Sağlık Hizmetlerinin Geliştirilmesini Etkileyen Durumların ve Yapılması Gerekenlerin Belirlenmesi, Koruyucu Sağlık Hizmetleri Stratejisinin Geliştirilmesi Projesi ve Eylem Planı

Çizelgede yer alan araştırmalardan halk sağlığı ve çevre sağlığına yönelik çok kapsamlı bilgiler elde edilmiştir. Örneğin çizelgede ilk sırada yer alan “Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Kanser Ön Tanılarının İncelenmesi” projesinden elde edilen bilgiler araştırmanın yapıldığı illerde kanser tanısı almış kişilerin yaşadığı hanelerin il genelindeki haritasını çıkarmayı sağlamıştır. Çizelgedeki 2 numaralı araştırma projesi olan “Kocaeli ve Antalya’da Hane Halkı Sağlık Araştırması” projesi ile kanser tanısı almış hastaların yaşadığı hanelerde kişisel alışkanlıklar, beslenme ve sağlık durumlarını tespit etmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Çizelgedeki 3 numaralı araştırma projesinde ise kanser ön tanısı konulan kişilerin ağır metal maruziyetlerini belirlemek için çalışmalar yapılmıştır. Sadece bu üç araştırma çalışmasından elde edilen bilgiler bile kanser konusunda pek çok soruya yanıt olacak bilgiler içermektedir. Örneğin Kocaeli ili ile Ergene Havzasındaki Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinde ülkemizdeki diğer kentlere kıyasla kanserden ölüm oranları nedir? Çocuklarda ya da yetişkinlerde kanser görülme sıklığı nedir? Hangi çeşit kanserler daha sık görülmektedir? İnsanlardan alınan biyokimyasal örneklerde kansere neden olan ağır metal kalıntıları var mıdır? gibi.

Hane bazında yapılan bu çalışmalara çevresel ortamlardan alınan örnekler üzerinde yapılan çalışmalar eşlik etmiştir. Araştırmada köy ve mahalle bazında binlerce yerleşim bölgesinden örnekler alındı. Araştırmanın amacı çevresel ortamlardaki kanserojen madde kirliliğinin ne düzeyde olduğunu ve o bölgelerde yaşayan insanların soludukları hava, içtikleri su, yedikleri gıdalarla bünyelerinde kansere neden olan kimyasal maddeleri alıp almadıklarını belirlemekti.

Çalışmada toprak, su, gıda, hava, atık su ve Saroz, İzmit, Antalya körfezindeki deniz suyu ile kabuklu deniz canlıları ile balıklarda kansere yol açan kimyasal maddelerin kalıntıları araştırıldı. Bunun yanısıra yüksek gerilim hatlarından doğan kanser riski, atık su arıtma tesislerinden deşarj edilen su ve akarsuların dip çamurları da analiz edildi. Havadaki toz parçacıklarına yapışan ve solunum yoluyla bünyemize aldığımız kanserojen kimyasalların araştırılması gibi çok spesifik araştırmalar yapıldı. Araştırmada binlerce hanede yapılan anket ve tarama çalışmaları ile ailelerin soy geçmişlerinde kanser vakalarının görülüp görülmediği belirlendi. Aynı hanelerde yaşayan insanların vücutlarından alınan örneklerde ağır metal ve eser elementlerin bulunup bulunmadığı da analiz edildi. Aynı bölgelerden alınan hava, toprak, yeraltı ve yerüstü suları, çeşitli gıda örneklerinde kanserojen kimyasal maddelerin ne düzeyde bulunduğu araştırıldı.

Araştırma çalışmaları ile kanser vakalarının yoğun olduğu bölgelerde kanserojen-kimyasal kirliliğinin de yoğun olup olmadığına bakıldı. Araştırma projesi çalışma sahasının genişliği ve kapsadığı nüfus (5-10 milyon arası) açısından dünyanın en büyük halk sağlığı çalışmalarından biri olarak nitelenebilir.

Araştırma projesinin kapsamına dair bu kısa hatırlatmadan sonra iddianamede bana yöneltilen suçlamalara yanıt vermek istiyorum.

Çalışmalara nasıl dâhil oldum?

Akdeniz Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nde 2010-2016 tarihleri arasında öğretim üyesi ve teknik müdür yardımcısı olarak görev yaptım. Araştırma merkezi gıdalar, sular ve çevresel ortamlarda bulunan zehirli kimyasal maddelerin tespitini yapmak, bu konuda yapılacak bilimsel çalışmalara destek vermek amacıyla kurulmuş bir merkezdir.

Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin gıdalar ve sularla ilgili kısmı bu araştırma merkezinde yapıldı. Projenin lideri olan kişi 2012 yılı sonu ya da 2013 yılı başında çalışmanın araştırma merkezimizde yapılıp yapılamayacağı ve eğer yapılacaksa nasıl yapılacağı konusunu görüşmek için araştırma merkezimize geldi. Yapılan görüşmeler sonrası 2013 yılı içinde gıdalarla ilgili çalışmaları, 2014 yılı içinde de sularla ilgili çalışmaları bakanlığın araştırma ekibi ile birlikte planladık. Yapılacak araştırma çalışmasında gıda ve su örneklerinin toplanması, merkezimize ulaştırılması, analizlerinin gerçekleştirilmesi ve analiz raporlarının düzenlenmesi işlerini organize ettim.

2014 yılı sonunda “Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası’ndaki İllerde Üretilen Gıdalarda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi” başlıklı çalışmayı yapan proje ekibine dâhil edildim. 2015 yılı boyunca da araştırmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve proje sonuç raporlarının yazımı işi ile uğraştım. Bu süreçte üç kişi ile birlikte gıdalarla ilgili araştırma çalışmasından elde edilen bilgileri derlediğimiz proje sonuç raporunun yazımı işini gerçekleştirdim.

2015 yılı sonunda genel değerlendirme toplantısı yapıldı

2015 yılı Aralık ayı sonunda Antalya’da proje ile ilgili bir genel değerlendirme toplantısı yapıldı. O toplantıda yukarıdaki çizelgede belirttiğim araştırma projelerinden elde edilen bilgiler sırayla görüşüldü. Her bir araştırma projesi farklı bir ekip tarafından yürütülmüştü. Bu ekiplerin sırayla yaptığı sunumlarda Kocaeli ili ile Ergene Havzası’nda yer alan Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne illerinde çeşitli gıdalar, sular, deniz ürünleri, toprak ve havadaki toz gibi örneklerde yapılan araştırma çalışmalarından elde edilen bilgilerin ciddi halk sağlığı sorunlarına işaret ettiğini gördüm. Antalya ilindeki kimyasal madde kirliliği o illerle kıyaslandığında bariz bir şekilde daha azdı ya da o illerdeki kimyasal kirlilik Antalya iline kıyasla çok fazlaydı. Örneğin sularda çeşitli ağır metallerin ve Marmara Denizi’nden alınan balık örneklerinde arsenik gibi kanserojen kimyasalların birikim miktarı çok fazlaydı.

2016 Ocak ayında projelerden çıkarıldım

Toplantıdan döndükten 15 gün sonra kamuoyunda Barış Akademisyenleri Bildirisi olarak anılan barış bildirisinde imzam olması nedeniyle ArGe merkezindeki görevlendirmem uzatılmadı, aynı zamanda müdür yardımcılığı görevimden de istifaya zorlandım. Kısa bir süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırma projesi de dâhil olmak üzere bir araştırmacı ya da yürütücü olarak içinde bulunduğum bütün araştırma projelerinden çıkarıldım. 22 Kasım 2016 tarihli 677 sayılı KHK ile de üniversitedeki öğretim üyeliği görevimden de çıkarıldım.

Araştırmacı olarak, araştırmada elde ettiğimiz verilerden oluşturduğum bilgileri topluma aktardım.

Bana yöneltilen suçlamalardan biri yasaklanan bilgileri temin etmek olarak belirtilmiş. Gazeteye yazdığım yazılarda topluma verdiğim bilgileri bir yerden, bir başkasından temin etmiş ya da almış değilim. Yazılarda topluma verdiğim bilimsel bilgiler esas olarak proje ekibinde yer alan araştırmacılardan biri olduğum için bende mevcuttu. Gıdalar ve sularla ilgili olarak yapılacak araştırmaların planlanması, analiz yöntemlerinin oluşturulması, analizlerin yapılması ve yapılan analizler sonucunda elde edilen verilerin değerlendirilmesi araştırma projesindeki asli işimi oluşturmaktadır. Dolayısıyla açıkladığım bilgiler elimde bulunan araştırma verilerini kendi uzmanlık alanımda sahip olduğum bilimsel birikim ışığında yorumlayarak oluşturduğum bilgilerdir. Örneğin araştırmada yer alan gıdalardaki çevresel kirleticilerin belirlenmesine yönelik araştırma projesinin sonuç raporunun yazılmasına çok ciddi bir katkı verdiğimi söyleyebilirim. Dolayısıyla gıdalarla ilgili olarak Cumhuriyet gazetesinde yalnızca bir kısmını yazdığım bilimsel bilgiler bilgisayarımda mevcut, oluşturduğum, oluşumuna katkıda bulunduğum verilerden elde edilmiş bilgilerdi.

Sularla ilgili olarak yaptığım açıklamalarda da aynı durum söz konusudur.

Sularla ilgili analizler de Akdeniz Üniversitesi’ndeki Gıda Güvenliği Araştırma merkezinde yapıldı ve araştırmanın başından sonuna kadar bütün laboratuvar çalışmalarının yürütülmesinden sorumluydum Bu araştırma projesi kapsamında çeşitli yerleşim noktalarındaki kaynak sularından 1440 su örneği alındı. Sularla ilgili çalışmada örnek alım kurallarının yazımı, analiz yöntemlerinin geliştirilmesi, örneklerin alınması, laboratuvara taşınması, laboratuvar analizlerinin yapılması ve analiz raporlarının hazırlanmasında görev alan ekibin sevk ve idaresini yapan, analiz işlerini organize eden sorumlu yöneticilerden biriydim.

Cumhuriyet gazetesindeki yazı dizisinde Kocaeli ili ve Ergene Havzası’ndaki Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli illerinden alınan su örneklerindeki genel kimyasal kirlenme ve alüminyum, arsenik, kurşun gibi toksik etkili kimyasal madde kirliliğine dair bilgiler belirttiğim görevlerim nedeniyle elimde bulunan analiz raporları üzerinde çalışarak oluşturduğum bilimsel bilgilerdir. Ancak sularla ilgili analiz raporlarında yer alan verileri değerlendirecek kişilerden biri olmadığım, bilimsel değerlendirmeyi başka bir çalışma ekibi yapacağı için o aşamada detaylı bir değerlendirme yapmadım.

Burada araştırmadaki rolüm hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi vermek istiyorum. Böylece iddianamede yer alan suçlamalara karşı da net bir yanıt vermiş olacağım. Araştırma çalışmasında yer alan her bir projenin farklı kişilerden oluşan bir araştırma ekibi vardı. Sularla ilgili araştırma ekibinin resmi bir üyesi değildim ama sularla ilgili bütün laboratuvar çalışmalarını organize ettim ve yapılmasını sağladım. Dolayısıyla örnek toplama aşamasından başlayıp analiz raporlarının düzenlenmesine kadar uzanan bütün çalışma sürecinin içinde yer aldım. Analiz raporlarını düzenledikten sonra raporları içeren dosyayı sularla ilgili çalışma ekibine gönderdim. Analiz raporlarını Sağlık Bakanlığı’ndaki ekibe göndermek için düzenlerken Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Kocaeli illerinden alınan örneklerdeki arsenik ve kurşun gibi bazı kirlilik öğelerinin Antalya iline kıyasla daha yaygın olması dikkatimi çekmişti. Bunun üzerine sularla ilgili araştırmadan elde edilen veriler üzerinde biraz da akademik bir merakla çalışmaya başladım. Çeşitli nedenlerle sık sık kesintiye uğrasa da 1440 farklı yerleşim noktasından alınan su örneklerinin analiz verilerini içeren dosya üzerinde yaptığım çalışmalar yazı dizisinin çıktığı tarihe kadar sürdü. Bu çalışmalar sonucunda elde ettiğim ve doğruluğundan emin olduğum bilimsel bilgileri 2018 yılı Nisan ayında ilk olarak Bianet isimli internet sitesinde ve daha sonra da Cumhuriyet gazetesinde açıkladım. Dolayısıyla açıkladığım bilgiler, elimde bulunan veriler üzerinde çalışma yaparak oluşturduğum bilgilerdir; herhangi bir yerden alınmış ya da temin edilmiş bilgiler değildir.

Proje biteli üç yıl oldu

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen çalışmalar 2015 yılı sonu itibariyle bitmişti. Proje kapsamındaki araştırmalardan elde edilen bilgileri gözden geçirmek ve bir ana rapor yazmak için 2015 yılı Aralık ayında Antalya’da yapılan toplantının üzerinden üç yıldan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında projeden elde edilen bilgiler hakkında Sağlık Bakanlığı bir açıklama yapmadı. Bu bilgiler halk sağlığı açısından risk teşkil eden durumlar olduğunu göstermesine rağmen Sağlık Bakanlığı bu olumsuz durumları düzeltmek için herhangi bir ara rapor da açıklamadı.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki bir akademisyenin bilimsel bir araştırmaya ait bilgileri açıklaması için çalışmanın tamamlanmış olması gerekmemektedir. Halk sağlığı ile ilgili çalışmalar yıllarca sürebilir ve böyle uzun süren çalışmalardan elde edilen bilgiler halkın uyarılmasını, ilgili kamu kurumlarının önlem almasını gerektiriyorsa ara raporlarla elde edilen bilgileri açıklamak olağan ve doğru bir yaklaşımdır.

Ara raporlarla neler açıklanabilirdi?

Halk sağlığı ya da çevre sağlığı gibi geniş toplum kesimlerini ilgilendiren konularda yapılan araştırmalardan elde edilen bilgileri açıklamak telafisi imkânsız zararlar doğurma olasılığı bulunan durumlarda bir gereklilik olarak görülmelidir. Bu duruma örnek olarak araştırma çalışmasında analiz edilen gıda örneklerinin yüzde 17,3’ünün mevzuatın izin verdiği düzeyin üzerinde zehirli tarım kimyasalları (pestisitler) içermesi veya bazı yerleşim bölgelerindeki suların onları içilemez kılacak düzeyde arsenik veya kurşun kalıntısı içermesi örnek olarak verilebilir.

Bu konuyu biraz daha açıklığa kavuşturmak için bir başka örnek vereceğim.

Konuşmama başlarken Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırmalardan birinin “İzmit, Saros ve Antalya Körfezi’ndeki Su Ürünleri ve Deniz Sularında Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi” olduğunu söylemiştim. Bu araştırmada Marmara denizindeki İzmit ve Saroz Körfezinden tutulan balıklar ve kabuklu su ürünlerinde ağır metal kalıntı analizleri yapıldı. Yani arsenik, civa ve kurşun gibi toksik etkili kimyasal maddelerin bu ürünlerde ne miktarda olduğu araştırıldı.

Medyada hemen her gün çocuklara balık yedirmenin gerekliliğinden, balıklarda bulunan omega 3 yağ asitlerinin çocukların beyin gelişimi için öneminden söz ediliyor. Ama bu ürünlerin sağlıklı olup olmadığını bilmiyoruz. Çocuklarda beyin ve sinir sisteminin gelişimine zarar veren, hormonal sistemin çalışmasının bozulmasına yol açan arsenik, civa veya kurşun gibi toksik kimyasal maddelerin bu ürünlerde ne miktarda bulunduğunu bilmek insanların hakkı değil mi? Çocukların bu toksik maddelere ne miktarda maruz kaldığını bilmek toplumsal bir fayda doğurmaz mı? Ancak yapılan araştırma çalışmalarına dair bilgiler açıklanmadığı sürece bu soruların yanıtını bilemeyeceğiz.

Ergene Nehrindeki kirlilikle, nehrin döküldüğü Saroz körfezindeki deniz suyunda ve o körfezden tutulan balıklarda tespit edilen kirlilik arasında bir bağ olup olmadığını bilmeyi istemez miyiz? Bunları bilmek her insanın hakkıdır. Ama bilgi edinme hakkına nasıl bakmalı? Yasalarda tanımlanan ama kâğıt üzerinde kalan pek çok hakka sahibiz. Dolayısıyla insanların sadece bilgi edinme hakkına sahip olması değil bu hakkı kullanabilmesine imkân sağlamak da gereklidir. Bunun tek yolu ise bilgiye erişimi kolaylaştırmak, sansürü ve gizliliği ortadan kaldırmaktır. Nasıl bir dünya içinde yaşadığımızı bilmek, sorunları doğru tespit etmek ve bu sorunları nasıl çözeceğimizi konuşabilmek ya da kısaca söylemek gerekirse kamusal bir tartışma ortamı yaratabilmek için bu mutlak bir gerekliliktir.

Önlem alınması gerekirdi

Sağlık Bakanlığı’nın araştırma çalışmasında halk sağlığı açısından sorun yaratan durumları gösteren pek çok bilgi var. Bu bilgiler dikkate alınarak Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yerel yönetimler başta olmak üzere ilgili kamu kurumlarının uyarılması ve halk sağlığını koruyucu önlemlerin alınması gerekirdi. Ama bu konuda Sağlık Bakanlığı gereken adımları atmamış ve ilgili kamu kurumlarını uyarmak amacıyla bir girişimde bulunmamıştır. Ne gibi önlemler alındığına dair sorulara bakanlık yetkilileri bir cevap vermemiştir. Mecliste verilen soru önergelerine (İlhan Cihaner’in verdiği 26/3 Dönem, 7/28302 Esas Numaralı ve 17/04/2018 tarihli soru önergesi) ve Türk Tabipler Odası tarafından sorulan sorulara Bakanlık tarafından bir yanıt verilmemiştir. Çalışmadan elde edilen ve gerçekten kaygı uyandırması gereken bilgiler olmasına rağmen Bakanlığın bir önlem almaması kabul edilemez bir durumdur.

Hangi kurumlar uyarılmalıydı?

Beş ilde yapılan çalışmalarda analiz edilen gıda örneklerinin yüzde 17,3’ünün ülkemizdeki yasal mevzuatın izin verdiği miktarı aşan düzeyde pestisit (Tarımsal üretimde kullanılan zehirli kimyasal maddeler) kalıntısı içerdiği tespit edilmişti. Bu çok yüksek bir kalıntı orandır. Bir fikir vermek amacıyla ülkemizde pestisitlerle ilgili yasal mevzuatın uyumlu olduğu Avrupa Birliği ülkelerinde gıdalarda tespit edilen yasal mevzuata aykırı pestisit kalıntısı oranının genellikle yüzde 2’den az olduğunu söylemeliyim. Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla ülkemizdeki gıda ürünlerindeki pestisit kalıntılarının 8-9 kat daha fazla oranda çıkması çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak görülmeli. Bu sorun karşısında Sağlık Bakanlığı’nın pestisit kalıntılarını kontrol etmekten sorumlu kamu kurumu olan Tarım ve Orman Bakanlığı’nı bir resmi yazı ile derhal uyarması gerekirdi.

Mesele sadece Tarım Bakanlığı ile de ilgili değil. Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluk alanına giren çok kritik bir başka nokta daha var. Tarımda kullanılan pestisitlerin çoğu sulara bulaşarak kimyasal kirliliğe yol açıyor. Sağlık Bakanlığı ülkemizde içme suyu olarak tüketilen suların pestisitler açısından kirli olup olmadığını tespit etmek ve gereken önlemleri almakla sorumlu kurumdur. Araştırmadan elde edilen bilgiler gıdalarda yaygın bir pestisit kirliliğine işaret ettiği için Sağlık Bakanlığı’nın içme suyu olarak kullanılan yeraltı ve yerüstü sularına pestisitlerin bulaşıp bulaşmadığını kontrol etmek üzere illerdeki İl Sağlık Müdürlüklerini resmi yazı ile uyarması ve önlem almaya davet etmesi gerekirdi. Bu konuda da herhangi bir somut girişim yapılmamıştır.

Araştırma en çok çocukları ilgilendiriyor

Bakanlığın yürüttüğü araştırma projesinin çok önemli ve ülkemizde kanımca bir ilk olarak görülmesi gereken bir yönü var. Çalışmada insanlarda hormonal ve nörolojik sisteme zarar veren kimyasal maddelerin çok büyük bir kısmı araştırılmıştır. Hormonal ve nöral sistem bozucu kimyasal maddeler en çok bebek ve çocuklara zarar vermektedir. Dolayısıyla bebek ve çocuk sağlığı açısından Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmanın önemi büyüktür.

Hormonal ve nöral sistem vücudumuzun iyi çalışması için çok kritik önemi olan sistemlerdir. Bu sistemlerin çalışmasının bozulması gelişim bozuklukları, bilişsel sorunlar, öğrenim güçlükleri, otizm, obezite, cinsiyet gelişim bozukluları, kısırlık, sperm kalitesinin bozulması ve kanser gibi pek çok hastalığa yol açabilmektedir.

Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmadan elde edilen bilgiler çocuk sağlığını yakından ilgilendirdiği için bu konu üzerinde biraz ayrıntılı duracağım.

Hormonal sistem bozucu pestisitlerin tamamı araştırıldı

Hormonal sistem bozucu pestisitlerin kalıntısını tespit edebilmek amacıyla araştırma merkezimizde bir analiz yöntemi geliştirdik. Çalışmada çeşitli gıdalarda 332 farklı pestisitin kalıntısı araştırıldı. Çalışmanın yapıldığı tarihte hormonal sistem bozucu olarak nitelenen 106 pestisitin tamamı analiz kapsamındaydı.

Analiz ettiğimiz gıda ürünlerinde 66 farklı çeşit pestisit etken maddesi saptadık. Bu pestisitlerden 26’sı (yüzde 39,3) çeşitli akademik yayınlarda hormonal sistem bozucu olarak sınıflandırılmaktaydı.

Çocuklar anne karnında başlayan, doğum sonrasında bebeklik ve çocukluk aşamalarında devam eden büyüme ve gelişme sürecinde ne kadar az toksik kimyasala maruz kalırlarsa o ölçüde daha sağlıklı oluyorlar.

Toksik kimyasallara maruz kalma ise beslenme, solunum ve deri ile temas gibi yollarla oluyor. Dolayısıyla yediğimiz gıdaların, içtiğimiz suların ve soluduğumuz havanın temizliği sağlıklı büyüme ve sağlıklı bir şekilde hayatı devam ettirebilme için kritik önem taşıyor.

Dünya genelinde iktisadi faaliyetlerde kullanılan yüz bin civarında toksik kimyasal var. Bu toksik kimyasalların yüzde 93’ünün insan ve çevre sağlığına ne gibi zararlı etkileri olduğu hakkında bilgimiz yok.

Bir toksik kimyasalın sağlık sorunu yarattığı tespit edildiğinde ancak yol açtığı zararı önleyici ve kontrol edici çalışmalar başlatabilmek mümkün oluyor. Çoğu durumda bu bile yeterli olmuyor.

İnsanları toksik kimyasalların zararlı etkilerine karşı koruyucu çalışmaların temelinde ise toksik kimyasallara maruz kalınan miktarları azaltıcı önlemler almak yatıyor. Bazı toksik kimyasal maddelerin gıdalarda ya da sularda bulunması hiç istenmez; bazılarının bulunabileceği miktara ise sınırlama getirilir.

Dünya genelinde yaygın kabul görmüş kurallardan biri gıdalarda, sularda ya da havada bulunabilecek bir toksik kimyasalın belli bir sınır değeri geçmemesi gerektiğidir. Bir kimyasal maddenin alınan miktarı arttıkça zehirli etkilerinin ortaya çıkacağını kabul eden ya da bir kimyasal maddenin vücuda giren miktarı azaldıkça zehirli etkilerinin ortadan kalkacağını öne süren toksikoloji anlayışı çok eskidir. Bu anlayışın doğal sonucu toksik kimyasallar için aşılmaması gereken sınır değerleri belirlemektir. Örneğin gıdalarda bulunabilecek pestisitlerden bazılarının kalıntısının bir kilo gıdada 0,1 miligram değerini aşmaması ya da içme sularındaki arsenik kalıntısının litrede 10 mikrogram değerini aşmaması istenir.

Bu sınır değerler ulusal ve uluslararası çeşitli yasal mevzuatlarda yer alır. Ancak sınır değerlere dayanan bu anlayışın sağlığı koruma konusunda yetersiz kaldığını dile getiren ve en azından son 20-25 yıldır süregelen ciddi bir tartışma var.

Bazı toksik kimyasal maddeler yaygın kabul gören bu anlayışa aykırı davranıyor.

Hormonal sistem bozucular ve nörolojik gelişim bozucular olarak sınıflandırılan toksik kimyasallar kendileri için belirlenen sınır değerlerin çok altındaki miktarlarda da zararlı olabiliyor. Dolayısıyla sınır değerlerin altında kalan, başka bir deyişle çok düşük miktarlarda dahi hormonal sistemi bozarak ya da sinir sisteminin gelişimine zarar vererek sağlık sorunlarına yol açıyorlar. Bu durum ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Bebek ve çocukların vücut ağırlıkları düşük olduğu, hızlı bir büyüme/gelişme döneminde oldukları ve metabolizmaları bir yetişkine kıyasla daha farklı çalıştığı için hormonal sistemi veya nöral sistemi bozucu kimyasallar en çok onlara zararlı etki gösteriyor. Ancak sadece çocukların değil yetişkinlerin de bu kimyasalların yol açtığı çeşitli sağlık sorunlarına yakalanabileceklerini belirtmeliyim.

Araştırmanın yapıldığı illerdeki çocuk sayısı

2018 yılı itibariyle araştırmanın yapıldığı beş ilde yaklaşık 7 milyon insan yaşıyor. Bu beş ilde yaşayan 0-18 yaş arası çocuk nüfus sayısı ise 1 milyon 300 bindir (yüzde 21,6). Araştırma sahasının genişliği ve bu bölgelerde üretilen çeşitli gıda ürünlerin Türkiye genelinde tüketildiği düşünülürse araştırmadan elde edilen bilgilerin çok daha geniş bir nüfusu ilgilendirdiği ise çok açıktır.

Sağlık Bakanlığı çalışması hormonal sistem bozucular ve nörolojik gelişime zarar veren kimyasal maddelerin gıdalardaki ve sulardaki varlığını tespit etme açısından çok üst düzeyde bir çalışmadır. Örneğin çalışmanın yapıldığı dönemde dünya genelinde kullanılan ve ülkemizde de kullanılmasına izin verilen hormonal sistem bozucu pestisitlerin tamamının (106 adet) çalışma kapsamında araştırıldığına biraz önce değinmiştim. Araştırma sonucunda elde edilen bilgilere değinmeden önce kalıntı analizleri hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor.

Kalıntı analizleri

Bir kalıntı analizinde ne kadar çok sayıda toksik kimyasal araştırılıyorsa o kadar doğru bir yanıt elde edilir. Yani analiz yaparken işin daha en başında kaç adet toksik kimyasal maddeyi analiz edeceğimizi belirler ve ona göre bir analiz yöntemi seçeriz. Sağlık Bakanlığı çalışmasında ülkemizde kullanılmasına izin verilen pestisitlerin neredeyse yüzde 90’ı ve hormonal sistem bozucuların ise tamamı araştırılabildi. Araştırılan pestisit sayısı çok olduğu için çok sayıda gıda örneğinin pestisit kalıntısı içerdiğini tespit etmek de mümkün olmuştur. Binlerce su ve gıda örneğinde bunu yapmak çok kolay bir iş değil ve bu işi laboratuvarda birlikte yaptığım insanlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Sağlık Bakanlığı’nda, Çevre Bakanlığı’nda ya da Tarım Bakanlığı’nda gıdalarda ya da sularda hormonal sistem bozucu pestisitlerin tamamının belirlenmesine yönelik olarak geçmişte tek bir çalışma bile yürütülmediğini belirtmek istiyorum.

Araştırma sonucunda gıda örneklerinin yüzde 40’ında hormonal sistem bozucu olarak nitelenen pestisit kalıntısı bulunduğu tespit edildi. Bu pestisitler mevzuatça belirlenen sınır değerlerin (Maksimum Kalıntı Limiti) altında kalan seviyelerde bile sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bir kez daha belirtme gereği duyuyorum hormonal sistem bozucular klasik toksikolojik modele uygun davranmıyorlar. Klasik modelde bir kimyasalın miktarı azaldıkça zararlı etkisinin de azalacağı kabul edilir. Oysa hormonal sistem bozucu kimyasalların zararlı etkisi düşük dozlara doğru gidildikçe daha çok artış gösteriyor. Bu durum bir kimyasal madde maksimum kalıntı sınırını aştığında zararlı olur anlayışını geçersiz kılıyor. Buna ek olarak, yaş küçüldükçe zararlı etkinin arttığı, bir bireyin anne karnındayken veya bebeklik safhasında bu maddelere karşı daha duyarlı olduğu ve olumsuz etkilerin daha fazla olacağı da çok sayıda akademik yayında belirtiliyor.

Hormonal sistem bozucuların yanısıra bir diğer önemli sorun çoklu pestisit kalıntılarıdır. Yani bir gıda ürününde birden fazla sayıda pestisitin kalıntısının bulunması durumudur.

Analiz edilen örneklerin yüzde 51,1’inde birden fazla sayıda pestisit kalıntısı tespit edildi. Örneklerin yüzde 11,2’sinde iki adet pestisit kalıntısı; örneklerin yüzde 5,1’inde üç adet pestisit kalıntısı ve örneklerin yüzde 3,5’inde en az dört adet pestisit kalıntısı tespit edildi.

Analiz edilen örneklerin yüzde 17,3’ünün mevzuatın izin verdiği oranların üzerinde pestisit kalıntısı içerdiğini ancak Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan kontrol ve denetim çalışmalarında mevzuata aykırı pestisit kalıntısı oranının genelde yüzde 2’den daha az olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Dolayısıyla analiz örneklerinin yüzde 3,5’inde dört ve dörtten fazla sayıda pestisit kalıntısı tespit edilmesi bile çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak görülmelidir.

Bakanlık araştırmanın ortaya çıkardığı bu vahim durum karşısında insan sağlığını ama özellikle de çocuk sağlığını korumak için ne yapmıştır? Bu soru yanıt bekleyen bir sorudur. Bakanlık tarafından bir açıklama yapılacağına ya da toplum sağlığını tehdit eden sorunları çözmek için önlem alınacağına dair bir işaret hala görünmüyor. Aslına bakılırsa, Sağlık bakanlığının bu konuda yaptığı tek işlem beni şikâyet etmek olmuştur.

Çalışmada sadece pestisit kalıntılarına da bakılmadı. Çeşitli gıda ürünlerindeki ağır metal kalıntıları da araştırıldı. Örneğin Ergene Havzasında yetiştirilen pirinçlerde arsenik kalıntısı tespit edildi. Ergene Nehrindeki yaygın kirliliği bilenler için pek de sürpriz olmayan bir sonuç bu. Kış mevsimindeyiz ve Ergene Nehri aşırı yağışlar nedeniyle geçtiğimiz haftalarda defalarca taşkın yaptı. Nehrin kirli suları tarım arazilerine yayıldı. Bu yayılma neticesinde de sularda bulunan arsenik, kadmiyum vb gibi toksik kimyasalların o tarım arazilerinde yetiştirilen gıda ürünlerine de bulaştığını söyleyebiliriz. Araştırma çalışmasında bu söylediklerime kanıt olabilecek somut bir bilgi de var: Gıda örneklerinde arsenik kalıntılarını belirlemek için yapılan analizlerde 24 çeltik, 5 ısırgan otu, 1 karalahana, 2 marul, 8 sarımsak ve 14 yeşil soğan olmak üzere toplam 54 gıda örneğinde (toplamın yüzde 3,9’u) arsenik tespit edilmişti. Arsenik içerdiği belirlenen 54 gıda örneğinin yüzde 85’i ise Ergene Havzası’ndaki Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinden alınmıştı.

Gıdalardaki toksik kalıntılar sorununu sularla birlikte ele almak gerekiyor. Çünkü günlük beslenmemizde sadece yiyecekler değil su da asli bir yer tutuyor.

Sularla ilgili çalışmalar

Araştırmada Ergene Havzası’nda yer alan Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne illeri ile Kocaeli ilinden alınan su örneklerinde Antalya ilinden alınan su örneklerine kıyasla anormal sayılabilecek düzeyde bir ağır metal ve eser element kirliliği tespit edilmiştir.

Araştırmada 1440 su örneği çalışıldı. Bu örneklerde endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden sulara bulaşabilen arsenik, kurşun, kadmiyum, cıva gibi ağır metallerin yanısıra; alüminyum, antimon, bakır, baryum, berilyum, bizmut, çinko, demir, gümüş, kalay, kobalt, krom, manganez, molibden, nikel, selenyum, sezyum, stronsiyum, lityum, vanadyum ve talyum elementleri araştırıldı.

Ağır metaller insan vücudunda kanser oluşumunu başlatıcı ya da tetikleyici bir özellik göstermektedir. Bazı eser elementler de aynı işleve sahiptir. Kaldı ki bakır ve çinko gibi besleyici elementler bile belli bir miktarın üzerinde alındığında toksik etkiler göstermektedir.

Arsenik, kadmiyum, krom ve nikel Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (The International Agency for Research on Cancer – IARC) tarafından 1. grupta yer alan kanser yapıcı maddeler olarak nitelenmektedir. Kurşun ve arsenik başta olmak üzere ağır metallerin hormonal ve nöral sistem bozucu olduğunu da belirtmek istiyorum.

Arsenik kalıntıları üzerine tespitler

Antalya ilinden alınan 569 su örneğinden sadece 20 tanesinde (yüzde 3,5) arsenik kalıntısı tespit edilebilir düzeyde bulunurken Ergene’deki 3 ilden alınan 764 su örneğinin 316’sında (yüzde 41,4) arsenik tespit edildi. Bu örneklerden 25’i (yüzde 3,3) içme suyuna arsenik için konan sınır değeri aşıyordu ve bu suların içme suyu olarak kesinlikle kullanılmaması gerekiyordu. Antalya ilindeki örneklerden sadece birinde arsenik miktarı maksimum sınır değer olan litrede 10 mikrogramı aşıyordu. En çok arsenik tespit edilen iller Tekirdağ 140 örnek (8’i sınır değer aşımı); Kırklareli 74 örnek (13’ü sınır değer aşımı) ve Edirne 106 örnek (4’ü sınır değer aşımı) olarak belirlendi.

Alüminyum kalıntıları üzerine tespitler

Gerek Kocaeli ilindeki ve gerekse Ergene Havzası’ndaki sularda bulunan alüminyum düzeyleri endüstriyel faaliyetlerin çok zayıf olduğu Antalya iline kıyasla çok yüksek çıktı. Ergene’de analiz edilen toplam örnek sayısı 764, alüminyum tespiti yapılan örnek sayısı 181 (yüzde 24) ve litrede 200 mikrogram olan sınır değeri aşan örnek sayısı ise 29 (yüzde 3,8) olarak belirlendi.

Kocaeli ilinde analiz edilen örnek sayısı 106, alüminyum içerdiği tespit edilen su örneği sayısı 49 (yüzde 46) ve sınır değeri aşan örnek sayısı ise 10 (yüzde 9,4) olarak tespit edildi. Her bir analiz örneği bir köy ya da mahalle bazında bir yerleşim noktasından alındı. Dolayısıyla sınır değerin aşıldığı yerlerdeki suların içme suyu olarak kullanılmaması gerekiyor. Antalya ilinde ise analiz edilen 569 örnekten sadece biri alüminyum için belirtilen sınır değeri aşıyordu ve tespit edilen alüminyum düzeyleri genel olarak çok düşüktü.

Kurşun kalıntıları üzerine tespitler

Antalya ilinden alınan 569 su örneğinden 12’sinde (yüzde 2) kurşun çıktı. Oysa Kocaeli’nden alınan 106 su örneğinin 17’sinde (yüzde 16) kurşun kalıntısı tespit edildi. Ergene Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinden alınan 764 su örneğinin ise 156’sında (yüzde 20,4) kurşun tespit edildi. Antalya ilinden alınan örneklerin hiçbiri kurşun için belirlenen sınır değeri aşmadı. Kocaeli ilinden alınan örneklerin ikisi, Ergene Havzası illerinden alınan örneklerin dört tanesi sınır değeri aşmıştı. Bu suların içme suyu olarak kesinlikle kullanılmaması gerekiyordu.

Sağlık Bakanlığı ülkemizde içme sularının sağlıklı olmasından sorumlu kurumdur. Araştırma yapılan bölgelerde Arsenik, Kurşun ve Alüminyum düzeylerinin yüksekliği nedeniyle içilmemesi gereken sularla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı’nın bir önlem alması gerekirdi? Bakanlık bu konuda ne yapmıştır sorusu yanıt bekliyor?

Bazı tespitler

Antalya iline kıyasla Ergene Havzası’nda arsenik kirliliğinin, Kocaeli’nde ise alüminyum kirliliğinin ve yine Antalya iline kıyasla Ergene Havzası illeri ile Kocaeli’nden alınan su örneklerinde kurşun kirliliğinin daha yoğun olduğu benim elimde mevcut olan kısıtlı bilgiyle bile söylenebiliyor.

Yaptığım çalışmaya göre maksimum kalıntı sınırını aşan miktarda arsenik, alüminyum ve kurşun içeren 52 yerleşim bölgesinin suları içilemez niteliktedir.

Burada arsenik, alüminyum ve kurşun üzerinden yapılan değerlendirmenin genel olarak diğer ağır metaller ve eser elementler için de yapılması gerektiği açıktır. Yani değerlendirmelere nikel, manganez, vanadyum, krom, bakır, çinko vb gibi diğer elementlerin de dâhil edilmesi gerekiyor. Bu durumda sulardaki kirlilik meselesinin geniş bir coğrafi bölgeyi ilgilendiren, epeyce ciddi bir problem olduğu daha net anlaşılacaktır. Örneğin bakır, çinko, manganez, nikel ve vanadyum düzeylerinin de Ergene Havzası’ndaki illerde ve Kocaeli ilinde Antalya iline kıyasla çok yüksek olduğu belirlenmişti.

Kocaeli ili ve Ergene Havzası illerindeki sularda gözlenen ağır metal kirliliği jeolojik bulaşmalarla açıklanamaz, tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerden ve Ergene Nehri’ne boşaltılan atıklardan kaynaklandığı kesindir.

Bakanlığın elinde benim Cumhuriyet gazetesinde yazdığım bilgilerden çok daha fazlası var. Benim açıkladığım bilgiler bütünün onda biri bile değildir. Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmada bölgedeki topraklardan, Ergene Nehri’nin değişik noktalarından, arıtma ve deşarj noktalarından, havadan alınan örneklerde de kirlilik düzeyini belirlemeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalardan elde edilen bilgilerin yan yana konularak bütüncül bir bakışla değerlendirilmesi Ergene Havzasındaki illerde ve Kocaeli ilindeki yaygın kirlilik hakkında net bir fikir verecektir.

Araştırma çalışmalarını neden halka duyurdum?

Yapılan araştırmalardan elde edilen bilgiler ilgili kamu kurumlarının yıllardır süregelen ihmali ve şirketlerin kural tanımazlığı nedeniyle ortaya çıkan kimyasal kirliliğin hangi yerleşim noktasında ve ne düzeyde olduğunu, kirletenlerin kim olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak araştırmayı yürüten Sağlık Bakanlığı ne araştırmadan elde edilen bilgileri açıkladı ve ne de herhangi bir önlem alma girişiminde bulundu.

Ülkemizin toprağıyla, suyuyla, havasıyla, bitki örtüsüyle yaşanabilir olma niteliğini kaybetmemesi konusunda çabalamak bir bilim insanı olarak sorumluluk alanıma girer.

Toplumun sağlığı ve geleceği için yapılandırılmış kamu kurumlarının görevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmak bir bilim insanının sorumluluğudur. Bu kurumların görevlerini layıkıyla yapmadıklarını belirleyen bir bilim insanının o kurumlara sorumluluklarını hatırlatmak da en temel görevlerinden biridir.

Bir bilim insanı şirketlere veya kurumlara değil öncelikle topluma karşı sorumludur. Çünkü toplumun sağlığı ve geleceği şirketlerin ya da kurumların kısa vadeli çıkarlarına emanet edilemeyecek ölçüde önemlidir. Ama her şeyden önce çocuklara karşı sorumluyuz; hiçbir kişinin ya da kurumun çocukların sağlığını bozma, geleceğini gasp etme hakkı yok çünkü.

Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırma çok kıymetli. Araştırma sadece sorun tespiti yapmıyor; aynı zamanda araştırma bölgelerinde tespit edilen kirlilik sorununu nasıl çözeceğiz sorusuna da yanıtlar içeriyor. Dolayısıyla araştırmadan elde edilen bilgilerin gizlenmesi çözümler üzerine sağlıklı tartışmalar yapamamamıza neden oluyor. Ve bu durum da bir toplumsal zarar olarak görülmelidir.

Yazdığım yazılarla gizli tutulan bu halk sağlığı çalışmasından kamuoyunu haberdar etmeyi, toplumu bilgilendirmeyi, sorunları çözmekle mükellef kamu kurumlarını harekete geçirmeyi amaçladım. Açıkladığım bilgileri bir yerden temin etmiş değilim; aksine araştırma çalışmalarına bizzat katılarak bu bilgilerin oluşmasında asli bir rol oynadım. Gıdalar ve sularda bulunan çevresel kirleticilerin belirlenmesi amaçlayan araştırma projelerinde örnek toplama aşamasından başlayıp analiz raporlarının düzenlenmesine kadar uzanan bütün çalışma sürecinin içinde yer aldım. Dolayısıyla bu araştırma çalışmalarından elde edilen veriler bende doğal olarak mevcuttu. Açıkladığım bilgiler, elimde bulunan bu veriler üzerinde bilimsel çalışma yaparak oluşturduğum bilgilerdir; herhangi bir yerden alınmış ya da temin edilmiş bilgiler değildir.

Sağlık Bakanlığı açıkladığım bilgilerin hiçbirini yalanlamadı.

Araştırma projesinden elde edilen bilgileri açıklamayı anayasal bir hak olan ve çeşitli uluslararası sözleşmelerde dile getirilen insanların sağlıklı bir çevrede yaşama haklarının bir savunusu olarak görüyorum. Unutulmamalıdır ki bilim insanlarının yanı sıra, devletin de toplumu yaşam ve sağlık hakkına yönelik tehditler konusunda bilgilendirme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Sağlık Bakanlığı elinde bilimsel bilgiler olduğu halde gereken önlemleri almayarak, ilgili kamu kurumlarını uyarmayarak ve kendisine verilen kamu görevlerini layıkıyla yapmayarak insanların –ve doğada yaşayan diğer canlıların- yaşamlarını tehlikeye atma suçunu işlemiştir. Araştırma çalışmaları bittiğinden bu yana üç yıldan fazla zaman geçti ve bu geçen üç yıl içinde bakanlığın hangi önlemleri aldığını açıklamasını talep ediyorum. Gerçekte bunu kendimiz ve çocuklarımız için hepimiz talep etmeliyiz.

Son olarak beni çok etkileyen bir olayı anlatmak istiyorum. Bu olay Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırma projesinin neden yapıldığına ve araştırmadan elde edilen bilgilerle somut olarak neler yapılması gerektiğine ışık tutuyor.

Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü öğrencisiyken yakalandığı kanser hastalığı ile yıllarca mücadele eden ve geçen yıl kaybettiğimiz Tekirdağlı Dilek Özçelik’i sanırım pek çoğumuz hatırlayacaktır.

Dilek Özçelik 2013 yılında kanser hastalığının tedavisi sürecinde yaşadığı sorunları dile getirmek için devlet yetkililerinden yardım istemiş ancak bu talebi başlangıçta karşılık bulmamıştı. Düş kırıklığına uğrayan Dilek Özçelik televizyon ekranlarından sadece devlet yetkililerine değil hepimize şöyle seslenmişti: “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

Dilek Özçelik’in ihtiyacı olan ilaçlar daha sonra temin edilmiş ve hastalığının tedavisi için devlet kurumları yardımcı olmuştu. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın asli sorumluluğunun hastalanan insanların tedavi edilmesini sağlamak olduğu kadar hastalığa yol açan çevresel koşulları düzeltmek, insanların kanser olmasına yol açan toksik kimyasalların çevreye bulaşmasına engel olmak ve kimyasal maddelerle kirletilmiş çevrelerin temizlenmesini sağlamak olduğu da asla akıldan çıkarılmamalıdır. Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırmadan elde edilen bilgiler kamu kurumlarına, akademik kurumlara, meslek örgütlerine ve sivil toplum kuruluşlarına Ergene Havzası ve Kocaeli ilindeki yaygın kimyasal kirlilik sorununu nasıl çözeceğimizi söylemektedir. Halk sağlığını ilgilendiren böyle önemli bir konuda gizlilik ya da yasaklanmış bilgilerin olması kabul edilemez, edilmemelidir.

Dilek Özçelik’in ruhu şad olsun. Kendimi Dilek Özçelik gibi çaresizlik içinde kalan insanlara karşı sorumlu hissediyorum. Gerçekleri bilmenin onların hakkı olduğunu düşünüyorum.

Bana yöneltilen tüm suçlamaları reddediyor ve beraatımı talep ediyorum. 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

.

Bülent Şık

Alper Akyüz’e 2 yıl 6 ay hapis cezası

25. Ağır Ceza Mahkemesi (ACM), akademisyen Alper Akyüz’e “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. “Duruşmadaki tutum ve davranışları” gerekçe gösterilerek cezada indirime gidilmedi.

Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için “Terör örgütü propagandası” ile suçlamasıyla yargılanan akademisyenlerin duruşmaları devam etti.

25. ACM’de duruşması görülen Alper Akyüz’e  “TCK’nın 314/2, TMK’nın 5/1 ve TCK’nın 220/7 maddeleri kapsamında düzenlenen “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 

Mahkeme “sanığın savunmalarında mahkeme heyetini küşük düşürücü nitelikte, savunmayla ilgisi olmayacak şeklindeki beyanlarında gözlenen tutum ve davranışlarını aleyhine değerlendirerek” verdiği cezada indirim yapmadı.

Üye hakimlerden biri karara muhalefet şerhi düşerek “sanığın TMK 7/2’ye göre cezalandırılmasını düşündüğümden karara muhalifim” dedi.

Verilen ceza 2 yılın üstünde olduğu için hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) hükümleri uygulanmadı. Ertelenmeyen cezayla ilgili son hükmü istinaf mahkemesi verecek. Mahkeme hapis cezası kararını onaylayacak ya da bozacak.

***

Sadece sessiz kalmış olmamak için ve yetersiz olduğunu bilerek… – Alper Akyüz

.

(Bianet)

Bülent Şık’ın davasında karar: Derhal beraat talebine ret, bir sonraki duruşma 30 Mayıs’ta

Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın kanserojen kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle yargılandığı davada mahkeme derhal beraat talebini reddederek duruşmayı 30 Mayıs’a bıraktı.

Gıda Mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık hakkında Sağlık Bakanlığınca yürütülen projeye ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle açılan davanın ilk duruşması İstanbul Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Hakime Nursel Bedir, avukatların kovuşturmanın genişletilmesi ve derhal beraat kararı verilmesi yönündeki taleplerini reddetti.

Mahkeme ayrıca Sağlık Bakanlığı’na müzekkere yazılarak suça konu rapor ile ilgili olarak raporun açıklanmasının yasaklanmasına dair bir karar alınıp alınmadığı ve ilgili birimlere iletilip iletilmediğinin sorulmasına, Şık haricinde bir kişi tarafından olayla ilgili olarak herhangi bir haberin yayınlanıp yayınlanmadığının incelenmesi için dosyanın bilirkişiye gönderilerek dijital rapor hazırlanmasının istenilmesine karar verdi.

Bir sonraki duruşma 30 Mayıs 10.05’te görülecek.

Sağlık Bakanlığınca yürütülen ve Türkiye’de kanser vakalarının sık görüldüğü bölgelerde bulunan kanser yapıcı kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları, kamuoyuyla paylaşan Bülent Şık, “Yasaklanan gizli bilgileri açıklama (TCK 258)”, “yasaklanan gizli bilgileri temin etme (TCK 334)” ve “göreve ilişkin sırrı açıklama (TCK 336)” suçlamalarıyla yargılanıyor.

***

Bülent Şık’a 12 yıl hapis istemi ile dava: Gerekçe, Sağlık Bakanlığı’nca gizlenen kanser raporunu halka açıklamak!

Sağlık Bakanlığı’nın gizlediği kanser raporunu açıkladığı için hapsi istenen Bülent Şık’a bir soruşturma daha

Bülent Şık’ın davasında ilk duruşma günü

.

(Bianet)

Orhan Pamuk’un “Balkon Fotoğraflar” sergisi açıldı

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 6 Şubat – 27 Nisan 2019 tarihleri arasında yazar Orhan Pamuk’un Aralık 2012 ve Nisan 2013 tarihleri arasında İstanbul’daki evinin balkonundan çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergiye ev sahipliği yapıyor.

Orhan Pamuk ve serginin küratörü Gerhard Steidl

Küratörlüğünü ünlü Alman yayıncı Gerhard Steidl’ın yaptığı Orhan Pamuk – Balkon Fotoğraflar sergisinde, Orhan Pamuk’un evinin balkonundan çektiği, İstanbul’un sürekli değişen, incelikli manzarasını yansıtan 600’den fazla fotoğraf sergileniyor.

“Bu manzarada benim ruhsal durumumu yansıtan ve tarifi zor derin duygularımı gözler önüne seren bir şeyler var.” Orhan Pamuk

Bu fotoğraflar, yazarın yoğun bir yaratıcılık dönemi olan Aralık 2012 ve Nisan 2013 arasında telefoto lensli dijital fotoğraf makinesiyle çektiği 8,500’den fazla fotoğraf arasından seçildi.

Pamuk’un her şeyden önce gözlerinin önündeki manzarayı “kaydetme” arzusuyla şekillenen bu çalışma, kentin, Boğaz’ın, Haliç’in, Marmara Denizi’nin, adaların, dağların, gemilerin, kuşların, sonsuz bir ışık ve ortam etkisiyle çerçevelendiği yoğun bir panoramik manzara oluşturuyor. Fotoğrafçılık tutkusunu ilk olarak gözlerinin önünde akıp giden güzelliği muhafaza etme, ikinci olarak da gördüğü  her şeyi kaydetme merakı olarak tasvir eden yazar, ikinci hedefini tutturmanın imkânsızlığını kısa sürede görmüş. Yazarın muhafaza etmeye çalıştığı bu güzellik, sergide yer alan fotoğraflarda açık bir şekilde görülüyor: Kentin ve suyun sürekli değişen hatları, doğunun cazibesiyle kaynaşan sanayi kentine özgü çizgiler, kırmızı, turuncu, parlak leylak rengi, mavi ve grinin her tonuyla aydınlanıyor.

Pamuk zamanla bu güzellikleri resmetme dürtüsünü sorgulamaya ve neden bu kadar yoğun bir şekilde – saatte yaklaşık yedi fotoğraf – fotoğraf çektiğini merak etmeye başlamış: Fotoğrafın görme biçimi üzerindeki etkisi nedir? Yazarın fotoğrafçılığıyla yazarlığı arasındaki ilişki nedir?

Fotoğraf çekmek, beklenmedik bir şekilde, Pamuk’un edebiyat çalışmalarında karşılaştığı zorluklar karşısında duyduğu hüsranın şifası olmuş: “Manzaraya tekrar ve tekrar bakma –daha doğrusu, fotoğraflarını çekme– ihtiyacı hissettim çünkü yazmakta çok zorlanıyordum.” Nihayetinde, “balkonumun manzarası beni sükûnete ve içe bakmaya, somut dertleri bırakıp daha entelektüel uğraşlara eğilmeye davet ediyordu. […] O andan itibaren, bir araya getirerek saklamak zorunda olduğum özelliklerle dolu bereketli, el değmemiş bir zemine dönüştü o manzara.”

.

(Yeşil Gazete)