Otomobil, yüzyıllardır insana ait olan sokakları ondan çalan bir hırsız, fosil yakıt tüketicisi bir kirleticidir. Şehrin en değerli alanlarının yol ve otoparklarla işgal edilmesine neden olan bir metal yığınıdır. Sahip olduğu hız nedeniyle kentlerde ulaşım güvenliğini tehdit eden kaza ve ölüm makinesidir. Reklamlarda gösterildiği gibi boş şehir ve kır yollarında gitmez, bizatihi kendisinin yol açtığı sıkışık trafikte yol alır.
“Ulaşım, salt bir ulaşma sorunu değildir, nasıl bir yaşam istiyoruz” sorusunun yanıtlarından biridir.
İnsan psikolojik ve toplumsal bir varlık olarak içine doğduğu toplumun inançları ve kültürü ile şekillendiriliyor. Doğru ve gerçek olduğuna inandığımız (inandırıldığımız) her şey büyük ölçüde toplumun genel kabullerine dayanıyor ve bunları sorgulayan insanlar azınlıkta… Toplumsal yaşam bütünü içindeki inanç, tercih ve yaşam tarzlarımız bugün yaşadığımız pek çok sorunun da kaynağını oluşturuyor.
Kent ve ulaşım da bu toplumsal konulardan birisi… Trafik ve ilişkili sorunların özel otomobil kullanımının artışından kaynaklandığı, sürdürülebilir ilkeleri savunan kent plancıları ve ulaşım uzmanlarınca uzunca bir süredir kabul edilen bir gerçek… Ancak, toplumun büyük çoğunluğu olarak ise otomobile hiç toz kondurmuyor, trafik sorunlarına otomobilin içinden bakarak yolların genişletilmesi, trafik ışıkların kaldırılarak katlı kavşak yapılması gibi ‘çözüm’lerin bulunmasını istiyoruz. Bu verili istekler, aslında otomobille ilgili toplumun genel kabulleriyle yakından ilgili…
Otomobil ya da ‘araba’ imgesi
Otomobil ya da araba kelimesinin zihnimizde yarattığı imgeye baktığımızda çoğunlukla gördüğümüz şudur: “Otomobil özgürlüktür, konforludur, hızlıdır. Farklı marka ve modelleriyle ulaşılmak/ sahip olunmak istenen bir statüsü ve üstünlüğü vardır. Gücün simgesidir. Kapıdan kapıya bireysel ulaşım sağlar. Dolayısıyla iyi, verimli ve faydalıdır.”
Böylece otomobilin yaşamın arzu edilen bir çehresi olduğu kabulü ile yola çıkarız. Ürettiğimiz ve üretilmesini istediğimiz ulaşım çözümlerinde de farkında olarak ya da olmayarak buna odaklanırız. Buna halk, yerel yöneticiler, teknik insanlar ve politikacılar da dâhil…
Eğer bir şeyleri farklılaştırmak istiyorsak öncelikle “otomobil” kelimesinin zihnimizde yarattığı imgenin değişmesi gerekiyor. Yukarıda sıraladığımız kabullere zıt biçimde şöyle bir bakış açısıyla bakabilir miyiz?
“Otomobil, yüzyıllardır insana ait olan sokakları ondan çalan bir hırsız, fosil yakıt tüketicisi bir kirleticidir. Şehrin en değerli alanlarının yol ve otoparklarla işgal edilmesine neden olan bir metal yığınıdır. Sahip olduğu hız nedeniyle kentlerde ulaşım güvenliğini tehdit eden kaza ve ölüm makinesidir. Reklamlarda bize gösterildiği gibi boş şehir ve kır yollarında gitmez, bizatihi kendisinin yol açtığı sıkışık trafikte yol alır. Ortalama 50-80 kg. ağırlığındaki tek bir insanın şehir içindeki hareketi için yaklaşık 1200 kiloluk bir metal ağırlığını oradan oraya taşıtan mantık dışı bir makinedir. İlk satın alım maliyeti, vergi, kasko, sigorta, yakıt parası, park yeri ücreti, trafik cezası, kaza masrafları, vb. düşünüldüğünde ulaşım için son derece pahalı bir araçtır. Dolayısıyla otomobil verimsiz, kötü ve zararlıdır.”
Teknik kısımları dışında sağlık, sosyoloji ve psikoloji alanlarındaki olumsuz etkileri de eklendiğinde bu liste daha da uzatılabilir. Oysa kapitalist sermayenin aktörleri bize bu kısımlarını değil, genelde gösterişli ve güzel taraflarını gösterir, bilinçaltımıza iyi imgeler işlenir ve biz de buna sorgusuz sualsiz teslim oluruz. İşte aslolan bu imgeyi, bu kabulü değiştirebilmektir. Farklı bir bakış açısıyla soruları sorduğumuzda çözümler de farklılaşacaktır.
Sorunlara farklı bakmak nasıl olacak?
Kent merkezinde otomobile yer bulmak için “otopark sorunu” diye başlarsanız otomobili teşvik edersiniz. Oysa soruna “otomobil fazlalığı” diye bakarsanız çözüm yolu da değişecektir.
Otomobillerin daha hızlı ulaşmasını bir hedef olarak ortaya koyarsanız yolların darlığını sorun yaparsınız, çözüm olarak yolları genişletmeye, kentleri daha fazla bölmeye devam edersiniz, oysa ‘makinelerin fazlalığı’, ‘kaldırımların darlığı’, ‘bisiklet yolunun eksikliği’ derseniz başka bir çözüm düşünürsünüz.
Bireysel konforu öncelerseniz çözümünüz farklı, toplumsal konfor ve yaşanabilirliği hedeflerseniz farklı çözümünüz olur.
Kentlerdeki konut, işyeri, hastane, AVM, kreş, okul gibi kullanımları herkesin araba sahibi olduğu varsayımıyla -sadece otomobille ulaşılabilecek biçimde- çok uzak ya da parçacı biçimde planlarsanız otomobil merkezli ulaşımı güçlendirirsiniz; oysa bu kullanımları toplu ulaşım aksları üzerinde planlarsanız bu bağımlılığı azaltırsınız.
Öte yandan, araba reklamını/propagandasını her gün ve her yerde görür, toplu taşıma ya da bisiklet propagandasını/reklamını ise neredeyse hiç göremeyiz. “Toplu taşıma çağdaşlıktır”, “Bisiklet en sağlıklı, temiz ve bedava ulaşım aracıdır”, “125 otomobilin taşıdığı insanı üç otobüs ya da bir tramvay dizisi taşıyabilir”, “Arabanın içindeysen trafikten şikâyet etme!”, “Otomobil kullanmak trafiktir” gibi bilgilendirici/genel kabullere aykırı sloganlara ise çok az rastlarız.
Yeni sorular sormalıyız
Bu durumda toplum ve birey olarak yeni sorular sormak zorundayız: “Ne için ulaşıyoruz, nereye ulaşıyoruz, nasıl ulaşmalıyız? sorularının diyalektik bir tartışma zemininde ele alınmasına ihtiyaç var. Parçalanan kentlerin ve otomobile dayalı ulaşım eğilimi ile gerçekten mutlu olacağımız, yaşamak istediğimiz bir kent yaratıyor muyuz? Bireysel hareketliliğimiz ve konforumuz için yapılan devasa yatırımlar, bir süre sonra toplum olarak tümden hayatımızı kısırlaştırıp, kentlerimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı daha yaşanmaz bir noktaya mı sürüklüyor?
Nasıl bir kent yaşamı istiyoruz?: Bireyselleşen yaşamların yol açtığı toplumsal, mekânsal ve çevresel sorunları görmezden gelip bu sorunlara hep beraber katlanmak mı? Yoksa daha sürdürülebilir, zevkli, sosyal ve renkli kent yaşamı için hep birlikte bireysel konfordan biraz vazgeçebilmek mi?
Yeni çıkan her teknolojiyi sorgusuz sualsiz yaşamımıza sokacak mıyız? Buna gerçekten ihtiyacımız var mı? Yoksa sanal (yalan) bir gerçeklik mi oluşturuluyor? Yaşamımızı kolaylaştırdığı iddia edilen her aygıt, araç ve sistem, aslında toplumsal olarak bizlere neleri kaybettiriyor? Farklı bir yaşam biçimi mümkün olabilir mi? Kapitalist üretim ve tüketim kalıplarının ne kadar farkındayız?
Bu soruların tartışılması, daha yaşanabilir kentlere ulaşmakta da önemli ipuçlarını ortaya koyacak kuşkusuz… Bu noktada “tüketim toplumu” kalıplarının dayatıldığı mevcut ekonomik sistemin de sorgulanması zorunlu hale geliyor. İnsanların yaşam biçimi tercihlerini belirleyen kültürel ve ekonomik kodların yeniden inşa edilmesine ihtiyaç var. Dolayısıyla çözüm sürecinde teknik uzmanlar ve bilinçli kent yöneticileri bir noktaya kadar etkili olabilir. Köklü ve gerçek çözüm için içinde felsefi ve sosyolojik dolayımlar da olan daha temel bir tartışma yapmalıyız.
Nesli küresel ölçekte tehlike altında olan kuşların avlanmasını engellemek için bir araya gelen 19 kurum çağrıda bulundu. Ortak bir deklarasyon metni yayımlayan kurumlar bir de imza kampanyası başlattı.
Yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte ekolojik çalışmalar yürüten 19 kurum, bu yıl 16 Mayıs’ta yapılacak Merkez Av Komisyonu toplantısı öncesi, nesli küresel ölçekte tehlike altında olan kuş türleri; üveyik ve elmabaş patkanın avının yasaklanmasını istedi.
Her yıl Mayıs ayında toplanan Merkez Av Komisyonu, sene içerisinde ava açılacak canlı türlerini ve alanları belirliyor. Görevlerinden biri korunacak türleri belirlemek olan komisyon, geçtiğimiz yıllarda bu iki kuş türünun avını serbest bırakmıştı
İmzacı kurumlar arasında AKFOD, Alakır Nehri Kardeşliği, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Cahide Derneği, Doğa Derneği, Doğaya Dönüş Gençlik ve Spor Kulübü Derneği, HAYTAP, Hayvanlar İçin Projeler Derneği (HİPDER), Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi, Kızılkaya Yenidünya Derneği, KİHAYKO, Kuzey Ormanları Savunması, MAGMA Dergisi, Orhanlı Köyü Kültür Doğa Gençlik ve Spor Kulübü Derneği, Orman Melekleri, Simurg Kuş Yuvası Derneği, Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD), TTKD ve WWF-Türkiye bulunuyor.
Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) çalışmaları, tüm dünyadaki kuş türlerinin yaklaşık %13’ünün küresel ölçekte yok olma tehlikesinde olduğunu gösteriyor. Kuşların büyük bir hızla yok oluşunun sebeplerinin başında ise doğal yaşam ortamlarının yok edilmesi ve avcılık geliyor. Bilim insanları ve Dünya Kuşları Koruma Kurumu’nun (BirdLife) yaptığı çalışmalar da Akdeniz Havzası’nda her sene 12 ila 38 milyon kuşun, çoğu göç yolculukları sırasında olmak üzere, avlandığını ortaya koyuyor.
Üveyik ve Elmabaş risk altında
Türkiye’de yaşayan nesli küresel ölçekte tehlike altındaki kuş türlerinden üveyik ve elmabaş patka, hâlâ avına izin verilen türler arasında. Yapılan çalışmalar üveyiğin Streptopelia turtur dünya nüfusunun 1980’den bu yana %78, elmabaş patkanın Aythya ferina dünya nüfusunun ise %30-49 oranında azaldığını gösteriyor. Ancak 2018-2019 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu kararlarında bir av gününde, bir avcının beş bireye kadar üveyik, altı bireye kadar elmabaş patka vurmasına izin veriliyor.
19 kurumun; Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, IUCN Ulusal Komitesi ve Merkez Av Komisyonu üyesi kurum, kuruluş, sivil toplum örgütü ve akademisyenlerden ortak talebi; nesli küresel ölçekte yok olma tehlikesinde olan üveyik Streptopelia turtur ve elmabaş patkanın Aythya ferina koruma altındaki türler listesine eklenmesi, nesli küresel ölçekte tehlike altında olan türlerin avının tamamen yasaklanması.
AB geçen yıl yasakladı
Avrupa Birliği Parlamentosu’nda geçtiğimiz yıl üveyik kuşlarının korunmasıyla ilgili eylem planı onaylanmış ve üveiyk avına geçici avlanma yasağı getirilmişti.
Britanya Parlamentosu’nu çevre ve iklim değişikliği konusunda ‘acil durum’ ilan etmesi için harekete geçmeye çağıran İşçi Partisi’nin teklifi kabul edildi.
Birleşik Krallık Parlamentosu’nda İşçi Partisi’ne mensup milletvekillerinin dünyada ‘çevre ve iklim acil durumu’ ilan eden ilk ülke olmalarını sağlayacak çağrısı yanıt buldu. Avam Kamarası’nda milletvekilleri İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in talebine olumlu yanıt verdi. Muhafazakar Parti’ye mensup vekillerin teklife karşı çıkmadıkları öğrenildi.
İklim kriziyle mücadele için acilen harekete geçme vurgusu yapan çağrı, iklim krizine karşı okul grevi yapan çocukların ve Yokoluş İsyanı aktivistlerinin son haftalarda gerçekleştirdiği eylemlerde dile getirilen taleplere sahip çıkıyor. Geçen hafta hem Corbyn hem de Çevre Bakanı Michael Gove, İsveçli aktivist Greta Thunberg ile parlamentoda bir araya gelen milletvekilleri arasındaydı.
Corbyn, dün mecliste bulunan milletvekillerine, yaptıkları “ilk acil durum ilanının” dünyadaki diğer parlamentolar ve hükümetlerin de katılacağı bir eylem dalgasını tetikleyeceğini umduğunu söyledi.
Başbakan Theresa May, Muhafazakar Parti milletvekillerinden İşçi Partisi’nin bu girişimine direnmemelerini istemiş, bunun yerine yerel seçimler öncesinde konuyla ilgili kampanya yapmalarını teşvik etmişti.
Yıkım, uzak bir gelecek değil
Milletvekillerini aşırı iklim koşullarının yaşam üzerinde yaratacağı “yıkıcı etki”nin farkına varmaya çağıran Corbyn, “Kaybedecek zamanımız yok” dedi: “Şimdi hızlı ve dramatik bir eylemde bulunmadıkça, tehlikeli biçimde kontrolden çıkacak bir iklim krizinde yaşıyoruz. Bu artık uzak bir gelecekle ilgili değil. Kendi yaşam süremiz içinde çevreyi geri dönüşü olmayan yıkımdan başka bir beklemediğinden bahsediyoruz.”
Genç iklim aktivistlerinin ‘hemen sonuç almak” istediğini hatırlatan Corbyn, şöyle konuştu: “Onlar, kendi geleceklerine yönelik tehdidi idrak etmiş durumdalar. Müfredatlarının bir parçası olarak daha fazla şey öğrenmek istiyorlar. Parçalanmış bir gezegeni çocuklarımıza teslim etmekten memnun muyuz? Bugün Meclis üyelerinin kendilerine sorması gereken soru bu. Çok geç olmadan, hala harekete geçme şansımız var. Gelecek nesiller için mümkün olmayacak bir şans. Bu bizim tarihi görevimiz. Biliyoruz ki, geleneksel kampanya, neslimizin tükenmesini engellemeyecek. “
Utandırmak yerine güçlendirmek
Yeşil Sanayi devrimi gibi acil iyileştirme programlarının yanı sıra ulaştırma, tarım ve diğer alanlarda hemen ve dramatik değişiklik yapılmasını isteyen Corbyn “Yüzeysel, iki yüzlü politikalar için çok geç. Plastik pipeti yasaklamaktan daha fazlasını yapmalıyız. Bireysel eylem yeterli değil. İnsanları pahalı geri dönüşümlü tuvalet kağıdı almadıkları ya da en yeni Toyoto Prius’u kullanmadıkları için utandırmak yerine güçlendiren kolektif bir tepkiye ihtiyacımız var ” dedi.
Çevre Bakanı: Kısa sürede adım atılacak
Çevre Bakanı Michael Gove da , hükümetin “durumun aciliyetinin’ farkında olduğunu belirtti; Britanya’nın iklim eylemi konusunda önderlik edebilmesi için ortak yaklaşım çağrısında bulundu. “Bu bir kriz” diyen Gove, “Hepimiz buna karşı birleşmek zorundayız” dedi.
Bakan Gove şöyle konuştu: “Bu gezegenin yaşadığı en sıcak beş yıl, 2010’dan bu yana gerçekleşti. Sonuçları da hepimiz açısından görülebilir durumda. İstatistikler bazen soyut olabilir ve etkisi uzak görünse de, iklim değişikliği ile mücadele etmek için harekete geçmezsek, tek tek vatandaşlar ve ebeveynler olarak gelecek neslin nasıl sonuçlarla karşı karşıya kalacağını hepimiz biliyoruz.”
Bakan ayrıca, ülkenin “en yüksek çevre koruma standartlarına” sahip olmasını sağlamak ve iklim değişikliği ile giderek yayılan ekolojik bozulmanın üstesinden gelmek için “kısa sürede” adımlar atılacağını belirtti. ABD Başkanı Donald Trump ve diğer dünya liderlerine “iklim eylemsizliği” konusunda karşı çıkacağına söz veren Gove, ülkeye yapacağı ziyareti sırasında konuyu ABD başkanıyla görüşmeyi umduğunu söyledi: “Dünyanın en büyük kirleticisi olduğunu anlamasını ve sorumluluk almasını sağlamak istiyorum.”
‘Küresel ısınmayı satın alarak aşamazsınız’
Jeremy Corbyn, parlamento konuşmasının ardından, binanın önünde bekleyen çevreci gruplara da seslendi: ’Küresel ısınmadan en çok acı çekenler, en fakir coğrafyaların, en fakir ülkelerinin, en fakir halkları. ’Bu yüzden onunla mücadele etmek zorundayız.’’
Son 49 yılda, dünyadaki hayvan ve bitkilerin yüzde 49’unun neslinin tükendiğini aktaran Corbyn şöyle konuştu: Hiç görmediğimiz balıklar, biz onları göremeden ölüp gidecekler; bazı böceklerin yaşadıklarının farkında bile olamayacağız. Bütün bunların önüne geçmek için, tarihte bir ilki gerçekleştirerek Britanya’nın küresel ısınmaya karşı olağanüstü hâl ilan etmesini sağladık.’’
Meclis’in aldığı kararın yalnızca bir başlangıç olduğunun farkında olduğunu belirten Corbyn, hükümetin gelecek altı ay içinde yapacağını söylediği eylem planını takip edeceklerini kaydetti: ‘’Bütün dünyanın beraber hareket etmesi lazım. Dünyanın köşe bucağında bu uğurda mücadele eden insanlar, bizim desteğimizi hak ediyor.’’
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’nin hemen her yerinde 1 Mayıs İşçi Bayramı mitingler ve gösterilerle kutlandı. Ortak gündem, artan yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlikti.
1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde milyonlarca insan, dünyanın her yerinde bayramlarını kutlamak ve taleplerini dile getirmek üzere alanları doldurdu. Türkiye’de de hemen her ilde sokaklara çıkan işçilerin gündeminde iş güvencesi, kıdem tazminatı sorunu, ekonomik kriz ve yükselen işsizlik vardı.
İstanbul’da 1 Mayıs kutlamaları için DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin de aralarında olduğu emek meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar Bakırköy pazar alanında toplandı. Binlerce kişinin katıldığı kutlamada İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da miting sahnesine çıkarak kalabalığı selamladı; “Bayramınız kutlu olsun” dedi. DİSK korosu ve tüm kurumların temsilcilerinin sahneye 1 Mayıs marşını söylemesiyle, miting olaysız sona erdi.
Taksim Meydanı’na çelenk ve karanfil
Türk İş’ten bir grup işçi 1 Mayıs 1977’de öldürülen 41 kişi anısına Kazancı Yokuşu’na karanfil bıraktı.Cumhuriyet Anıtı’na kadar yürüyen grup, hükümetin kıdem tazminatı düzenlemesi aleyhine sloganlar atti. Kamu Çalışanları Hak Sendikaları Konfederasyonu (HAKSEN) 1977’de hayatını kaybedenler anısına Kazancı Yokuşuna karanfil bıraktı. DİSK’e bağlı Nakliyat İş ve Umut Sen de Taksim’deki Atatürk Anıtı’na çelenk bıraktı.
Yasaklı Taksim ve çevresi başta olmak üzere, İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarına yapılan müdahalelerde 117 kişinin gözaltına alındığı açıklandı. Gözaltına alınanlar arasında Berkin Elvan’ın cenazesine katıldığı gerekçesiyle tutuklanan ve 1 yıl hapiste kalan Berkay Ustabaş da bulunuyor.
Başkentte işçiler, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri Tandoğan Meydanı’nda; Diyarbakır’da ise İstasyon Meydanı’nda toplandı. 31 Mart yerel seçimlerinde Bağlar Belediye Başkanı seçilen ancak KHK’li olduğu gerekçesiyle mazbatası verilmeyen Zeyyat Ceylan’ın da bir konuşma yaptığı Diyarbakır’da polis, beyaz tülbentli barış annelerini alana almak istemedi. Tartışmalar ve oturma eyleminden sonra kadınlar alana girebildi.
Şırnak, Mardin, Dersim, Siirt, Urfa, Antep, Maraş, Malatya, Adıyaman ve Van’da da binlerce emekçi alanlara çıkarak 1 Mayıs’ı kutladı. Mitinglerde ‘barış’ ve ‘tecride son’ talepleri öne çıktı.
Yapılan tüm etkinliklerde, Şanlıurfa’daki 1 Mayıs kutlamalarına katılmak üzere dün Kahramanmaraş’tan yola çıkan minübüsün devrilmesi sonucu hayatını kaybeden beş işçi anıldı, bazı konser programları iptal edildi.
Dünyada 1 Mayıs
Kore’den Güney Afrika’ya Fransa’dan Rusya’ya kadar dünyanın tüm ülkelerinde 1 Mayıs, alanlara ve sokaklara çıkarak kutlandı.
Fransa’daki 1 Mayıs gösterilerinde sendikalar, siyasi partiler, Sarı Yelekliler, çevreciler, aktivistler ile toplumun geniş bir kesimini temsil eden örgütler sokaklara indi. Hükümet, olası şiddet olaylarını önlemek üzere güvenlik önlemlerini üst seviyeye çıkardı. Bir çok kentte gösterilerin yapılması yasaklandı. En az 30 metro istasyonunun kapatıldığı Paris ve Lyon’da polis Kara Blok hareketi ve Sarı Yelekliler’e biber gazıyla müdaha etti. Gösterilerde 165 kişi gözaltına alındı.
Almanya’daki kutlamalara da Alman Sendikalar Birliği (DGB) çağrısıyla başta Berlin olmak üzere ülkenin tüm kentlerinde sivil toplum kuruluşları, siyasi parti temsilcileri ve kilise sözcüleri katıldı. Artan yoksulluğa karşı yeniden düzenlenecek ücret politikası, emeklilik maaşının yükseltilmesi, daha adil ve dayanışmacı bir Avrupa taleplerinin dile getirildiği eylemler kapsamında, Berlin’de 1 Mayıs 1929’da yapılan kutlamalarda polisin müdahalesi hayatını kaybeden 33 işçi için bir anma töreni de düzenlendi.
‘Yaptığımız ölçme değerlendirmeye göre kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.’
Fotoğraflar IDEA Universal’in arşivinden alınmıştır.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin yaklaşık yarısı suyla ve suya erişimle ilgili. Yine BM tarafından 2010’da kabul edilen suya ve hıfzıssıhhaya erişme hakkı, herkesin günlük 50 ila 100 litre arası suya erişmesini garanti altına alırken, bu suyun temiz, güvenli, uygun fiyatlı ve fiziksel olarak ulaşılabilir (suyun kaynağının en fazla 1000 metre uzaklıkta bulunması ve suyu taşımak için yarım saatten fazla zaman gerekmemesi) olmasını da şart koşuyor. Nitekim dünyada tüm bu hedefleri ve hakları hayata geçirmek için çalışan on binlerce sivil toplum örgütü var. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 2017 yılı itibariyle tüm bu kolektif çabaya rağmen 2,1 milyar insanın güvenli su hizmetlerine erişimi sağlanabilmiş değil. Bu ülkelerde özellikle kadınlar ve kız çocukları eve su taşımakla, temizliği ve hıfzıssıhhayı sağlamakla yükümlü olduklarından eğitim, çalışma ve sosyal hayata karışma haklarından mahrum kalıyor. Su kıtlığından ve kirliliğinden en şiddetli biçimde etkilenen yoksullar, kadınlar ve çocuklar yaşam mücadelesini ya kaybediyor ya da geride kalıyor. Akgün İlhan, bu küresel meseleyi çözmeyi kendisi ve ekip arkadaşları için bir yaşam biçimine dönüştürmüş olan Hayri Dağlı ile konuştu.
Dağlı ile İlhan Açık Radyo’da.
Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Dağlı, IDEA Universal’in kurucusu. IDEA Universal, dört sene gibi kısa bir zaman diliminde dünyanın farklı yerlerinde 100 bine yakın insanın hayatına suyu katarak kalıcı bir dönüşüme neden olan projeler üreten ve hayata geçiren bir oluşum. Ve “bu daha başlangıç” diyor Dağlı, “daha yapılacak çok iş var”.
-Sevgili Hayri, seni kendi dünyanı ve başkalarının hayatını olumlu yönde değiştirmeye iten güç nedir? Suya, doğaya ve insana dair bütünlükçü işlere yönelmende neler etkili oldu?
Üniversitede coğrafya eğitimi almam bana yeryüzünü, doğayı, canlıları ve aralarındaki karmaşık ilişkileri tanıma ve anlama altyapısı sağladı. Keşfetmek hayatımın en büyük tutkusu ve yaşam felsefem oldu. Dünyanın uzak coğrafyalarına yolculuklar yapıyorum; ama öyle sanıldığı gibi yeni yerler görmek için değil, daha fazla hayal kurmak ve gerçekleştirmek için. Hayal kurmayı bırakmış milyonlarca insana ilham olmak için. Unutulmuş coğrafyaların daha iyi yaşam hayalini canlandırmak için. İnsanlara önemli olduklarını göstermek için.
Son 10 yıldır sivil alanda kimi zaman yok olma tehlikesi olan bir türün korunması, kimi zaman dünyanın az gelişmiş bir bölgesindeki çocukların veya öğretmenlerin eğitimi, kimi zaman dezavantajlı gençlerin güçlendirilmesi üzerine çalıştım. Birleşmiş Milletler’in bazı projelerinde yer aldım. 4 yıldır da Afrika’da gönüllü olarak aklımı, emeğimi, vaktimi su ve gıda krizini kalıcı olarak çözmek için insanlığa adıyorum. Afrika’da gönüllüyüm dediğimde birçok kişi karşılıksız çalıştığımı düşünüyor ancak aksine karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünüyorum. Sadece daha birçok güzel şey gibi aldığım gülümsemelerin de parasal karşılığı yok. Bir çocuk gülümsüyor, benim içimde karnaval başlıyor.
İnandığım hayallerin peşinden gittiğim için yıllardır tatil yapmak aklıma dahi gelmiyor. Tüketime değil, türetime dayalı yaşıyorum. Yaşadığım coğrafyanın nüfusunun yarısı günlük 1 doların altında yaşıyor. Ben de onları daha iyi anlamak için zaman zaman günlük 1 doların altında yaşıyorum. O gün 1 dolara ne alınırsa onunla yetiniyorum. Bazen yatağa yarı aç girdiğim oluyor. Ailem ve arkadaşlarım endişelense de bu empati yolcuğu, yerel sorunların çözümünde kalıcı ve etkili modeller geliştirmemi sağlıyor.
– Bir gün sırt çantanı alıp bir aylığına Afrika’ya gitmişsin. İstanbul’daki hayatına döndüğündeyse artık başka bir insan olmuşsun. Seni bu değişime iten şey neydi?
Yeni coğrafyalar keşfetmek, hikâye toplamak babamdan bana geçen bir özellik. Babamın gazete kuponlarını biriktirerek aldığı Jules Verne kitapları ve coğrafya ansiklopedilerinin içinde büyüdüm. O kitapların sayfalarında gördüğüm, okuduğum Afrika ve insanı ile tanışmak en büyük çocukluk hayalimdi. O çocukluk hayalinin yastık üzerinden çıkıp gerçeğe dönüşmesi 2014’te işimden izin alıp Tanzanya ve Kenya’ya bir sırt çantalı gezgin olarak yola çıkmamla oldu. Kıtaya adım atar atmaz Afrika insanının samimiyeti, renkliliği ile karşılaştım. Kilimanjaro tırmanışı yaptım. Bu yolcuğun sonrasında binlerce insana kalıcı şekilde su, gıda enerji sağlayan bir noktaya evrileceğini o dönemler hayal bile edemezdim. Burada kimse kimseyi kendisine benzetmiyordu. Mutluluğu paraya veya yapay mertebelere endeksleyen virüs buraya ulaşmamıştı. Bu Afrikalıları maddi anlamda olmasa da manevi olarak dünyanın en zengin insanları yapıyordu. Köylerde evlerinin en güzel odalarını bana açıyorlardı hiçbir karşılık beklemeden. Bununla birlikte kirli su içmenin ve aşırı yoksulluğun ne demek olduğunu ve Türkiye’deki yoksulluktan farkını da şok içinde öğreniyordum. Bir gün pişen bir tabak pirincin önce önüme koyulup doyduğumdan emin olunduktan sonra diğerleri tarafından yenildiğini anladığımda bu benim için bir kırılma noktası oldu. Köylerden bir tanesinde üstü muz yapraklarıyla örtülü bir kara tahtadan, 3 veya 4 sıradan oluşan bir açık hava sınıfı vardı. Öğretmen müthiş bir özveriyle çalışırken birden hasta oldu. Sonraki günlerde çocuklar her gün o ağaç altına gelip öğretmenlerinin bir ihtimal gelmesini bekliyorlardı. Gittim, eğitim fakültesi mezunu bir coğrafyacı olmamın da özgüveniyle “ben sizin geçici öğretmeninizim” dedim. Ağaçlardan, kuşlardan, memelilerden, matematikten, bilimden konuştuk. Çocukların yüzlerindeki gülümseme ve bana sundukları sonsuz sevgi benim için paha biçilemez bir karşılık olmuştu.
Artık önümde iki seçenek vardı; birincisi İstanbul Moda’daki evime dönüp kariyerimi devam ettirip eski yaşamıma devam etmekti. İkincisi ise kalmak ve bu dünyanın en özel insanlarının en temel su, gıda, enerji, eğitim sorunlarına onlarla birlikte çözüm aramaktı. İlki konforlu olanı seçmek olacaktı. Çoğunluk bunu seçerdi. Böyle kırılma noktaları hayatımda olmuştu ve zor olanı seçmek sonrasında hep iyi şeyler getirmişti bana. O konfor alanımızdan ayrılmadan dönüşümün parçası olmamız zordu.
Zor olanı seçtim. İstanbul’a dönüp işimden istifa edip evimin tüm eşyalarını ihtiyacı olanlara verdim. Banka hesaplarını, kredi kartlarımı, spor salonu üyeliklerimi iptal ettirdim. Tek yöne biletimi ve sırt çantamı alıp Afrika’ya döndüm. Artık evim de sevgilim de yeryüzüydü! Başka bir kuruluşun gönüllüsü olarak Senegal ve Gambiya’da çalıştım. Köylerde yaşayıp Afrika kültürünü, tarihini, gerçeklerini anlamama katkı sağlayan kitaplar okumaya başladım. Tıpkı orada benimle yaşayan dostlarım gibi günde 1 doların altında yaşamı deneyimledim. Bu sayede sürdürülebilir, yerel ve etkili projeler geliştirebildim. Artık postu yere sermiştim. Hesapsız bir neşenin, bambaşka bir yaşamın içindeydim. Herkese anlatmak istediğim masalı yazıyordum. O gün o zor kararı alamasaydım bugün IDEA Universal olmayacaktı.
-Kurucusu ve direktörü olduğun IDEA Universal’dan bahsedelim. IDEA Universal dünyanın dört bir yanında, yoksullar da suya, gıdaya, enerjiye ve eğitime erişebilsin diye tek seferlik yardımlar değil, bu insanları güçlendirici ve varlıklarını sürdürücü uzun vadeli işbirlikleri kuruyor. Ekip olarak bunu nasıl başarıyorsunuz?
IDEA Universal herkesin sürdürülebilir su, gıda, enerji ve eğitime erişebildiği bir yeryüzünü kurmak için inovatif, bütüncül ve etkili, sürdürülebilir kalkınma programları yürüten bir sivil toplum kuruluşu. Daha iyi, adil ve barışçıl bir yeryüzü hayalini gerçekleştirmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Kimsenin yardıma ihtiyaç duymadığı bir yeryüzü düşlüyoruz ve bu düş için tutkuyla çalışıyoruz. Çok iyi biliyoruz ki aşırı yoksulluk, susuzluk ve açlık yardım kültürüyle değil ancak bütüncül bir yaklaşımla kalıcı olarak çözülebilir. Bu yüzden yardım etmek yerine yerelin potansiyelini ortaya çıkarıyoruz. Yerel liderlerin dönüştürücü güçlerini keşfetmelerine olanak sağlıyoruz. Bu yüzden projelerimizin her aşamasında yerel katılıma önem veriyoruz. İnsanların hayallerini dinliyoruz ve birlikte bu hayalleri gerçekleştiriyoruz.
Şu ana kadar Afrika ve Güneydoğu Asya’da 100.000 kişinin yaşamını dönüştürdük. Bunun arkasında yereldeki dostlarımız, güvene dayalı ve uzun süreli işbirlikleri yatıyor. Bu noktada Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen ve işine aşkla adanmış bir ekibimizden bahsetmek gerek. İstanbul’dan Begüm, Lora, Gizem, Bilkay, Londra’dan Emily, Amsterdam’dan Anna, New York’tan Flavia, Uganda’dan Justus, Tanzanya’dan Halima, Hadji ve Shabani emeklerini insanlığa adıyorlar. İnsanların bize olan güvenini sarsmamak için var gücümüzle çalışıyoruz. Dünyayı takip ediyor, başka kuruluşların yaptığı hataları inceliyor, yaptığımız her işi bir öncekinden daha iyi yapmaya çalışıyoruz.
– Projeleriniz nasıl şekilleniyor ve yürütülüyor?
Her coğrafyanın, her coğrafyadaki farklı köylerin farklı sorunları ve çözümleri var. Kulağa ilk başta harika gelen bir fikir uygulama aşamasında hayal kırıklığıyla sonuçlanabiliyor. Bu yüzden planlama, uygulama ve sürdürülebilirlik süreçlerini köylülerle birlikte yürütüyoruz. Sık sık buluşup dostlarımızın hayallerini, düşüncelerini dinliyoruz. Böylelikle bizim oradan geçerken uğramadığımızı, onlarla tek yürek olduğumuzu biliyorlar. Doğa ile insan arasındaki bozulmuş kadim ilişkiyi onararak yok etmeden nasıl bir gelecek istediğimizi birlikte tasarlıyoruz. Aslında doğa kendi içinde her şeyin çözümünü sunuyor. Biz o kadim insan ve doğa ilişkisini onardığımızda her şey değişiyor. İçme suyu ve tarımda sulamayı; tohum bankacılığı, permakültür pratikleri, yağmur suyu toplama yöntemleri, doğal gübre yapımı gibi eğitimlerle birleştirdiğimizde o düşlediğimiz kendine yeten köyü ortaya çıkarmış oluyoruz. Yaptığımız ölçme değerlendirmede kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.
– Dünyada devam eden gıda ve su krizine çözüm nasıl mümkün olabilir? Örneğin IDEA Universal’in projeleri bugüne kadar kaç kişinin hayatına dokunup kalıcı değişikliklere neden oldu?
Dünyada yaklaşık 663 milyon kişi temiz suya ulaşamıyor. Afrika’da temiz bile olmayan suya ulaşmak için ortalama 6 saat yol yürümek zorunda kalınıyor. Bu zaman okuldan, işten ve sosyal yaşamdan çalınıyor aslında. Milyonlarca insan gece yatağa aç girmek zorunda. Sahra altı Afrika’sında ortalama yaşam süresi 48 yıl. Her 10 çocuktan üçü, daha beş yaşına bile gelmeden yaşamını yitiriyor. Her gün 4500 çocuk kirli su kaynaklı hastalıklardan dolayı ölüyor. Ve kirli su dünyadaki tüm şiddet türleri ve savaşlardan daha fazla can alıyor.
Peki, bunlar çözümü olmayan sorunlar mı? Kesinlikle hayır! Dünya’da herkese yetecek gıdayı üretiyoruz. Herkese temiz su sağlayacak kaynağımız, teknolojimiz ve çözümlerimiz var. Gerçekten istersek yeryüzünden açlığı ve susuzluğu bir insan ömrü kadar sürede yok edebiliriz. Ancak bunu yüzyıllık yanlışı devam ettiren, hantallaşmış, hırslı, bu sorunları var eden sistemin ürettiği yaklaşımların ve kurumların yukarıdan inme yardım anlayışıyla değil; hayal kuran, sahaya çıkan, katılımcı, bağımsız, şeffaf, gönüllülüğü profesyonellikle birleştiren, sürdürülebilirliğe önem veren, işini aşkla yapan kişi ve yapılarla yapabiliriz.
Gönüllülüğü ve iyi niyeti “bilgi derinliği” ile birleştirmek çok önemli. Çünkü iyi niyet tek başına dönüşüm getirmiyor. Getirseydi iyi niyetli insanlar sayesinde şu an açlık ve susuzluk, bir dünya gerçeği olmazdı. O yüzden işini düzgün yapan kuruluşlarla çalışmak, onlara destek olmak önemli. Tek bir yapının ya da kişinin dünyayı değiştiremeyeceğini de biliyorum. Ancak Hakkari’deki okulunu dönüştüren özverili bir öğretmen, Ermenistan’da askıda ekmek uygulamasını başlatan bir esnaf, Brezilya’da nehrini korumaya çalışan bir kabile üyesi, İstanbul’da kentini korumaya çalışan bir öğrenci, hayatını Asya’da yok olan türleri korumaya adamış bir ekolojist, ırkçılığın bitmesi için uğraşan bir aktivist ve Afrika’da açlık ve susuzluğu sonlandırmaya çalışan bir gönüllünün yaptığı iyi işlerin çoğalması ve birleşmesiyle dünyaya dönüşüm gelecek.
– Önümüzdeki dönemde IDEA Universal’in hedefleri neler? Ufukta yeni projeleriniz var mı? Başka oluşumlarla da iletişim ve dayanışma içinde misiniz?
Bu noktadan hareketle Birleşmiş Milletler tarafından da ilgiyle karşılanan “Akıllı Köyler” modelini geliştirdik. “Akıllı Köyler” en yoksul köylerdeki su, gıda, enerji ve gelir sorununu bütüncül ve inovatif şekilde çözen sürdürülebilir bir kalkınma modeli. Dünyada ilk kez bir sivil toplum kuruluşu dört temel sorunu entegre şekilde çözen, güneş enerjisini temele alan bir modeli geliştirdi ve uyguladı. Hâlihazırda 30 köyde bu modeli tamamladık ve birçok köyde daha çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Dünya’dan birçok farklı kuruluş akıllı köylerimize çalışma ziyareti gerçekleştirmek için bizimle iletişime geçiyor. Model, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle entegre şekilde geliştirildi.
Model, sondajların açılması, güneş enerjisini kullanarak her eve çeşmelerden Dünya Sağlık Örgütü standartlarında su sağlanması, köylere tarım bahçesi ve sulama sistemleri kurulması, biyolojik tohum destekleri, tohum bankacılığı ve sürdürülebilir tarım eğitimleri, her eve günde 15 saat güneş enerjisi sağlanması gibi süreçleri içeriyor. Bunları yaptığımızda köylerin kendi kendine yeter konuma geldiğini görüyoruz.
– Akıllı köylerde yaşayan insanların günlük yaşamları nasıl değişiyor?
Dünya’da 805 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Bizim çalıştığımız köyler tam da bu durumda olan insanların yaşadığı köyler. Yetersiz beslenmeyi bir kenara koyun, günde bir öğün pirince dahi düzenli ulaşamayan insanlar var. 21.yüzyılda bu kabul edilemez bir durum. İşte biz bu köyleri uzun araştırmalar sonucu buluyoruz. Ve oralarda kalıcı dönüşümü yaratıyoruz.
Bir köye içme suyunu modern şekilde sağladığımızda, bahçeler kurup sulama sistemi ile donattığımızda, bunu da sürdürülebilir tarım ve permakültür tasarımı, doğal gübre yapımı, tohum saklama gibi eğitimlerle desteklediğimizde herşey değişiyor. Su taşımakla geçen zaman, okula ve tarlada üretime ayrılıyor. Bahçelerden alınan verim artıyor. Verim artışı demek ek gelir demek, pirincin yanına ek gıda demek, açlığın azalması demek. Aslında temiz su ve gıda insanlara kendilerini aşırı yoksulluktan çıkarmak için fırsat sunuyor. Bizde tam olarak bunu istiyoruz. Kirli su veya sürekli karbonhidrat yemekten karnı şişmiş, sağlığı bozulmuş çocukların sağlıklarına kavuştuklarını gözlemliyoruz. Ayrıca verdiğimiz güneş kitleri sayesinde mum ya da gazyağına bağımlılıkları azalıyor. Yangın riski azalıyor.
– Peki, yaptığınız bu şahane işlere okuyucularımız nasıl katkıda bulunabilir veya katılabilir?
IDEA Universal tamamen bağımsız, gönüllü ve evrensel değerlere sahip bir sivil toplum kuruluşudur. Aldığımız her kuruşun nereye gittiğini bağışçımıza raporluyoruz. Bağışın tamamını amaca yönelik kullanıyoruz. İdari giderlerimiz neredeyse hiç yok. Dikey hiyerarşiye karşıyız. Bize yapılan bağışın adil ve temiz bir yolla kazanıldığından emin olmak isteriz. Evrensel değerlere sahip ve insanlığa katkı sağlamak isteyen, paylaşımı yaşam felsefesi olarak gören kişi veya kuruluşların işbirliğine açığız. İstanbul’dan, Gaziantep’ten, Bursa’dan, İzmir’den küçük bağışlar alıyoruz. Bağışçılarımız da yararlanıcılarımız da gönüllülerimiz de aynı zamanda bizim dostlarımız. İstiyoruz ki bağışçılarımız sahada bizimle birlikte suya ilk defa ulaşan köylerin o heyecanına yerinde tanık olsun.
Bu yazıyı okuyan herkesin artık harekete geçme sorumluluğu var. Herkesi başlattığımız bu dönüşüm yolculuğuna katılmaya davet ediyorum. Bu katılım, bizi ve yaptıklarımızı başkalarına anlatarak, bağış yaparak, etkinliklerimize katılarak veya gönüllü olarak gerçekleşebilir. Bizi sosyal medyadan ve aylık bültenimizden takip edin ve dönüşüm hikâyelerine tanık olun. Birleşirsek ve inanırsak yeryüzünü daha güzel, daha adil bir yer yapabiliriz. Geleceğe sözümüz var. Yeryüzünün tüm çocukları suya ve gıdaya erişene kadar durmayacağız.
Aladağ’daki yurt yangınıyla ilgili davada 16 kişiye 3 aydan 15 yıla kadar hapis cezası istendi. Hiç tutuklu sanığı kalmayan davanın duruşmasında, aileler tekrar tutuklama talep etti.
Adana’nın Aladağ ilçesinde, yurt yangını davasının son duruşmasında, 7 sanığın 2 yıldan 15 yıla kadar, 9 sanığın 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırılması, 2 sanığın ise beraati istendi.
29 Kasım 2016’da 10’u öğrenci 12 kişinin hayatını kaybettiği, çok sayıda öğrencinin yaralandığı yangınla ilgili davada en son geçtiğimiz Temmuz ayında, tutuklu son iki sanık; yurt müdürü Cuma Ali Genç ve dernek başkanı İsmail Uğur’un da tahliye edilmesiyle tutuklu sanık kalmamıştı.
Bugün görülen son duruşmada, Cumhuriyet savcısı, dernek başkanı ve yöneticileri ile yurt müdürünün, “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 2 yıldan 15 yıla kadar cezalandırılmasını talep etti. Savcı, dönemin İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde görevli 5 kişinin ve dönemin 4 itfaiye erinin ”ihmal suretiyle görevi kötüye kullanmak” suçundan 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını, 2 kişinin ise beraatine karar verilmesini istedi.
Yangında hayatını kaybeden çocukların aileleri ise, davada hiç tutuklu kişi kalmamasına gösterdikleri tepkiyi sürdürdü; tahliye edilen kişilerin tekrar tutuklanmasını talep eti.
Venezuela hükümeti, bir grup askerin darbe girişimi başlattığını açıkladı; halktan Maduro’yu korumak üzere sokağa çıkmasını istedi. Darbe girişiminin başında bulunan Guadio da halk desteğinin peşinde.
Venezuela’da, seçilmiş Maduro hükümetine karşı bir askeri darbe girişimi daha başlatıldı. Başkent Caracas’ta bazı askeri birlikler yolları kesti, bazı yollarda da askeri araçlar görüldü. Kendini geçici devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis (AN) Başkanı Juan Guaido, başkent Caracas’ta bir grup askerle beraber, halka askeri kuvvetleri destekleme çağrısında bulundu. Guadio halka ‘Özgürlük Operasyonu’nun son aşamasını başlatma, orduya da kendine destek olma çağrısı yaparken, Venezuela hükümetinden ‘Darbe girişimini bastırıyoruz” açıklaması geldi.
Sosyal medyada paylaştığı bir videoda askeri üniformalı bir grup askerin yanında görülen Guaido, “Askeri güçler doğru kararı verdiler ve şimdi Venezuela halkının desteğine güveniyorlar”dedi.
Caracas’taki La Carlota Hava Üssü yakınında etrafında 70 kadar askerin bulunduğu bir grup askerle çektiği 3 dakikalık videoyu Twitter hesabından yayımlayan Guaido, zırhlı bir aracın önünde görülüyor. Guaido, “Ülkeyi demokratik olarak yeniden ayağa kaldırmak için sizleri harekete geçmeye çağırıyorum. Artık zamanı geldi” dedi. Guadio, konuşmasında Venezuelalılara ve ordu mensuplarına, Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun “iktidarı gasp etmesine” son verilmesi için kendisini desteklemeleri çağrısında bulundu. Guaido’nun açıklama yaptığı videoda, 2014’teki hükümet karşıtı gösteriler sırasında halkı şiddete teşvik etmekle suçlanan ve Yüksek Mahkeme tarafından 14 yıl hapse mahkum edilen ev hapsindeki Leopoldo Lopez’in de yer aldığı görüldü.
Reuters’ın haberine göre başkent Caracas’taki askeri üsse giden güvenlik güçleri, Guaido’ya ve kendisine destek verdiğini söylediği askeri üniformalı bir gruba biber gazı ile müdahale etti.
Savunma Bakanı: Ordu Maduro’yu destekliyor
Venezuela Savunma Bakanı Vladimir Padrino, ordunun Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun meşru hükümetini desteklediğini söyledi. Bir dizi twit atan Padrino, odunun kışlalarında ve askeri üstlerinde olduğu bilgisini paylaştı. Padrino, “Ülkeyi şiddetle doldurmaya çalışan bu darbe girişimi reddediyoruz” dedi.
Hükümete destek veren Anayasa Komisyonu’nun başkanı Diosdado Cabello da Guaido liderliğindeki muhalefetin “La Carlota Hava Üssü’nü ele geçirme girişiminin başarısız olduğunu” açıkladı. Cabello, Maduro’nun destekçilerine de Başkanlık Sarayı’na yürümeleri çağrısında bulundu.
İspanya Hükümet Sözcüsü Isabel Celaa ise Venezuela’nın “kan gölüne” dönebileceği uyarısında bulundu. İletişim Bakanı Jorge Rodriguez ise darbe girişiminin arkasında “muhalefetle bağlantılı bir grup hain askerin” olduğunu belirtti.
Trump: Gelişmeleri takip ediyoruz
Maduro, Guaido’yu kendisini devirmeye çalışan bir “ABD kuklası” olarak niteliyor. Yakın geçmişte Guaido’nun dokunulmazlığı da kaldırılmıştı. Guaido ise daha önce 1 Mayıs’ta “Venezuela tarihinin en büyük protesto gösterilerini” düzenleyeceklerini açıklamıştı.
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın bilgilendirildiği ve gelişmelerin takip edildiği belirtildi.
Zonguldak’ta, boş bir araziye atılan ağzı bağlanmış poşet içinde, kısa süre önce doğmuş beş yavru köpek bulundu. Ölmek üzere olan hayvanlar tedavi sonucunda sağlıklarına kavuştu.
Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde, yeni doğmuş beş yavru köpek, boş arazide ağzı bağlı poşet içinde bulundu. Yoğun bakım tedavisi ile sağlıklarına kavuşan yavru köpeklere başka bir köpek süt annelik yapmaya başladı.
Vatandaşlar, dün akşam saat 19.35 sıralarında Çay Mahallesi Mustafa Zeren Caddesi’ndeki boş arazide ağzı bağlı çöp poşetinden köpek sesleri geldiğini duydu. Poşeti açan vatandaşlar, beş yavru köpek ile karşılaştı. Çaycuma Belediyesi Veteriner Müdürlüğü ekiplerine bilgi verildi. Yavru köpekler hemen tedavi altına alındı.
Veteriner hekim Doğuş Özdil, vücut ısıları düşmüş halde bulunan köpeklerin sağlıklarını kavuştuğunu söyledi. Özdil şunları anlattı: “Yavrular yoğun bakımda tedavi edildiler. Bugün yeni anne ve kardeşlerine kavuştular. Bu vicdansızlığı yapanları gören ya da bilen varsa bilgi vermelerini rica ediyorum. Yaklaşık 15 gün önce de annesinin bakmadığı yavru bir kediyi yuvasına alıp emziren annemiz, yavruları daha sonra güvenli bir yere taşıdıktan sonra emzirmeye devam etti.”
Cumhuriyet davasında, beş yıldan az ceza alan ve cezaları onanan altı eski Cumhuriyet çalışanı için infazın durdurulması talebi reddedildi.
27. Ağır Ceza Mahkemesi, eski Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının davasında cezaevine konulan Güray Öz, Musa Kart, Hakan Kara, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör ve Emre İper’in infazlarının durdurulması talebini reddetti. Beş yılın altında ceza alan ve cezaları istinaf mahkemesince onanan eski Cumhuriyet çalışanları, 25 Nisan’da tekrar cezaevine girmişti. Kandıra Cezaevi’ne teslim olan Cumhuriyetçilerin infazlarının durdurulması talebinin reddedildiği öğrenildi.
Mahkemenin karar metninde, “Dosya üzerinden yapılan incelemede; mahkememizce sanıklar hakkında verilen hükmün kesinleşmesi sonrası 5275 sayılı yasanın 98. maddesi gözönünde bulundurulduğunda, sanıklar lehine kanuni bir değişiklik bulunmaması, sanıklar haklarında verilen cezanın infazında duraksama olmadığı anlaşıldığından, sanıklar haklarında infazın durdurulması yönündeki taleplerinin ayrı ayrı reddine dair hüküm kurulmuştur” denildi
‘Beş yıl eşiği eşitsizlik yaratıyor’
Aynı davada, aynı suçlamalarla beş yılın üzerinde ceza verilen Orhan Erinç, Akın Atalay, Aydın Engin, Murat Sabuncu, Ahmet Şık ve Hikmet Çetinkaya’nın temyiz davası ise Yargıtay’ın önünde.
Bu çelişkiyi eleştiren dava avukatları, “uygulamada içtihat mahkemelerinin amacına uymayan bir durum bulunduğunu ve eşitsizlik yaratıldığını” belirterek, “infazın durdurulması” talebiyle başvuru yaptıklarını söylemişti. Dava avukatlarından Abbas Yalçın, dava dosyasının beş yılın üzerinde ceza alanlar olduğu için zaten Yargıtay’a gideceğini hatırlatarak şunları söyledi: “Aynı fiillerle ilgili aynı suçlamalarla yapılan yargılamada, dosyanın bazı sanıklar yönünden incelenip bazı sanıklar yönünden incelenmemesi gibi bir durum ortaya çıkıyor.“Bu arada Yargıtay dosyayı bozarsa, şu anda hapiste olanlar, adaletsiz şekilde cezaevinde kalmış olacak.”
Adalet Bakanlığı halen değerlendiriyor
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 11 Mart’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, bu konuda bir adaletsizlik olup olmadığına dair çalışma yürüttüklerini söylemişti: “Aynı fiille ilgili bir ceza istinafta kesinleşiyor, diğerine temyiz yolu açık. Kendi sistemi içinde çözülmesi ya da Yargıtay’a gitmesi yönünde kanun boyutuyla bir düzenlemeye ihtiyaç var mı değerlendiriyoruz. Bu konuda çalıştay da yapacağız.”
Ancak henüz böyle bir çalışma tamamlanıp kamuoyuna açıklanmış değil.
Boynunda Rusya’ya ait bir kayışla Norveç karasularında bulunan Beluga balinasının Rus donanması tarafından eğitilmiş bir ajan olabileceği açıklandı.
Norveçli biliminsanları, Norveç açıklarında bulunan ve boynunda Rusya’ya ait bir kayış olan Beluga balinasının Rus Donanması tarafından eğitilmiş bir ajan olabileceğini açıkladı. Deniz biyolojisi konusunda uzman Prof. Audun Rikardsen, kayışın üzerinde bir GoPro kamera taşıyıcısı ve Rusya’nın St Petersburg kentine ait bir firmanın adı bulunduğunu söyledi. Norveçli balıkçıların kayıştan kamera taşıyıcısını çıkardığını belirten ve bölgede Rus Donanması’nın bir üssü olduğunu anımsatan Rikardsen, Rus bir meslektaşının kendisine, “Bu Rusların kullandığı bir kayış ve kamera değil”dediğini aktardı.
Balıkçı teknelerine yaklaşıyormuş
Balinanın Norveç’in Ingoya Adası’ndaki balıkçı teknelerine yaklaştığında fark edildiğini belirten Rikardsen, “Kayışta kamera yoktu ama Rus Donanması’nın yıllardır Beluga balinalarına eğitim verip kullandıklarını biliyoruz”dedi. Beluga balinalarının yunuslar ve köpekbalıkları gibi çok zeki hayvanlar olduğunu söyleyen Rikardsen, eğitildiklerinde ajanlık görevini yerine getirebileceklerinden emin olduğunu söyledi.