Ana Sayfa Blog Sayfa 2542

Kafdağı’ndan bir ses

Dünya çapında pek çok başarıya imza atan, doğuştan görme engelli, Adige soprano Nafset Chenib, ilk Türkiye konserini 5 Mayıs Pazar günü piyanist Feruza Kosach eşliğinde gerçekleştirecek.

Nafset Chenib, Viladimir Spivakov Moskova Virtüozları Orkestrası, Svetlana Devlet Akademi Senfoni Orkestrası, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası ve Bolşoy Oda Orkestrası gibi ünlü orkestralarla birlikte solo performanslar sergilemiştir. 2014 Soçi Paralimpik Oyunları’nın kapanış töreninde José Carreras ile birlikte sahne alarak muhteşem bir konser veren Chenib, Moskova Koro Sanatları Akademisi’nden üstün başarı derecesiyle mezun olmuş ve profesyonel eğitimine Amerika’da devam etmiştir. Manhattan Müzik Okulu’nda Şan Bölümü Başkanı ve New York’un en önemli şan hocalarından biri olan Prof. Maitland Peters ile çalışmıştır. Adige Cumhuriyeti’nin onur ödülüne layık görülen Chenib, Manhattan Müzik Okulu’nun, müzik alanındaki üstün başarısı ve insani çabaları için verdiği Pablo Casals Ödülü’nün de sahibidir.

Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın konuğu olarak ülkemize gelecek olan sanatçı, Bakırköy Belediyesi’nin katkılarıyla 5 Mayıs Pazar günü, saat 19.30’da Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde sizlerle olacaktır. (Yeşil Gazete)

 

Gazetecilere bir yılda 256 yıl hapis, 170 milyon lira ceza

Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Türkiyeli gazeteciler tutuklu, işsiz ve güvencesiz.

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle Türkiye’nin çeşitli noktalarında meslek ve hak örgütleri açıklamalarda bulundu.  İHD Galatarasay Postanesi’nden tutuklu gazetecilere kart attı.  DİSK Basın-İŞ 2018 Hak İhlalleri Almanağını yayınladı, TGS Nisan 2018 – Nisan 2019 Basın Özgürlüğü Raporunu paylaştı. Açıklamada ortak nokta “Türkiye’de basın özgürlüğü yok” vurgusu oldu.

İHD: Gazeteciler pes etmiyor

İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, Galatasaray Postanesi önünde konuştu: “Halkın haber alma hakkı engellenemez. Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günü ve bugün Türkiye’de kutlanamıyor ama aynı zamanda bu ülkede gazeteciler pes etmiyor.”

Yoleri “Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) yayınladığı ‘2019 Basın Özgürlüğü Endeksine göre; Türkiye gazeteci tutuklamada 180 ülkenin oluşturduğu listede 157’nci sıradadır. Türkiye Gazeteciler Sendikasının (TGS) verilerine göre ise 142 gazeteci Dünya Basın Özgürlüğü Günü’ne hapishanede giriyor” dedi.

Daha sonra haber yaptıkları, düşüncelerini ifade ettikleri için tutuklu bulunan gazetecilere Galatasaray Postanesinden kart atıldı.

DİSK Basın-İş: Bilanço dehşet verici

DİSK Basın-İş, Dünya Basın Özgürlüğü gününde düzenledikleri basın toplantısında 2018 Almanağını paylaştı. Daha önce dijital olarak derlenen, 3 yıldır da kitap olarak basılan almanak, basına dönük hak ihlallerini derliyor.

Almanağı hazırladıkları süre içerisinde, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlallerin günden güne ne boyuta vardığını ve bilançonun ne kadar dehşet verici olduğunu gördüklerini söyleyen sendikanın Disiplin Kurulu üyesi Aliye Gümüş şunları söyledi:  “Almanakta yer alan bilgileri, yakından izlediğimiz, birçok üyemizin de içinde yer aldığı davalardan, meslektaşlarımızdan aldığımız bilgilerden ve doğrudan medyaya yansıyan haberlerden derledik. Almanak 2018, hapishanedeki gazetecileri, örgütsüz bırakılan, esnek çalışmaya zorlanan basın ve matbaa çalışanlarını, her türlü baskı ve sansür karşısında ‘direnen’ gazeteciliği hatırlatmak ve Türkiye basın tarihi için bir hafıza yaratmak adına önemli bir kaynak olacak.”

TGS: Özgürlük, örgütlülük ve iş yok

Türkiye Gazeteciler Sendikası da 3 Mayıs’ı Basın Özgürlüğü Raporuyla karşıladı. Raporu TGS Avukatı Ülkü Şahin paylaştı: “26 yıldır Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak anılan 3 Mayıs’ı Türkiye maalesef bir kez daha sorunlar ile karşılıyor. Son yıllarda gazeteciler üzerinde artan baskılar, medyanın iktidar kontrolüne geçmesi, 142 gazetecinin tutuklu olması ülkede basın özgürlüğünü bitirdi. Hemen her gün adliye koridorlarında gazeteciler basın özgürlüklerini savunmak zorunda bırakılıyor. Basın kartı iptal edilen gazeteciler, daralan sektör nedeniyle işsizlikle yüz yüzeler.”

Bir yılda toplam 256 yıl hapis, 170 milyon lira para cezası 

Şahin rapordaki verileri de paylaştı:

-Geçtiğimiz son bir yılda, 74 gazeteci çeşitli suçlardan dolayı toplamda yaklaşık 256 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 3 gazeteci hakkında müebbet hapis cezasına hükmedildi. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde 142 meslektaşımız özgürlüklerinden mahrum şekilde Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde tutulmaktadır. Son bir yıl içerisinde gazetecilere yaptıkları haberlerden dolayı toplamda yaklaşık 170 milyon TL adli para cezası verildi veya tazminata mahkûm edildiler. 18 gazeteci yargılandıkları davalardan beraat etti. Bu rakam, davası sonuçlanan gazetecilerin yaklaşık yüzde 19’una tekabül ediyor. Yani davası sonuçlanan her 5 gazeteciden 1’i beraat ederken, 4’ü ceza aldı.

İsnat edilen suçların yüzde 42’si ‘propaganda’

-Gazetecilere isnat edilen suçlara bakıldığında yüzde 42’lik kısmı propaganda suçu, yüzde 16’lık kısmı örgüt üyeliği suçu, yüzde 13’ü kamu görevlisi ve cumhurbaşkanına hareket suçu, yüzde 6’sını ise terör örgütüne yardım suçu oluşturuyor. Kalan yüzde 23’lük bölümü ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik, sosyal medya paylaşımları, hedef gösterme, dini değerleri aşağılama, gizlilik ihlali gibi çeşitli suçlar paylaşıyor. Bu suçlamalara ilişkin yargılamalarda ise gazeteciler yazdıkları yazıları, yaptıkları yorumları savunmak zorunda kalıyor.

-Son üç yılda bin 954 gazetecinin basın kartının iptal edildi. Basın Kartları Komisyonu yaklaşık bir yıldır toplanmayarak yeni kart başvurusu ve sürekli basın kartı başvurusu yapan yüzlerce gazeteciyi mağdur etti.

-2018 Ocak ayında Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının verilerine göre sektörde çalışan sayısı 92 bin 159 iken bu rakam 2019 Ocak ayında 86 bin 366’ya düştü. Sektörde bir yıl içerisindeki daralma oranı yüzde 6.28.

-İletişim fakültelerinden mezun olup iş bulmakta zorlananlar 2017 yılında yüzde 19.1’ken, 2018 yılında yüzde 23.8’e yükseldi. Gazeteciler arasında işsizlik oranı yüzde 25 civarındadır. Yani 4 gazeteciden birisi işsizdir. Sektördeki sendikalaşma oranı ise Türkiye ortalamasının çok altında sadece yüzde 7.79.

‘Demokrasinin güvencesi gazetecilerdir’

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş da konuşmasında, “Gazetecilerin 4 başlıkta ezildiğini görüyoruz: Tutuklanma, haklarında açılan davalar, işsizlik ve gözaltı baskıları. Bir ülkede halkın haber alma hakkının, demokrasinin ve hukukun bağımsızlığının güvencesi gazetecilerdir. Bu tablo son yıllarda uygulanan politikalar nedeniyle ağır yaralar aldı. Bu tablonun değişmesi için mücadele etmekten başka çaremiz yok” ifadelerini kullandı.

Maratonculara plastik şişe yerine su kapsülü

Londra maratonunda sporculara plastik şişelerde su yerine, yenilebilir su, diğer adıyla su kapsülleri dağıtıldı. Plastik şişe sayısı, geçen yılki 760 binden 215 bine düştü.

Londra’da  Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) hareketinin yaklaşık iki haftadır süren sivil itaatsizlik eylemleri ve öğrencilerin ‘iklim grevi’ sonucunda, “iklim için acil durum” ilan edilirken, Londra Maratonu’nda da plastik kirliliğiyle mücadele için sporcular ve Ooho işbirliğiyle su tüketiminde yeni bir dönem açıldı.

Bianet.org’un haberine göre, maraton süresince Lucozade Sport tarafından enerji içeceği ve Ooho tarafından suyla doldurulan kapsüller, maraton koşucularına su veren görevliler bu kez koşu parkuru kenarından su şişeleri yerine kapsüllerle bekledi. 30 bin yenilebilir kapsülün hazır bulunduğu maratonda içecek istasyonlarında tüketilen plastik şişe sayısı geçen yıl 760 bine ulaşmıştı. Bu yıl sayının hedeflenen rakam olan 215 bine düştüğü tahmin ediliyor.

Su, meyve suyu ve alkol konulabiliyor

Londra merkezli Skipping Rocks Laboratuvarı tarafından 2014 yılından beri üretilen Ooho su kapsülleri, plastik kirliliğini önlemek üzere üretildi. Kapsüller, su ve meyve suyu gibi soft içeceklerin yanı sıra, müzik festivalleri ve çeşitli etkinliklerde alkollü kokteyller ile de doldurulabiliyor.

AYM’den Altan ve Ilıcak’a ret

Anayasa Mahkemesi, gazeteciler Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın yaptığı bireysel başvuruyu reddetti, Ali Bulaç hakkında ise hak ihlali kararı verdi.

Anayasa Mahkemesi, gazeteciler Bülent Utku, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Akın Atalay, Ahmet Şık, Murat Aksoy, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Ali Bulaç’ın bireysel başvurularını dün ve bugünkü Genel Kurul toplantılarında ele aldı.

Yüksek Mahkeme dün Kadri Gürsel ve Murat Aksoy’un, ‘kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ifade özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiğine karar vermiş; diğer başvuruculardan, Cumhuriyet davasından yargılanan Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Bülent Utku ve Akın Atalay’ın bireysel başvurularını ise reddemişti. .

Altan ve Bulaç için oy çokluğu, Ilıcak için oy birliği

Anaya Mahkemesi Genel Kurulu bugün de gazeteciler Ahmet Altan, Ali Bulaç ve Nazlı Ilıcak’ın bireysel başvurularını ele almak üzere toplandı. Gazeteciler, ‘uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, gazetecilik faaliyeti ve ifade özgürlüğü kapsamındaki eylemlerin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği’ iddialarına ilişkin ayrı ayrı bireysel başvuruda bulunmuştu.

Genel Kurul, ‘darbe çağrışımı’ davasında tutuklu yargılanan Ahmet Altan’ın bireysel başvurusunu ‘hak ihlali olmadığı’ gerekçesiyle reddetti. Nazlı IIıcak’ın başvurusu da  oy birliğiyle reddedildi. Ali Bulaç’ın bireysel başvurusunda ise hak ihlali kararı verildi. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun, Altan ve Bulaç hakkındaki kararları oy çokluğuyla aldığı öğrenildi.

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak yerel mahkemenin ‘anayasayı ihlal’ iddiasıyla haklarında verdiği müebbet hapis cezasını çekmek üzere halen cezaevinde.

 

Türkiyelinin en önemli çevre sorunu, ormanlar

Ipsos’un Türkiye’nin de aralarında olduğu 28 ülkede, çevre sorunlarına halkın nasıl baktığını ölçen araştırmasına göre, Türkiyeliler en çok ormanların yok edilmesinden, doğal kaynakların tükenmesinden ve yoğun nüfustan endişe ediyor. İklim değişikliği katılanların yüzde 29’unun önem sıralamasında.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 28 ülkede dünya kamuoyunun çeşitli çevre sorunlarına nasıl baktığını, hangilerini öncelik olarak gördüğünü ve ne gibi önlemler alınması gerektiğini araştıran çalışmaya göre Türkiye’den katılanların en endişe verici çevre konuları sıralaması; ormanların yok edilmesi; doğal kaynakların tükenmesi ve yoğun nüfus şeklinde belirlendi.

Küresel ısınmadan en çok İspanya endişeli

Ipsos’un araştırmasına katılan kişilere, küresel ısınma veya iklim değişikliğini, dünyanın en önemli üç çevresel sorunlarından biri olarak görüp görmedikleri soruldu. Ortalama yüzde 30’luk bir kesim bunu en önemli üç çevre sorunu arasında görürken, bu konuda en endişeli ülkeler İspanya (yüzde 45), Güney Kore (yüzde 44) ve Fransa (yüzde 40) çıktı.

Araştırmaya Türkiye’den katılanların ise yüzde 29’u en önemli üç çevre sorunu arasında küresel ısınma veya iklim değişikliğini gösterdi.

Raporun öne çıkan diğer bazı bulguları ise şöyle:

*Hava kirliliği, Güney Kore için en önemli üç çevre sorunundan biri. Güney Kore’den ankete katılanların yüzde 61’i hava kirliliğini en önemli çevre sorunu olarak tanımlıyor. Bunu yüzde 57 ile Polonya ve Çin takip ediyor. Türkiye’den katılan bireylerin sadece yüzde 22’si hava kirliliğini en önemli çevre sorunlarından olarak görüyor.

Sırbistan ‘atık yönetimi’nden dertli

*Sırbistan, atık yönetimini, en önemli çevre sorunlarından biri olarak görüyor. Sırbistan’ı (yüzde 49), Birleşik Krallık (yüzde 46), Rusya (yüzde 44) ve İtalya (yüzde 43) izliyor. Araştırmaya Türkiye’den katılanların sadece yüzde 11’i atık yönetimi konusunu en önemli ilk üç çevre konusu arasında saydı.

Latin Amerika ‘su kirliliği’ni öne çıkarıyor

*Su kirliliğini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak görenlerin çoğunluğu Güney Amerika ülkelerinde: Peru (yüzde 43), Sırbistan (yüzde 42), Meksika (yüzde 41) ve Brezilya (yüzde 41).

*Ormanların yok edilmesi konusunda ise Türkiye endişe belirtiyor. Araştırmaya Türkiye’den katılanların yüzde 49’u bu konuyu ilk üçe taşıyor. Brezilya da yüzde 49 oranında ormanların yok edilmesini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkeler arasında. Ormanların yok edilmesini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak en az değerlendiren ülkeler yüzde 6 ile Güney Afrika ve Çin.

‘Doğal kaynakların tükenmesi’ Türkiyeliler için büyük sorun

*Doğal kaynakların tükenmesi konusunu en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkelerin başında Türkiye geliyor (yüzde 39). Türkiye’yi Şili (yüzde 37) ve Meksika (yüzde 35) takip ediyor.

*Nüfus yoğunluğunu en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkelerin başında Güney Afrika (yüzde 33) geliyor, bunu yüzde 32 ile Türkiye takip ediyor. Bu konuda en az endişeli ülkeler ise Romanya (yüzde 1), Sıbristan (yüzde 3), Macaristan (yüzde 4) ve Rusya (yüzde 4).

*Araştırmaya Türkiye’den katılan kişilerin yüzde 94’ü dünyanın ikliminin değiştiğini düşünürken yüzde 4 aksi görüşte.

Bireysel önlemler

Geri dönüşümü mümkün olmayan atıklarla ilgili ne tür bireysel aksiyon alabilecekleri sorulduğunda Türkiye’de verilen yanıtlar şöyle:

*Geri dönüşümü mümkün olmayan materyalden yapılan paketli ürünleri satın almayı bırakmak – yüzde 52

*Geri dönüşümlü materyallerden üretilen ürünler satın almak – yüzde 46

*Tek kullanımlık ürünleri tekrar kullanmak – yüzde 39

*Geri dönüşümü mümkün olmayan materyalden yapılan paketlemeleri çok kullanan süper market veya mağazalara gitmeyi bırakmak – yüzde 31

*Geri dönüşüm konusunda yatırım yapmaları için devlete daha fazla vergi vermek – yüzde 26

*Geri dönüşümlü paketi olan ürünlere daha fazla para vermek – yüzde 18.

Hukukçular kent ve çevre için bir arada

Sağlıklı çevrede yaşam hakkının korunmasını, yaşamın savunulması olarak gören hukukçular, kent ve çevre haklarını, dayanışma içinde ve örgütlenerek korumak amacıyla bir araya geldi. Hedefleri, mesleki dayanışmayı güçlendirmek ve çevresel yönetim sürecine halkın etkin katılımını sağlamak.

Türkiye barolarına kayıtlı kent ve çevre hukuku ile ilgili çalışmalar yürüten avukatlar ile baroların Çevre ve Kent Hukuku komisyonları temsilcileri, Antalya’da bir araya geldi. Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının giderek yok edildiği Türkiye’de çevre hakkının bireylere, sivil toplum örgütlerine ve devletlere sorumluluk yüklediğini belirten avukatlar, çevre ve kent politikalarına, çevresel yönetim sürecine halkın katılımının sağlanmasını istedi.

Çevre ve Kent Avukatları İletişim Ağı Yürütme Kurulu üyesi avukat Berna Babaoğlu Ulutaş, yaptıkları çalıştayla ilgili süreci şöyle anlattı: “Baroların çevre ve kent komisyonlarına üye olan ve çevre alanında çalışan avukatlardan oluşan bir iletişim ağıyız biz. İlkini 12-13 Ocak’ta İzmir’de yaptık. Bu ikincisi. Doğayı daha iyi savunmak, birlikte çalışmanın olanaklarını bulmak, mesleki dayanışmayı büyütmek, alanımızdaki çalışmalarda dayanışmayı artırmak üzere bir araya geldik. “

‘Alelacele ÇED doğru da değil, demokratik de’

Ulutaş, çalışma alanlarındaki en büyük zorluğun, ilgili bakanlıkların idari karar alırken çok hızlı olmasına karşın, idari yargının yavaşlığı olduğunu kaydetti: “Bizim baktığımız davaların çoğunda muhatabımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı ve bağlı kurumlar. Bakanlıklar ince eleyip sık dokumadan, koruma alanlarını dikkate almadan sürekli ruhsat veriyor, başvurucu özel şirketler lehine pek çok ödün veriliyor. Resmi kurumlar idari işlerde çok hızlı, ancak bizim alınan kararlara itiraz etmek için gittiğimiz idari yargı çok daha ağır işliyor. Biz mahkemeden karar çıkarana kadar epey zaman geçiyor. Bu arada da firmalar yeniden işlem yapıyor,  başvurularını yenileyip bir daha başvuruyorlar.”

Çevreye, doğaya, kültürel ve ekolojik mirasa zarar verebilecek herhangi bir girişime ilişkin itiraz dilekçeleri ilgili bakanlığa ulaşmadan önce, ‘ÇED olumlu’ kararının verildiğini anlatan Ulutaş, “Halkı sürece katmak böyle bir şey değil. İtirazları dinlemeleri, dikkate almaları, kararlarını ona göre vermeleri gerek. Halbuki bakanlık halk toplantısını yaptıktan hemen sonra, pek de sorgulamadan ‘ÇED olumlu’ kararını veriyor. Bu hem doğru değil, hem de demokratik değil” diye konuştu.

Ulutaş, yayımladıkları bildirgede, yerel yönetimlerde alınacak kararların şehirde duyurulması amaçlı canlı yayın yapılmasını önerdiklerini belirtti: “Çevre ve şehircilik adına yapılacak işlemlerin duyurularını çoğu kez görmüyoruz bile. Duyurular internet’ten yapılıyor. İşlemden doğrudan etkilenecek yurttaş yeterince bilgilendirilmediği gibi, sürece de katılamıyor. Halkın daha iyi bilgilendirilmesi, itirazlarının dikkate alınması gerek. Bir taş ocağı açarken, internette duyuru yapmak ne yeterli ne de doğru bir tutum.”

‘Ekolojik krizin sorumlusu, küresel kapitalizm merkezli politikalar’

Antalya Barosu ev sahipliğinde düzenlenen 2. Çevre ve Kent Hukuku Çalıştayı’nda, Türkiye Baroları Kent ve Çevre Hukukçuları Ağı’nın kuruluş, görev, yetki ve çalışma esaslarını düzenleyen yönergesinde; şu ifadeler yer aldı:

“Toplum yararını yok sayan yatırımlar, tarihi, kültürel ve doğal varlıkları talan eden uygulamalar, insan odaklı olarak doğanın tüm varlıklarının sömürülmesi, yaşamı tehdit etmektedir. Tüm canlılara yaşatılan ekolojik kriz, küresel kapitalizm merkezli çevre ve kentleşme politikalarının sonucudur.

Küresel ısınma ve kimyasal kirlilik nedeniyle dünyada ve ülkemizde su varlıkları hızla azalmaktadır. Buna karşın 2050 yılına kadar dünyada su talebinin yüzde elli beş oranında artış göstermesi beklenmektedir.”

Gezi davası için çalışma grubu

Çalıştay’da alınan kararlar ise özetle şöyle:

  • Barolara kayıtlı, kent ve çevre hukuku alanında çalışan avukatlar arasında mesleki dayanışma ve işbirliği geliştirilecek, ortak hareket ve çalışma koşulları oluşturulacak, hukuki ve idari süreçlerin sağlıklı yürütülmesine katkı sağlanacak,  arşiv oluşturulması amacıyla bilgi ve doküman paylaşılacak.
  • Kent hakkına sahip çıkma, demokratik protesto hakkının kullanılmasının bir örneği olan ve kriminal bir olay olarak değerlendirilemeyecek Gezi Parkı davası için çalışma grubu hayata geçirilecek.
  • Şeffaflık ilkesinin hayata geçirilmesi için belediyelerden meclis toplantılarının canlı yayınlanması ve halka açılması, karar, toplantı tutanakları ve faaliyet raporlarının erişilir olması talep edilecek.
  • Üçüncü buluşma, temmuz ayında, Denizli’de yapılacak.

Adana, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Burdur, Bursa, Denizli, Diyarbakır Edirne, Hatay, İzmir, Kırklareli, Muğla, Ordu, Sakarya, Tekirdağ ve Trabzon barolarından avukatların katıldığı çalıştay bildirisinde, “sağlıklı çevrede yaşam hakkının korunmasını, yaşamın savunulması olarak görüyor, dayanışma içinde birlikte hareket etme kararlılığımızı sürdürüyoruz” denildi.

 

Kalker ocağı projesi iptal edildi, 3 bin 133 ağaç kurtuldu

Çaycuma’daki Çayır Mağarası yakınlarına yapılması planlanan kalker ocağı ve kırma tesisi projesi, Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararıyla iptal edildi. 27 hektarlık alanda bulunan 3 bini aşkın doğal gürgen, kayın, kestane ve çam ağacı kesilmekten kurtuldu.

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde bulunan Çayır Mağarası’nın 346 metre yakınına yapılması planlanan kalker ocağı ve kırma eleme tesisi projesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Karabük Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun olumsuz görüş bildirmesi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından iptal edildi. Kurulun “mağaranın tescilli bir kültür varlığı olduğu” gerekçesiyle verdiği karar ile 27 hektarlık alanda bulunan 3 bin 133 doğal gürgen, kayın ve kestane ve çam ağacı kesilmekten kurtuldu.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na İlçeye bağlı Çayır ve Güdüllü köyleri arasındaki tamamı orman olan 27 hektarlık alana kalker ocağı ve kırma eleme tesisi yapımı için özel bir şirket tarafından başvuru yapılmıştı. Yılda 1 milyon 750 bin ton üretim hedefleyen şirket, ÇED süreci için hazırladığı raporda alan içindeki 10 bin 267 ağaçtan önemli bölümü doğal gürgen, kayın ve kestane ağacından oluşan 3 bin 133’ünün kesileceğini açıkladı. Karabük Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 22 Haziran 2018’de bakanlığa gönderdiği yazıda, kültür varlığı olarak tescil edilen Çayır Mağarası’nın madencilik faaliyetleriyle olumsuz yönde etkileneceğini ve zarar göreceğini belirtti. Şirket yetkilileri, kurulun kararı sonrası projede birkaç değişiklik yaparak ÇED sürecini devam ettirdi. Köylüler de bu sürede madencilik faaliyetleri istemediklerini belirten imza topladı ve ÇED bilgilendirme toplantısını yaptırmadı.

İdareden nasıl geçti?

Tekrar görüşü sorulan Koruma Kurulu, koruma altındaki mağara ve uzantılarıyla ve su yollarının ve orman parsellerinin işletme sırasında zarar göreceği gerekçesiyle projenin uygun bulunmadığı görüşünü yineledi. Ayrıca, kurulun olumsuz kararına rağmen projenin ikinci aşaması olan İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu Toplantısı sürecine nasıl geçildiğinin idareden sorulmasına karar verildi. Bakanlıkta dün yapılan İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu toplantısında, komisyon üyeleri, projenin iptaline karar verdi.

TEMA İl Temsilcisi Berran Aydan iptal kararını şöyle değerlendirdi: “Bakanlığı koruma kurulundan ilk aldığı kararda projenin seçilen yerde uygun olmadığı yönünde görüş vermesine rağmen süreç devam etti. Köy halkı her zaman projeyi istemedikleri gösterdiler. Biz de destek verdik. Bunlar tamamen doğal ormanın içinde. Gürgen, meşe, çam, kızılcık gibi birçok ağaç türü var orada. Bu süreçte bakanlık tarafından İnceleme ve Değerlendirme Toplantısı bile olmaması gerekirdi. Ancak yapıldı ve toplantıda projenin iptali kararı verildi. Bu şekilde bilimsel ve tarafsız çalışan kurullara çok ihtiyacımız var. Doğadaki ve tüm canlıların ihtiyacı var. Kurul kararını dikkate alarak olması gibi karar veren İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu yetkililerine de teşekkür ediyoruz.”

İki yıldır köy halkıyla mücadele verdiklerini anlatan Zonguldak Çevre Koruma Derneği Başkanı Ahmet Öztürk de halkın projenin iptal edilmesini sevinçle karşıladığını söyledi.

Nisan enflasyonu yüzde 19,50: Gıda afiyatları yüzde 31,86 arttı

Nisanda endeks içeriğindeki 418 maddeden 294’ünün ortalama fiyatları arttı, 42’sinde değişiklik olmadı,  82 maddenin ortalama fiyatları düştü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) seçim belirsizliğiyle geçen nisanda yüzde 1.69 oranında arttı. Yıllık enflasyon marttaki yüzde 19.71 düzeyinden hafif bir düşüşle yüzde 19.50 düzeyine geriledi. Gıda enflasyonu ise marttaki yüzde 29.77 düzeyinden yüzde 31.86’ya yükseldi.

TÜİK verilerine göre, aylık en yüksek artış yüzde 6.77 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda oldu. Tüketici fiyatları nisanda giyim ve ayakkabıda yüzde 5.36, ev eşyasında yüzde 2.65, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 1.94 ve gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1.40 artış gerçekleşti.

Aylık düşüş gösteren tek grup yüzde 0.30 ile haberleşme oldu.

Yıllık artışta da enflasyon şampiyonu gıda

Yıllık en fazla artış da yüzde 31.86 ile gıda ve alkolsüz içecekler grubunda gerçekleşti. TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre ev eşyası yüzde 27,64, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 27.47, sağlık yüzde 19.75 ve lokanta ve oteller yüzde 19.58 ile artışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları oldu.

Nisanda endekste kapsanan 418 maddeden; 42 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 294 maddenin ortalama fiyatları arttı, 82 maddenin ortalama fiyatları düştü.

Dünyada mekan, mekanda adalet…

Mekanın yanına koyduğumuz adalet ifadesi, birlikte inşa ettiğimiz, yaşadığımız, beslendiğimiz bu mekanlar üzerindeki söz hakkımız olduğunu hatırlatıyor.

Mekanda Adalet Derneği’nin (MAD) İstanbul’un doğası ve doğanın İstanbul’unu yürümek, üzerine düşünmek ve konuşmak için düzenlediği ‘İstanbul Yollarında Kentsel Politik Ekoloji’ yaz okulu, bu yıl dördüncü kez gerçekleştiriliyor. 18 Haziran ile 01 Temmuz tarihleri arasında yapılacak yaz okuluna  başvuru için son bir kaç gün kaldı.

Kenti ve ekoloji meselelerini bir arada düşünmeyi hedefleyen ve ağırlıklı olarak İstanbul’un sokaklarında verilecek derslerde, kentsel politik ekoloji külliyatının ana metinleri yeniden ele alınacak, şehrin mahalleleri, parkları ve bostanlarını da içeren saha gezileri düzenlenecek. Alanda çalışan sosyoloji, şehir planlama, mimari, ekonomi hukuk gibi farklı disiplinlerden gelen uzmanların katkı vereceği derslerin teorik çerçevesini ise kentsel dönüşümlerin toplumsal ve ekolojik etkileri oluşturacak.

Proje koordinatörlerinden Sinan Erensü ile Mekanda Adalet Derneği’ni ve yaz okulunu konuştuk.

Projenin içeriğiyle ilgili biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?  Nasıl yapılacak?

İstanbul Yollarında Kentsel Politik Ekoloji, Mekanda Adalet Derneği (MAD) çatısı altında Yaşar Adanalı ile beş yıldır organize ettiğimiz iki haftalık bir yaz okulu. Okula ilk olarak 2015 yazında  Koç Üniversitesi Uluslararası Ofisi kapsamında başlamıştık, üç yıldır ise bağımsız ve ücretsiz bir biçimde derneğimiz çatısı altındayız. Bildiğimiz yaz okullarından farklı olarak yaz okulumuzun önemli bir kısmı yollarda, yani saha çalışmaları ve rehberli yürüyüşlerle geçiyor. Bu yürüyüşlerde İstanbul’un kent ve çevre gündeminin en sıcak rotalarını kat ediyor, kentsel politik ekoloji gündemini sahada somutlaştırmaya çalışıyoruz. Yürümediğimiz zamanlarda ise Mekanda Adalet Derneği’nin Karaköy’deki ofisinde okumalar yapıyor, konuk araştırmacılar ağırlıyoruz.

‘Kent kuramı doğayı hep görmezden geldi’

-‘Kentsel politik ekoloji’ tanımınızı tarif eder misiniz?

Kentsel Politik Ekoloji, geçtiğimiz 15 sene içinde popülerleşen, daha çok antropolog ve coğrafyacı araştırmacıları etkisi  altına alan yeni bir çalışma alanı. Kabaca kent ve çevre meselelerinin birbirinden ayrılamayacağı ve birarada çalışılması gerektiğini iddia ediyor. Buna göre şehirlerimiz hem kentsel hem de ekolojik süreçlerin sonucu olarak inşa edilir ve dolayısıyla şehirlerdeki eşitsizlikler hem kentsel hem de çevreseldir. Kentsel politik ekoloji, gündemi sosyal bilimlerin kurulduğu günden bu yana şekillendiren kent-kır, doğa-insan gibi ikilikleri reddeder ve daha kapsamlı bir çalışma alanı vaad eder.

Doğa, 20. yüzyıl boyunca kent kuramının görmezden geldiği bir alan oldu. Kent çalışmaları açıktan yahut zımnen kenti doğanın tam aksi istikametinde konumlandırdı. Gizemli ve vahşi doğanın aksine kent bilinebilir ve planlanabilir oldu; kırsal mekanların atıl ve durağanlığının aksine şehirler dinamik ve devrimci olarak konumlandı. Bu modern lakin sığ ve yapay ikilik aslında eksik bir kent kuramı ortaya çıkardı ve analizin merkezine bağlamsız, tekil, sınırları ziyadesiyle net bir şehir oturttu. Kentsel politik ekoloji işte bu eksikliği düzeltme sözü veriyor; kent çalışmalarının odağını şehirden doğanın kentleşmesine çevirmeyi teklif ederek, bir mekandan ziyade çokaktörlü bir toplumsal ve ekolojik ilişki süreci çalışmayı önceliyor.

Daha önceki etkinliklerinizden edindiğiniz deneyimleri paylaşır mısınız? Kimler katıldı, ne ummuştunuz, umduklarınızı bulabildiniz mi?

Yaz okuluna her yaz 12-14 katılımcı alıyoruz ve bu katılımcılarla ilişkimiz ve işbirliğimiz yaz okulu bittikten sonra da devam ediyor. Katılımcılar MAD’a düzenli aralıklarla gelmeye devam ediyorlar, onlarla okuma grupları yapıyor, yazdıkları kısa makaleleri web sitemizde yahut yayınlarımızda değerlendiriyoruz. Dolayısıyla yaz okulunun iki haftalık bir etkinlik olmanın çok ötesinde bir anlamı var bizim için. Okul, gerek katılımcıları gerekse konuk araştırmacıları ile MAD için dayanışmacı bir camia yaratıyor, bu özelliği de bizi çok mutlu ediyor.

-Projeye kimler (hangi yaş/meslek grubu) katılıyor/ilgi gösteriyor?

Yaz okulumuza daha çok yüksek lisans ve doktora öğrencilerinden ilgi var. Bunun yanı sıra ilgili lisans öğrencileri, genç kent ve çevre avukatları, rehber ve gazetecilerden de başvurular alıyoruz. İlgi alanı olarak sosyal bilimciler, planlamacılar ve mimarlar ön sıradalar.

-Katılımcılar için kriteriniz var mı?

Çok sıkı kriterlerimiz olmamakla birlikte yaz okuluna katılmak isteyenlerden içinde bu alana duydukları ilgiyi ve çalışma alanlarını tartışacakları sorular da olan bir online form doldurmalarını istiyoruz.

Hedef; adil, demokratik, ekolojik kent ve kır alanları

Siz kimsiniz? Kuruluş saikiniz, hedefleriniz ve motivasyonunuz nedir?

Mekanda Adalet Derneği (MAD) yaklaşık üç yıl önce kurulmuş; daha adil, demokratik ve ekolojik kent ve kır alanları için çalışan bir dernek. Derneğimizin üyeleri ve çalışanları arasında sosyal bilimciler, planlamacılar ve mimarlar var. MAD toplumsal eşitsizliklerin mekanlar üzerinde görünürlük kazandığına ve yaşadığımız mekanlar üzerinde söz hakkımız olduğuna inanıyor ve bu bağlamda mekansal adaletsizlikler üzerine çalışan araştırmacıları, sivil toplum örgütlerini ve yerel mücadeleleri destekliyor.

 -Kime sesleniyorsunuz?  Kimden besleniyorsunuz?

Derneğimiz farklı kesimlere sesleniyor, farklı kesimlerle çalışabiliyor. MADmentorluk, MADaraştırma ve yaz okulu gibi programlarımızla genç araştırmacılar ve öğrencilerle çalışıyoruz, onlara destek veriyoruz. Umut Arşivi platformumuzla mekan üzerine iyi örnekler veren sivil toplum örgütlerini ve işlerini daha görünür kılmayı amaçlıyoruz. Kentsel dönüşüme direnen mahalleler ile yürüyüşler düzenliyor, mahalle belleği etkinlikleri yapıyor, yerel çevre platformları ile haritalama ve dava görselleştirme çalışmaları yürütüyoruz. Bu çalışmalarla mekana dair adaletsizlikleri herkesin anlayabileceği ve paylaşabileceği veri formlarını dönüştürmeyi amaçlıyoruz. Tüm bu farklı çalışmaları ve derneğimiz dışında mekan üzerine çalışan araştırmacı ve aktivistleri derneğimizin ana programı MADakademi’de ağırlıyoruz. Derneğimizde ortak iş yapabildiğimiz her grup bizi besliyor; umuyoruz ki biz de onları besleyebiliyoruzdur.

-‘Mekan’ın (kentin) yanına konulabilecek onca sıfat arasından ‘adalet’i seçiyor olmanız üzerine ne demek istersiniz?

Öncelikle mekan deyince sadece kenti anlamadığımızın altını çizerek başlamak gerekiyor. Yaşadığımız, çalıştığımız, memleket olarak geri döndüğümüz, eğlendiğimiz, gıda ve içme suyu ile beslendiğimiz yerlerin hepsi mekan kelimesinin kapsama alanında. Mekanın yanına koyduğumuz adalet ifadesi ise birlikte inşa ettiğimiz, yaşadığımız, beslendiğimiz bu mekanlar üzerindeki söz hakkımız olduğunu hatırlatıyor. Hayatımızı şekillendiren mekanlar herkes için erişilebilir mi? Bu mekanlar her gruba benzer kaynaklar mı sunuyor? Ve en nihayetinde kullandığımız mekanlar üzerinde ne kadar söz hakkımız var. Bu üç soru kabaca mekanda adaletin de çerçevesini çiziyor. Mekanda adalet, en kaba tabiri ile toplumsal tahakküm ilişkilerini mekan üzerinden okumaya ve dahası onları mekanlarda değiştirmeye çağırıyor.

‘İstanbul Yollarında Kentsel Politik Ekoloji’ yaz okuluna katılım 12 kişi ile sınırlı ve devam zorunluğu var. Sonunda bir sertifika verilecek okula başvurabilmek için son gün 10 Mayıs. Başvuru formu ise şurada.

Herkesin çöpü kendine

‘Akdeniz’in en kirli sahilleri Türkiye’de. Henüz daha bunlarla yüzleşmek için bile bir adım atmamışken çöp satın alma gündemiyle meşgulsek oturup düşünmemiz gerekiyor.’

Kısa süre önce The Guardian’da yayınlanan ve benim de görüş bildirdiğim bir makale, birçoklarını endişeye sürükledi. Çünkü haberin içeriği Türkiye’nin İngiltere’den plastik çöp satın aldığını belirtiyordu. Üstelik haberin diğer bir ayrıntısında da Türkiye’nin kendi çöpünün sadece %1’ini geri dönüştürdüğü bilgisi yer alıyordu. İddia demememin bir nedeni var çünkü bunlar iddia değil kanıtları olan gerçekler. TÜİK’in en son 2016 yılında yayınladığı çöp istatistiklerinde bu gerçekleri bulmanız mümkün.

Peki, kendi çöpünü ayrıştırıp toplayamayan bir ülke başka ülkelerden neden çöp satın alır? Bu sorunun birçok yanıtı var. En başta yetersiz çöp toplama alt yapısı ve vahşi çöp depolama yöntemi geliyor. Diğer bir cevap da geri dönüşüm firmaların daha fazla kar etme arzusu. Çünkü etkin şekilde kaynağında ayrıştırılamayan çöp, kirli olarak çöp toplama istasyonlarına geliyor ve burada ayrıştırma için ek bir çaba harcanıyor. Buna bir de çöpün geri dönüşüm prosesine sokulabilir hale getirilmesi için gerekli çaba ve maliyeti eklerseniz, neden hazır olarak temizlenmiş ve ayrıştırılmış çöp satın alma yoluna gidildiğini de anlamış olursunuz.

Geçtiğimiz günlerde Greenpeace’in yayınladığı bir rapor ile tekrar gündeme gelen çöp ticareti meselesi, yeniden tartışma konusu oldu. Çünkü öncelikle sadece İngiltere’den aldığımızı zannettiğimiz plastik çöpleri aslında 10 farklı ülkeden satın alıyormuşuz. Bu ülkeler içerisinde ABD ve İngiltere başı çeken iki ülke. Bunun yanında Japonya, Belçika ve Almanya’dan da hatırı sayılır miktarda plastik çöp satın alıyoruz.

Plastik çöp ticareti dünya genelinde yaygın olarak gerçekleştirilen bir ticaret türü. Çoğunlukla batıdan doğuya doğru gerçekleşen bu ticaretin ana nedeni, geri dönüşümün kendisiyle ilgili bir mesele. Çünkü başka ülkelerin daha ucuza “dönüştürdüğü” bir metadan bahsediyoruz. Haliyle daha “gelişmiş” ülkeler bununla uğraşmak yerine çevre yasalarının daha etkisiz olduğu “az gelişmiş” ülkelere yolluyorlar. Aslında içeriği kirli ve akıbeti şaibeli bir ticaretten bahsediyoruz.

1990’lardan beri yaygın olarak Çin tarafından gerçekleştirilen bu ticaret, aynı Çin’in 2018 yılının başında plastik çöp ithalatını yasaklamasıyla diğer ülkelere doğru kaydı. Türkiye’nin çöp alma macerası da bu yasaktan sonraya denk geliyor. Peki, Çin neden vazgeçti de Türkiye gibi ülkeler bu anlamda ithalatçı konumuna yükseldi? Cevabı basit olduğu kadar da karmaşık. Çünkü Çin tüm bu ticaret esnasında kendi çöpünün yaklaşık %15’ine eşdeğer miktarda (7,35 milyon ton) plastik çöp satın alıyordu ve bu miktarda çöp yönetilemez bir atık problemini doğuruyordu.  Bunun yanında alınan bu çöplerin içerisinde ciddi miktarda “istenmeyen” zehirli atıklar da mevcuttu. Buradan şunu anlıyoruz. Geri dönüşüm kılıfı altında dünyanın bir noktasından diğerine çöp ve atıklar yasal olarak taşınıyor ve bu taşınım çok gelişmişten az gelişmişe doğru gerçekleşiyor. Ortaya da temiz sokakları ve doğası olan gelişmiş batı ve kirli sokakları ve nehirleri olan doğu ikilemi çıkıyor. Gerçek ise görünenden daha kirli.

Türkiye’ye tekrar dönecek olursak, Çin yasağından sonra, Türkiye İngiltere’den yoğun plastik çöp satın alıyor (100 000 ton). Türkiye bu çöpleri, geri dönüştürmesi daha az maliyetli diye satın alıyor (Bu arada belirtmekte fayda var; çöp ticareti özel şirketler arasında gerçekleşen bir ticaret. Devletler sadece denetleyici ve izin verici merciler). Çünkü Türkiye’nin kendi çöpü, geri dönüşüme pek müsait değil.  Çöpümüz kirli ve bu çöpün de geri dönüştürülebilir hale gelmesi için ciddi masraf gerektiren, ayrıştırma/yıkama/kategorize etme gibi ön işlemlerden geçmesi gerekiyor. Firmalar da bununla uğraşmamak için daha ucuz olan çöp satın alma işine girişiyorlar. Alınan bu plastikler geri dönüştürülüp ham plastik ile de karıştırılarak tekrar plastik üretim sürecine dâhil ediliyorlar. Ancak tabii iddia bu yönde. Kesin olarak ne olup bittiğini “ticari sır” olması nedeniyle bilemiyoruz. Çünkü bahsettiğimiz gibi bu ticaret devletlerin “kontrolünde” özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Kamu sağlığı açısından şirketlerin açıklama yapma zorunlulukları da söz konusu değil. Belki kamuoyu baskısı ile bu konu aydınlatılabilir ancak ondan da pek emin değilim.

“Ne güzel işte geri dönüşüm teknolojimiz o kadar gelişmiş ki çöpten para kazanıyoruz”. Kulağa hoş gelen söylemler bunlar ancak işin aslı o kadar da hoş olmayabilir. Peki, Türkiye çöp satın alırsa ne olur? ABD’de bazı eyaletler, Çin’in çöp satın alma yasağından sonra geri dönüşüm faaliyetlerini terk ederek tekrar yakma ve gömme işine dönmüşler (https://www.nytimes.com/2019/03/16/business/local-recycling-costs.html). Bir de satın alan ülkelerin (Türkiye, Malezya vb.) çevre kirliliği problemlerini düşünün! Ortaya alanın da satanın da aslında zarar gördüğü ve sadece tüccarın kazandığı bir denklem çıkıyor. Bu ticari faaliyetin bazı sonuçları şüphesiz olacaktır. Eğer ki geri dönüşüm firmaları daha fazla kar ettiklerini düşünürlerse, daha fazla firma yurtdışından çöp satın alma yolunu tercih edecek ve ülke içindeki kirli çöpü almaktan vazgeçebileceklerdir. Bunun olmayacağının herhangi bir garantisi yok. Çünkü çöp meselesini ticari bir faaliyet alanına dâhil edersek olayın çevre yönü göz ardı edilecektir. Geri dönüşüm firmaları, patronları ve işçileri olan firmalar ve ticari faaliyet yürütüyorlar. İşte bu yüzden daha fazla kar ettiklerini anladıkları anda, daha fazla para kazanmak için dışarıdan çöp almayı düşüneceklerdir. Bir de yetersiz olan atık toplama meselemizi işin içine dâhil edersek, yakın zamanda ciddi bir çöp problemi ile yüzleşmek zorunda kalacağımız garanti.  Çin bu yüzden vazgeçti plastik çöp satın almaktan çünkü artık çöpleri yönetemiyordu. Çin dünyanın en kirli çevresine sahip ülkelerinden biri. Türkiye de bu şekilde. Akdeniz’in en kirli sahilleri Türkiye’de. Henüz daha bunlarla yüzleşmek için bile bir adım atmamışken çöp satın alma gündemiyle meşgulsek oturup düşünmemiz gerekiyor.

Tüm bu çöp ticareti meseleleri, geri dönüşümün de sorgulanması gerektiği sonucunu doğuruyor. Bir önceki yazımızda geri dönüşümün bir efsaneden ibaret olduğunu ve dünyanın geri dönüşüm karnesinin de oldukça kötü olduğunu belirtmiştik. Geri dönüşümün plastik kirliliğine çözüm değil aksine, kirlilik olgusunu, ticarileştirmeye dönük bir faaliyete dönüştürme potansiyelinden kaynaklı olarak tehlikeli olabileceğini belirtmiştik. Son yayınlanan raporlarla da bu durum neredeyse şüphe götürmez hale gelmiştir.

(Yeşil Gazete)