Ana Sayfa Blog Sayfa 2520

Beksultan Oğuz’un sergisi “KORKU/ fear” K2’de açıldı

K2 Güncel Sanat Merkezi17 – 31 Mayıs 2019 tarihlerinde Beksultan Oğuz’un ilkel toplumların korku karşısındaki ritüellerinden ilham alan “Korku / Fear” adlı ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Serginin küratörlüğünü Safiye Aksu ve Serra Rodoplu üstleniyor.

Sanatçının seramik, resim, video ve enstalasyon üzerinden kurguladığı sergi, bireysel ve toplumsal korkular üzerine odaklanıyor. Sanatçı, korku duygusunun psikolojik, fizyolojik, bilişsel bir duygu veya duygusal deneyiminden ziyade korku deneyiminin politik, toplumsal ve kültürel yaşam pratiğindeki etkilerini araştırıyor.

Korku deneyimi iktidarların kontrolünde toplumsal ayrıştırmayı sağlayan, baskılayan bir güç unsuru halindedir. Oysa bu deneyim toplumsallaşmayı, kolektif yaşamı oluşturmuştur. İlkel toplumların korku karşısındaki ritüellerinden ilham alan sanatçı; korku ve doğurduğu şiddetin etken ve edilgen arasındaki ilişkilerini göstermekte, bazen semboller üzerinden, bazen mizahi ve kültürel kodlar kullanarak anlatmaktadır.

Sanat üretiminde sanat alımlayıcısını da üretim sürecine dahil etmeyi tercih eden sanatçı, sergi öncesinde çeşitli sivil toplum kuruluşları işbirliği içinde İzmir ve İstanbul’da düzenlediği seramik atölye çalışmalarında üretilen işleri, bir enstalasyon olarak karşımıza çıkarıyor.

Atölye Katılımcıları: Aslı Kuban, Barış Azar, Cenk Gökhan Karataş, Ebru Atilla Sağay, Ebru Yalkın, Efe Kılıç, Elif Togay Tunç, Ersoy Çınar, Ezgi Ceren Kayırıcı, Gizem Erkal, Gizem Özkan, Gülennur Çaylı, İmge Dağlar, Manolya Sönmez, Melike Tufanyazıcı, Neslihan Yalman, Özgür Uçurum, Pelin Güney, Salih Altuğ Çelik, Sevgim Ahıskalı, Tuğçe  Düzenli, Yusuf Ak, Zeynep Hazal Dokuz.

Beksultan Oğuz (d.1980, Kunduz ) 

Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Seramik ve Cam Tasarımı’nda 2007 yılında birincilikle tamamladı. 2010 yılında Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümü Yüksek Lisans Programı’na burslu olarak kabul edildi. 2005 – 2006 yıllarında Designskolen Kolding, Danimarka’da bir yıl eğitim gördü. Danimarka’da bulunduğu sırada  Guldagergaard International Ceramic Research Center’da iki ay asistan olarak görev aldı ve Storytelling & Poetry  Symposium’a katıldı. 2008 yılında sanatçı Jorgen Hansen’ın 3 hafta süren Firingsculpture (Arhus, Danimarka) projesine katıldı. ‘Zemberek’, Nazım Hikmet Kültür Merkezi (2013), ‘Kent Dışı’ Barış İçin Müzik Vakfı (2017), ‘Muğlak Alan’ Caddebostan Kültür Merkezi (2018), Bozcaada Sanat Çalıştayı (20189, ‘Decomposition On Hold’ Art Factory (2018), Açık Stüdyo Günleri (2018) gibi sergilere katıldı. Çalışmalarında seramiğin yanında resim ve videoyu tercih eden sanatçı İstanbul’da yaşamakta ve çalışmaktadır. (Yeşil Gazete)

ONE LOVE FESTİVAL 15’in programı açıklandı

Bu yıl Birlikte Güzel tarafından Pozitif deneyimi ile 15.’si 20-21 Temmuz 2019 tarihlerinde Parkorman ve Volkswagen Arena‘da gerçekleştirilecek One Love Festival, katılacak sanatçıları açıkladı.

Türkiye’den ve dünyadan müziğin tanınmış ve gelecek vadeden isimlerini ağırlayacak olan One Love Festival’de bu yıl sahne alacak müzisyenler arasında Fransız müzik prodüktörü ve yönetmen Guillaume ve Jonathan Alric ikilisinin dans müziği projesi The Blaze ve Olly Alexander, Michael Goldsworthy ve Emre Türkmen üçlüsünden oluşan, İngiltere çıkışlı electro-pop üçlüsü Years & Years dikkat çekiyor.

Parkorman, Birlikte Güzel Sahnesi’nde Fransız müzik prodüktörü ve yönetmen Guillaume ve Jonathan Alric ikilisinin dans müziği projesi The Blaze; İngiltere çıkışlı electro-pop üçlüsü Years & Years; Londra çıkışlı Mercury Prize adayı, soul ve blues şarkı yazarı Michael Kiwanuka; Amsterdam çıkışlı afrobeat grubu Jungle by Night ve Türkçe rap müziğin önemli isimlerinden Kamufle, canlı orkestrası ve konuklarının eşlik edeceği “Kamufle & Brothers” projesi ile yer alacak.

Festivalin diğer sahnesi “Kendine Has Sahnesi”nde ise; ilk kez birlikte performans sergileyecek Türkçe hip-hop, trap ve urban müziğin önemli ismi Ezhel ve son albümleri Fırtınayt ile elektronik müziğe adım atan Büyük Ev Ablukada; indie pop ve elektro-pop tarzındaki albümleriyle tanınan Danimarkalı müzisyen, besteci, söz yazarı ve dansçı Oh Land; albümleriyle uluslararası başarı kazanan şarkıcı, söz yazarı, yapımcı ve işitsel-görsel kavramcı Gaye Su Akyol; İstanbul’un alternatif müzik sahnesinde yeni albümüyle yükselişte olan Gözyaşı Çetesi; İngiltere müzik sahnesinde dikkatleri hızla üstüne çeken müzisyen ve şarkı yazarı Skinny Pelembe ve yaptıkları müziği “ruh pop” olarak tanımlayan İstanbullu alternatif müzik grubu Ati ve Aşk Üçgeni yer alacak.

Parkorman’da programlaması Red Bull tarafından yapılan sahnede ise; Kerem Akdağ ve Ece Özel gibi uluslararası başarı sağlamış Türk DJ ve prodüktörlerin yanı sıra, Amsterdam müzik sahnesinin son yıllarda en çok dikkat çeken yeteneklerinden biri olan DJ ve prodüktör Max Abysmal; Hollanda’nın ünlü ve çok sevilen dans festivali Dekmantel’in kurucusu olan DJ ikilisi Dekmantel Soundsystem; dans ve elektronik müzik dendiğinde uluslararası festivallerin aranan isimleri arasında yer alan Palms Trax; One Love Festival 15 katılımcılarına unutulmaz anlar yaşatacak.

Parkorman’da yer alacak olan Audioban Music Embassy Sahnesi’nde ise Ankara çıkışlı, müziğini downtempo temeller üzerine electronica, chill-out ve ambient türlerinden beslenerek inşa eden Ikaru; elektronik ritimler, uçuşan melodiler ve uzaktan geliyormuş gibi duyulan derin vokaller ile deneyselliğin çorak topraklarından, melankolinin derin sularına kadar geniş bir coğrafyada gezinen Hedonutopia; tek kişilik bir proje olarak başlayıp üç kişilik bir gruba evrilen elektronik, synth pop/synthwave grubu Mind Shifter; incelikli söz yazımıyla anlattığı hikâyeleri fısıltılardan gümbürtülere uzanan geniş bir ses coğrafyasında sunan In Hoodies ve 2015’te Ankara’da kurulan rock’n roll grubu Al’York müzikseverler ile buluşacak. (Yeşil Gazete)

 

 

(Babil’den Sonra) José Martí, palmiyeler ülkesinin şairi

Şair Ahmet Ada “Hep bir atlı gibi düşledim/ atını doludizgin süren/ Küba’nın ovalarında/ yeleleri rüzgârlı atını…” diye betimliyordu José Martí’yi bir şiirinde.

1492’de Kolomb, İspanya Katolik krallarının desteğiyle Karayip adalarına çıktı. Daha sonra İspanyollar kuzeye Hernan Cortez’i ve güneye de Francisco Pizzaro’yu yolladılar. Kolonyalistler sadece toplarıyla, tüfekleriyle değil aynı zamanda Latin Amerika halkalarının pek de bağışıklı olmadıkları grip vs. gibi virüsleriyle de geldiler. Madenlerdeki, tarlalardaki ağır çalışma koşulları, hastalıklar sonucu milyonlarca Latin Amerika yerlisi yaşamlarını kaybettiler. Tarihin en büyük katliamı yaşandı. Yeni iş gücüne ihtiyaç duyan İspanyollar gemilerle Afrika’dan toplu halde insanları Karayiplere taşıdılar. Küba da bu zorunlu göçten nasibini aldı.

José Julián Martí Pérez veya bilinen adıyla José Martí 1853 yılında bir İspanyol kolonisi olan Küba- Havana’da dünyaya geldi. Babası Leonor Antonia de la Concepción Micaela Pérez y Cabrera bir İspanyol’du, annesi Mariano de los Santos Martí y Navarro ise Kanarya Adaları’ndandı.

José Martí, çok genç yaşlarda siyasete atıldı ve İspanyol yönetimiyle çatışmaya başladı. Daha 17 yaşındayken 6 yıl boyunca ağır çalışma kamplarında tutsak olarak tutuldu ve sonrasında İspanya’ya sürüldü. Yaşamının büyük bölümünü sürgünde geçirdi. İspanya’dayken Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk ve Zaragoza Üniversitesi’nde felsefe okudu. Daha sonra Mexico City’ye gitti ve ailesiyle buluştu. Orada edebiyat yaşamı başladı.

José Martí modern İspanyol şiirinin en önemli şairlerinden, bir yazar, gazeteci, siyasetçi, Küba’nın bağımsızlık mücadelesinin önderi bir eylemciydi. Martí, yüzyılın en büyük Latin Amerikalı entelektüellerinden biri olarak kabul edilir. Yazdığı eserler arasında bir dizi şiir, deneme yazısı, mektup, ders, roman ve çocuk dergisi yer almaktadır. Çok sayıda Latin Amerika ve Amerikan gazetesi için yazdı; ayrıca birkaç gazete kurdu. Patria gazetesi, Küba’nın bağımsızlık kampanyasında önemli bir araçtı.

José Martí, Carmen Zayas Bazan & José Francisco Pepito”, Meksika, 1891

1878’de Carmen Zayas Bazan evlendi, oğlu José Francisco “Pepito” Martí dünyaya geldi. Yıllarca şiirler, kitaplar ve gazete makaleleri yazdı. Aynı zamanda siyasi eylemlerini de sürdürdü. Bu yaşam biçimi ve aldığı akademik eğitim onun öğretilerinin zenginliğinin kaynağı oldu. Siyasi etkinliği nedeniyle hep başı derde girdi ve hiçbir ülkede uzun süre kalamadı. Askeri yönetime muhalefeti nedeniyle bir süre sonra Meksika’dan ayrıldı ve Guatemala’ya geçti. Ancak hükumetin baskısı nedeniyle orada da kalamadı. 1878’de genel aftan yaralanarak Küba’ya döndü ancak İspanyol yönetimine karşı mücadelesinden dolayı tekrar sürgüne gitmek zorunda kaldı. Önce İspanya’ya daha sonra da ABD’ye gitti, New York’ta bir yıl yaşadıktan sonra Venezuela’ya geçti. Venezuela’ya yerleşmeyi ummasına karşın buradaki diktatörlük rejimi nedeniyle tekrar ABD’ye döndü. Küba’nın ABD’ne bağlanmasına karşı çıktı. 1892’de Küba Özgürlük Partisi’ni kurdu. ABD emperyalizmine karşı Güney Amerika’nın birliği için mücadele etti.

11 Nisan 1895’te José Marti aralarında Generalísimo Máximo Gómez y Báez’in de bulunduğu sürgündeki muhaliflerden oluşan bir güçle Küba Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmak için Küba’ya çıktılar. Başarısızlıkla sonuçlanan isyanın ilk çarpışmalarından birinde, 19 Mayıs 1895’te Contramaestre ve Cauto yakınında yaşanan Dos Rios savaşında İspanyol askerlerince vurularak öldüğünde 42 yaşındaydı. Birlikte yola çıktığı arkadaşları 3 yıl sonra 1898 yılında mücadelelerini zaferle sonuçlandırdılar.

Bu hafta Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda şarkılarımı José Marti için çaldım. Ağırlıklı olarak Küba müziğinin en bilinen adı olan Carlos Puebla’dan şarkılar dinlettim. Bobby Darin ve Pete Seeger’dan da birer şarkı seçtim. Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Ölümünden sonra, “Versos Sencillos” ( Basit Ayetler ) adlı kitaptaki şiirlerinden biri, Küba’nın belirleyici yurtsever şarkısı haline gelen “Guantanamera” adlı şarkıya uyarlandı. Şiiri Joseito Fernandez Diaz ve Pete Seeger birlikte bestelediler. Bu şarkıda José Marti “Dürüst bir insanım ben, palmiyeler ülkesinden/ Ölmeden önce, paylaşmak isterim, ruhumdan akıp gelen bu şiirleri.

Şiirlerim parlak yeşildir, ama yine de kızıl alevler gibidir./ Şiirlerim yaralı bir ceylana benzer, Dağda kurtarılmayı bekler.

Dikiyorum bir ak gülfidanı, Haziranda ve Temmuzda./ Çünkü samimi dost, Elini vermiştin bana. / Ve zalimin biri parçaladığı için, Beni yaşatan yüreğimi./ Dikmem ne bir ayrıkotu ne de çakırdikeni/ Dikerim bir ak gülfidanı.

Dünyanın yoksul insanlarıyla, Neyim varsa paylaşmak isterim./Dağların cılız dereleri, Denizlerden daha mutlu eder beni” diyordu.

Küba’nın ruhu, ulusal kahramanı ve simgesi kabul edilen José Marti, Latin Amerika’nın Kesik Damarlarından sızan, ruhundan akıp gelen şiirlerini ölmeden önce bizlerle paylaştı.

Bugün Santiago de Cuba’da Santa Efigenia mezarlığında yatan José Marti bir şiirinde “Şimdi akkor zamanıdır ve yakında yalnız ışık görülecektir…” diyordu.

Ercüment Gürçay 

 

 

“Ankara Comics and Art Festival” başlıyor

2016 yılından beri Kadıköy Moda’da düzenlenen İCAF (İstanbul Comics and Art Festival), bu yıl 25-26 Mayıs tarihlerinde Ankara Comics and Art Festival adıyla Bilkent Center’da gerçekleşiyor.

Ankara Comics and Art Festival, çizgi roman dükkanları, karikatür ve mizah dergileri, yayın evleri, illüstrasyon sergileri ve bağımsız çizerler, canlı grafiti ve mural çalışmaları, katılıma açık atölye programları, panel ve sanatçı konuşmalarını içeren, şehir, çizgi dünyası ve farklı sanat disiplinleri üzerinden yaratıcı deneyim alanları sunan bir açık hava festivalidir.

Bu sene 20. yaşını kutlayan ve yenilenerek bünyesine ulusal uluslararası birçok firmayı dahil eden Bilkent Center açık otoparkında gerçekleşecek olan festivalde yer alacak çizgi roman, karikatür ve yayınevi stantlarında çizgi roman takipçileri çeşitli yayınlara ulaşabilecek. Festival alanına gelecek olan çizerlerin sergilerini görme ve düzenlenecek imza seanslarında kendileriyle tanışma imkânına sahip olacaklar. Festival süresince gerçekleştirilecek atölye çalışmalarında çizerlerin moderatörlüğünde çizgi roman ve karikatür teknikleri, illüstrasyon, fanzin ve stencil çalışmaları ziyaretçiler tarafından deneyimlenebilecek. Çizerler ve sanat dünyasından isimlerin katılımıyla gerçekleştirilecek söyleşilerde festival ziyaretçileri çizgi dünyasına dair çeşitli bilgilere ulaşabilecek ve soru cevap seanslarında merak ettiklerini sorabilecekler.

Festivalin şimdiye kadar açıklanan atölye programı arasında Uzay Çöpü ile Hikâye Görselleştirme Atölyesi, Rıza Türker ile Stilize Karakter Yaratma Atölyesi, Murat Gürdal Akkoç ile Yöresel Fantezi Karakter Çizimi, Sırma Bilir ve Onur Kutluoğlu ile Potansiyel Çizgi Öykü Atölyesi, Hüseyin Özkan ile ‘’Çizgi Romanda Hikâye Anlatımı’’, Beril Orman ile ‘’Fantastik İllüstrasyon’’, Aybars Yücel nam-ı diğer Devak ile ‘’Stencil ve Mural’’ atölyeleri yer alıyor. Albüm kapakları atölyesinde In Hoodies ve Bam Bam Bam’ın daha önce yayınlanmamış birer parçası katılımcılar tarafından dinlenecek ve bir albüm kapağı tasarlamaları istenecektir. Radyo Eksen programcılarından Gülşah Güray, Hakan Tamar, Kaan Sezyum ve Ketche ‘’Dünyadan Albüm Kapakları’’, Devrim Kunter ise ‘’Arketipler ve Süper Kahramanlar’’ başlıklı söyleşileri ile festivalde yer alacaklar. Gökhan Tüfekçi nam-ı diğer Kapagozuktukaptan ve Cem Sonel ise festivalin street art bölümünde iki gün boyunca canlı mural çalışmaları ile ziyaretçiler ile buluşacaklar.

Festival sahnesinde 25 Mayıs Cumartesi In Hoodies akustik performansı ile, 26 Mayıs Pazar Palmiyeler sahne alacak. Cumartesi akşamı festivalin açılış partisi The Ringo Jets performansı ile Bilkent Center Sess’te gerçekleşecek. ICAF 2018 yılı teması olan ‘’Kimlik’’ kavramı üzerinden gerçekleştirilen animasyon seçkisi Ankara Comics and Art Festival’de yer alacak gösterimde animasyon severler ile buluşacak. (Yeşil Gazete)

 

Sir William Hardy’den “Rainbow Warrior”a

Dünyada ‘şiddetsiz eylemin” simgesi olan Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior “Güneş İçin Omuz Omuza” projesi kapsamında bir kez daha İstanbul’a geldi.

Amerikan yerlilerinin 200 yıllık bir kehaneti vardır: Ateşin Gözleri adında yaşlı bir Cree kadınının kehanetine göre; gün gelecek, dünyanın bütün kaynakları tahrip olacaktı; denizler kararacak, akarsular zehirlenecek, geyikler düşüp öleceklerdi. Tam çok geç olmak üzereyken, yerliler ruhlarına yeniden kavuşacak ve beyaz adama dünyaya saygı duymayı öğretecekti. Onun etrafında toplananlar da “Gökkuşağı Savaşçıları” olacaklardı…

Yaşlı Cree kadının kehanetindeki gibi yeryüzü bugün gerçek anlamda bir yaşam savaşı veriyor ve bu kadim yerli ruhu günümüzde bütün çevre mücadelesi aktivistlerinde olduğu gibi Greenpeace eylemcilerinin mücadelesinde de yaşam buluyor.

Rainbow Warrior’un hikâyesi

İlk Rainbow Warrior gemisi 44 metre uzunluğunda, 418 tonluk, dizel-elektrik motorlu yaşlı bir deniz kurduydu. İlk adı Sir William Hardy’ydi. 1955’te Birleşik Krallık’ta inşa edilmiş, 1976 yıllına kadar Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından araştırma gemisi olarak kullanılmış, daha sonra Londra’da, Isla of Dogs’da çürümeye bırakılmıştı.

1977’nin başlarında Denise Bell kendisini, Greenpeace’i Kuzey Atlantik’teki balina av bölgelerine götürebilecek bir tekne bulmaya adamıştı. Bir denizcilik dergisinde gördüğü ilan sayesinde Sir William Hardy’den haberdar olur. Dış görünüşü pek güven vermese de serde denizci olduğunu ilk anda hissettiren bu trol teknesini satın almaya karar verirler. 44 bin sterlin bir biçimde bulunur ve tekne satın alınıp, 1978 Şubat ayında Londra’nın West India Rıhtımları’na getirilir.

Rainbow Warrior I, Kuzey Atlantik sularında, 1978

Tekneyi Kuzey Atlantik sularına hazırlamak için önlerinde 3 ay vardır. Gönüllü ekipler oluşturulur. Paslı gövde kazılmaya başlanır. Motorlar elden geçirilir. Elektrik sistemi yenilenir. Yaklaşık 25 ton ağırlığındaki vinçler ve balıkçılık makineleri sökülür. Denizcilik ve radyo donanımları yenilenir. Geminin laboratuvarı ek bir kamaraya dönüştürülerek konaklama kapasitesi 23 kişiye çıkarılır. Balık ambarı da daha sonra konferans ve toplantılara uygun hale getirilir.. Geminin gövdesi koyu yeşile boyanarak yan tarafına “Greenpeace” sözcüğü yazılır. Pruvası zeytin dalı taşıyan bir güvercinle süslenir ve gemi bambaşka bir kimliğe bürünür.

Rainbow Warrior I, 1985 yılına kadar Greenpeace çevre örgütü tarafından deniz florasını ve balinaları korumak, nükleer enerjiye karşı protestolar gibi eylemler amacıyla kullanılır. Emektar gemi Yeni Zelanda’da Auckland Limanı’nda Fransız Gizli Servisi tarafından 10 Haziran 1985’te batırılır ve bu olay sırasında bir Greenpeace gönüllüsü aktivist hayatını kaybeder. Bu olayların ardından Fransa Savunma Bakanı Charles Hernu istifa etmek zorunda kalır.

1985’te bombalandıktan sonra ilk Rainbow Warrior’ın yerine geçen gemi 20 yılı aşkın süre boyunca Pasifik’teki nükleer denemelerin sonlandırılması için destek verdi. Kömür kanallarını bloke etti ve yok edici balık operasyonlarını durdurdu. 2011 yılında o da emekliye ayrıldı ve bugün Bangladeş’te yüzer hastane olarak hizmet veriyor.

Rainbow Warrior II, Beşiktaş İskelesi’nde, Nisan 2010

Türünün 2. temsilcisi olan Rainbow II’yi, 2010 yılında “Nükleersiz Türkiye” kampanyası için Beşiktaş İskelesi’ne demir attığı günlerde gezmiş, fotoğraflarını çekmiştim.

Bugün İstanbul’a demirleyen Rainbow III kuşağının son temsilcisi. Greenpeace, kırık dökük bir balıkçı teknesi ile ilk seferini gerçekleştirdiğinden beri, ihtiyaçlarını karşılamak için güvenilir olmayan tekneleri onardı.

14 Ekim 2011’de göreve başlayan Rainbow Warrior III daha önce hiç bir Greenpeace gemisinde görülmemiş şekilde yüksek teknolojiyle donatıldı. Türünün ilk örneği. Yeni Rainbow Warrior birçok endüstriyel gemi kadar hızlı, eylem botları ile dakikalar içinde göreve hazır, 3.5 metrelik dalgalarla boğuşurken bile. Bir helikopter pistine sahip, yani gökyüzünde de bir gözü var artık. Bu sayede, ortaya yasa dışı balık operasyonlarını belirleme şansı çıkıyor.

Merkez iletişim sistemi ile yeni Rainbow Warrior, çevre suçlarının işlendiği bölgelerden dünya medyasına canlı yayın yapabiliyor.

Rainbow Warrior tam anlamıyla çevre dostu bir gemi

Gemi yüksek teknolojisiyle olduğu kadar yüksek çevre standartlarıyla da öne çıkıyor. Enerji verimliliği için tasarlanmış özel bir gövdesi var. Gövde çevre dostu bir boya sistemine sahip.

Gemi öncelikle rüzgâr gücüyle yol alıyor. 55 metrelik direkleri aynı boyuttaki geleneksel direklerden çok daha fazla yol alabiliyor. Bu Rainbow Warrior büyüklüğündeki bir gemiye uygulanmış ilk tasarım.

Warrior, havanın el vermediği koşullarda devreye girecek elektrikli bir motora sahip. Fakat bunlar da sürdürülebilir bir mantıkla inşa edilmiş. Motorlardan gelen ısıyla su ve kabinler de ısınıyor.

Deniz üzerindeki herhangi bir atığı bertaraf edebilmek için teknede 59 metre küp atık su depolanabiliyor. Ayrıca biyolojik bir arıtma sistemi kirli suyu temizleyip geri dönüştürebiliyor.

***

Dünyada ‘şiddetsiz eylemin” simgesi olan Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior “Güneş İçin Omuz Omuza” projesi kapsamında bir kez daha İstanbul’a geldi, Üsküdar- Paşalimanı’na demir attı.

Geminin İstanbul ziyaretinin sebebi ise “Güneş için Omuz Omuza” projesi kapsamında Türkiye’nin güneş enerjisi potansiyeline dikkat çekmek.

Yeşil sahaların gücüne güneş enerjisiyle güç katmayı amaçlayan “Güneş için Omuz Omuza” projesi Süper Lig’deki tüm kulüplerin statlarının çatısında güneş paneli kullanılmasını hedefliyor. Eğer Süper Lig’deki 18 kulüp sahasını güneş enerjisiyle aydınlatırsa 35 bin evin bir yıllık elektrik ihtiyacı karşılanabilir.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Duygu Kutluay konuyla ilgili şunları söyledi: “Rainbow Warrior’ın bu seferki İstanbul ziyaretinin özel bir önemi var. Zira Rainbow Warrior, Greenpeace ile iklim değişikliğiyle mücadele etmek için stadyumlarda güneş enerjisinin kullanılmasını isteyen binlerce taraftar arasında köprü olmak için geliyor. Türkiye güneş enerjisinde dünya lideri; Türkiye’deki öncü güç ise spor kulüpleri olabilir.”

Rainbow Warrior’ı Üsküdar’da bulunan Paşalimanı’nda 25 Mayıs Cumartesi günü 09.00- 12.45 ve 14.15-18.30 saatleri arasında, 26 Mayıs Pazar günü ise 09.00-12.45 ve 14.15-19.30 saatleri arasında gezilebilecek.

Ercüment Gürçay

Kaynak: Greenpeace- Yeşil Barış’ın Öyküsü/ Michael Brown- John May

Greenpeace- Akdeniz Türkiye

 

 

 

Ekolojik insancıllığın üç öncülü: Mumford, Dubos, Bookchin

Brian Morris, ekoloji hareketinin gelişimine damgasını vuran Lewis Mumford, René Dubos ve Murray Bookchin’in yaşam öykülerini ve fikirlerini bir kitapta topladı.

Sümer Yayıncılık toplumsal ekoloji felsefesinin üç önemli isminin yaşam öykülerinin yer aldığı “Ekolojik İnsancıllığın Öncüleri” kitabını yayımladı. Antropoloji Profesörü olan Brian Morris tarafından hazırlanan kitap, ekoloji hareketinin gelişimine damgasını vuran Lewis Mumford, René Dubos ve Murray Bookchin’in yaşam öyküleri ve fikirlerini bir araya getiriyor. Morris’in “ekolojik insancıllık” adıyla teorileştirdiği geleneği Mumford, Dubos ve Bookchin ekseninde ele alan kitabı Türkçe’ye Burak Esen çevirdi.

Toplumsal ekoloji felsefesi

Doğa ve toplumsal yaşam ilişkisine dayalı, gelişen bir felsefe olan ‘toplumsal ekoloji felsefesi’, doğanın denetim altına alınma çabaları ya da politikasının bizzat insanın varlığını ve yaşamını tehdit ettiğine vurgu yapar. Kitap, doğayı denetim altına almaya çalışmanın aynı zamanda insanın da denetim altına alınması anlamına geldiğine vurgu yapıyor, modern kentlerin ortaya çıkışı, gelişim ve dönüşüm süreçleriyle doğadaki büyük tahribat arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor.

Kitabın üzerlerine kurulduğu üç isim; bir uçta endüstri megamakinesinin öteki uçtaysa modernlik karşıtı tepkinin yer aldığı çıkışsız ikiliğin ötesine geçerek makul bir üçüncü yol öneriyor. Morris’in ekolojik insancıllık adını verdiği bu yol, doğayla tekrar hemhal olmuş bir toplum; ekolojik, eşitlikçi ve demokratik bir kent ve kültürü yaratmak. Bir kitaba üç düşünsel yaşamöyküsü sığdıran Brian Morris, modern ekoloji hareketinin gelişimine damgasını vuran Lewis Mumford, René Dubos ve Murray Bookchin’in fikirlerini, kolay anlaşılır bir biçimde ele almış.

 

Akkuyu’daki çatlağın üstü kapatılmamalıdır!

Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom’ un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline* ilham olmuştur.

Kuralına göre yapılmayan işler, uzmanların uyarılarının umursanmaması ve yetkin olmayan yetkililerin sorumsuzluğu neticesinde son on yıl içinde Soma Maden Kazasını, Pamukova, Çorlu ve Eskişehir tren kazalarını yaşadık. Uzmanlar, bilim insanları Akkuyu NGS’nin zemininin inşaata uygun olmadığını söylüyor. Peki uygunsuzluklara ek olarak uygulama ve denetimdeki eksiklerin gölgesinde “aynı gemideki 82 milyon” yola birlikte devam edebilir mi?

Geçen hafta, Mersin’de yapımına başlanmış olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin temelinde çatlakların oluştuğunu öğrendik. Oysa bir nükleer santralin inşaatı en yüksek güvenliğin ve her açıdan sağlamlığın tesis edilmesi gereken bir yapıdır.  Santralin temel inşaatında sorun yaşanması kabul edilemez. Nitekim tarih boyunca dünya genelinde bilinen benzer bir vaka da yaşanmamıştır. Ancak, bu olayı on ayın sonunda  tekerrür ettiğinde basına sızmasıyla öğrenmemiz de başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur.

Üstelik Akkuyu NGS, inşaatın temelinde çatlak oluştuğunu doğrularken Rus Rosatom Şirketi yalanlamaktadır. Daha vahimi, olayın üzerinden 2, 5 hafta geçmiş olmasına rağmen ne hükümetten ne nükleer konularında en yetkili makam olan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)ndan ne de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)’ndan bir açıklama yapılmamış olmasıdır.

Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom’un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi de bu yazının görseline∗ ilham olmuştur. Nükleer santral inşaatında çatlak oluşuyor ve kamuoyunun bilgilendirilmesine gerek duyulmuyorsa toplum olarak kendimizi başka nasıl bir ülkede hissedebiliriz ki ?

*Görsel: Pınar Demircan/Seyit Saatçi

“Bir felakete neden olunmaması için Akkuyu’daki inşaatın durdurulması gerek”

Akkuyu NGS’nin temelindeki çatlaklardan teknik açıdan da bir çok soru işareti yayılmakta. Türkiye Mimar ve Mühendisler Birliği Odası(TMMOB)‘nın da bir kaç gün önce basın bülteni aracılığıyla kamuoyuna bir kez daha duyurduğu gibi inşaatın temelinde çatlak oluşmasına uzanan süreç uzmanların, bilim insanlarının Akkuyu’nun zemin yapısının bir nükleer santral kurulması için uygun olmadığı yönündeki uyarıları dikkate alınmadığı için yaşanmıştır.

Özetle TMMOB tarafından vurgulandığı gibi : Kamu güvenliği açısından çok önemli bir tesis. Bir kaza olması durumunda telafisi olanaksız büyük felaketlere neden olacağı bilinen bir gerçek. Temel çatlağı gibi ileride büyük yıkımlara neden olabilecek teknik hataların yapılmış olması kabul edilemez. Çatlaklar TAEK tarafından tespit edildi, dolayısıyla yürütücü şirketin yalanlaması bir anlam ifade etmez. Bir felakete neden olunmaması için yapım çalışmalarının durdurulması gereklidir”.

Temel çatlatan zeminin üstüne en az 10 bin ton yük! 

Peki Akkuyu NGS’deki inşaat durdurulmazsa ne olacak? Gelin bunu anlamak için Akkuyu NGS’ye inşa edilmesi planlanan Rosatom ürünü AES 2006 tipindeki VVER 1200 reaktörünün ilk örneğini teşkil eden Rusya’daki Novovoronezh 2 Nükleer Santrali’ne bakalım. Rosatom’a teknik altyapı desteği veren tedarikçi şirketin web sitesindeki bilgiye göre, iki adet VVER 1200 reaktörünün ağırlığı muhafaza kapları, ortak buhar jenaratörü, pompaları, basınç kompresörü gibi ekipmanlarıyla tam 3500 ton ! Dolayısıyla emin olmak için Rus uzmanlardan da teyit ettiğim üzere reaktörlerin inşaatı tamamlandığında Akkuyu NGS’deki Nükleer Ada diye bilinen kısıma binecek olan yükün toplam ağırlığı en az 10 bin ton civarında olacak.

Halihazırda Akkuyu NGS’ye 30 kilometre mesafedeki Ecemiş Fay Hattının bulunduğunu, üstelik Fukuşima nükleer felaketinden sonra yeni teknolojilerle yapılan taramaların yeni fay hatlarını gösterebildiğini de buraya not düşmek isterim. Yani Akkuyu NGS’nin kurulmak istendiği bölgede yer bilimi uzmanlarının da daha önceden işaret ettiği Kıbrıs Dalma Batma Çukuru gibi, araştırılması halinde başka yeni fay hatlarının bulunması da muhtemel.

Bu bağlamda sorumuz büyük ölçüde şöyle olabilir: Fay hatlarının %98’i aktif olan ülkemizin depremi tolere edemeyecek nitelikteki bir bölgesinde bir inşaat temeli dahi tutmazken buraya 10 bin tonluk yük bindirecek 4 reaktörün inşa edilmesini siyasi iktidar gerçekten kendi vicdanında tartabiliyor mu?

“82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız”

19 Mayıs 2019 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması için 100 yıl önce o ilk adımın atıldığı Samsun’da bugünkü siyasetin önde gelen isimleri bir aradaydı. İstanbul’daki yerel seçimin yenilenmesi için enflasyon artışına, Türk Lirasının değer kaybına rağmen adeta zamanın durdurulduğu bir dönemde 100.Yıl vesilesiyle millet, birlik, beraberlik kelimeleri telaffuz edildi.

“82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız. İçeride ne yaşanırsa yaşansın, geminin gövdesinin sağlam kalmasına, motorlarının işlemeye devam etmesine, rotasından sapmamasına katkıda bulunmak hepimizin görevidir”denildi. Bu sözlere karşılık, Akkuyu NGS’nin inşaatına tüm uyarılara rağmen devam edilirse Çernobil Nükleer Felaketi’nin SSCB üzerindeki etkilerini hatırlatmak isterim:

Çernobil Nükleer Felaketi SSCB’nin sonu oldu

26 Nisan 1986 yılında bugünkü Ukrayna sınırları içinde kalan fakat o dönemde eski Rusya, diğer bir deyişle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sınırları içindeki ve SSCB ordusunun kumandasındaki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen felaket hükümetle halkları arasında var olan mesafeyi ve güvensizliği derinleştirdiği için SSCB’nin dağılmasını tetiklemiştir.

Kaza meydana gelmeden önceki dönemde uzmanlar, bilim insanları nükleer santralin teknolojik alt yapısındaki eksiklikleri tespit etmiş ve uyarılarda bulunmuşsa da hükümet tarafından dikkate alınmamışlardı. Nihayet kazanın ardından yönetimin gerçekleri gizlediği gibi toplum sağlığını da gözetmemesi toplumun yönetime karşı azalan güvenini tümden kaybetmesine yol açmıştır.

Türkiye, Akkuyu NGS inşaatındaki çatlaklar üzerine mecliste soru önergesi sunan, araştırma önergesi veren siyasi partileriyle, basın bültenleri yayımlayan,beyanatlarda bulunan sivil toplum örgütleriyle, meslek örgütleriyle, aktivistleriyle, bilgi isteyen gazetecileriyle, 82 milyon olarak siyasi iktidardan ve kurumlarından bir açıklama beklemektedir. Tam da TMMOB’un vurguladığı şekliyle Akkuyu’daki çatlağın üstü kapatılmamalıdır!

*Dünya çapında ödüllü karikatür sanatçısı , Sinop’lu Seyit Saatçi’ye bu yazıma çizimiyle verdiği katkı için teşekkür ederim.

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Bu yazı Bianet’te de  yayımlanmıştır.

Süpürge, 22’inci kez Başkent semalarında uçuyor

22’inci Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali başladı. Bu yılın teması ‘Hikayem 22.0’

22’inci Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Devlet Opera ve Bale Sahnesi’nde açılışını yaptı. ‘Hikayem 22.0’ temasıyla bu yıl gösterime girecek filmlerin tanıtıldığı gecede Onur Ödülü’nü Ayla Algan ve Sumru Yavrucuk, Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü Meltem Cumbul ve Pelin Esmer, Tema Ödülü’nü Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, Genç Cadı Ödülü’nü ise Gözde Çığacı aldı.

Bir hafta boyunca 141 film

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, bu yıl beş ayrı kıtadan kadın filmlerini Başkent’e taşıyor. 23-30 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek festival boyunca 141 film izleyicilerin beğenisine sunulacak. Her Biri Ayrı Renk, Yersiz yurtsuz, Dertsiz Tasası, Pembesiz Mavisiz gibi bir çok başlıkta toplanan film ve belgeseller, göçmen sorunundan toplumsal yargılara, başarı ve mücadele öykülerinden derin iç çekişlere dek, kadınların var olduğu her alanı ve hayatları yansıtıyor. Filmler, Büyülü Fener ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterime girerken, Casa Italia ve Etnoğrafya Müzesi’nde de etkinlikler var.

Perşembe günü açılışını yapan Festival’i izlemek için beş gününüz daha var. Program için tıklayın http://ucansupurge.org.tr/

21. Yüzyıl için yeni bir toplumsal sözleşme

Evler daima topraklanır, böylece bir yıldırım çarptığında toprağa aktarılır. Hükümetin politikası aynı kalırsa, iklimin tetiklediği kasırga ve sel vakaları geldiğinde böyle bir koruma olmayacak. O halde toplumun tümünü topraklamalıyız.

Tadil etmekten daha verimli olduğundan bazı yerlerde ekolojik bir ev yapmak için köhne bir evi yıkanlar sübvanse ediliyor. Maalesef, parçalanmakta olan bir sosyal konutta yaşasak bile, toplum olarak böyle bir lüksümüz yok. Başlarında, herkesin kendisini hakim veya bakan var saymaması için, yurttaşların merkezi bir güce gerek olduğunu kabul ettiği bir ‘toplumsal sözleşme’ye dayanan ulus-devletin inşa edildiği iki yüzyıllık bir dönemin sonu yaklaşıyor. O zamanlar, gücün devlete aktarımı ‘modern zamanların büyük keşfi’ olarak tanımlanarak, temsili demokrasi biçiminde şekillendirildi.

Bir ulus-devlet, muhayyel bir topluluktur. Büyük bir dayanışma sağlanması için bir ülkedeki herkesin birbirini tanımasına gerek yoktur. Aslında, bir ülke, bir devletten daha fazlasıdır; bir millete tanınma ve korunma sağlar. Bu, ilerleme ideali ile sarmalanmıştır: Toplum, ekonomik genişlemeyi mali destekçi alarak sürekli ilerler.

Ucuz iş gücüne dayanan sanayileşme, toplumsal çatışmaya yol açtı ki bu da ekonominin, demokrasi ve refah devletinin kalkınmasının içine gömülü hale gelmesiyle sonuçlandı. İkinci Dünya Savaşının sonlarına doğru, örneğin Belçika’da 1944 Toplumsal Paktında (1) görüldüğü gibi, işverenlerin, sendikaların ve hükümetlerin; herkesin diliminin daha büyüyeceği anlamına gelen elbirliğiyle ‘pastayı büyütmek’ konusunda anlaştıkları kilit bir an vardı. Bu paktlar, ekonomik büyümeyi ve doğal kaynakların giderek artan kullanımını temel alıyordu. Bunun yanında, Avrupa Birliği, savaştaki ülkeler için ekonomik işbirliği yoluyla daha güçlü bir siyasi topluluk yaratmak amacıyla çözüm önermek üzere yaratılmıştı.

Çember şimdi tamamlandı, ama biz farklı bir bağlama vardık. İyimserliğin yerini tehditler aldı. İnsanlık, evinin yanıp kül oluşunu aldırış etmiyormuş gibi seyrederken, iklim altüst oluyor. Neoliberal küreselleşme, ekonominin toplumsal yapıdan ayrıştırılıp soyutlanmasına ve refah devletinin çökmesine yol açtı. Bu da, demokrasi modelimizin artık çözüm üretemeyeceğini ifade ediyor. Bozulma daha da kötüleşiyor: Ülkeler hala ‘muhayyel topluluklar’ mı? Trump’ın devletleri ve May’in krallığı ne kadar birleşik? Nesiller arasındaki, yoksullar ile süper-zenginler arasındaki, kentsel ile kırsal arasındaki büyük farklardan ne haber? Aşırı-sağ partilerin başarısı, sorunun, bazı yurttaşların hoşnutsuzluğundan daha büyük olduğunu ortaya koyuyor ve tanımanın ve kimliğin öneminin yansımalarına götürüyor. Sarı yelekliler protestolarının patlak vermesi, sosyal talepler yanında ilgi ve saygı için de bir çığlık niteliğinde.

Sırada ‘Arendtvari’ bir devrim var

Ghent (Belçika) şehrinden saygıdeğer yazar Pierroo Roobjee yakınlarda DS Dergisine verdiği bir röportajda şunları söyledi: “Her şeyin sonuna gelinmiş gibi görünüyor”. Her ne kadar demokratik evimizi bir yenisini yapma umuduyla yıkmak olmasa da, yeni bir başlangıç yapma zamanı. Sırada bir devrim var, ancak bu, filozof Hannah Arendt’in tanımladığı gibi yeni toplumsal ilişkileri içinde barındıran özgürlüğü yeniden kurma devrimi.

Böyle bir toplumsal sözleşmenin çerçevesini iki düzeyde inceleyelim. İlk düzey, üç temel varsayımla ilgili. Varsayımların ilki, ‘insanlığın doğal dünya ile ilişkisi vardır’. Modern insanoğlu, kendisini doğanın efendisi ve sahibi görüyor; bunun sonucunda da şimdi biyoçeşitlilik her bölgede azalıyor ve ekosistemler küresel olarak çöküyor. Doğanın, demokrasi içindeki konumuna dair bir tartışma başlatmanın zamanı gelmedi mi? Peki ya doğanın hakları?

İkinci varsayım, toplumun örgütlenmesi ile ilgili. Ulus-devlet ortaya çıktığında, kamu hizmetlerinin pazarın hemen yakınında kurulmasının önemli bir örgütlenme ilkesi oluşuna yatırım yapıldı.  Bunun kayıtsız şartsız bir başarı olduğu kanıtlanmadı: İktisatçı Nicolas Stern iklim değişikliğini ‘Dünyanın gördüğü en büyük piyasa aksaklığı olarak tanımlıyor. Bununla birlikte, hükümet politikasına bel bağlamak da yeterli değil. Örgütlenmenin üçüncü ve görünen o ki dikkate alınmamış bir yöntemi müşterekler yaklaşımı, yurttaşların kendilerini ve herkese ait olanı –hava, deniz, vb- örgütlemesi, ama kimsenin idarecilik yapmamasıdır. Müşterekler, yeni sözleşmede kritik bir rol oynayabilir mi?

Üçüncüsü, modernleşmeden beri sürekli artan üretim ve tüketimin iyi bir şey olduğu sorgusuz sualsiz kabul edildi. Bunun, bir yandan yeryüzünün zenginliklerini tüketirken, diğer yandan yoksullaşmaya yol açacağı uç bir düşünceydi. Peki insanların, büyümeye ihtiyaç duymayacak bir ekonomiyi başarmalarını sağlayacak bir gelecek yaratmaya ne dersiniz?

İkinci düzeyde, bu soruların yanıtları, aşağıda çeşitli alanlarda gösterildiği gibi, toplumun yeniden örgütlenmesine götürecek farklı bir toplumsal sözleşmenin çerçevesini çizecek.

Temsili demokrasiden diyalog demokrasisine

Temsili demokrasi, kendi sınırlarına dayandı düşüncesi giderek zemin kazanıyor; ikinci Brexit referandumu için Timoty Ash’in ortaya attığı argümanda olduğu gibi; “daha geniş bir sürecin parçası olabilir- belki de yurttaşlar kongresinin” (2). Esas itibariyle, bu uzatılmış bir siyasi diyalog süreci. Bu, Belçika’da 2010-2011 yılları arasında resmi bir hükümetin olmadığı dönemdeki bir demokratik yenilik pratiği olan yurttaşların inisiyatifi G1000 ile ilişkilendirilebilir (3). Sorunun tamamen toplumun bir türlü çare bulamadığı iktidar sorunu ile ilgili olduğunu fark ettiğimizden, bugün artık yapılacak iş daha kapsamlı. Siyasetin, bir toplum oluşturma potansiyelini yeniden keşfetmek ve farklılıkları bağdaştırmak, olabildiğince çok yurttaşı kapsayan bir dizi deneyimi gerektirir. Şayet farklı arka planlara sahip insanlar sorunları tartışırlarsa, en azından aynı gerçeği konuşurken birbirlerinin perspektifini anlayacaklardır. Çünkü Arendt’in yazdığı gibi, eğer insanlar, Dünya hakkında çoğulcu bir biçimde ve her bir katılımcının olaya nasıl baktığı noktasında konuşmayı isterse, bir “ortak ilgi”, bir “ara nokta” gibi bir kamusal alan ortaya çıkar. Basitçe ifade etmek gerekirse, pek çok büyük projenin, ortak bir gayeye bağlanmak istediklerini fark eden insanlarla bir mutfak masasında doğması tesadüf değildir. Böyle bir ortak platform şimdi Merkel ve Doğu Almanya arasında olduğu kadar Macron ve Fransa kırsalı arasında da yok.

Toplumsal adalet

Yeni bir toplumsal sözleşme, eğer eşitlik ve adalete dayandırılırsa destek kazanacak. Tepe yöneticilerin sekiz günde ortalama bir işçinin bir yılda aldığını kazanması, bir toplumda birlikte yaşamak açısından çok az şey vaat ediyor. Böyle bir gerçeklik, iklim fırtınalarına alternatif olabilecek toplumsal protesto sarmalları gösterecektir. Büyüme koşuluyla pastayı bölüşmeyi seçen 19. ve 20’nci yüzyıl ilerleme modelinin, gezegenin sınırları dahilinde mevcut olanların dağıtılmasını öneren 21’inci yüzyılın denge modeline dönüştürülmesine ihtiyaç var. Ve hiç şüphesiz ki, dijitalleşme devrinde, dışlananlara yönelik farklı bir refahın yeniden dağılımı modeline ihtiyacımız var. Haftalık çalışma süresinin kısaltılması ve temel gelir gibi yeni sistemin yapı taşları, yoğun tartışmaları ve deneme olanaklarını hak ediyor.

Cesur mali politikalar

Sık sık dile getirilen bir argüman, sürdürülebilirliğe geçiş çok maliyetli olacağı ve en basit haliyle bunun için para olmaması. Bu argüman, şayet mali dünyada özel bankalar kilit oyuncularsa ve öyle kalacaklarsa anlamlı olabilir. Mali ekonomik krizin çözümüyle bunun manasızlığı aşikar hale geldi. Bankalar batmasın diye devletler aşırı borçlu hale geldiler ve Belçika gibi küçük bir ülkenin etiket fiyatı 100 milyar Euro oldu. Avrupa bu duruma nasıl eğiliyor? Üye ülkeleri, sosyal yardımları kısacakları, kemer sıkma politikası deli gömleğini giymeye zorlayarak. Aynı zamanda Avrupa Merkez Bankası, özel bankalara sürdürülebilir projelere yatırım yapma zorunluluğu getirmeden (büyük ölçekli varlık alımları olarak da bilinen nicel gevşeme, ‘quantitative easing’, veya QE olarak) anormal miktarda para sağladı. Neyse ki, QE metodu, yeni sosyo-ekolojik sözleşmeye uygulanabilir: ‘Yeşil QE’deki aşırı miktardaki paralar sosyo-ekolojik dönüşüm projelerine yatırılabilir. Bankaları kurtardıktan sonra, gezegenin kurtarılmasına ne dersiniz?

Hakkaniyetli bir vergi sistemi

Performansının çok büyük ölçüde iyileştirilmesine ihtiyaç olan diğer bir alan daha var: Vergi sistemi şu anda olumlu bulduğumuz biçimde (istihdamdaki) vergileri azaltmakta ve sakınılması gerektiği halde çevrenin aşırı kullanımını gereken düzeyde vergilendirmemekte. Bütün bunların üstüne çok uluslu şirketler, hemen hemen hiç bir vergi ödemiyorlar. Çevresel kullanımlar için ağır vergiler koyacak ve istihdam yaratacak geleceğin vergi politikalarını oluşturmak için en uygun zaman. Sistemin yapılabilirliği, eko-temettülerden sıkı bir karbon vergisine yeni araçlara bağlı. Toplam olarak bu, bir yandan yurttaşların çabalarına destek verirken diğer yandan sürdürülebilir topluma geçişe yapılacak yatırımlar için önemli miktarda para sağlar. En basit şekliyle, örneğin, eko-temettülerin bir kısmı yurttaşlara dağıtılır. Böylece dizel daha pahalılanır; ama yurttaşlar ekolojik seçimler yapabilmelerini sağlayacak kaynaklara sahip olurlar. Eğer eko-temettülerin diğer kısmı da özel araçları gereksiz hale getirecek şekilde toplu taşımaya harcanırsa, yararı ikiye katlanır.

Doğanın hakları

Modernleşme her bir bireyin özgürleşmesini bir öncelik haline getirdi ve bunda da haklıydı. Bu durum, temsili demokrasi, her bir yurttaşın seçme hakkının olması ve anayasal özgürlükler olarak yansıdı. Bugün artık soru, doğanın temsiliyetini nasıl ekleyeceğimiz. Bunun çeşitli yolları var. Sosyoloji uzmanı Bruno Latour, öğrencileri için hayvanların, bitkilerin ve nehirlerin haklarını savunmaları gereken bir dizi iklim konferansı simüle etti. Senatoyu neden Gezegenin İlk Meclisi (First House of the Planet) haline dönüştürmeyelim? Doğanın haklarının verilmesine yönelik küresel olarak açık bir eğilim ortaya çıkmakta. Ekvador, yerli toplulukların ve ekosistemin haklarını anayasasına dahil ederken; Yeni Zelanda bir nehre tüzel bir kişilik verdi. Bu tartışma Avrupa’da ne zaman başlayacak?

Evi topraklamak

Evler daima topraklanır, böylece bir yıldırım çarptığında toprağa aktarılır. Hükümetin politikası aynı kalırsa, iklimin tetiklediği kasırga ve sel vakaları geldiğinde böyle bir koruma olmayacak. O halde toplumun tümünü topraklamalıyız. Yeryüzünü insan faaliyetlerinin bir arka planı olarak görerek ihmal etmek, artık altından kalkılamayacak hale geliyor. Avustralya’da 50°C dereceye çıkan sıcaklarla normal bir hayat yaşamak mümkün değil. (Bruno) Latour ayrıca yeryüzüne bağlantımızın giderek artan önemini vurguluyor. Bu, yani kimlik politikalarını insanların topraklarını korumalarına bağlamak geleneksel olarak sağ bir temaydı. Ancak, meskun çevreye karşı mücadelelerini sadece doğanın değil, aynı zamanda bir kişinin köklerinin bulunduğu ülkesinin korunması olarak tanımlayarak; Sağ’ın heimat (anayurt) kavramını tekeline almasına izin vermeyen Almanya’daki Bavyeralı Yeşillerin gösterdiği gibi farklı bir yaklaşım mümkün. Bu, homojen bir ‘kan ve toprak’ söylemi değil, daha çok yerel farklılıklara adil davranan net bir yaklaşım.

Bugüne dönersek

Toplumsal sözleşme kavramı, çocukları evlerde ve dershanelerde toplumsallaşan her bir yeni nesil tarafından zımnen kabul edildiğini var sayar. Öğrencilerin bugünkü iklim yürüyüşleri, her ne kadar egemen toplumsal söylemleri sorgulasalar da, sadece mevcut toplumsal sözleşmenin reddi olarak kabul edilemez. İklim gençlerinin mesajı basit olarak şöyle: “siyasetçiler, işinizi yapmıyorsunuz”. Toplumsal sözleşmenin karşı taraf, yani devlet, siyasi hükümet tarafından ihlal edildiğini beyan ediyorlar. Cin tamamen şişeden çıkmışken, şu an, bu umutlu neslin siyasi bilincinde geri dönüşsüzlük için olumlu bir nokta, -ekolojik girdabı engelleme şansımızı yoluna sokabilecek bir toplumsal tepe noktası- haline gelebilir.

1- Toplumsal Birliğe Dair Taslak Mutabakat (Draft Accord on Social Unity) olarak da bilinen Toplumsal Pakt, Alman işgali altındaki Belçika’da Nisan 1944 yılında sonuçlandırılan gayrı resmi bir siyasi antlaşma idi. Savaş sonrası uygulanacak, refahın yaygınlaşması ve toplu sözleşme de dahil çeşitli sosyal reformlar üzerinde anlaşıldı.

2- Timothy Ash, De Standaard, 12/1.

3- 2007-2011 Belçika siyasi krizinin ortasında, Haziran 2010 federal seçimleri, Hollandaca konuşan ayrılıkçı ve muhafazakar Flamanlar’ın kurduğu Yeni Flaman İttifakı’nın ve Fransızca konuşulan Wallonia’nın birlik yanlısı Sosyalist Partisi’nin seçim zaferini gördü. Bunu izleyen hükümet kurma süreci, bir rekor kırarak toplam 541 gün sürdü. 

Makalenin İngilizce Orijinali

Yazar: Dirk Holemans (Green European Journal) 

Yeşil Gazete için çeviren: Sema Alpan Atamer

 

 

Siyasi bir özne olarak YSK, rejim müteahhitliğine soyunurken (1/3) – Orhan Esen

‘6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir.’

Kurul, hukuk bir yana temel mantık ve izan sınırlarını zorlayan bir “ikinci tur” kararı aldı. Aynı zarfa atılmış dört pusuladan birini geçersiz sayan hüküm “beyin yakıyor”, garabetini muhakeme edebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Kurulun bizzat kendisi dahil, hiç kimsenin kararı savunmaya yeltendiği de yok zaten. Kararın “siyasi bir zaruretten doğduğu” ve meseleyi siyasete havale etmenin makul olduğu konusunda toplumsal anlaşma hızla hasıl oldu, konu mizaha havale edildi. Hukuki tartışma bir yerlerde sürecektir, ama genel ilgi alanının dışına çıktı bile. Şimdi herkes meşrebince işine bakıyor: Kozlar 23 Haziran’da siyaset meydanında paylaşılacak.

Kararın demokrasi adına toplumun elinde kalmış son enstrümanı tarumar ettiği yorumları yaygın ve haklı, ancak yetersiz: 16 Nisan 2017 anayasa uyarlaması ile Türkiye tipi ‘başkansı rejim’ yerleştirilirken hukuk devletinin alamet-i farikası olan olan güçler ayrılığı yerle yeksan edilmiş, denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmıştı. 16 Nisan referandumunda bunu belli belirsiz bir çoğunlukla evetleyen seçmenin tercihi şu şekilde okunabilir: Eğer seçtimse bir bildiğim vardır, seçtiğime güvenirim. İcraati her gün kurcalamaya gerek yok, bıdı bıdı uğraşacak kafam ve donanımım zaten yok, ama beğenmezsem de değiştiririm. Seçimli diktatörlük bana uyar; diktatörümü seçme hakkım baki kalmak kaydı ile.

Türkiyeli seçmen çoğunluğunun seçilmişlerin icraatini takip ve denetim anlamında siyasete katılımda çok titiz olduğu iddia edilemez, ancak seçme hakkı ve buna bağlı seçim güvenliği gibi konularda hassas olduğu teslim edilmeli. Oy hakkını ciddiye alır, seçimlere katılım oranlarının yüksekliği  işe yarar bir göstergedir. Bunu açıklayacak faktörün, fiili yaptırımı olmayan ve çoğu yurttaşın haberdar dahi olmadığı oy verme zorunluluğundan çok, seçimlerin diğer nitelikli izleme ve katılım mekanizmalarını ikame etmesi olduğu savlanabilir. Gelişmiş demokrasilerde seçim katılım oranları Türkiye’ye kıyasla hayli düşük olabilir: (Oralarda) Temsili iktidar konumlarını kimin işgal ettiğinden bağımsız olarak aktivizm ve sivil toplum pratikleri, gündelik icraate yönelik denetimi ve katılımı mümkün kılan siyasal mekanizmalar olarak güçlü ve etkindir.

Oy’un meşruiyeti

6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir. 27 Mayıs, 12 mart, 12 Eylül darbeleri ve 27 Şubat “postmodern darbesi”, kendilerince telakki ettikleri anlık zaruretler nedeniyle fiilen seçilmiş iktidarları sonlandırmışlar, ancak hiçbiri son YSK kararında olduğu gibi genel oy ilkesini bizzat karşısına almamış, bizatihi oy vermenin mesruiyetini sorgulatmamıştı. Bunun sağ politikanın oy çoğunlukçuluğuna dayanan klasik meşruiyet zemininin de altını oyduğunu bu noktada kaydedip geçelim.

31 Mart yerel seçimlerinin YSK eliyle iptali, sened-i ittifaktan bu yana 200 yıllık anayasal tarihte benzersiz bir kırılma noktası teşkil etti. 200 yıllık süreç içinde oluşmuş önemli bir siyasal teamül olarak “oy verme”ye toplumun atfettiği özel önemden ötürü, nitelik itibari ile Hrant Dink cinayeti sonrasına benzer bir tepkiye yolaçtı: Dibe vurmuş demokratik siyasal düzenin olası U-dönüş noktasını açığa çıkardı. Toplum, an itibarıyla vurduğu dipte “neşesini bozmadan” direncini örgütlüyor. Bunda İmamoğlu’nun ‘sinirleri alınmış’ gibi duran kişisel özelliklerinin payı var. Bizzat bu durum, siyasi kültürün gelişmesi açısından başlı başına kaydadeğer bir olgu, ancak bu yazının kastını aşıyor.

Tek irade ?

Kararın kendisi tartışıldı, tartışılacak. Bu yazının amacı, arkasındaki tarihsel rasyoneli anlamak. Çıkış noktamız üzerinde konsensüs olan iki basit varsayım: Karar siyasidir ve ardında sufle vardır. Öyle ise hangi siyaset, hangi sufle? Bunun yanıtının ilk ağızda görünenden biraz daha komplike olduğunu düşündürecek nedenler var.

Yaygın yorumların adresi tek adamlık müessesesi. Bunun sonucu olarak 23 haziran, Türkiye tipi başkansılık ya da Bonapartizmin kalıcı yerleştirilmesinden önceki son çıkış imkanı olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede, haklı olarak “ikinci tur seçim”in “İstanbul’a bir belediye başkanı seçmek”ten çok, bir plebisit anlamı kazandığı vurgusu yapılıyor. Bu kuşkusuz bir plebisit, ancak neyin oylanıyor olduğuna, plebisitin orta ve uzun vadede hangi anlam ve imkanları barındırdığına yönelik ikinci bir bakış da anlamlı.

YSK kararının arkasındaki saikin “Başkansı rejiminin yerleştirilmesi” olduğu vurgusu, zorunlu olarak şu senaryoyu varsayıyor: YSK’ya sufle tek irade’den gitmiştir ve o irade 23 Haziran’ı her ne pahasına olursa olsun kaybetmeyecektir. Oysa mevcut siyasal eğilim “normal koşullarda” İmamoğlu’nun daha net bir sonuçla kazanma ihtimalinin yüksekliğine işaret ediyor. İkinci tur, çantada keklik değil. Bu mantıksal çelişki ancak “ikinci bir 2015” varsayımı ile çözülüyor. 7 Haziran / 1 Kasım 2015 arası benzer felaket senaryolarının olası her versiyonu dolaşıma girdi bile.

Endişeli sekülerlerin standart ezberi seçim hileleri. Sosyal medya seçim öncesinde toplu seçmen listesi hileleri bekliyor. Polisin kimin ne olduğunu, ne oy verdiğini bildiği ve buna uygun olarak topluca listeden düşürmeler yaşanacağı, aynı zamanda yeni seçmenler icat edilip listeye kaydedileceği düşünülüyor. Buna paralel sandık başı ve sayım manipülasyonlarına dair envai çeşit senaryo dillendiriliyor. “Hakiki hikayeler” dolaşımda; bunların bir yıldırma/ moral bozma taktiği olarak aktroller tarafından bilinçli dolaşıma sokulduğu, itibar edilmemesi gerektiği bilgisi de revaçta. CHP listelere, sandıklara ve sonrasına hakimiz mesajını bolca geçiyor. Bu alan gerçek bir realite bulanması.

Ulusalcı kanat, YSK kararı ile aynı güne denk getirilen ve “adeta bekliyor oldukları” yeni İmralı açılımı üzerinden “HDP seçmeninin ihanet edeceği” temasını ikiletmeden ve en yüksek perdeden dolaşıma soktu. Bu temanın alıcısı her zaman bol, ilgili kesim için bir tür iman tazeleme alıştırması işlevi görüyor. HDP’den gelen ısrarlı “31 mart stratejisine bağlıyız, değiştirmek için bir neden yok” açıklamalarının bu çevrede hükmü yok mertebesinde, genel CHP’li seçmenden çok HDP-CHP arasında kalmış dar bir kesime cılız bir şekilde ulaşabiliyor ancak. Ama sonuçta durumu HDP seçmeninin fiili tavrı belirleyeceğine göre çok ciddiye de alınmayabilir.

İmralı teorisi

Daha ciddi yorumcular İmralı etkisi  teorisine kulak asmıyor, ancak HDP ile CHP seçmeninin birbirlerine yabancılaşmasını sağlayacak, HDP’lileri sandığa gitmekten net alıkoyacak bir tavşanın şapkadan çıkartılması ihtimalini gündemde tutuyorlar.

Şu soru sorulmalı: Gerek CHP’nin gerekse HDP’nin 2015’e benzer bir seçim sonucu verecek  tavşanın şapkadan çıkmasını her an beklediği, buna fikren hazırlıklı ve idmanlı olduğu bir noktada, bu mantıkta bir ‘tezgah’a girişilse bile bunun Türkiye çapında değil, 16 milyonun üst üste yığıldığı bir metropolde seçim aritmetiğini değiştirecek bir blok seçmen kaymasına yol açması gerçekten muhtemel mi  Gerek CHP gerekse HDP’nin -malum ve burada konu dışı zaaflarına rağmen- 31 mart sürecini iyi yönettikleri ve aynı aklın 23 Haziran’a giden süreçte de görev başında bulunacağını hesaba katalım: Şapkadan hangi sevimsiz tavşan çıkarsa çıksın kalan beş haftada şu anki pozisyonlarını ya da seçmen kontrolünü kaybedeceklerini düşünmek için neden yok.

İlk turda gitmeyenleri mobilize etmeye gelince, AKP’nin “oyumuzu çaldılar” kampanyasının kuşkusuz alıcısı var, ama ağırlıkla oy vermeye gitmeyen ekonomi mağduru esnafa ve iş insanlarına öncelikle hitap edecek bir argüman olduğu su götürür.

Bu sorunun yanına bir gözlem ve izlenim demeti bırakalım: Gerek seçim ile mazbata, gerekse mazbata ile YSK kararı arasındaki süreçte RTE bu konuda belirgin bir ağırlık koymadı, niyet belli etmedi. Kamuoyuna parti içinde görüş ayrılığı olduğu yönünde kulis haberleri sızdı, yalanlanmadı. RTE görüş belirttiği durumlarda her türlü senaryoya açık, parti içi kanatlararası dengeleri gözeten bir noktada durdu. Tek bir senaryoya angaje olmuş görüntüsü vermedi. Bizzat belediye başkan adayı olan Binali Yıldırım seçim gecesi kerhen verdiği anlaşılan ‘kazandık’ mesajından sonra hatırı sayılır bir süre Muharrem İnce’leşerek yeraltına indi. Erdoğan gibi kendisinin ve partinin de yenilgiyi beklemediği ve bir B planının olmadığı aşikar oldu. Kaybetmesi göze alınmış bir ikinci tur kararının, öncelikle aradaki kayyım döneminde olası bir 23 Haziran belge temizliği hazırlığı için gerekli olduğu kuşkuları dile geldi.

Karara en çok angaje duranlar, AKP içindeki İstanbul rantı çevresi dışında, RTE ile arasını soğutmakta olan Bahçeli oldu. AKP içinden türeyen muhalifler eskiden davaya zarar vermemek adına görece suskun ve pasif kalırken, ilk kez sert muhalefetin de ötesinde AKP’nin karşısında konumlanan adaydan yana seçim tercihi bildirmeye başladılar. YSK, her iki karar için de kendine epey zaman bırakmakla yetinmedi, bizzat kararın kendisini de 4 asli üyenin çekilmesiyle ve yedekler marifetiyle ancak alabildi. Kurul, kararını kamuoyu önüne çıkarak savunma ihtiyacı dahi hissetmedi. Yazılı gerekçe uzun süre açıklanmadı.

Olgular demeti, çeşitçe zenginleştirilebilir. İşaret ettiği ise kabaca şöyle bir şey: Kararın arkasında tek aktörün iradesine bağlı, önceden tasarlanmış bir stratejiden başka bir şey olmadığı iddiası sağlam değil. Farklı iradelerin kesiştiği ve perde arkasında müzakere ya da basitçe pazarlık edildiği daha kompleks bir süreç hayal etmek lazım. Birden fazla kervan düzüldü, yola çıktı. Yolları seçimiptalhan’da kesişti. Her bir kervanın varmayı umduğu birer nihai menzil var, ancak yola bir kez çıkıldıktan sonra yük, mürettebat ve güzergah biraz da içgüdüsel, karine ile belirlenecek, koşullara uyarlanacak gibi duruyor. Kervanlar bu kez kelimenin hakkını tam vererek “yolda” düzülüyor. Toplum, Erdoğan’ın bu tür yol maceraları ile beslenmekten hoşlandığını öğrenmişti zaten.

İstanbul’un Erdoğan ve çevresi için ekonomik, siyasal ve sembolik önemi ve bu anlamda vazgeçilmezliği motifi, bu tarihsel anda kesişen iradelerden ya da yola düzülen kervanlardan yalnızca birini açıklar. Çıkan karar öncelikle bu iradeye işaret ediyor olsa da, aynı karar başka iradeler açısından da kabul edilemez değil, hatta belli senaryolar çerçevesinde bir fırsat olarak değerlendirilmesi muhtemel. Giderek, tekrar senaryosunun asli sahibinin Erdoğan olmadığı da savunulabilir.

2019 baharındaki “ikinci tur” kararının, 2015 modeli bir ‘ya herru ya merru’dan başka bir duruma işaret ettiğini düşünmek ve bu çerçevede farklı iradelerin de kendileri açısından kabul edilebilir, ancak farklı olası senaryo varsayımları ile gündeme ağırlık koyduğunu düşünmek mümkün.

Pratikte her türlü bel altı vuruşa hayli açık bir mobilizasyon yarışı yaşanacak. Asıl kavga,  geçmiş seçimler ortalamasına göre hayli yüksek olan ilk turda sandığa gitmemiş bezgin ve kırgın seçmen üzerinden olacak. İlk turda sandığa gitmemiş seçmenini mobilize edebilecek, karşı tarafın bezgin ya da kırgın seçmenini ise pasif tutmayı becerebilecek taraf kazanacak. Kamuoyu araştırmaları İmamoğlu’ndan Yıldırım’a tercih değiştirecek seçmen tespit edemiyor, tersi ise vaki.

Kısaca, Erdoğan ikinci raunda bir sıfır geriden geliyor, ancak böyle zor ev ödevlerine bayıldığını, bu tür mücadelelerden beslendiğini biliyoruz. Yenilmiş pehlivana bir daha güreşsin diye er meydanı tahsis edilirken, bizzat o alanı açanların bir bölümü tarafından farklı senaryo ihtimalleri hesaba katılmış, hatta arzulanmış olabilir mi? Bu senaryo, basitçe, “normal koşullarda görünen her ne ise o” olabilir mi? İmamoğlu’nun bu kez çok net ve hiçbir olası sandık ve sayım manipülasyonu tarafından engellenemeyecek şekilde kazanması? (Devam edecek) 

Yeşil Gazete

(Bu yazı Birikim Dergisi‘nde de yayımlanmıştır)