Ana Sayfa Blog Sayfa 2372

İstanbul’un kurtuluşu ‘Yeşil Yeni Düzen’de – Melis Alphan

C40 Dünya Belediye Başkanları Zirvesi’nde iklim krizinin etkilerinin bizim kentlerimizde de yaşandığını belirten Ekrem İmamoğlu’nun ‘Yeşil Yeni Düzen’in inşası için çalışmasını diliyorum.

Dünyada yaşanan ekonomik, ekolojik ve sosyal krizlerle beraber, adaletsizlik, eşitsizlik, mutsuzluk ve kirlilik tahammül edilemez bir boyuta ulaşınca, mevcut ekonomik düzenin artık gezegene ve insanlığa hizmet etmediği iyice anlaşıldı. İklim krizi küresel gündemin başlıca konularından biri olmayı sürdürürken, şimdilerde herkesin dilindeki kavram ‘Küresel Yeşil Yeni Düzen’.

‘Yeşil Yeni Düzen’in küresel ölçekte üç temel amacı var. Dünya ekonomisinin yeniden canlanmasına ve toplumun kırılgan kesimlerinin korunmasına katkı sağlamak; ekonomiyi sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme modeline göre şekillendirmek ve ekonomilerin karbon bağımlılığını düşürüp ekosistemlerdeki bozulmayı yavaşlatmak.

Yeşil Yeni Düzen’in gelir adaletini güçlendireceği ve çevreye verilen zararı tersine döndürebileceği iddia ediliyor.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı tarafından yayınlanan 2019 Ticaret ve Kalkınma Raporu’nda, küresel ekonominin karbonsuz hale getirilmesi için kamu sektörü öncülüğünde başta ulaşım, enerji ve gıda sistemlerinde olmak üzere, ciddi bir yatırım artışı gerektiği belirtiliyor. Burada hedefi belli sübvansiyonlara, vergi teşviklerine, kredi ve garantilerin yanı sıra, araştırma ve teknoloji adaptasyonunu içeren etkili sanayi politikalarına ihtiyaç var. Bu politikalar için yeni kuşak ticaret ve yatırım anlaşmalarında, fikri mülkiyet hakkı ve lisans yasalarında değişiklikler gerektiği ifade edilen raporda, kalkınmakta olan ülkelerin karbon ekonomisinden hızla kurtulmaları için daha özel önlemler ve finansal desteğe ihtiyaç duyacakları belirtiliyor. Yeşil yatırımlarda sadece yüzde 2’lik bir artışın (1,7 trilyon dolarlık yatırım) bile, 170 milyonluk bir istihdam yaratacağı belirtiliyor.

Belediye başkanlarından ‘Yeşil Yeni Düzen’e destek çağrısı

Geçtiğimiz hafta Kopenhag’da düzenlenen C40 Dünya Belediye Başkanları Zirvesi‘nde 94 kentin belediye başkanı bir araya gelerek, gezegenin iklim acil durumu uyarısının ardından ‘Küresel Yeşil Yeni Düzen’i desteklediklerini açıkladılar. Bu çağrı, fosil yakıt endüstrisinin çıkarlarını temsil eden, çok güçlü, bilim inkarcısı hükümetlerin oluşturduğu bir azınlığın hükümetlerarası iklim eylemlerini engellemesine yanıt niteliğindeydi.

Lizbon, Austin ve Venedik’in de dahil olmasıyla 30 kentin karbon emisyonlarının düşüşe geçtiğine dair açıklamayla başlayan zirvede, ‘Küresel Yeni Yeşil Düzen’e destek çağrısı yapan belediye başkanları, ulusal liderleri de vakit kaybetmeden iklim krizine müdahale etmeye davet ettiler. Kentlerin iklim eylemi konusunda merkezi bir role sahip olduğu düşünüldüğünde, bu açıklamalar küresel iklim krizinin önlenmesinde büyük önem taşıyor.

C40 Dünya Belediye Başkanları Zirvesi’nde kentler, Küresel Yeşil Yeni Düzen aracılığıyla küresel ısınmayı Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefinin altında tutmak için iklim krizinden en fazla sorumlu olan ulaşım, sanayi, binalar ve atık kaynaklı karbon emisyonlarını azaltarak çevreyi koruma, ekonomiyi güçlendirme ve daha adil bir gelecek inşa etme konusundaki taahhütlerini yenilediler. Yani emisyonlarını 2030’a kadar da yarıya azaltmaya söz verdiler. Bu taahhüt aynı zamanda, yüksek karbonlu sektörlerde çalışanlar adına adil bir dönüşüm sağlanması ve iklim krizinden orantısız şekilde etkilenen en yoksul topluluklar adına uzun süredir devam eden çevresel adaletsizliklerin düzeltilmesi için tüm kentsel karar alma mekanizmalarının merkezine kapsayıcı iklim eyleminin dahil edilmesi de kapsıyor. Kentler, küresel kaynakları fosil yakıtlardan acil, kökten ve geri dönüşü olmayan şekilde uzaklaştırarak, yeşil ve adil bir ekolojik medeniyet inşa etmeye söz verdiler. Ayrıca, siyasi liderleri, iş dünyasının liderlerini, sendikaları, yatırımcıları ve sivil toplumu küresel iklim acil durumunun tanınmasında ve bilime dayalı eylemler gerçekleştirmede işbirliğine davet ettiler.

Hükümetler büyük hayal kırıklığı

Geçtiğimiz ay New York’ta bir araya gelen dünya liderlerinin iklim krizini durdurmak için gereken yol planını çizemediğini belirten Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, “Zamana karşı yarışı kazanmak için Küresel Yeşil Yeni Düzen’den daha önemli bir araç yok. Tüm karar vericiler bunu gerçeğe dönüştürmek için sorumluluk almalı” dedi.

Londra‘da, yeşil ekonomiye yatırım yapma, binaları karbonsuzlaştırma ve düşük karbonlu ürünler sektöründe çalışan kişi sayısındaki yüzde 58’lik artışla birlikte yeşil istihdam yaratma yolunda öncülük ettiklerini söyleyen Belediye Başkanı Sadiq Khan, hükümetlerin iklim eylemsizliği karşısında hayal kırıklığı yaşadıklarını vurgulayarak tüm belediye başkanlarına Küresel Yeşil Yeni Düzen çağrısında bulundu. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, “Dünyada enerji verimliliği iyileştirmeleri talep eden ilk kentiz. 2050’ye kadar karbon nötr olmayı taahhüt ediyor ve emeklilik fonlarımızı fosil yakıt şirketlerinden çekiyoruz. New York, Yeşil Yeni Düzen’in gerçek olabileceğini kanıtlayacağımız kenttir” dedi. Atina’da iklim krizinin aşırı sıcak dalgalarının hissedildiğini, enerji güvencesizliğinden etkilenenlerin sayısının arttığını söyleyen Atina Belediye Başkanı Kostas Bakoyannis, Atina’nın Yeşil Yeni Düzen’inin en belirgin özelliğinin kapsayıcılık olacağını ifade etti.

Zirveye katılan İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise iklim krizinin yarattığı travmayı ülkemiz şehirlerinde de yaşadığımızı vurgulayarak, yerel yönetimlerin bu soruna daha fazla müdahil olması gerektiğini söyledi: “Sorumluluğumuz Türkiye’nin tamamınadır. Bu nedenle gerektiğinde inisiyatif alarak gelecek nesiller için kentimizin sürdürülebilirliğini sağlamak, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine ve afetlere karşı kentimizin geleceğini korumak zorundayız.”

Küresel Yeşil Düzen, sadece karbon emisyonlarını azaltmaktan ibaret değil. Bu düzen, adil ve sürdürülebilir bir dünya için çalışmak anlamına da geliyor. Kentlerin bu vizyonu hayata geçirmekte rolü çok büyük. Zirvede, yerelde ‘katılımcı ve demokratik’ yönetimin öneminin altını çizen İmamoğlu’nun İstanbul’da Yeşil Yeni Düzen’in inşası için irade göstermesini, sözlerinin lafta kalmamasını diliyorum.

(Artı Gerçek’den alınmıştır.)

Son 60 yılın en güçlü tayfunu Japonya’yı yıktı geçti

Hafta sonu Japonya’yı vuran Hagibis Tayfunu, adayı arkasında büyük bir yıkım bırakarak terk etti. Fukuşima Nükleer Santrali’nde ise sızıntı uyarısı verildi.

Hafta sonu Japonya’yı vuran Hagibis Tayfunu, adayı adeta yıktı geçti.  Haber ajanslarının bildirdiğine göre, en az 37 kişi öldü, 175 kişi yaralandı, 20 kişi hakkında ise kayıp ilanı verildi. Yetkililer, 376 bin evin elektriksiz, 14 bin evin ise susuz kaldığını bildirdi. Bir milyona yakın kişi yaşadığı yerden tahliye edildi.

60 yılın en güçlü tayfunu

Japonya’da Tokyo ve çevre yerleşim yerlerini hedef alan ve “hız” anlamına gelen Hagibis Tayfunu 60 yıl içinde bölgede görülen en güçlü tayfun.  Japonya’nın ana adası Honshu’yu etkileyen rüzgâr, 225km/saat hıza ulaştı; 12 metreye ulaşan dalgalara sebep oldu.

Alarm seviyesi beş

Yetkililer, Cumartesi başlayan afet öncesi, Shizuoka, Tokyo, Gunma ve Wakayama‘da 262 binden fazla kişiye yönelik tahliye emri yayınlamıştı. 12 farklı eyalette toplam 5,6 milyon kişi için ise, olası risklere dönük tahliye tavsiyesinde bulunulmuştu. Yaşanacak tayfunun 1958 yılında yaşanan ve 1200 kişinin ölümüne sebep olan İda tayfunuyla kıyaslandığı uyarılarda, alarm seviyesi en yüksek seviye olan beşe çıkarıldı. Ülke düzeyindeki acil durum uyarısı Pazar günü sonlandırıldı.

Ordu arama kurtarma çalışmasında

Tayfun sebebiyle birçok nehir yatağı çöktü, uçuşlar iptal edildi ve birçok yerleşim yeri ağır hasar aldı. 110 bin kişi tayfun sonrasında çalışma başlatırken, ülkenin savunma gücü olan SDF‘ye (Öz Savunma Kuvvetleri) mensup 17 bin personel de arama kurtarma çalışmalarına dahil oldu.

Fukuşima Nükleer Santrali’nde sızıntı alarmı

2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında çatlayan Fukuşima Nükleer Santrali‘nin Hagibis Tayfunu’ndan sonra düzensiz okumalar verdiği rapor edildi. TEPCO (Tokyo Electric Power Company) şirketi sözcüsü Emi Iwasa tarafından yapılan açıklamada tayfunun nükleer santralde 11 sızıntı alarmı verdiği belirtildi.

Açıklamada sızıntılardan sekizinin yağmur sebebiyle tetiklendiği, geri kalanlarının sebebi için araştırmanın sürdürüldüğü; şu ana kadar denize karışan herhangi radyoaktif bir madde olmadığı söylendi.

Sayıları da sıklığı da arttı

İklim uzmanları, küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin bu doğa olaylarının sayılarını ve sıklığını artırdığı uyarısında bulunuyor. Isınan deniz suyunun hızlı soğuyan havayla karşılaşmasıyla tayfun, kasırga ve hortumların daha sık oluştuğuna; gücü, etki alanları ve süresinin de uzadığına dikkat çeken uzmanlar, Türkiye’de de daha önce görülmemiş şekilde ısınan Karadeniz, Akdeniz ve hatta Marmara‘da görülen hortumlar, deniz suyu sıcaklıklarına bağlı olarak değişen yağış rejimi yüzünden yaşanan büyük sel ve heyelan felaketlerine dikkat çekiyor. Bu felaketlerin önüne geçmenin yolu ise, iklim krizinin en önemli nedeni olan fosil yakıta bağlı enerji elde etme politikasının terk edilmesi.

Plastik adası’na bariyer ‘yüzer ekosistemi’ yok edebilir

Pasifik Okyanusu’nda büyük bir alana yayılan plastik atık yığınının olduğu bölgeye bırakılan 600 metrelik bariyer, tonlarca atık topladı. Ancak ‘başarı’ olarak gösterilen projeyle ilgili uzmanlar endişeli.

Pasifik Okyanusu‘ndaki devasa plastik atık yığınının, bölgeye bırakılan bariyerlerle ‘toplanması’ sanıldığı kadar masum olmayabilir. Uzmanlar toplananların sadece plastik değil, canlı yaşamlar olduğu, bunun da ekolojik dengeyi olumsuz etkileyebileceği uyarısı yapıyor.

Geçtiğimiz günlerde ingiliz Guardian menşeili bir haberde, Pasifik Okyanusu’nda Türkiye’nin üç katına yakın bir alana yayılan plastik yığınının olduğu bölgeye bırakılan 600 metrelik bariyerin, tonlarca atık topladığına yer verildi. Aralarında Yeşil Gazete’nin de bulunduğu pek çok mecranın alıntıladığı bu habere göre, bariyeri geliştiren Ocean Cleanup projesi sayesinde bir tonluk balık ağlarından kamyon lastiklerine ve mikro plastiklere kadar çok sayıda atık bertaraf edildi.

İlk bakışta ‘başarı’ gibi görünen projenin yaratıcısı Boyan Slat, bariyeri birkaç ayda bir ziyaret edecek bir geminin toplanan plastikleri geri dönüşüm için karaya çıkaracağını söylemişti. Slat, toplanan plastiklerin satışıyla projenin bir kaç yıl içinde kendini finanse edebilir duruma geleceğini, bu plastikleri kullanarak proje yapmak isteyen kişiler yoluyla özel bir pazarın oluşabileceğini de eklemişti.

Gündoğdu: Sonuçlarla boğuşmak yerine nedenleri ortadan kaldırmalı

Ancak Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü öğretim üyesi, Yeşil Gazete yazarı Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, söz konusu projenin bir ‘başarı’ olarak yansıtılmasını doğru bulmadığını  söylüyor.

Yedinci Kıta ya da Büyük Pasifik Çöp Yaması adıyla bilinen alanda başlatılan yüzer çöp meselesinin deniz bilimleri camiasında ciddi tartışmalara neden olduğunu belirten Gündoğdu, enerjiyi sonuçlarla boğuşmak yerine nedenlerini ortadan kaldırmak için harcamanın çok daha faydalı olacağını kaydediyor.

Gündoğdu, ‘yüzer çöpler’in oluşma sürecini şöyle anlatıyor: “Yüzer deniz çöpleri,karasal ortamdan, balıkçılık faaliyetlerinden, gemi taşımacılığından kaynaklı,  denizel ortama giren her türlü malzemeye verilen isim. Ağaçtan tutun da pet şişeye, poşetten balık ağına kadar herşeyi içeriyor. Bir noktadan denize girdikten sonra denizel akıntı sisteminden kaynaklı olarak çok uzak noktalara kadar taşınabiliyor. Birçoğu kıyıya tekrar vururken, bazıları yüzmeye devam ediyor, bazıları da deniz dibine çöküyor. Yüzmeye devam edenler ise bazı alanlarda, akıntı sistemlerinin oluşturduğu girdap bölgelerinde toplanabiliyor. Dünya okyanuslarında böyle bilinen beş  büyük girdap alanı var. Bunlardan biri de Pasifik’te. Buna 7. Kıta deniyor. Asıl bilinen adı da Büyük Pasifik Çöp Yaması.”

Bu tarz toplanma alanlarına çöplerin ulaşmasının uzun zaman alacağına dikkat çeken Gündoğdu, bu süre içinde de çöplerin çok sayıda canlı için rafting yapabilecekleri ya da tutunabilecekleri bir ortam oluşturduğunu belirtiyor: “Bu canlıların sayısı artarsa çöp ağırlaşır ve dibe çöker. Bazıları ise çökmeyebilir. Çökmeyenler yüzeye yakın akmaya devam ederler.” Ocean Cleanup projesi ile bu çöp yamasındaki yüzeye yakın olarak akan çöplerin toplanmasının hedeflendiğini anlatan Gündoğdu, çöplerle birlikte yüzen canlıların da bu esnada toplanmış olacağına dikkat çekerek şunları söylüyor:

“Nöston diye adlandırılan ve denizlerin yüzey tabakasında bulunan çok çeşitli canlılar grubu da bu temizleme esnasında tahrip edilecek. Üstelik okyanusların en verimli canlı grubu. Tüm tartışma burada kilitleniyor.  Sonuç üzerinde debelenmek olumsuz durumlar yaratıp kaş yaparken göz çıkarmaya neden olabiliyor. Halbuki bu sistemler daha nehirlerin denize yeni döküldükleri alanlarda uygulansa canlılığa vereceği zarar minimum olur.”

Helm: Sadece plastik adası değil, ekosistem

North Karolina Üniversitesi’nden denizanası biyolojisti Doç. Rebecca R. Helm de Gündoğdu ile aynı fikirde. Çok sayıda canlıya ev sahipliği yapan okyanusta yüzen ekosistemlere sadece ‘çöp’ muamelesi yapmanın doğru olmadığını kaydeden Helm, şöyle konuşuyor: “Plastik olduğunu düşündüğünüz şey, aslında çeşitli hayvan topluluklarını barındıran, yaşayan bir ada. Yüzer çöplerin oluşturduğu adanın altında, ona bağlı olarak yaşayan mavi denizanaları, mor salyangozlar, mavi deniz ejderhaları, anemonlar,  kopepodlar, renk değiştiren yengeçler, özel bakteri, hatta böcekler gibi yüzlerce türün oluşturduğu nöstron, okyanusun yüzeyinde yaşayan bütün bir ekosistem.” Helm, binlerce küçük canlının başaşağı bir mercan resifi görevi görebileceğini de vurguluyor.

Mavi deniz ejderi.

Pasifik’teki plastik adayı ‘cahilce’ temizlemeye çalışarak bu eşsiz ekosistemin tehlikeye atıldığı uyarısında bulunan Helm’in açıklamaları şöyle: “Tıpkı deniz tabanındaki resifler gibi, bu ‘ters çevrilmiş resiflerdeki ekosistem, etrafındaki açık okyanustan ayrı değildir. Nöstron, birçok larva balığı türü için bir kreş ve nautilus ahtapotları için bir avlanma yeridir. Pervane balıklarını, kösele sırtlı deniz  kaplumbağalarını ve bu plastik adalara sıkça rastlanan ve yiyecek kaynağı olarak onlara güven veren çeşitli okyanus otçullarını destekler. Geceleri yumuşak gövdeli deniz anaları ateş böcekleri gibi parıldayan nöstonlara katılmak için yükselir. Ancak bunların hepsi;  mavi deniz ejderhalarından, vellellalara kadar (deniz yüzeyine yakın yaşayan bir tür denizanası-ed) tehlike altında.”

Neuston ekosistemlerinin nerede bulunduğunu gösteren harita. Rebecca Helm / Ulusal Okyanus ve Atmosfer Yönetimi

Ocean Cleanup’ın dünya okyanuslarındaki plastik miktarını 2040’a kadar en az yüzde 90 oranında azaltmayı planladığını anlatan Helm, Büyük Pasifik çöp yamasıyla işe başladıklarını ancak diğerlerini de hedeflediklerini anlatıyor: “Ocean Cleanup başarılı olursa ne olacağını hayal etmek kolaydır. Nöston ve plastik birlikte oluşuyor: Aynı noktadalar. Mevcut yöntemi kullanarak plastiğin yüzde 90’ını temizlemek, nöstonun yüzde 90’ını potansiyel olarak imha etmek anlamına gelir. Rüzgar ve okyanus akıntıları nöston’u bariyerden geçirdiğinde, mavi deniz ejderhaları gibi hayvanlar çok büyük bir tuzakta yakalanacak ve sınırlanacak, kırılgan bedenleri sert ve pürüzlü yüzeylerle çarpışacaktır. Aşağıya batamazlar ya da yüzemezler. Boğulacaklar, ezilecekler ve çöp alanlarına çekilecekler.”

Helm, nöston ekosisteminin henüz tam olarak anlaşılmadığını, bu nedenle de Ocean Cleanup’un etkisini karşılaştırmak için, öncesine ilişkin elde çok az veri olacağına dikkat çekiyor: “Proje,  okyanusun yüzeyindeki hayvanları plastikten korumak istediğini söylüyor, ancak nöston okyanusun yüzeyinin ekosistemi. Nöstona rağmen plastik toplamak için bu duvar benzeri engellerin kullanılması, bir ormana yardım edilmesi adına en yüksek bitki örtüsünde traşlama kesimi yapılması gibidir. Sonunda korunacak hiçbir şey kalmazsa, plastik toplamanın bir anlamı yoktur.

Helm’in çözüm önerisi ise şöyle: Açık okyanusa girmeden önce plastiği yakalamak için plastik kaynaklarına – nehir ağızlarına ve bölmelere – yakın bir modifiye tasarım yerleştirin. Çevresel etki için izlenebileceği ve düzeltilebileceği bir yer seçin. Tüm yüzey okyanus ekosistemini çok ciddi bir şekilde bozma riski çok fazla görünüyor, aynı zamanda çok az şey biliyoruz. Neuston, uzaylı bir dünya, güzel olduğu kadar tuhaf. Deniz ve gökyüzü arasında sıkışmış bu garip ekosistemi yıkmaktan kaçınmak hala mümkün.”

Günümüzde okyanuslarda 1,8 trilyon plastik parçası olduğu tahmin ediliyor. Her yıl yaklaşık 8 milyon ton plastik karadan denize karışıyor, 800 bin ton balıkçılık ekipmanı da bunlara ek olarak okyanuslara düşüyor ya da bırakılıyor.

Çocuğun tecavüzcüyle evliliği yine gündemde

İkinci yargı paketinde “çocuğun istismarcısıyla evlenmesi durumunda cezanın ertelenmesi” hükmünün yer aldığı belirtiliyor

Ceza infaz sürelerinde indirime gidecek Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin ikinci paketinde hazırlıklarda sona yaklaşıldı. AKP kulislerinden edinilen bilgiye göre, paketin içerisinde daha önce gündeme gelen ancak kamuoyundan yükselen tepkilerin ardından geri adım atılan, “çocuğun istismarcısıyla evlenmesi durumunda cezanın ertelenmesi” hükmünün de yer alacağı öne sürüldü. Kulislere göre, yeni düzenleme ile çocuğun “birlikte olduğu” kişi ile arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması durumunda ve evlilik halinde hükmün ertelenebilecek.

Birgün’den Hüseyin Şimşek‘in kulis haberine göre, TBMM Kadın, Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu üyesi CHP Milletvekili Gamze Taşçıer, “Israrla bu düzenlemeyi getirmeye çalışıyorlar. Bizler karşı çıkmaya devam edeceğiz” dedi.

Kadın vekiller: Karşı çıkacağız

Sınırlı sayıda da olsa erken evlilik mağduriyetinin yaşandığını ancak istisnalar nedeniyle kanunun geneli üzerinde değişiklik yapılamayacağını bildiren Taşçıer şunları söyledi: “Bu düzenlemeyi yasalaştırırsak Kanunu suiistimale açık hale getiririz. Zaten 16 yaşından sonra kişi aile rızasıyla evlenme iznine sahip oluyor. Bu yaşın altındakilerin ise rızası aranamaz. Bu suçun cezasız kalması mümkün değildir” diye konuştu. Gelenek ve göreneklerin yaygınlığını hatırlatan Taşçıer, “Türkiye gibi hâlâ örf ve adetlerine bağlı bir ülkede bu düzenleme birçok çocuk için acı sonuçlar doğurabilir. Erken evliliklerin önünü açamayız.”

Komisyonun İyi Partili üyesi Tuba Vural Çokal da olası düzenlemeye karşı çıktı. Çocuk yaşta evliliklerin önünün hiçbir koşulda açılmaması gerektiğini vurgulayan Çokal, İkinci yargı paketine ilişkin taslak çalışma henüz elimize ulaşmadı ve dolayısıyla bir grup kararımız bulunmuyor fakat kişisel olarak söyleyebilirim ki böyle bir düzenleme olamaz. Çocukların istismarcısıyla evlenmesi durumunun istismara cezai indirim getirmesi kabul edilemez. Karşı çıkacağım” diye konuştu.

Her tarafımız asbest

Kullanımı terk edilmesine rağmen, eski yapılarda, sanayi tesisi, gemi ve motorlu araçlarda  kullanılan asbestin temizlenmesi ve bertarafı bilimsel ve yasal kurallar dahilinde yapılmadığı için büyük sağlık riski taşıyor.

İki gün önce yabancı bir web sitesinde çıkan bir haber İstanbul’un çok yakınında; Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde garip bir tepenin olduğunu ve bu tepenin içinde yoğun olarak terk edilmiş asbest lifleri içerdiğini iddia ediyordu*. Sadece birkaç ay önce bir çobanın bu tepe üzerinde otlattığı koyunlarının kısa süre içinde hastalanması ile fark edilen tehlikeli atıklar bugün de orada duruyor. Artık çobanlar daha dikkatli ve sürülerini bu tepeden uzak tutuyor. Tepe 12.000 m²’lik bir alana yayılıyor ve bölgede yaşayanların ifadesi ile üzerinde gezenlerde ‘kaşıntı ve astım nöbetlerine’ neden oluyor. Bunun nedenini ise yapılan incelemelerle ortaya çıkmış; burada herhangi bir izin alınmaksızın depolanan cam elyafı atıkları olduğu bulunmuş. Ama yapılan laboratuvar incelemelerinde başka bir şey daha ortaya çıkmış: Cam elyafının içine karışmış durumda tehlikeli bir atık; bol miktarda asbest…

‘Beyaz toprak’

Diğer adı amyant olan asbest, halk arasında beyaz toprak olarak da biliniyor. Isıya, aşınmaya, kimyasal maddelere oldukça dayanıklı olan ve yapısal özellikleri açısından esnek, lifli yapıda bir mineral olan asbestin içeriğini magnezyum silikat, kalsiyum-magnezyum silikat, demir-magnezyum silikat veya sodyum-demir silikat oluşturuyor. Mineralojik özelliklerine göre ‘Serpantin’ ve ‘Amfibol’ olmak üzere iki türü bulunan asbestin  amfibol grubunun yapısındaki mineraller ve fiziksel özelliği nedeniyle hastalık yapıcı etkisi diğerlerinden fazla… Yapısal olarak ısıya, aşınmaya, kimyasal maddelere dayanıklı olması nedeniyle eski çağlardan beri asbestin iyi bir yalıtkan olduğu biliniyor. Sanayi devriminden sonra ise pek çok alanda kullanılmış ve endüstriyel kullanımına yasak getirilene kadar gemi, otomobil, inşaat sanayiinde yalıtım ve sızdırmazlık amaçlı olarak tüketilmiş.

Günümüzdeki bilimsel kanıtlara göre asbest birçok sağlık sorununa neden oluyor. Bunlar arasında plevral (akciğer zarı) hastalıkları, akciğer fibrozisi ve başta akciğer kanserleri olmak üzere kanserler sayılabilir. Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) asbest liflerini Grup 1 kanserojen maddeler listesine aldı.  Yani asbest lifleri insanlarda kesin olarak kanserojen. Asbest lifleri herhangi bir nedenle serbestleşirse asbestle ilişkili hastalık gelişme riski artıyor. Havada yayılan liflerin solunum yolu ile alınmasıyla, maruziyet yoğunluğuna, maruziyet süresine, asbest lifinin yapısına ve bireysel faktörlere bağlı olarak bu lifler akciğer dokusunda birikiyor. Kısa süreli asbest maruziyetine bağlı hastalık bildirilmiş ise de büyük çoğunlukla asbeste bağlı hastalıkların ortaya çıkması çok uzun yıllar alıyor. Bu süre, maruz kaldıktan sonra 10 ile 50 yıl arasında değişebiliyor.

Yasaklandı ama sorun çözülmedi

Asbest liflerinin insanlar için kesin kanserojen olduğunun ortaya çıkması sonucu kullanımı birçok ülkede terk edilmiş. Ülkemizde ise önce kısmen kullanımı bırakılmış; 2010 yılından itibaren ise tüm asbest türlerinin çıkarılması, herhangi bir ürün üretiminde kullanılması, asbest içeren tüm ürünlerin piyasaya verilmesi kesin olarak yasaklanmış. Ancak kullanımın terk edilmesi Türkiye’de sorunun çözümünü sağlamamış. Çünkü tüm eski yapılarda, 2000’li yıllardan önce yapılan sanayi tesislerinde, eski gemi ve motorlu araçlarda yaygın olarak yalıtım ve sızdırmazlık amacı ile kullanılan asbestin temizlenmesi ve temizlenen asbestin bertarafı bilimsel ve yasal kurallar içinde yapılmıyor… Oysa asbest temizliğinin ‘Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik’ çerçevesinde yapılması gerekiyor.

Bu yönetmeliğe göre; asbest söküm ve temizlik çalışmaları, en az bir Asbest Söküm Uzmanı nezaretinde, süre ve ihtiyaca bağlı olarak belirlenecek adette Asbest Söküm Çalışanı ile beraber tamamen yalıtılmış bir ortamda yapılmalı ve temizlenen asbestler mutlaka sarılmalı ve kırılmadan paketlenmeli, paketlendikten sonra ayrıca etiketlenmelidir. Gerekli belgeler doldurulduktan sonra ise lisanslı araçlarla yine lisansı bertaraf tesisine gönderilmelidir. Oysa ülkemizde özellikle kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılan binalardan bol miktarda asbestli moloz çıkmakta ve bu atıklar diğer atıklarla birlikte ya hafriyat sahalarına ya da belediye çöplüklerine dökülüyor. Üstelik asbestli bu atıklar büyük çoğunlukla hafriyat sahalarına veya belediye çöplüklerine yaptıkları yolculuğu üstü açık kamyonlarla, kent içinden etrafa yayıla yayıla yapıyor. Fabrikalarda, tersanelerde; ülkemiz dışında sadece iki ülkede daha bulanan gemi söküm tesislerimizde de durum bundan pek farklı değil. Gerek gemi söküm tesislerinde gerekse fabrika ve endüstriyel tesislerde yapılan temizlik çalışmaları sırasında sökülen asbestlerin yolculuğu çoğunlukla lisanslı bir bertaraf tesisinde bitmiyor; Dilovası’nda olduğu gibi kaçak olarak oluşturulan bir atık tepesinde sonlanıyor ve çevresine adeta ölüm saçıyor.*.

Medyaya asbest denetimsizliği ile ilgili yansıyan birkaç olay ve son olarak Dilovası’nda kaçak olarak terk edilmiş asbest yığınları aslında bir aysbergin su üstünde kalan bölümü gibi sorunun çok küçük bir bölümünü gözler önüne seriyor. Özellikle başlayan kentsel dönüşüm projeleri içinde yıkılan eski binalardan, gemi söküm tesislerinden ve uluslararası kredi bulmak için asbestten arınmak zorunda kalan endüstriyel tesislerden resmi olarak bildirilenden daha çok miktarda asbest çıkmakta ve bu lifler solunum yolu ile insanlara kadar ulaşmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki 10 yıl içinde toplumumuzun asbeste bağlı ciddi sağlık sorunları ile karşılaşma tehlikesi var. Çözüm ise toplumun bu konuda bilgili olmasından ve kararlı olarak bilimsel ve yasal ölçüler içinde önlemler talep etmesinden geçiyor.

*https://theblacksea.eu/stories/the-toxic-valley-project/asbestos-hill/

(Yeşil Gazete)

Saros Körfezi’ndeki liman projesine verilen ÇED Olumlu Kararı yargıda

Haber: Elif Ünal

Saros Körfezi’ne yapılması planlanan FSRU Likit Doğalgaz Taşıma ve Yükleme Limanı projesi hakkında verilen Çevresel Etki Degerlendirmesi (ÇED) Olumlu kararı yargıya taşındı.

Körfezdeki SazlıDere ve Gökçetepe köyleri arasında yer alması önerilen liman hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bölge halkının itirazlarına rağmen ÇED Olumlu kararı vermişti. Yeşil Gazete’ye konuşan Avukat Bülent Kaçar “Çevresel etki değerlendirmesi olumlu kararının iptali için dava açtıklarını” belirtti. Edirne İdare Mahkemesi verilen bu kararı incelemek için 1 Kasım Cuma günü saat 14:00’da Sazlıdere köyünde, atadığı bilirkişi heyetinin katılımıyla keşif ve bilirkişi incelemesi gerçekleştirecek.

Av. Bülent Kaçar: Hazırlanan rapor mahkeme kararını belirleyecek

Alan incelemesinde projenin öngörülen alanda çevreye, tarım arazilerine ve toprağa, ormanlık alana, Saros körfezine, turizme, deniz biyolojisine, balıkçılığa, kus türlerine, bölgenin flora ve faunasına olumsuz etkilerinin olup olmayacağı açıklanacak. Projenin şehircilik ilkelerine, kamu yararına, üst ölçekli planlara, 3194 sayılı İmar Kanunu‘nda belirtilen ilkelere ve imarla ilgili diğer mevzuata uygun olup olmadığı yönünde rapor hazırlanacak.

Kaçar konuşmasında “Jeolojik zemin etütlerine, mühendislik çalışmalarına devam ediyoruz diye BOTAŞ’ın verdiği beyanlar var” dedi. Raporun sonucuna göre mahkemenin kararını açıklayacağını belirten Kaçar, “bölge halkının bu davayı etkili bir şekilde takip ettiğini göstermek için 1 Kasım’da gerçekleşecek keşif ve bilirkişi incelemesinde kalabalık olmanın önemli olduğunu” söyledi.

Projede neler yer alıyor?

Yüzer LNG Depolama ve Gazlaştırma Gemilerinin (FSRU) bağlanabilmesi için yaklaşık 270 m uzunluğunda bir iskelenin inşa edilmesi planlanıyor. 52.3 hektarlık alana dolgu ile inşa edilecek iskelenin yanı sıra FSRU gemilerinin yanaşma alanında görev alacak olan römorkörler için dolgu platformu yapılarak, bu platformda römorkörler barınması sağlanacak.  Müştemilatların da bu alan üzerine kurulması planlanıyor.

Danıştay: Ekolojik Çeşitlilik Korunmalı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü‘nce 22 Ocak 2018 tarihinde hazırlanan Saros Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi Yönetim Planı’na göre proje alanı Kültür ve Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi/Turizm Merkezi olarak gösteriliyor.

Danıştay 6.Dairesi Başkanlığı’nın verdiği karara göre ise ‘Enez Dalyan Gölünden Evreşe Ovası kıyısına kadar uzanan kuzey Saros Körfezi kıyı kuşağının doğal yapısı ve içerdiği ekolojik çeşitliliğin korunması’ gerektiği söyleniyor. Avukat Bülent Kaçar yaptığı açıklamada “Danıştay’ın kararı Saros kıyısını koruma altına alıyor. Karar başta idari kurumlar olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığını da bağlar. Bakanlığın bu karara uyması gerekirdi” ifadelerini kullandı.

Saros Gönüllüleri Dayanışma Komisyonu: Süreci takip edeceğiz

Saros Gönüllüleri Dayanışma Komisyonu adına yayınlanan basın açıklamasında “Avukatımız Bülent Kaçar’ın takibiyle ve Keşan Kent Konseyi‘nin katkılarıyla çocuklarımıza temiz bir doğa ve deniz bırakabilmek için tüm süreci sonuna kadar takip edeceğiz” denildi.

Açıklama sonunda “Tüm yaşam savunucusu dostlarımızı, bölge halkımızı, tüm sivil toplum kuruluşlarımızı 1 Kasım 2019 günü Keşan ilçesi Sazlıdere köyünde yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesine katkı sunmaya davet ediyoruz” çağrısı yapıldı.

 

Yokoluş İsyancıları Bienal önünden seslendi: Sanata petrol bulaştı

16. İstanbul Bienali’nde eylem yapan Yokoluş İsyancıları “davulların gümbürtüsünün ardından gelen ölüm sessizliğinin kuvvetiyle” sanatın fosil yakıt sponsorluğundan çekilmesini talep etti.

Fotoğraflar: Erhan Demirtaş

Yokoluş İsyanı aktivistleri “sanata bulaşan petrolü” protesto etmek için İKSV tarafından düzenlenen ve sponsorları arasında fosil yakıt şirketlerinin yer aldığı 16. İstanbul Bienali’ndeydi.

Bu yıl “Yedinci Kıta” adıyla gerçekleşen Bienal, iklim krizi ve ekolojik tahribat konularını merkeze alıyor. 16. Bienal’in gerçekleştiği MSGU İstanbul Resim, Heykel ve Müzik Müzesi önünde bir araya gelen aktivistler, performatif bir eylem gerçekleştirdi.

Performans, vuvuzelalar eşliğinde büyük bir gürültüyle başladı. Devamında, “geleceğimizi korumak için buradayız. İklim krizi her birimizi ve her canlı türünü etkiliyor. Yeşil badanayı protesto etmek için buradayız” açıklamasını okuyan eylemciler “sanata petrol bulaştı” diye  bağırdı. Gıda boyasıyla yapılmış “petrol”ün bina girişine döküldüğü performans temsili bir ölüm gerçekleştirilerek sonlandı.

Açıklamalarında “eylemlerinde sanatı ve müziği kullanmayı seçen bizler, sanatın özgürce ve doğru amaçlar için kullanılması gerektiğini savunuyoruz” diyen Yokoluş İsyancıları, İKSV dahil Türkiye’deki sanat ve kültür kurumlarından fosil yakıt şirketlerine ve destekçilerine sırtlarını dönmelerini talep etti ve ekledi: “Fosil yakıtlardan bağımsız bir sanat alanı isteğimizi davulların gümbürtüsünün ardından gelen ölüm sessizliğinin kuvvetiyle bir kez daha haykırıyoruz: Gerçeği söyleyin! Fosil yakıtlardan vazgeçin!”

Dünya’daki gelişmeler

Daha önce Birleşik Krallık’daki Royal Shakespeare Company ve Tate Modern BP ile, İngiltere Ulusal Galerisi ise Shell ile sponsorluk anlaşmasını sonlandırdığını duyurmuştu. Amsterdam’da,Von Gogh Müzesi ve Chicago’da Doğal Tarih Müzesi de fosil yakıt şirketlerinin sponsorluklarından çıkmıştı.

 

Erdoğan’dan kan akmasın’ diyen Akıncı’ya: Hadsizlik, o makamı biz verdik

Erdoğan, KKTC Cumhurbaşkanı için, öyle bir yere savruluyor ki, yeri geldiğinde bizlerden gerekli cevabı alacaktır’ dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı‘nın Suriye operasyonuyla ilgili “Barış Pınarı desek de akan su değil, kandır’ sözlerine tepki gösterdi. Akıncı’nın sözlerini, “hadsizlik, haddini bilmemezlik” olarak nitelendiren Erdoğan, katıldığı bir tv programında şunları söyledi:

“Bu tamamiyle bir hadsizliktir, haddini bilmemektir. Şu an itibariyle KKTC’nin devlet olarak mücadelesini bizden başka veren var mı? Yok. Bizden başka mücadele veren olmadığı halde, öyle bir yere savruluyor ki, sabırla yeri geldiğinde bizlerden de gereken cevabı alacaktır”

Akıncı’nın böyle bir açıklamada bulunmaya hakkı olmadığını söyleyen Cumhurbaşkanı, “Oturduğu makam, kendi gücüyle elde edilmiş bir makam değildir. O makam, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücüyle verilmiş bir makamdır” diye konuştu ve ekledi: Bunu niye söylüyorum? Çünkü ‘KKTC’ diyen biziz. Bizden başka bunu diyen var mı? Yok! Ne diyorlar, ‘Kıbrıs’ diyorlar. Biz neyin mücadelesini veriyoruz, bu beyefendi neyin mücadelesini veriyor. Eskilerin kalıntılarına oynuyor. İnanıyorum ki, KKTC’deki soydaşlarımız ona da en kısa zamanda cevabını verecektir.

‘Barış Pınarı desek de akan su değil, kandır’

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Türkiye’nin terör belasından kurtulmasını istediğini belirtirken Ankara’nın Şam’la diyalog kurmasını önermiş ve “Suriye’de kan akmaya devam ederse barışa ulaşmak mümkün olmaz” demişti.

Suriye topraklarının neredeyse onuncu yılına girmekte olan savaşa doyduğuna inandığını söyleyen Akıncı, Türkiye’nin mutlu ve huzurlu geleceğinin Türkü, Kürdü, Arabı ve Türkmeniyle tüm bölge halklarının diyalog içinde inşa edecekleri bir düzenle mümkün olacağına vurgu yaptı. Akıncı tweet dizisinde Türkiye’nin Suriye ve Mısır dahil bölge ülkeleriyle ve AB ile bozulan ilişkilerini düzelterek yeniden tesis etmesini istedi; Türkiye’nin 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı gibi Barış Pınarı Harekatı’nın da barış kelimesini içermekle birlikte aslında savaş olduğunu vurguladı:

‘‘1974 yılında 27 yaşındayken, faşist Yunan cuntasının neden olduğu Türkiye’nin askeri harekatında ben de her genç Kıbrıslı Türk gibi görev aldım. Lefkoşa’da Dereboyu’ndaki savaşta arkadaşlarım yanımda şehit düştüler; pek çoğumuz gibi ben de savaşın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendim. Bu nedenle savaşın acılarını hiçbir toplumun yaşamasını istemem. Türk, Kürt, Arap hiçbir çocuğun burnunun kanamasını arzulayamam. Daha önce de söyledim 1974’te biz adına Barış Harekatı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce diyalog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir’’

Fransa ve Almanya Türkiye’ye silah satışını durdurdu

Norveç, Finlandiya ve Hollanda’nın ardından, Almanya ve Fransa da Suriye operasyonu nedeniyle silah ihracatını askıya alacağını duyurdu. Almanya Başbakanı Merkel ise telefonla görüştüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan harekatı derhal durdurmasını istedi.

Suriye’de yürütülen operasyon sebebiyle Almanya’nın ardından Fransa da Türkiye’ye yaptığı silah ihracatını askıya aldığını açıkladı. Fransa Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan yazılı açıklamada, Türkiye’nin Suriye’de kullanabileceği bütün askeri teçhizatın satışının askıya alındığı belirtildi. Kararın derhal yürürlüğe gireceği ifade edilirken, 14 Ekim’de Lüksemburg‘da yapılacak olan AB Dışişleri Konseyi toplantısında AB’nin bu konudaki ortak yaklaşımının konuşulacağı bildirildi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Fransa olarak, Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeydoğusuna başlattığı tek taraflı harekatı kesin olarak kınadığımızı yineliyoruz. Bu operasyon, koalisyonun güçlerinin IŞİD’e karşı elde ettiği güvenlik ve istikrar çabalarını zora sokuyor ve önemli insani sorunlara sebep oluyor. Bu sebeple bu harekat, Avrupalıların güvenliğini tehdit ediyor” ifadelerine yer verildi.

Almanya da silah satışını durdurdu

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas da Türkiye’ye silah satılması için ülkesinin yeni izin çıkarmayacağını açıkladı. Maas, Bild gazetesine yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine düzenlediği askeri operasyon  sebebiyle Almanya Federal Hükümeti Türkiye’nin Suriye’de kullanabileceği bütün askeri teçhizatın satışı konusunda yeni izin çıkarmayacak” dedi. Almanya, 2018 yılında Türkiye’ye 243 milyon Euro (268 milyon dolar) değerinde silah ihraç etmişti.

Almanya ve Fransa’dan önce Norveç, Finlandiya ve Hollanda da Türkiye’ye yönelik silah ihracatını askıya alacağını açıklamış, İspanya ise ‘Suriye’deki gerilimin tırmanması durumunda’ Türkiye’deki Patriot hava savunma sistemlerini geri çekeceğini duyurmuştu.

Merkel’den Türkiye’ye çağrı: Harekatı derhal durdurun

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ise  Türkiye’ye ‘Barış Pınarı Harekatı’nı ‘derhal durdurma çağrısı’ yaptı. AFP’nin haberine göre, Merkel harekat nedeniyle bölgedeki nüfusun büyük kısmının evlerini terk etmek zorunda kalacaklarını ve bölgedeki istikrarsızlığın‘IŞİD isyanlarına yol açacağını söyledi.

Almanya hükümeti, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talebiyle iki lider arasında bir telefon görüşmesi gerçekleştiğini belirterek, “Başbakan, askeri operasyona derhal son verilmesi gerektiğini söyledi” dedi.

Çanakkale, Kazdağları için bir arada: Ruhsatı yenilemeyin

Kazdağları’nda doğa talanına neden olan Kirazlı altın madeni için alınan ruhsat süresi bugün doluyor. Çanakkaleliler ruhsatın yenilenmemesi, projenin durdurulması için bir kez daha sokaklara çıktı.

Kanadalı Alamos Gold şirketi ve yerli taşeronu Doğu Biga Madenciliğin, Kazdağları’ndaki Kirazlı Köyü yakınlarında, büyük bir doğa talanına sebep olduğu altın madeni projesinin durdurulması ve süresi 13 Ekim’de dolan işletme ruhsatının yenilenmemesi için yörede yaşayanlar, çevre aktivistleri ve sivil toplum örgütleri Çanakkale’de bir araya geldi.

Kaz Dağları Dayanışması’nın düzenlediği protesto eyleminde, İskele Meydanı’nda toplananlar, “Kirazlı giderse tüm Kazdağları gider. Kirazlı durdurulmaz ise  diğer projeleri durdurmak daha da güçleşir” dedi. Eyleme,  Körfez Dayanışması, Kazdağları Sanatçı Dayanışması, Ayvalık Tabiat Platformu, Esenyurt Doğa ile Dayanışma İnisiyatifi, Efem Çukuru Yürüyüşçüleri, Kaz Dağları İstanbul Dayanışması, Yalova Kaz Dağları Dayanışması, Kazdağları Kardeşliği, Ekoloji Birliği, Politek, EGEÇEP, İzmir Yaşam Alanları, Burhaniye Çevre Platformu, Kazdağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Gökkuşağı Dergisi, Bozcaada Forum, Gömeç Çevre Platformu, demokratik kitle örgütleri ve yerel STK’ler katıldı.

Kalabalık grup adına Kazdağları Dayanışması’ndan Ferzan Aktaş, Ayşegül Sandıkçıoğlu ve Necla Kanbur’un yaptığı basın açıklamasında taşeron şirket Doğu Biga Madencilik’in süresi biten ruhsatının yenilememesi istendi.

Şirketin, ÇED raporunda belirtilen sayının üzerinde, en az 200 bin ağaç kestiği, verimli üst toprağın sıyrıldığı belirtilen açıklamada, proje henüz başlangıç aşamasındayken bile Kazdağlarının ekosisteme büyük zarar verildiği kaydedildi. Açıklamada projenin devam etmesi halinde yaşanacaklara dikkat çekildi: “Projenin bulunduğu Bölge, dünyada sadece Türkiye’de yaşayan 7 bitki türünün yaşam alanıdır, ayrıca Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı’nın da su toplama havzası üzerindedir. Projenin devam etmesi halinde, kırma eleme tesisleri, siyanür liç tesisleri, atık havuzları yapılacak, cehennem çukurları açılmaya başlanacak ve Kazdağları’nda gerçekleştirilecek doğa tahribatı telafisi mümkün olmayan bir hale gelecektir. Projede 47 milyon ton cevhersiz, 25,6 milyon ton cevherli, yaklaşık 70 milyon ton kaya parçalanacaktır. Toprağın sülfürlü olması nedeniyle pasa dağlarında asit maden drenajının oluşacağı büyük olasılıktır. Oluşacak sülfirik asit yani kezzap da ağır metalleri çözecektir. Yeraltı ve yerüstü suları ve onların ulaşacağı Atikhisar Barajı ve ayrıca civardaki topraklar yüzyıllarca sülfirik asit ve ağır metallerle zehirlenecektir. Bölgedeki tarım ve hayvancılık yok olacaktır. Türkiye’nin en yaşanılır kenti seçilen Çanakkale’yi yaşanmaz bir yer haline getirecektir. Proje hemen durdurulmazsa, çölleşmiş, kuraklaşmış, zehirlenmiş topraklar ve akışı bozulmuş ve kirletilmiş yeraltı ve yer üstü suları ile karşı karşıya kalacağız. ÇED Dosyasında iddia edildiği gibi rehabilite edilmeye çalışılsa ve binlerce ağaç dikilse bile orman ekosistemi hiçbir zaman aynı eski ekosistem olmayacaktır.”

Altın madenciliğinin tehlikelerinden birinin de siyanür kullanımı olduğuna dikkat çekilen açıklamada, projede 18 bin 900 ton siyanür kullanılacağını anlatıldı: “Siyanür açık havada buharlaşacak ve ayrıca atık yığınları ve havuzların altında yer alan membranların yüzlerce ton basınç altında delinme, yırtılma, çürüme, çökme ve deprem gibi nedenlerle sızdırması sonucu yeraltı sularına ve toprağa karışacak, insan ve diğer tüm canlıların   üzerinde ölüm ve hastalık saçacaktır.”

 ‘Onler gidene kadar Kazdağları’nı terketmiyoruz’

Çanakkale ve yöresinin birinci derece deprem bölgesinde olması ve projenin fay hatlarına çok yakın olması nedeniyle kaza riskinin büyük olduğu vurgulanan açıklamada, Kazdağları ve çevresinde sırasını bekleyen onlarca projeye dikkat çekildi:

“Bu aşamada Kirazlı’ya sahip çıkmak ve Kirazlı’yı durdurmak çok önemli. Kirazlı giderse tüm Kazdağları gider. Kirazlı durdurulmaz ise  diğer projeleri durdurmak daha da güçleşecek. Ülkemizin her yanı hem vahşi madenciliğin, hem de sermaye yanlısı enerji politikalarının kurbanı olacak. Türkiye adeta yangın yerine dönecek. Termikler, HES’ler, RESler, JES’ler ve şaşaalı mega projelerle eşsiz ekosistemlerimiz ve yaşam alanlarımız mahvolmaya devam edecek. Mücadeleyi Cerattepe’den Edirne’ye, Bartın’dan Adana’ya, Fatsa’dan Aydın’a, Hasankeyf’ten Kışladağ’a, Samsun’dan Karaburun’a, Munzur’dan Kazdağları’na birleştirmek ve el ele olmak gerek. Madencilerin ve iktidarın her türlü karalama kampanyalarına, yaratmak istedikleri provokasyonlara, sosyal rüşvetlere karşın, hiçbir kamu yararı olmayan, karı şirketlere her türlü riski doğaya ve halka olan bu yıkım ve talan projelerine ve politikalara karşı yan yana gelecek, dayanışacak ve bu saldırırılara karşı barışçı mücadelemize kesintisiz devam edeceğiz.

Bizler, yani yaşamdan yana olanlar, bu yıkım ve talanın hemen sonlandırılarak, Kazdağları’nda yapılması planlanan Kirazlı ve diğer madencilik projelerinin iptal edilmesini, Kazdağları ekosistemine daha fazla zarar verilmemesini istiyoruz. Anayasanın güvence altına aldığı, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkımıza dayanarak; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı-Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne sesleniyoruz:  Doğu Biga Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ne ait 82225 sayılı işletme ruhsatı 13 Ekim’de süresi dolacaktır.  Hukuka ve bilime aykırılığına rağmen onaylanan ÇED raporuna dahi aykırı çalışmalar yapılan bu işletmenin İşletme Ruhsatı yenilenmemelidir! Onlar ormandan gidene kadar biz Kazdağları’nı terk etmiyoruz.”