Ana Sayfa Blog Sayfa 2363

Haydarpaşa ve Sirkeci garları ihalesi yargıya taşındı

TCDD tarafından düzenlenen Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumdaki depo sahalarının kiralanma ihalesinden elenen İBB kararı mahkemeye taşıdı; ihaleyi düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulundu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarihi Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumda olan depo sahası bölgelerinin ihalesinden elenmesi ve ihalenin eski Okçular Vakfı genel müdürü ve eski İBB çalışanı Hüseyin Avni Önder’e ait şirkete verilmesinin ardından ihalenin iptali için Bölge İdare Mahkemesi‘nde dava açtı. İhaleyi düzenleyen sorumlular hakkında ise Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulundu.

İBB ihaleden elenmişti

TCDD, tarihi Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumda olan yaklaşık 29 bin metrekarelik depo sahalarını kültür ve sanat etkinliklerinde kullanılması için 4 Ekim tarihinde ihaleye çıkmıştı. Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı‘nın “caydırıcı olur” diyerek İBB’nin katılımını uygun bulmadığı ihaleye 4 teklif sunuldu.

İhalede sona Okçular Vakfı‘nın kısa süre öncesine kadar genel müdürlüğünü yapan eski İBB çalışanı 33 yaşındaki Hüseyin Avni Önder‘e ait Hezarfen Danışmalık Limited Şirketi ve İBB’nin iştirak şirketleri Kültür A.Ş-İSBAK-Metro A.Ş-Medya A.Ş‘den oluşan konsorsiyum kaldı.

İhale Hezarfen Danışmanlık Şirketine verildi

TCDD’nin tahmini aylık kira bedelini 30 bin TL olarak belirlediği ihalede 10 bin TL‘lik sermayeye sahip Hezarfen Danışmanlık aylık 300 bin TL, İBB konsorsiyumu aylık 100 bin TL teklif sundu. Tekliflerin açıklanmasının ardından ihale komisyon başkanı, 15 gün içinde tarafları pazarlığa çağıracağını açıklayarak ihaleyi sonlandırdı.

İBB bu süre içinde Hezarfen Danışmanlık Şirketi’nin teklifine itiraz etti. Hezarfen Danışmanlık Şirketi‘nin teknik şartnamede yer alan “20 milyon TL‘lik dijital ekipmana sahip olması” şartını “KDV dahil” olarak yerine getirebildiği, ancak bu rakama “KDV hariç” olarak ulaşılması gerektiği belirtilerek itiraz etti.

Pazarlık için tarafların çağrılması beklenirken Hazerfan Danışmanlık Şirketi’nin teklifini 350 bin TL’ye çıkardığı ve ihaleyi kazandığı duyuruldu.

Pazar günü Haydarpaşa Dayanışması’nın çağrısıyla Haydarpaşa Garı önünde buluşan yüzlerce kişi, İBB’nin elendiği Haydarpaşa ve Sirkeci garları ihalesinin iptal edilmesini istedi.

Elenme sebebi “müşterek ve müteselsilen” yerine “ortaklaşa ve birlikte” demek

İhale kararının açıklanmasının ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yayınladığı videoda ihaleden elenme gerekçelerini anlattı ve kararı eleştirdi. Gerekçe olarak “şartnameye göre böyle bir zorunluluk olmadığı halde ihaleye giren ayrı ayrı dört belediye şirketinin de ayrı ayrı iş deneyim belgesi olmamasının” gösterildiğini söyleyen İmamoğlu “10 bin TL sermayesi olan şirketin deneyimine güvenip Kültür A.Ş’nin deneyimini hafife alıp, diğer şirketlerden de ayrı ayrı olmasıyla bahane üretiyor” dedi.

İkinci gerekçe olarak ise başvuruda “müşterek ve müteselsilen” kelimeleri yerine “ortaklaşa ve birlikte” denilmesi gösterildi.  İmamoğlu da bu sebebi “birisi eski Türkçe birisi Yeni Türkçe” diyerek gülünç olarak nitelendirdi.

İmamoğlu, açıklamasında verilen kararı ve gerekçelerini eleştirdi ve “bütün avukatlarımızla Haydarpaşa ve Sirkeci garlarını kapsayan ihaleden İBB iştiraklerinin hukuksuzca elenmesiyle ilgili sıralı ilgili tüm yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

 

Yerine kayyım atanan HDP’li belediye başkanları gözaltına alındı

Gözaltına alınanlar arasında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı da bulunuyor.

Diyarbakır Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, yerlerine kayyım atanan HDP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Ahmet Selçuk Mızraklı, Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Keziban Yılmaz, Bismil Belediye Eş Başkanı Orhan Ayaz ve Kocaköy Belediye Eş Başkanı Rojda Nazlıer gözaltına alındı.

Sabah 06.00’de evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alınan Mızraklı’nın avukatlarından Mehmet Emin Aktar, arama ve gözaltı kararında suçlama nedeni olarak ‘yürütülen bir soruşturma’ yazılı olduğunu söyledi.

Sabah saatlerinde yapılan baskınlarda Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Keziban Yılmaz, Diyarbakır’ın Bismil İlçe Belediye Eş Başkanı Gülcan Özer ile Kocaköy Belediye Eş Başkanı Rojda Nazlıer‘in de gözaltına alındığı belirtildi. Bu arada Kayapınar ve Bismil belediye binaları polis ablukasına alındı.

Ne olmuştu?

İçişleri Bakanlığı, 19 Ağustos’ta, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ve Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan‘ın görevden alındıklarını açıkladı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne Mardin Valisi Mustafa Yaman, Van Büyükşehir Belediyesi’ne Van Valisi Mehmet Emin Bilmez başkan vekili olarak atandı.

Açıklamada Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı hakkında ağır ceza mahkemelerinde süren dokuz soruşturma, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk hakkında altı soruşturma, Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan hakkında ise yedi soruşturma yürütüldüğü belirtildi. Görevden almalar bu gerekçeye dayandırıldı.

Sessiz katil iş başında…

Dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon kişi hava kirliliği yüzünden yaşamını yitiriyor. Avrupa ülkeleri, özellikle fosil yakıt kullanımını mercek altına alırken, Türkiye’de hava kirliliğini ölçüm istasyonları bile sayıca yetersiz, olanlar da eksik parametreyle çalışıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) hava kirliliğini ‘sessiz katil’ olarak tanımlıyor; uzun bir süreden bu yana…  Bu tanımı kullanmasının en büyük nedeni örgüte göre hava kirliliği nedeniyle dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon insanın yaşamını yitirmesi… Bu insanların 4.2 milyonu dış ortam hava kirliliği sonucu; 3.8 milyonu ise iç ortam hava kirliliği sonucu yaşama erken veda ediyorlar*

WHO 2016 yılındaki tüm ölümlerin %7,6’sının direk hava kirliliğine bağlı olduğunu söylüyor. Hemen hemen her yıl yayımlanan Avrupa Çevre Ajansı’nın (EEA) raporları da WHO’nun iddialarını doğrular nitelikte… Ajansa göre 2016 yılı içinde 28 Avrupa Birliği (AB) ülkesinde hava kirliliğine bağlı 440 binden fazla erken ölüm görülmüş. Erken ölümlerin 412 bini sadece 2.5 µm partikül madde (pm) ile ilişkili…  Bu 412 bin ölümün 372 bini AB üyesi ülkelerde gerçekleşmiş Ajansın geçtiğimiz hafta içinde yayınladığı son raporu da tüm açıklığıyla tehlikenin büyüklüğünü ortaya koyuyor; sessiz katil yanı başımızda.**

EEA’nın 2019 raporu 2000’li yıllardan bu yana Avrupa ülkelerindeki hava kirliliği açısından olumlu ve olumsuz gelişmeleri inceliyor. Rapora göre AB ülkelerinin büyük çoğunluğunda 10 µm ve altındaki pm konsantrasyonları gerek AB’nin gerekse WHO’nun hava kalitesi için koyduğu limitlerin üzerinde kalmış. 2017 yılında Avrupa genelinde kurulu 4000’den fazla hava kalitesi izleme istasyonunun verilerine dayanılarak hazırlanan rapora göre, kötü hava kalitesi; özellikle de yüksek pm, azot dioksit (NO₂) ve ozon (O₃) seviyeleri, başta kentlerde olmak üzere insanların sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. EEA’nın analizlerine göre sadece 2.5 µm ve altı pm kirliliği bile tüm Avrupa’da erken ölümlerin ortaya çıkması için yeterli… Üstelik Avrupa’da hava kirliliği sadece erken ölümlere neden olmakla kalmamış; sağlık harcamalarının artmasına, iş gücü kaybına yol açmış; tarımsal verimi düşürmüş ve biyoçeşitliliğin azalmasına; ekosistemlerin önemli ölçüde zarar görmesine de neden olmuş.

Tablo: Hava kirliliğine neden olan parametreler; ana kaynakları ve sağlık etkileri***

Hava kirliliğinin en önemli kaynakları kolayca tahmin edilebileceği gibi fosil yakıtların kullanımına bağlı… Özellikle kentlerde yoğun trafik, kentsel ısınma, endüstri ve tarım EEA’ya göre hava kirliliği sorunun en önemli nedenlerinden… Üstelik AB ülkelerinde geçerli hava kalitesi standartları WHO’nun kabul ettiği standartların oldukça üzerinde.

Gerçi 2017’de daha önceki yıllara göre Avrupa genelinde hava kalitesinde bir iyileşme sağlanmış ama bunun yeterli olmadığı ortada. Şimdi EEA’nın verilerine dayanılarak tüm Avrupa’da hava kalitesinin nasıl iyileştirilebileceği ve tam olarak yakalanamasa bile WHO’nun hava kalitesi sınır değerlerine nasıl yaklaştırılabileceği tartışılıyor. Tartışmalar fosil yakıt kullanımın nasıl sınırlandırılabileceği konusunda yoğunlaşmış. Kentlerde taşıt trafiğinin azaltılması, elektrik üretiminde daha fazla yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelim, endüstri ve tarımın yarattığı hava kirliliği açısından daha sıkı kontrol altına alınması tartışılan önlemlerden birkaçı… Ancak EEA yetkilileri önemli bir konuya daha dikkat çekiyor; tüm Avrupa’nın WHO’nun hava kalitesi standartlarına uyumdan hala çok uzak olmasına…

Alınan önlemlerle 2016’da 2015 yılına kıyasla erken ölümlerin 17 bin kişi azaltılmış olmasına ve azalmanın 1990 ile karşılaştırıldığında yarım milyona yakın olmasına karşın birçok Avrupa ülkesinin hala WHO hava kalitesi standartlarını bir tarafa bırakın; Avrupa Birliği standartlarını bile yakalayamaması çözümün önündeki önemli bir sorun. EEA icra direktörü Hans Bruyninckx, ‘Avrupa şimdi çevre baskılarının ve hava kirliliğinin sistemik nedenlerini ele alan iddialı bir gündem belirlemek için eşsiz bir fırsata sahip. İlerleme kaydediyoruz, ancak bizi sürdürülebilirlik ve sağlıklı bir çevre yoluna sokmak için enerji, gıda ve ulaşım sistemlerimizdeki değişiklikleri hızlandırma zamanı’ diyor. 28-29 Kasım’da Slovakya’da ikincisini düzenleyecekleri ‘temiz hava forumu’nda AB ülkeleri başta fosil yakıt tüketimi olmak üzere bu sorunun tüm boyutlarını tartışacak.

Türkiye’de ölçüm istasyonu eksik, olanlar da ölçmüyor

Bizde mi? Hava kirliliği Türkiye’de tam anlamı ile sessiz bir katil. Ülkemizde Temiz Hava Hakkı Platformu’na göre 2017 yılı içinde meydana gelen 30 yaş ve üstü 399 025 ölümün 51 574’ü direk hava kirliliği ile ilişkili****…  Üstelik hava kalitesi ölçüm istasyonlarımızın sayısı yetersiz ve mevcut istasyonların çoğu da hava kalitesi ile ilgili parametrelerin tamamını ölçemiyor. Halen sayıları 350 civarında olduğu bildirilen hava kalitesi izlem istasyonlarımızın sadece 200 kadarının verileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kamuoyu ile paylaşıyor ve üstelik bu cihazların önemli bir kısmı tüm parametrelere bakamıyor. Sayıları 150’yi bulan istasyonun ölçüm sonuçlarını ise bakanlık yetkilileri dışında kimse bilmiyor. Sonuçları kamuoyu ile paylaşılan cihazların yaptığı yetersiz ölçümlerin dayanılarak yapılan analizlerde ise hava kirliliğinin ülkemiz açısından ciddi bir sorun oluşturduğu açıkça görülüyor. Buna karşın ülkemizde henüz AB ülkelerindeki gibi hava kirliliğini önleme açısından ciddi adımlar atıldığını iddia edebilmek çok zor…

Peki, ne yapılmalı? Her şeyden önce ülke olarak üyesi olduğumuz EEA’nın Avrupa çapında hava kirliliğinin önlenmesi için gösterdiği çabalara ülkemizde destek olmalı…  Karşı karşıya olduğumuz sessiz katilin boyutlarını gerçek anlamda görmek için ölçüm cihazlarımızın sayı ve niteliği artırılmalı, bu cihazların sonuçları kamuoyu ile paylaşılmalı, yasal limitlerimiz WHO limitleri ile uyumlaştırılmalı, yenilenebilir enerji kaynakları desteklenmeli, endüstriyel yatırımların tamamı için çevresel etki değerlendirme (ÇED) ve yanı sıra sağlık etki değerlendirmesi çalışması (SED) yapılmalıdır.

Tabii en temelde de hava kirliliğinin yanı sıra küresel iklim krizinin de ana nedeni olan fosil yakıt kullanımının terk edilmesi için ciddi çaba göstermeliyiz.

Aksi halde sessiz katil yanı başımızda bekliyor…

* https://www.who.int/airpollution/en/

** https://www.eea.europa.eu/highlights/cutting-air-pollution-in-europe

***http://mobil.havaizleme.gov.tr/Default.ltr.aspx

****http://www.ttb.org.tr/userfiles/files/Hava-Kirliliği-ve-Sağlık-Etkileri-Kara-Rapor-2019.pdf

(Yeşil Gazete)

Sivil ikileme yer yok!

Her karar arifesi tercih yapmayı gerektirir ancak, ikileme düşmenin bazen askeri sonuçları olabilir. Gerçek nükleer karşıtı mücadele, mevzunun bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde kavranmasıyla bilişsel bir farkındalık sağlarken yaşamları da kurtaracaktır.

Naoufal Lahlali – 2016

Milattan önce dördüncü yüz yılda Sokrates’ın “küçük bir işle uğraşıyor değiliz, nasıl yaşamamız gerektiğiyle uğraşıyoruz”sözü, bize etik değerlerin tüm zamanlardaki önemine dair bir şeyler söyler. Özellikle karar verme aşamasında belli değerlere bağlı kalınması, tekçiliği çekici hale getirerek tercih yapmanın mekanik bir yolunu gösterir. Bu açıdan bir ayağı çevre, bir ayağı barış hareketinde olan nükleer karşıtı mücadele, savaş olasılığı karşısında etik değerlerine tutunabilirse net tavır alabilir. Bu yazıda kaçınılmaz olarak nükleer silah ve nükleer enerji üretim süreçlerinin ilişkisine değineceğim, fakat esas mesele nükleer karşıtı mücadelenin tüm savaşlar karşısındaki tutumu olacak.

Nükleer silah ve nükleer enerji bağıntısı yıkıcı bir gücün “yapıcı” bir güce dönüştürülmesi üzerine kuruludur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan silahlanma çalışmaları gerek savaşa hazırlık süresince gerekse savaşın Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarıyla bitirilişini takiben sayısı iki bini bulan atom/nükleer silah deneme/testleriyle geliştirilmiştir. Aynı zamanda eski adıyla atom bugünkü yaygın kullanımıyla nükleer santrallerin de kurulmasına başlanmıştır. Nükleer testlerin sonuçlarının insan sağlığına etkilerinin anlaşılmasıyla dünya kamuoyu nükleer testlerin durdurulması için harekete geçer, bu girişimler uluslararası barış hareketine dönüşür. Yeni doğan çocukların süt dişlerinde stronsiyum 90 maddesinin bulunması Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın 1979 yılında Türkiye dahil pek çok ülke tarafından imzalanmasının önünü açacaktır.

Alternatif enerji aldatmacası

Nükleer testlerin durdurulmasını izleyen süreçte, 1970’lerin başında yaşanan petrol krizi nükleer santrallerin dünyaya bugün iklim krizi karşısında “yeşil enerji ya da yenilenebilir enerji” şeklinde bir üretim kaynağı olarak tanıtıldığı gibi “alternatif enerji” üretim imkanı olarak sunulur. Bu nedenle özellikle 1970’lerden sonra nükleer santrallerin birbiri ardına kurulduğunu görürüz. Ne var ki, Üç Mil Adası ve Çernobil nükleer felaketleri, nükleer santrallerin nükleer bombalarla aynı akıbeti doğurduğunu dünya kamuoyuna gösteren çok net örneklerdir. Petrole ve kömüre alternatif enerji olarak ortaya çıkarılan nükleer enerji üreten santrallerin takkesi düşmüş keli görünmüştür. Nükleer santrallerin bir savaş esnasında kullanılma ihtimali barındıran nükleer silahlar gibi namlusunu mütemadiyen doğaya, tüm bir ekosisteme ve yaşamın bütününe çevirmiş olduğu yıllar içinde yapılan araştırmalarla anlaşılır. Nihayet bu çalışmalar nükleer santrallerle ilgili olarak, kaza olsa da olmasa da canlı ve cansız çevreyi geri dönüşü olmayan (bu yazıda yer veremeyeceğim fakat birçok yazımda açıkladığım) zararlarının olduğunu ortaya koyar.

Fukuşima nükleer felaketinde oluşan radyoaktif serpinti nedeniyle bertaraf edilen toprağın istiflendiği 1’er tonluk torbalar

Nükleer santrallerle ilgili gerçekler açıkça göstermektedir ki, savaşlarla toprak elde etmek için ülkenin varını yoğunu ortaya koyan hükümetler. nükleer santrallerle topraklarını savaşmadan kaybedebilirler. Toprağın radyoaktif bir serpintiyle şehit gömer gibi toprağa gömüldüğünü, torbalara doldurulduğunu, her bir karışı için canların feda edildiği o topraklardan nasıl vazgeçildiğini en son yaşanan Fukuşima Nükleer Felaketi net olarak göstermiştir. Tüm bunların ışığında diyebilirim ki, nükleer santrallerle nükleer silahlara karşı çıkmanın kesişim noktasında her türlü yaşamın istem dışı sonlandırılmasına dair bir direniş vardır. Nükleer karşıtı tavır ve tutumlar dünya genelinde nükleer silah ve santrallere karşı olunduğu kadar tüm savaşlara karşı olunmasını gerektirir. Tüm savaşlara karşı çıkamıyor yalnızca nükleer silahlarla ilgileniyorsanız dahi her tür çatışma sürecinin nükleer savaşa tırmandırılabileceğini öngörmeniz gerekir. Bununla birlikte, nükleer santral işletim süreçleriyle silah yapım süreçleri arasındaki geçişlilik kadar nükleer savaşlarla diğer savaşlar arasındaki deterministik süreçler de çevre hareketinin barış hareketiyle el ele yürümesini zorunlu kılar. Bu birliktelik ise bize barışın lüksü olmadığını da hatırlatacaktır. Zira tüm savaşlarda silah ve bilumum patlayıcılar kullanılır; doğa, insan ve çevreden mağduriyet yaratılır. Diğer bir deyişle savaşın iyisi kötüsü olmaz, ikileme yer yoktur.

Dünya çapında siyasi ve ekonomik projelerin hayata geçirilmesi amacıyla hükümetlerin “savaş” kartını toplumların üstünde etkin bir araç olarak kullandığına inanın ya da inanmayın savaşların sonucunda insanlar ya ölür ya da yaşam şartları esaslı olarak değişir, ağırlıklı olarak son beş yıldır deneyimlendiği gibi göç etmek zorunda kalır. Söz konusu göç dillerine, kültürlerine yabancı olunan coğrafyalara gidişi zorunlu kılabilir. Mülteci haline getirilen insanların denizde boğularak can vermesinin nedeni de, gittikleri ülkelerde yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmalarının nedeni de savaşlardır. Eğer gerçek bir nükleer karşıtı iseniz duygu durumunuz, siyasi görüşünüz ne olursa olsun sivil ikileme düşmez, savaşları onaylamaz, savaşın önünü açmazsınız.

(Yeşil Gazete) 

Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır 

Yeşil dalga, İsviçre’ye de uzandı

İsviçre’de, kampanyasını iklim krizi ve sağlık sigortası üzerine kuran Yeşiller, Pazar günkü seçimlerde oylarını önemli oranda artırdı. Ülkede 60 yıl sonra ilk defa koalisyon bileşenleri değişebilir.

İsviçre‘de pazar günü düzenlenen genel seçimlerde, 5.4 milyon seçmen, 246 milletvekili ve senatörü belirlemek üzere dün sandık başına gitti. Seçimde Yeşiller oy oranlarını önemli oranda artırırken, sağ partiler oy kaybetti. Bu sonuçlara göre, yaklaşık 60 yıldır ülkeyi yöneten koalisyon ilk defa değişebilir.

Kısmi sonuçlar üzerinden yapılan hesaplamalara göre aşırı sağcı Halk Partisi (SVP), 2015 seçimlerine oranla 3,1 puan kaybederek, yüzde 26,3 oranla seçimlerden yine galip çıktı. İkinci sırayı yüzde 16,5 ile Sosyal Demokratlar, üçüncü sırayı ise yüzde 15,2 ile merkez sağcı Liberaller (FDP) aldı.

‘Yeşil koalisyon’ yüzde 20’yi bulabilir 

Seçimlerin sürprizi ise oylarını 5,6 puan artırarak yaklaşık yüzde 13 oy oranına ulaşan Yeşil Parti oldu. Yeşil Parti böylelikle dördüncü sıradaki Hıristiyan Demokratların (CVP) önüne geçti. 2015 seçimlerine göre oylarını 6 puan artıran Yeşiller, böylelikle tarihlerinin en büyük başarısına imza attı.

Yeşil Parti’ye göre daha merkezde bulunan Yeşil Liberal Parti ise yüzde 7,6 oy almayı başardı. İki parti eğer birleşmeye karar verirse yüzde 20’lik oy oranına ulaşabilir. Yeşil Liberal Parti bir önceki seçimlerde yüzde 4,6 oranında oy alabilmişti.

Araştırma Enstitüsü GfS Bern’in Direktör Yardımcısı Lucas Golder, İsviçre basınına yaptığı açıklamada şu değerlendirmeyi yaptı:  “Başta ülkenin Fransızca konuşulan bölümünde olmak üzere, Yeşiller’in olağanüstü kazanımları gerçekten bir sürpriz. Ayrıca Liberal Yeşiller de beklenilenin çok üzerinde oy aldı.”

 60 yıl sonra koalisyon değişimi

Federal bir sisteme sahip olan İsviçre’de hükümet, Parlamento tarafından seçilen yedi  kişilik Federal Konsey‘den oluşuyor. 1959 yılından bu yana uygulanan ‘sihirli formül’ sayesinde seçimlerde en fazla oy alan üç partiye ikişer koltuk, dördüncü partiye ise bir koltuk veriliyor. Ülkedeki hükümet bu nedenle 60 yıldır neredeyse aynı koalisyon hükümeti tarafından yönetiliyor.

Ancak pazar günü ortaya çıkan sonuçlar, hükümette daha önce hiç yer almayan Yeşillerin ilk defa koalisyona dahil olabileceğini gösteriyor. Yeni hükümet, ülkedeki iki meclis tarafından aralık ayında belirlenecek.

 

Ekolojinin icadı, kurmaca uygarlık ve coğrafyalar ile insan doğası tartışması

16. İstanbul Bienali’nin üç ana mekanından ilki olan Pera Müzesi’nin geçici sergiler için kullanılan üst üç katı, küratör Nicolas Bourriaud tarafından daha çok antroposen ile bir şekilde ilintilendirilebilen ve bienal için İstanbul’a getirilen erken dönem çalışmalara ayrılmış. Buradaki sanatçı odalarında bir yandan kavramsal bir tarihe, yabancılaşma ve sömürgecilik eleştirilerine, öte yandan da kurmaca uygarlıkların ve coğrafyaların öykülerine tanıklık ediyoruz. Daha yakın tarihli bazı eserler ise doğa-insan ilişkileriyle birlikte insan doğasını provokatif bir şekilde tartışmaya açıyor.

Küratörün tavsiyesine uyarak (ve dolayısıyla asansör kullanımımızı en aza indirerek) 3. kattan başladığımızda bizi önce bir arkeoloji müzesi odası karşılıyor. Llhuros uygarlığının erken döneminden çöküşüne kadar olan yaşamına bu uygarlık tarafından üretilen ve arkeolojik kazılardan elde edilen eserler aracılığıyla tanıklık ediyoruz. Bir güncel sanat seçkisi olan bienalde bu kadar eskilerden anonim eserlere yer verilmesini garipsediyseniz haklısınız. Bu uygarlık aslında sanatçı Norman Daly tarafından oluşturulan kurmaca bir uygarlık ve eserler de on yıllara yayılan bir süreçte kendisi tarafından üretilmiş, özenle arkeolojik eser görüntüsü verilmiş. Eğer eser açıklamalarını incelemeden hızlıca geçerseniz sadece bu kadarlık bir izlenimle sınırlı kalırsanız. Daly’nin yaratmakla kalmayıp bir tarihi mizah romanı gibi kurguladığı öyküsünün ise ancak biraz daha yakından bir bakışla farkına varabiliyorsunuz. Bu öykünün ana fikri de uygarlığın doğuşundan çöküş nedenlerine kadar günümüze de göndermelerle dolu; bir yandan da tarih yazımına ve özellikle de arkeoloji ve müzelerin rol ve tarzlarına dönük ince ve alaycı bir eleştiride bulunuyor. Birkaç örnek vermek gerekirse erken dönemden itibaren cinselliğin uygarlığın eserlerinde, öykülerinde ve anıtlarda görülüp çevirileri yapılan şiirlerinde ne kadar yoğun bir şekilde yer bulduğu özellikle vurgulanmış ki gerileme ve çöküş döneminde uygarlığın nasıl zevk-ü sefaya dalıp gittiği mesajının altyapısı oluşmuş olsun.

Zina yapan tanrılar.

Erken dönemden itibaren eserlerde sık rastlanan öğeler olarak “sırıkla yürüyen insanlar”, “thruhai kuşu” gibi figürler kurguyu sağlamlaştırıyor. Öte yandan arkeolojik kazılardan çıkarılmış eserlerin bir kısmı da elektronik alıcı ve vericiler aracılığıyla kontrol edilen robot oyuncular ya da düşünce vericisi gibi teknolojik gelişmişlik belirtisi içererek öyküyü absürdleştiriyor. Llhuros üzerine ilk sergisini 1972’de açan Daly, üretiminin onyıllara yaydığı kurgusunu sadece nesneler ve metinlerle değil, aynı zamanda müzik ve ses kayıtlarıyla da zenginleştiriyor ve bu kayıtlar da enstalasyona eşlik ediyor. Daly’nin yaklaşımı bana 2017’de gezdiğim ve Venedik Bienali’ne paralel olarak düzenlenen “İnanılmazlar Batığından Hazineler” [Treasures from the Wreck of the Unbelievable] başlıklı Damien Hirst sergisini hatırlattı. Hirst de, Daly’ye benzer bir şekilde, sözüm ona serbest bırakılan bir köleye ait 2000 yıllık bir batıktan çıkarılan sahte arkeolojik eserler yoluyla bir tarih kurgusu yaratmış ve hatta sergide kliplerine yer verdiği bir belgeselimsi film çekmişti (aynı adlı belgeseli Netflix’te izleyebildiğimizi bu yazıyı hazırlarken fark ettim). Hirst’ün sergisi, yan ürünleri ve “belgeseli”, arkeolojik eserler ve müzeler ile belgeseller yoluyla anlatılan (ve tarihçiler tarafından “millet” adlı başka bir kurguya dayanak yapılan) tarih anlatısına çoğunlukla sorgulamadan inanmamıza oldukça pahalı ve görkemli bir göndermeydi.

Erotik imge parçaları.

Daly’nin aynı göndermeyi inceden inceye dalga geçmek yoluyla yapması ve yaptığının bir kurgu olduğunu eserlerin içinde açık etmesine karşın Hirst’ün asıl farkı günümüzün en sansasyonel sanatçılarından birisi olarak sahip olduğu mali kaynak ve ekip ile sanatın hızlı üretim ve tüketime dönük olması ve eleştirinin kendisinin bile hızla tüketilen bir metaya dönüştürülmesi sanırım. Pera Müzesi’nde arkeolojik eser görüntüsü verilen başka eserler de var. Sanem Khatibi’nin çift kedi başlı kabı ile Simon Starling’in Ontario Gölü’nün dibinde eskitmeye çalıştığı heykelinin fotoğrafları ve hikayesi bunlardan bazıları. Özellikle Starling’in eserinin süreci Damien Hirst’ünkine benzer bir amaçla yola çıkmasına karşın Antroposen’in bir temsiline dönüşmüş: Heykeli kaplayan deniz canlısı bölgeye gemilerle Karadeniz’den istenmeden taşınmış istilacı bir tür olan ve Amerika’nın Büyük Göller bölgesi için ciddi bir ekolojik sorun yaratan zebra midyesi. Başlı başına bu beklenmedik durumu kullanarak sergilemek istediğinde ise midyeler ve heykel güvelerin istilasına uğruyor ve insan eliyle değiştirilmiş doğa bu kez insanın eserini beklenmedik bir şekilde değiştiriyor.

Daly’den farklı bir şekilde de olsa Charles Avery öyküsünü tarihten değil, kurgu bir coğrafya ve halk üzerinden anlatıyor. Kendisine ayrılan odada Onomatopoeia adını verdiği adadaki halkın yaşamını anlatan temsili çizimler ve adanın en önemli ekonomik etkinliği olduğu anlaşılan balıkçılığı temsilen balıkçı tezgahları yerleştirmesi bulunuyor.

Oda, enstalasyon.

Resimleri incelediğimizde adanın bitki örtüsü ve jeolojik yapısı bize İskoçya gibi kuzey coğrafyalarını andırsa da halkın etnik temsili Afro ve Güney Amerika yerlilerine benzetilmiş. Tutulan balıkların tamamı yılan balığı, görebildiğimiz diğer deniz canlıları ise gerçekte var olmayan (ama deniz anası şeklinde ama kalamar bedeni dokusunda bir yumuşakça gibi var olanlara benzeyen) türler; insan dışındaki karasal canlılar da köpeğe benzeyen bir evcil ve kent hayvanı gibi hayali yaratıklar. Avery adanın ekonomisini balıkçılığa dayandırsa da temsili çizimlerde büyük ölçekli teknolojik yapılara da rastlıyor ve geleneksel yaşam tarzı sürdüren bir toplum beklerken karşılaştığımız bu çelişkiye şaşırıyoruz. Enstalasyonda beyaz plastik kasalar içine yerleştirilmiş yılan balıkları ve diğer deniz ürünleri ile üzerinde durdukları buz, camdan yapılmış ve çoğu oldukça gerçekçi, hatta insanda dokunma hissi yaratsa da sergi görevlisi gönüllüler bu konuda oldukça dikkatliler.

Liman çizimi (üstte), denizanası, kalamar (altta).

Daly nasıl arkeoloji ve tarih yazımını sorguluyorsa, Avery’nin de antropolojiyi, özellikle de klasik antropolojiyi karikatürleştirerek eleştirdiği söylenebilir. Antropolojinin de gerek sömürgeciliği, gerekse de ırkçılık ve milliyetçiliği meşrulaştırmak ve haklılaştırmak için nasıl kullanıldığı düşünüldüğünde Avery’nin kurgusuyla görselleştirdiği eleştirisi daha da görünür oluyor.

Burada Luigi Serafini’nin anlamsız ansiklopedisine (Codex Seraphinianus) de değinmek gerek. Kurmaca yaratıklar hakkında kurmaca bir dil ve alfabede oluşturduğu ansiklopedi ortaçağ sonrasında oluşturulan ve kendileri de kurmaca yaratıkları içeren ilk ansiklopedilere öykünüyor. Rehberli turda anlatıldığı kadarıyla yazarın yazıların bir anlamı olmadığını ve rastgele/otomatik oluşturulmuş olduğunu belirtmesine rağmen metinleri bildiğimiz dillere çevirmeye çalışanlar hala var. Ansiklopedinin kendisi başka bir canlılar dünyası kurgularken çevirmenler başarıya ulaşırsa eser sahibinin niyetlenmediği başka bir eseri de kendileri oluşturmuş olacak.

Codex Seraphinianus.

Grönland’lı sanatçı Pia Arke’nin elle çizilmiş Grönland haritalarının üzerine kendi ailesinin yaşlılarının çocukluk fotoğraflarını yerleştirmesi ve çerçevelemesi özellikle Grönland’daki Danimarka sömürgeci geçmişini gündeme getiriyor. Haritaların sömürgecilik tarihindeki yeri ile o haritaların gösterdiği yerlerde yaşayan (ama yine o haritalarda görünmez olan) yerli halkları ve yaşam tarzlarını birleştiren eserler başlı başına ciddi bir eleştiri içeriyor.

Serginin iki katına dağıtılmış tarihi önemi de büyük bir eserler dizisi Alman biyolog Ernst Haeckel’e ait. Haeckel’in önemi bizzat “ekoloji” terimini yaratan ve ilk kullanan bilim insanı olmasında. Haeckel 19. yüzyıl sonunda mikroskobik canlılar, mantarlar, yumuşakçalar gibi canlıların çizimlerini yapıp renklendirirken oldukça estetik eserler ortaya koymuş. Mikroskobik düzeyde renk tespit edilemezken Haeckel’in “bilimsel” çizimleri sanat nitelendirmesiyle de karşılaşmış durumda. Aslında tür tanımlamada el çizimi çoğunlukla fotoğraftan bile daha etkili bir araç olarak önümüze çıkıyor ve bir çok biyolog bu nedenle amaca özel çizim dersleri alıyor. Ve onlar kendisini sanatçı olarak tanımlamasa da eserleri hayranlık uyandırabiliyor. Haeckel’in de inanılmaz ayrıntılarla betimlediği canlıların gerçeklikle uygunluğu (mikroskobik ölçekteki renklerin geçerliliği dışında) kendisinden sonra gelen ve daha gelişmiş görüntüleme araçlarıyla aynı canlıları inceleyen biyologlar tarafından da teyit edilmiş. Benim için özellikle etkileyici olanlar özellikle siyah zemin üzerine çizdiği mantarlar ile tüplü dalışlarda görmeye can attığım muhteşem renkli küçük kabuksuz salyangozlar olan deniz tavşanları (nudibranchae) oldu. Haeckel’in çizimleri bütün bienalde sanatın nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulatan eserler arasında en eskiler arasında yer alıyor.

Pera Müzesi’ndeki tarihi öneme sahip başka bir eser serisi ise İspanyol sanatçı Anzo tarafından 1960’larda üretilen Tecrit [Aislamiento] başlıklı resimler. Bilişim teknolojilerinin yabancılaştırıcı ve yalnızlaştırıcı etkisine daha 1968 gibi erken bir zamanda hem figürleri, hem de kullandığı gri ve karanlık tonlamayla dikkat çeken Anzo, döneminin teknolojiyi ve modern yaşamı yücelten anlayışın da dışına çıkmış görünüyor.

Aislamiento 14

Pera Müzesinde insanlığın tarihine (belki de geleceğine) uzanan bir bakış ise Belçika’da yaşamını sürdüren İranlı sanatçı Sanem Khatibi tarafından sergileniyor. Daha önce bahsettiğim iki kedi başlı kap ve duvarda asılı yılan heykelinin dışında sanatçının en etkileyici iki eseri biri tablo olarak yapılmış, diğeri ise bir duvar halısı olarak dokunmuş 2019 tarihli resimleri. Bu resimlerde doğa içinde çıplak ve minyatür olarak resmedilmiş insan figürlerine rastlıyoruz. Cennet gibi estetize edilmiş doğa tasvirinin içindeki insanlar ise birbirlerine karşı acımasızca şiddet uyguluyor, birbirlerinin cehennemi oluyor. Duvar halıları ve perspektif kullanılmayan minyatür çizimleri aynı zamanda İran’ın geleneksel sanatına gönderme olsa da Khatibi’nin resimleri bende daha çok Leviathan’da “insanın doğa durumunun” kaos ve barbarlık olduğunu, insanın kötücül doğasının bir otoriteyle hizaya sokulmazsa bastırılamayacağını öne süren Thomas Hobbes çağrışımı yarattı.

Rüyamda seni gözünden bıçakladığımı gördüm.

Yukarıda anlattıklarım Pera Müzesi’ndeki eserlerin tamamı değil, benim seçkim. Diğer sanatçıların eserleri de üzerinde durulmayı hak ediyor, ancak serginin kapsamını düşününce bir seçim yapmak kaçınılmaz oluyor.

***

Paralel etkinlik notu:

Pera Müzesine gitmişken İstiklal caddesindeki Mısır Apartmanı’nda bulunan Galeri Nev’deki Ahmet Doğu İpek’in “Aşı” başlıklı ilk kişisel sergisine de uğramanızı öneririm. Son günü 26 Ekim Cumartesi olan sergide İpek ağaçlara yapılan aşılamadan yola çıkarak başta ahşap, metal ve çimento olmak üzere farklı malzemeleri birbirine “aşılayarak” ve organik olarak bütünleşmelerini sağlayarak farklı heykeller, doğal zeminlere “aşıladığımız” binaları içeren siyah beyaz çizimler ve mekana “aşılanmış” özel yerleştirmeler üretmiş.

Bunun yanında bir meşe ağacına yapılan incir aşılamasıyla ilgili teknik görünümlü çizim ile bir doğu ladini fidanına yapılmış mavi ladin aşılaması da sergideki metaforun ötesine geçen eserler olarak yerini buluyor. Sergi insanın doğaya müdahalesini hem konu olarak ele alıp hem de esinlenme olarak kullanırken, estetik değeri yüksek bir ekolojik eleştiriyi de ortaya koymuş oluyor.

13 Ekim’de Sıraselviler’deki Pilot Galeri’de sona ermiş olan İrem Tok’un ‘Close-Up’ sergisi ise bienal konusuna gerçek anlamıyla paralel bir etkinlikti. Tok’un sergisi bienalde de yerini bulduğunu belirttiğim bilimsel eserler ile sanat eserleri arasındaki sınır tartışmasını bilimsel çalışma mekanı ile galeri ve bilimsel araştırma süreci ile performans arasındaki sınıra genişletiyor. Ernst Haeckel’in 19.yüzyılda yapamadığını yaparak mikroskop altındaki canlıları fotoğraflayıp estetik bir şekilde yerleştirmekle kalmıyor, projeksiyon aracılığıyla canlı yayın olarak da algılanabilecek bir şekilde videoları yansıtılıyor.

Mekanın duvarını kendi eskiz defterlerinin devasa bir kopyasına çevirerek uygarlık tarihi ile doğa tarihi arasında ilişkilendirmeler kuruyor, ya da daha doğru bir deyişle dış mekanda kalan heykellerin üzerinde gelişen liken ve yosun örneğinde olduğu gibi var olan ilişkiyi görünür hale getiriyor ve kendi açıklaması ve şiirsel metinleriyle zenginleştiriyor. Atölyesinde biyoloji ve mekatronik deneyler yaptığını da öğrendiğimiz sanatçı sergi süresince çalışma masasını, su bitkilerinin gelişimi için deney alanı olarak kullandığı akvaryumunu, robot kol ile onu ve likenleri kullanarak yarattığı çizimleri sergi mekanına taşımış ve bu süreci bir performans olarak da sergilemişti. Serginin ana eserlerinden birisi olan “Açık Hava Müzesi” internet öncesi evlerimizin vazgeçilmez bilgi kaynaklarından olan Meydan Larousse ansiklopedisinin ciltlerini içi oyulmuş bir şekilde doğa ile arkeolojik eserlerin oyuncak insanlarca ziyaret edildiği birer minyatür topografya olarak kullanmıştı.

Sonraki Yazı: Geçmişten geleceğe uzanan Antroposen’in sergi mekanı Olarak İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

(Yeşil Gazete)

DSG’nin terk ettiği Rasulayn’a Türkiye girdi

Milli Savunma Bakanlığı, Urfa’nın karşısındaki Rasulayn’dan YPG’nin çıktığını açıkladı. Suriye devlet televizyonu da kente Türkiye’ye bağlı güçlerin girdiğini duyurdu.

Türkiye ile ABD arasında varılan mutabakat kapsamında Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) Suriye’nin Rasulayn kentinden çekilme işlemi tamamlandı. Önce çatışmalarda yaralanan YPG‘liler bölgeye varan ambulanslarla tahliye edildi. 40 araçtan oluşan sağlık konvoyu, yaralı YPG’lileri alarak Tıltemir hastanesine taşıdı. Bölgeden çekilen YPG’liler, Rakka tarafına götürüldü.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), çıkışları ABD’nin koordine ettiğini belirtti. MSB açıklamasında şu ifadeler kullanıldı: “TSK, Türkiye ile ABD arasında varılan mutabakat çerçevesinde, PKK/YPG teröristlerinin 120 saat içinde bölgeden çıkmasını yakından takip etmekte. “Kesinlikle hiçbir engelleme yapılmadığı gibi bölgeden çıkış ve tahliye faaliyetleri sıkı şekilde ABD’li muhataplarla koordine edilmektedir.”

’86 araçlık konvoy çıktı, 55 araçlık konvoy girdi’

“Yaklaşık 55 araçlık bir konvoy Rasulayn’a giriş yapmış ve 86 araçlık bir konvoy Tel Tamir istikametinde çıkış yapmıştır. ABD ile yapılan mutabakata rağmen PKK/YPG’li teröristlerce 17 Ekim 2019 saat 22.00’den itibaren toplam 22 taciz/ihlal gerçekleştirilmiştir.”
Gün içinde yine onlarca ambulans ve sivil aracın da camlarına film çekilerek ya da gazete kapatılarak, içlerinin görülmesi engellenecek şekilde Rasulayn’a giriş çıkış yaptığı bildirildi.

Suriye doğruladı

Suriye devlet televizyonu El İhbariya da, DSG güçlerinin terk ettiği Türkiye sınırına yakın Rasulayn kentine TSK’nin girdiğini duyurdu.
El İhbariya’ya göre kenti TSK ve Suriye Milli Ordusu adını alan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) milislerince kontrol altına alındı. Haberde, “DSG grupları Rasulayn kentinden çıktı, Türk rejiminin askerleri ve beraberlerindeki paralı askerler kente yerleşti” ifadelerine yer verildi.
MSB, 12 Ekim’de TSK ve Suriyeli muhaliflerin Rasulayn kentini kontrol altına aldıklarını duyurmuştu. DSG’den dün yapılan açıklamada, Türkiye’nin geriye kalan militanların ve sivillerin kentten tahliyesine izin vermesinin ardından DSG güçlerinin Türkiye sınırından çekilecekleri belirtilmişti.

Jane Fonda iklim krizi protestosunda ikinci kez gözaltına alındı

ABD Kongresi önünde Cuma günü gerçekleşen iklim grevine katılan aktris Jane Fonda geçen haftanın ardından yine gözaltına alındı. Fonda’yla birlikte “Grace and Frankie” dizisinde başrolü paylaştığı aktör Sam Waterston da gözaltında.

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin önünde Cuma günü gerçekleşen iklim grevine katılan aktris Jane Fonda ile “Grace and Frankie” dizisinin başrolünü paylaştığı aktör Sam Waterston gözaltına alındı.

İklim krizine karşı hükümetin harekete geçmesi talebiyle her hafta iklim için eylem yapacağını bildiren 81 yaşındaki oyuncu Jane Fonda, geçtiğimiz Cuma günü de gerçekleştirdiği protesto sonucunda gözaltına alınmıştı. Böylece iki hafta üst üste gözaltına alınmış oldu.

Fonda’dan sanatçılara çağrı

Fonda, yaptığı yazılı açıklamada “Greta ve gençlik iklim grevlerinin yanı sıra, Reverend Barber’ın Ahlaki Pazartesi günleri ve Randall Robinson’ın günlük apartheid karşıtı protestolarından esinlendiğini” söyledi. İklim mücadelesinde yer almak için ABD başkenti Washington DC’ye taşındığını duyuran Fonda, çevresindeki bütün sanatçıları da eylemlere katılmaya ve gözaltına alınmaya davet etti.

İklim krizine karşı beş talep

Fire Drill Fridays adı altında yapılan grevlerin ocak ayına kadar her cuma ABD Kongresi, Senato ve Temsilciler Meclisi gibi hükümet binalarının yer aldığı Capitol Hill bölgesinde gerçekleşmesi planlanıyor.

Jane Fonda’nın çağrıcılığını yaptığı hareket 2030 yılına kadar yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçilmesini ve Yeşil Yeni Düzen’in (Green New Deal) meclisten geçmesini,  yerel toplulukların topraklarına ve bağımsızlıklarına saygı duyulmasını, çevresel adaletin sağlanmasını, biyoçeşitliliğin korunmasını, ve sürdürülebilir tarım yöntemlerinin uygulanmasını talep ediyor.

 

Rusya’da maden göleti patladı: 26 kişi hayatını kaybetti

Sibirya’nın Krasnoyarsk bölgesinde bir altın madeni göletinin patlaması sonucu en az 26 işçi,  sulara kapılarak hayatını kaybetti. Ölü sayısının artabileceği bildiriliyor.

Rusya’da, Sibirya’nın Krasnoyarsk Bölgesi’nde bir altın madeni göletinin patlaması sonucu 26 işçi sulara kapılarak hayatını kaybetti. Önceki gün sabaha karşı bölgedeki yoğun yağış yüzünden yıkılan barajdan akan tazyikli sular, madende çalışan işçilerin kaldığı prefabrik evleri yerle bir etti. 26 kişinin öldüğü kesinleşirken can kaybının daha da artabileceği bildiriliyor.

Yaşanan faciayla ilgili bölgede havadan görüntü çeken Rusya Acil Durumlar Bakanlığı ekipleri görüntüleri basına servis ederek facianın boyutunu gözler önüne serdi. Bakanlıktan yapılan açıklamada bölgeye çadır kampların kurulduğu, temiz su, ekmek, gıda maddeleri ve battaniye gönderildiği de ifade edildi. Arama kurtarma çalışmaları için bölgeye toplam 300 arama kurtarma ekibi, kepçeler, botlar, helikopter ve çok sayıda kurtarma araç ve gereçleri sevk edildi.
Yaşanan olayla ilgili bölge savcılığı soruşturma başlatırken barajdan sorumlu olan birimin binasına operasyon düzenlendi ve çok sayıda evraka el kondu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de bölgedeki soruşturmanın yoğunlaştırılmasını ve yardımların arttırılması talimatı verdiği açıklandı.

Lübnan’da ekonomik krize karşı halk sokakta

Son yıllarda ekonomik kriz içerisinde olan Lübnanlılar hükümetin tütün, benzin, sosyal medya ve Whatsapp gibi iletişim platformları için yeni vergi tasarısını duyurmasıyla sokaklara çıktı.

Ekonomik durumun kötüleşmesi ve yeni vergiler getirilmesi kararı Lübnan’da son on yılın en büyük hükümet karşıtı gösterilerine sebep oldu. Hükümetin tütün ve benzinin ardından sosyal medya ve Whatsapp gibi iletişim platformları için yeni vergi tasarısını duyurmasıyla sokaklara çıkan halk sokaklarda “halk yönetimin düşmesini istiyor” ve “devrim” sloganları atıyor.

Perşembe günü başlayan, Beyrut ve Tripoli başta olmak üzere birçok kentte meydana gelen eylemlerde polis ve göstericiler arasında çatışmalar çıktı. Yollara barikatların kurulduğu ve lastiklerin yakıldığı eylemlerde, yakılan ateşlerin sıçradığı binada iki kişi hayatını kaybetti. Lübnan polisi, protestocuları dağıtmak için protestoculara biber gazıyla müdahale etti. En az 136 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

Whatsapp aramalarına gelen vergi geri alındı

Lübnan İletişim Bakanı Muhammed Şukayr, Whatsapp uygulamasına yönelik vergi tasarısının Başbakan Saad el-Hariri’den gelen talep üzerine Bakanlar Kurulu’nda onaylanmayacağını söyledi.

Gösterilere sebep olan yasa tasarısında hükümet Whatsapp ve diğer uygulamalarda gerçekleştirilecek görüntülü aramalara yönelik günlük 0.20 dolar vergi alacağını duyurmuştu. Halkın sokağa çıkmasına sebep olan tasarı saatler içerisinde geri alındı ancak göstericiler eylemlerinin ekonomik kriz yüzünden olduğunu ve hükümet istifa edene kadar durmayacaklarını açıkladı.

Lübnan’ın ekonomik durumu

Lübnan’da ekonomik durum kötüye gittiği gerekçesiyle uzun süredir aralıklarla hükümet karşıtı gösteriler düzenleniyordu. Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri, 3 Eylül’de ekonomide olağanüstü hal ilan etmişti.

Maliye Bakanlığı‘nın mayıs ayında yayımlanan raporuna göre, ülkede kamu borcu 2019’un ilk çeyreği itibarıyla 86,2 milyar dolara ulaştı. Uluslararası ekonomi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings ise Lübnan’ın görünümünü 24 Ağustos’ta B’den CCC sınıfına düşürdüğünü açıklamıştı.

Başbakandan 72 saat süre limiti

Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri gösteriler sonrasında yaptığı basın açıklamasında ekonomik krizi aşmak için vergi dışında sunduğu reformları hayata geçirmeye yönelik girişimlerinin engellendiğini söyledi. Açıklamasının devamında ise “Hükümet ortaklarımıza bizi, halkımızı ve uluslararası ortaklarımızı ikna edecek bir çözüm sunmaları için en fazla 72 saat süre sunuyorum aksi halde başka bir tutum sergilerim” ifadelerini kullandı.

Protesto sebeplerinden biri de söndürülemeyen orman yangını

Protesto edilen konuların arasında geçtiğimiz hafta başında Lübnan’ın batısında çıkan ve tarihi Chouf Dağları bölgesine sıçrayan orman yangınlarıyla mücadele etmede hükümetin yetersiz kalması da yer aldı. Yangın söndürme helikopterlerinin yıllardır bozuk olduğu ve çalışmadığının duyurulması tepkilerin artmasına sebep olmuş; Lübnan İçişleri Bakanı Raya El Hassan yangının söndürülmesi için diğer ülkelerden yardım istemişti.

Bakana tekme atan kadın eylemin sembolü oldu

Lübnan’daki protestoların sembolü ise Lübnan Eğitim Bakanı Ekrem Şuhayb’ın silahlı korumasına tekme atan kadın gösterici oldu. Beyrut’ta protestoların sürdüğü sırada kalabalık içerisinden geçmeye çalışan konvoya yol açmak için bakanın korumalarından biri elinde uzun namlulu silah ile göstericilerin arasına girdi.

Olay anında kaydedilen bir videoya göre çıkan arbede sırasında protestocu bir kadının, bakan korumasının kasıklarına tekme attığı görülüyor. Görüntülerin sosyal medyada yaygınlaşmasının ardından tekme anı, eylemin sembolü haline geldi.

24 maddelik tedbir paketini açıkladı

Geçtiğimiz pazar günü, protestoların büyüyerek sürmesi üzerine, BaşbakanHariri,  krizini aşabilmek için 24 maddeyi içeren ekonomik tedbirleri açıkladı. Söz konusu tedbirler, telefon ve kamu hizmetlerine yönelik vergiler ile maaş kesintilerine yönelik önerilerin iptali ve konut kredilerinin eski orana getirilmesi gibi daha önce atılmamış adımları kapsıyor.

https://twitter.com/sahouraxo/status/1185962030991396864

Lübnan basınında yer haberlere göre Hariri’nin aldığı kararlardan bazıları şöyle:

– Mevcut ve eski bakanlar ile milletvekillerinin maaşları yüzde 50 oranında azaltılacak.

– Komitelerin maaş ve ödenekleri için tavan fiyat en fazla 10 milyon Lübnan lirası olacak.

– Tüm yöneticilerin maaşları azaltılacak ve 8 milyon Lübnan lirasını aşmayacak.

– Yargıçların maaşları 15 milyon Lübnan lirasını aşmayacak.

– Banka ve sigorta şirketlerine yüzde 25 oranında vergi getirilecek.

– Ordu ve güvenlik güçleri için tüm emeklilik kesintileri kaldırılacak.

– Asker maaşlarına tavan ayarlaması yapılacak ve bu oran bakanların maaşlarını aşmayacak.

– Enformasyon Bakanlığı gibi bakanlıklar ve konseyler kaldırılacak.

– Lübnan Merkez Bankası ve diğer bankalara 3 milyar dolar destek sağlanacak.

– Yağmalanan fonların geri kazanımı ve yolsuzlukla mücadele için açık bir mekanizma oluşturulmasını öngören yasa kabul edilecek.

– Telefon ve kamu hizmetlerine yönelik vergiler iptal edilecek

– Maaş kesintilerine yönelik öneriler iptal edilecek

– Konut kredileri eski hale getirilecek

– Banka kazancı vergisi artırılacak

– Cep telefonu sektörünü özelleştirme teklifi sunulacak