16. İstanbul Bienali sanatçılarının Yeşil Gazete’deki 7. Kıta serüvenleri devam ediyor.
Son yazısındaAlper Akyüz, Bienal mekânlarından biri olan Pera Müzesi’ndeki bazı eserleri ele aldı. Yazı, sergideki eserlerin kurmaca uygarlıkları ve farklı coğrafyaların öykülerini; sömürgecilik eleştirileri ile insan doğasını nasıl ele aldığını inceliyor. 7. Kıta, bir Antroposen eleştirisi.
Alper Akyüz’ün de yazısında incelediği sanatçılardan Sanam Khatibi, Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı. İnsanın doğa ve kendiyle olan tarihsel ilişkisine yoğunlaşan sanatçının sergideki eserleri: Görev Yerinizde Kalın (seramik), Rüyamda seni gözünden bıçakladığımı gördüm (el dokuması yün halı), Şehvetli Dudaklarının Yakut Rengi için(seramik), Sıcak bir yaz gününde öğle vakti (tuval üzerine yağlı boya ve kurşun kalem)
Bahar Topçu: 16. İstanbul Bienali’nin “7. Kıta” teması kendi sanat çalışmalarına yaklaşımını nasıl etkiledi?
Sanam Khatibi: Nicolas bana bu öneriyle geldiğinde, Brüksel’deki galerimde “Yeşil Nehir Cinayetleri” adlı sergim için yeni eserler hazırlamaktaydım. İlgilendiğim konular, 7. Kıta’nın genel temasına uyuyordu. Dolayısıyla oradan başlamaya karar verdim. Sonuç olarak, kaos ve yıkımın bol olduğu, bir tür gerçeküstü vahşi manzarayı betimleyen yeni bir duvar halısı ortaya çıktı. Serginin adından ve Nicolas’ın bana gönderdiği metinden mekanı tasavvur ettim ve sanat eserimi nasıl sergilemek istediğimin taslağını çizdim. Ve sonra şu anda Pera Müzesi’nde sergilenen tabloyu ve bazı seramik heykelleri yarattım.
B.T: Konu Antroposen (insanmerkezcilik) olduğunda eserlerine ve çalışma sürecine yaklaşımında bir farklılık oluyor mu?
S.K:Gezegenimizin korunmasında ve gerekli değişikliklerin yapılmasında her birimizin sorumluluğu var. İnsan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle meydana gelen felaketler yüzünden bir yandan daha bilinçli hale geliyoruz. Bundan böyle kayıtsız kalamayız. Ekolojik yıkımı ve doğaya yönelik tavrımızı sorguladığım için, çalışmalarımda işlediğim konular dolaylı olarak 7.Kıta’nın genel temasıyla ilişkili.
B.T: Nicolas Bourriaud’a göre, Antroposenin sebepleri bir tür bilinçlenme ve sonrasında yeni dalga sanatçılar yarattı. Bu yeni dalga sanatın rolü, insan dışı hayat ve türleri de kapsayarak estetiğin merkezsizleşmesi. Bir sanatçı olarak bu rolü nasıl yorumluyorsun?
S.K: Yaratıcılığı engellediğini düşündüğüm için çalışmalarımı mantıklı olanlarla sınırlamaktan hazzetmiyorum. Ütopik ve post-antroposen manzaralar yaratma eğilimim nedeniyle özgür ve kuralsız olmayı sevdiğimi düşünüyorum ve bu fikir hoşuma gidiyor.
B.T: İklim aktivistleri, bazı şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerinde, sosyal bilimler ve sanatın kendisi tarafından yorumlanabilecek sanatsal yollarla hareket etmeyi tercih edebiliyorlar. Bir protestoda sanatsal bir performans gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
S.K: Protestocuların kendilerini ifade etmek ve önemli meseleleri savunmak için yaratıcılıklarını kullanmaları harika bir şey bence.
B.T: Yedinci Kıta ve onun İstanbul’da sergilenmesi hakkında nasıl hissediyorsun?
S. K: Bence Nicolas Bienal aracılığıyla, bugün karşılaşmakta olduğumuz önemli ve acil bir meseleyi saptayarak harika bir iş yaptı. Eğitim çok önemli ve sanat bu esaslı soruna yönelik hassasiyet yaratılmasında yardımcı olabilir.
Rüyamda seni gözünden bıçakladığımı gördüm
Bienal küratörü Nicolas Bourriaud’un bütün sanatçılara sorduğu soru, saha raporunda sanatçıların verdiği cevaplarla beraber yayınlandı. Küratörün sorusu ve Khatibi’nin verdiği cevap şöyle:
Nicolas Bourriaud: Antroposen, insanları ve onların sözde çevrelerini birbirinden ayıran fiziksel ya da simgesel sınırların ortadan kalktığı tarihsel bir an olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle, Batı’daki geleneksel doğa – kültür ayrımının sonunu imler Antroposen. Daha da ileri gidecek olursak: Özne – nesne ayrımının sonunu. İşinizin bu durumu nasıl yansıttığını düşünüyorsunuz?
SK:: Öznelerimin her zaman flora ve faunayla aynı düzlemde tasvir edildiğini sık sık dile getirdim. Benim için tasvir ettiğim figürler hayvanlarla, bitki örtüsüyle ve nesnelerle aynı derecede öneme sahip. Üretimimi bir anlamda insanı çevresinden ayıran fiziksel ve sembolik sınırların çöktüğü anla ilişkilendirebileceğimi varsayıyorum.
Resim yaparken genelde kendimden geçerek çalışırım ve bir konuya diğerinden daha fazla önem verme fikrinden hiçbir zaman hazzetmedim. Bu aynı zamanda özne ile nesne arasında fark yaratmak için de geçerli. Genellikle tasvir ettiğim, yinelenen bir tarih dilimini seçerim, fakat kafamda belli bir tarihsel döneme ilişkin gerçek bir bağ yoktur. Belki de karakterlerim Antroposen sonrası bir dönemden geliyorlardır… Ya da belki sadece alternatif bir bakış açısından.
Merkezi yönetimin görevi bu önemli kamusal alanların yönetimi için yerel yönetimi dışlamak değil, desteklemek olmalı. Hatta yoksa bile onun yönetim deneyimini geliştirmesi için katkıda bulunmak olmalı.
İmamoğlu’nun Haydapaşa ve Sirkeci garları ile ilgili endüstriyel alanların ihale yöntemine itiraz etmesini haklı ve yerinde buluyorum. Sorunu kamuoyu ile paylaşmakla iyi yaptı.
Şöyle bir düşünelim: İstanbul’u iki ayrı kıtaya bağlayan demiryolları ağının düğüm noktalarının geleceğine karar veriliyor. Bunlar şehir açısından değerleri parayla ölçülemeyecek alanlar. Bu alanların şehir perspektifinden değerlendirilmesi gerekmez mi? Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı“bu alanlar kuruluşumuza gelir getirsin diye bu ihaleyi yaptık” diyor.
Bakan aynen şunları söylüyor: “Bilindiği üzere Haydarpaşa ve Sirkeci’de bahse konu gayrimenkullerin bulunduğu alanlar, sit kapsamında ve imar kısıtlılığı bulunmakta. Bu alanlar, Marmaray hizmete girdikten sonra yolcu hareketliliğinin azalması nedeniyle ihtiyaç dışı kaldı.” Buna çocuklar bile güler. Sanki bu gelişmeler kendiliğinden gerçekleşmiş.
Marmaray, yanlış yere yapılmış bir metro projesidir
Bugün Marmaray’dan geçen şehirler ya da kıtalar arası bir tren gördünüz mü? Yok. Çünkü Marmaray gerçekte bir metro projesidir. Evet, bir metro projesidir ama yanlış yere yapılmış bir metro projesidir. Metro sisteminin omurgasını oluşturması gerekirken Ulaştırma Bakanlığı’nın kontrolünde olsun diye kıyıya yapılmıştır. Oysa, tıpkı bir balığın omurgasının yüzgeçlerinde olması gibi değil, ortasında, E-5 hattında olması gerekirdi.
Birincisi Ulaştırma Bakanlığı’nın dar perspektifi ile, bu hat üzerinde tasarlanması ve şehirselleştirilmemesi en az Marmaray’ın kendi maliyeti kadar bir ek ulaşım maliyeti ve zaman kaybı getirdi. İkincisi, şehrin simge yapıları garları, istasyonları, köprüleri, çevresi ile bir endüstri mirası olan tarihsel topografyayı yok etti. Üçüncüsü İstanbul halkı on yıl bu raylı sistemi kullanmaktan mahrum bırakıldı. Bu kararların bu şekilde verilmesinin şehre neye mal olduğunu kimse bilmiyor.
Marmaray projesinin şehrin kültürel mirasının önemli bir bölümünü oluşturan tren hattı üzerinde gerçekleştirilmesinin tek bir nedeni var: Ulaştırma Bakanlığı’nın bu projeyi Bayındırlık Bakanlığı’nın planladığı Boğaziçi köprülerine rakip olarak geliştirmesi.
İmamoğlu’nun söylemediğini ben söyleyeyim:
Soruna İstanbul açısından bakmak, projeyi şehirselleştirmek için yerel yönetim ile merkezi yönetimin farklı bir ilişki kurması gerekirdi.
Marmaray Projesi başlangıçta demiryoluyla İstanbul’u Avrupa ve Anadolu’ya, Ortadoğu’ya bağlamayı amaçlayan bir projeydi. Geçmişi 70’li yıllara uzanan projenin amacı böyle sunuluyordu. Bayındırlık Bakanlığı daha birinci köprüyü tasarlarken Ulaştırma Bakanlığı tarafından ve ona rakip olarak geliştirildi.
Bu proje öyle bir merkeziyetçi bakışla tasarlandı ki, bağlamak şöyle dursun var olan ilişkileri kopardı.
Bugün Marmaray hattından geçen kıtalar arası ya da şehirlerarası bir tren gördünüz mü? Marmaray’dan en son tren ne zaman geçti? Bilen var mı?
Hatanın neresinden dönülse iyi
Şehirsel metro ağının omurgasını oluşturabilecek bir proje, raylı sistem olduğu için basmakalıp fikirlerle desteklemek yerine, daha başta gözden geçirilebilirdi. Muhalefetin her konuda olduğu gibi bu projenin de şehirselleştirilmesini talep etmesi gerekirdi. Güzergah E-5 hattı olabilirdi, eski endüstriyel hat güncellenerek kentin modernleşme tarihinin belgesi olan bu kültürel miras topografyası korunabilir ve geçmişte olduğundan çok daha iyi bir şekilde halka hizmet verebilirdi.
Bugün şehrin bu iki eşsiz alanının geleceğini tayin edecek kararların bu şekilde verilmesi, geçmişten gelen merkeziyetçi bir kararlar silsilesinin devamı.
Hatanın neresinden dönülürse iyidir. Merkezi yönetimin görevi bu önemli kamusal alanların yönetimi için yerel yönetimi dışlamak değil, desteklemek olmalı. Hatta yoksa bile onun yönetim deneyimini geliştirmesi için katkıda bulunmak olmalı. Bu mesele Türkiye’de merkezi yönetimin nasıl yetkileri kendisinde toplamaya çalıştığının bir göstergesi. Öncelik bir yerin şehrin kamusal hayatını zenginleştirmesi değil, kimin elinde olacağı.
Merkezi yönetim, bu alanda kendisini işlevsiz kılmış olan bir kuruluşun dar bir bakış açısı ile temsil ediliyor. Bu alanlarda ne yapacağını bilmiyor. Bu nedenle yetkiyi elinde tutmaya çalışıyor, “ihaleyi bizden biri alsın, kontrolümüzden çıkmasın” diye bakıyor. İtiraz edenlerin de aynı şeyi düşündüklerini varsaydığı için Büyükşehir’le işbirliği yapmayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Tipik neo-liberal bir davranış biçimi. İdeoloji sorunu perdeleme işlevi görüyor: Bu alanların kullanımı şehirsel bir perspektife taşınmadığı, kullanım amaçları, yöntemleri belli olmadığı için ihale usülleri, yöntemleri herşey göstermelik…
Ulaştırma Altyapı Bakanı’na göre ihale TCDD’nin kiralama yönetmeliğine uygun yapılmış. “İstanbul halkının kültür ve sanat faaliyetlerine katkı sunmak suretiyle TCDD’ye gelir sağlanacakmış.. İhale en yüksek teklifi veren kişide kalmış. Bu alanlar kültürel miras kapsamında oldukları için zaten imara kapalıymış. Bakanlık rekabet kurallarına uygun davranmış. Büyükşehir Belediye Başkanı ise ihale yapılmadan önce ne pahasına olursa olsun bu ihaleyi alacağım diyerek ihalenin rekabet ilkesini sekteye uğratmış ve etik davranmamış… “ Sanki Haydarpaşa ve Sirkeci alanları gelir getirmesi için kiralanabilecek boşlukta yüzen mekanlar.
Oysa Bakan’ın kendisi de bu ihalenin gelir tarafının bir öneminin olmadığının, bu alanların değerinin parayla ölçülemeyeceğinin farkında. Yalnızca minareyi kılıfına uydurmaya çalışıyor.
Asıl mesele gözden kaçırılmaya çalışılıyor
Peki sormazlar mı, nasıl kullanılacağı, projesi belli olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir? Şehrin en önemli kamusal alanı ile ilgili kararlar böyle alınabilir mi? Bu alanların nasıl kullanılacağı, şehir yönetimini yapabilir kılması gerekirken, ihale yöntemi ile belirlenebilir mi? Peki kim bu alanları kent açısından değerlendirecek, İstanbul perspektifine taşıyacak? Tartışmanın bunun üzerinde gerçekleşmesi gerekmez mi?
Hukukun soyut değil, somut olduğu yer burası.
Kamu yönetiminin sorumluluğu
Mesela sahibinin yıllarca yeşil alan ya da tarihi eser olarak çivi çakamadığı bir yeri sürekli yapıldığı gibi iktidara yakın birisi alır ve istediği gibi imar koşullarını değiştirirse, ne olur? Haksız kazanç elde etmiş olur. Bir yerin gelir getirici faaliyetlere, piyasa aktörlerine açılabilmesi için koşulların önceden belirlenmesi ve bilinmesi, rekabet koşullarının oluşması gerekir. Ancak buradaki sorun haksız kazanç sağlamaktan öte şehrin de parayla ölçülemeyecek, geri dönülemeyecek şekilde bir zarara uğraması.
Kültür ve sanat gibi bir işlevlendirme söz konusu ise bir projesinin, bir yönetim planının ve organının olması gerekir. Kararlar oluştuktan sonra, piyasa aktörlerinden de hizmet alınabilir. Bunun için fizibilite aşamasının tanımlanması, çerçevelendirmesi gerekir. Kamu yönetimleri bir kamusal alanı doğrudan ihaleye açıp,” istediğini yap, keyfince kullan” diyemez. Kimi yerde kamu gelir elde etmek yerine tersine işlevi yerine getirecek kuruluşa bir de bütçe dahi sağlayabilir. Örneğin Venedik’te tersaneyi, Arsenale’yi Belediye kiraya verse, şehir çok şey kaybeder. Almanya’da Ruhr Havzası’nda merkezi yönetim endüstriyel alanları yerele devrederken merkezi yönetim ayrıca korunmaları ve yerelin kamusal hayatını zenginleştirmek için devasa bütçeler ayırdı, otuz yıllık ekolojik onarım programların finansmanını üstlendi.
İstanbul Kent Konseyi.
İşte tam da bu konu gündeme gelmişken Büyükşehir Belediyesi’nin Stratejik Plan Çalıştayı ile ilgili haberler ve İstanbul’un Kent Konseyi’nin kurulması haberi üst üste geldi ve bu konunun tartışılması için çok da anlamlı oldu. Büyükşehir’in bu meseleyi kent ölçeğine taşıması için bu iki çalışma son derece önemli. İstanbulluların bu alanların nasıl kullanılacağı hakkında bir fikir sahibi olması gerekmiyor mu? Stratejik Plan ve yönetim boyutunda bu konuların geliştirilmesi, tanımlanması, bilinmesi gerekmiyor mu? Elbette bu işin içinde ticari işlevler de olabilir, ancak bir şehrin gelişmesini yalnızca ticari işlevlere bağlayabilir miyiz? Büyükşehir Belediyesi’nin şehrin tarihi merkezinde, kültür mirası olan yani imara açılamayacak olan bir bölge için “ihale yöntemi” içinde söz sahibi olmaya, bu şekilde katılmaya zorlanmasında bir tuhaflık yok mu?
Çözüm, katılımda
İmamoğlu’nun dediğim gibi sorunu kamuoyu ile paylaşmasını, ihalenin iptalini ve merkezi yönetimden bu alanların İstanbul yönetimine devredilmesini istemesini yerinde buluyorum. Ancak İmamoğlu’nun daha fazlasını yapmasını ve ayrıca şehrin kültürel hayatını geliştirmek, kültür mirasını korumak için başka bir şey yapmasını istiyorum: İşlevini yitirmiş kamu alanları için yapılacak işlerde karma bütçe kullanan, çok aktörlü, misyon odaklı bir yönetim kavramının hayata geçirilmesini talep etmesini ve gerçekleştirmesini.
İstanbulluların plan hazırlanırken fikirlerini almak harika bir yaklaşım. Ancak hala şehir planları hazırlanırken halk nesne olarak görülüyor. Peki şehir ölçeğindeki konular, stratejik planlarla nasıl etkileşim içinde olabilir? Örneğin fiziki çevrenin iyileştirilmesi için neler yapılabilir? Bunun yöntemi planları bir süreç olarak katılıma açmaktır. Kendisini merkeze alan planlama yöntemi süreci karanlıkta bırakır. Güncel planlama yöntemleri ise süreci katılıma açar. O zaman bu politik boşluk oluşmaz. Bu ikisi arasında önemli bir fark var.
Katılım basit bir konu değil. O fikirlerin üretildiği alanları şehirselleştirmek, kültürel-politik alanı iktidardan bağımsız ve katılımcı hale getirmek, kamusal alanı piyasa ve resmi ilişkiler dışında açarak, şehri merkeziyetçiliğin kıskacından kurtarmak gerekir. Çünkü asıl çözüm orada.
Kadıköy’ün en önemli kültürel miraslarından Haydarpaşa Garı’nın kapalı olduğu döneme ait fotoğraflardan oluşan sergi bugün açılıyor.
Haydarpaşa Garı‘nın tren yolculuklarına kapatılmasının ardından geçen üç yıllık süreci anlatan fotoğraf sergisi “İçinden Tren Geçmeyen Gar – Haydarpaşa”, bugün (26 Ekim) Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde açılıyor.
Kadıköy’ün en önemli kültürel miraslarından biri olan Haydarpaşa Garı’nın kapalı olduğu dönemi fotoğraflayan Hatice Ezgi Özçelik, “Haydarpaşa’yı çekerken biri yanıma yaklaşıp, ‘Niye çekiyorsun ki, içinden tren geçmeyen gar artık burası’ dedi. Bu ifade beni çok etkiledi, serginin adı da buradan geliyor” dedi.
20 fotoğraftan oluşan sergi, 1 Kasım tarihine kadar açık kalacak. Gar binasının yanı sıra endüstriyel mirasın parçaları olan diğer yapıların ve atıllaştırılan Haydarpaşa Gar sahasının fotoğrafları da yer alıyor.
Gara yönelik belirsizliğin kendisini üzdüğünü söyleyen Özçelik, serginin projesinin ilk etabı olduğunu belirterek garın yeniden asli işlevine döndükten sonra belgelemeye devam edeceğini söyledi. “İçinden Tren Geçmeyen Gar – Haydarpaşa” sergisi 18 Nisan 2020’de Beyoğlu’nda İFSAK Galeri‘de de izleyiciyle buluşacak.
Newyork’ta tasarım ve mimarinin ayı olarak tanımlanan ekim etkinliklerinde (archtober) en dikkat çeken sergilerden biri Fransız sanatçı JR’ın, Ellis Adası’ndaki karantinayı resmettiği Unframed-Çerçevesiz.
New York’ta ekim ayı süresince tasarım ve mimari alanlarda çeşitli sergiler ve etkinlikler düzenleniyor. Tasarımın ve mimarinin ayı (archtober) olarak nitelendirilen bu ayda, birçok başarılı eser şehrin çeşitli bölgelerinde izleyicisiyle buluşuyor.
Designboom’un aktardığına göre, bu süreçte en dikkat çeken sergilerden biri, Fransız sanatçı JR’ın daimi sergisi olan ‘Unframed’ (Çerçevesiz). 19’uncu yüzyılın sonları ile 20’inci yüzyılın başlarında ABD’ye gelen göçmenlerin ilk durağı olan Ellis Adası’nda açılan sergi turunda izleyiciler, yerleşmek için ABD’ye gelen göçmenlerin sağlık kontrollerinin yapıldığı hastanenin terk edilmişliğine tanık oluyor.
İzleyiciler tur esnasında hastane koğuşlarını, otopsi odalarını ve halka kapalı olan diğer bölgeleri gezerken kentin göç olgusuyla da bir kez daha yüzleşme olanağı buluyor. Sergi, yıl boyunca hafta sonları gezilebilecek.
Dünyanın dört bir yanından ABD’ye göç eden insanların geride bıraktıkları, aileleri, kendileriyle birlikte getirdikleri ile oluşan modern Amerikan kültürünü yansıtmaya çalıştığını söyleyen JR, bunu insanların hikayelerini sanatla yorumlama fırsatı olarak değerlendiriyor.
Yerel seçim sürecinde AKP’li belediyelerin yaptığı israfa sıklıkla gönderme yapan Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş belediyelerde israfı önlemek için harekete geçtiklerini duyurdu.
Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş, görevdeki ilk 200 gününde israfla mücadele ederek belediye bütçesinden 251 milyon TL tasarruf ettiğini açıkladı. Cumhuriyet gazetesinden Sena Yaşar’ın sorularını yanıtlayan Yavaş, “2018 yılı Ocak-Ağustos döneminde Belediyemizde gelir gider farkımız eksi 440 milyon TL idi. İsrafla mücadele tedbirlerimiz sonuç verdi ve 2019 yılı aynı döneminde 251 milyon TL gelir fazlasına dönüştü. Yani bir sene içerisindeki toplam farkı yaklaşık 700 milyon TL olarak değerlendirebiliriz” dedi.
Mansur Yavaş: Önceliğimiz çılgın projeler olmayacak
Yavaş, Ankara’nın ekonomisinin ayağa kaldırılması gerektiğini vurgulayarak şöyle konuştu: “Kırsal kalkınma projelerimizle, üreticilerimizin ve sanayicilerimizin yaşadığı sorunlara bulacağımız çözümlerle, turizm potansiyelimizi harekete geçirerek, teknoloji merkezleri kurarak başkente yakışır projelerimizi hayata geçireceğiz. Bunun dışında hala Ankara’da yolu olmayan, suyu akmayan, kanalizasyonu bulunmayan mahalleler olduğunu tespit ettik. Bu sorunların tamamını çözeceğiz. Bizim önceliklerimiz bunlar olacak. Asla çılgın projemiz olmayacak”
İstanbul’da üç lüks araç satıldı, dükkanlar sırada
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de tasarruf zamanı. Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun seçim kampanyasından itibaren gündeme getirdiği ve göreve geldikten sonra 730 adedini iade ettiği ihtiyaç fazlası kiralık araçların ardından, AKP döneminde İBB’nin üst düzey yönetimi tarafından kullanılan şirkete ait 3 lüks araç tasarruf etmek için satıldı.
24 Ekim’de Belediye’nin iştirak şirketlerinden KİPTAŞ’ın düzenlediği halka açık müzayedede açık artırma ile satışa çıkarılan üç aracın satışından toplam 850 bin TL gelir elde edildi. 28 dükkan ve 19 arsanın da açık arttırma ile satışa sunulduğu müzayedede gelirlerin kentsel dönüşüm ve sosyal konut projelerinde kullanılacak.
Anadolu’ya özgü endemik bir tür olarak olan kırmızı benekli alabalıkların neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirlendi. Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu, Marmara Bölgesi ve Abant Gölü gibi bölgelerde 6 türü bulunan balıklar, bol oksijenli soğuk sularda yaşıyor.
Daha önce Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce koruma altına alınan türün yok olma sebepleri arasında ise iklim krizi sebebiyle ısınan sular, nehir ve dereler üzerindeki inşaatlar, kanalizasyon atıkları ve yanlış avlanma yer alıyor.
İnsanlar yüzünden yok oluyor
Rize Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Yetiştiriciliği Anabilim Dalı Başkanı Doç Dr.İlker Zeki Kurtoğlu, kırmızı benekli alabalıkların yok olma sebeplerinin iklim krizi ve insan faaliyetleri olduğunu söyledi:
“Küresel ısınma nedeniyle sularımız ısınıyor. Soğuk sularda yaşayıp, üreyen bu alabalık nesli bu etkilerle karşılaştığında ilk tepkisi neslinin yavaş yavaş azalması oluyor. Nehir üzerinde yapılan inşaat faaliyetleri, her ne amaçla olursa olsun köprü, baraj faaliyetleri de neslin tükenmesinde etkili oluyor. Yerleşim yerlerinin kanalizasyon atıklarının canlı ortamına verilmesi doğal ortamın da oluşturduğu tahribatlardan dolayı zarar verebiliyor. Yine zirai faaliyetlerden dolayı suya karışan bazı kimyasalların bunlar pestisitler veya gübreler olabilir, bu türlerin neslinin devamlılığı konusunda ciddi tehdit olan unsurlar. Bunlar nehir içerisinde kum çakıl ocağı işletmeciliğinden tutun da, karasal ortamdaki erozyona sebebiyet verebileceği faaliyetlerin tamamı bu alabalık neslinin yok olmasında etkili faktörler olarak sıralayabiliriz. Yanlış avcılık da etkili sebepler arasında yer alıyor.”
‘Koruma tedbirlerinin iyileştirilmesi lazım’
Koruma tedbirlerinin iyileştirilmesi gerektiğini belirten Kurtoğlu şöyle konuştu: “Avcılık, balık göç yollarının iyileştirilmesi gibi, nehre akan kanalizasyon atıklarının bertarafı gibi yöntemlerin mutlaka uygulanması gerekir. Yıpranmış ve yeniden dönüşü olmayacak su kaynaklarının ise yine o su kaynağına yakın genetik yapıdaki bireylerin yakalanarak suni şartlarda üretilip çoğaltılıp, bu su kaynaklarına bırakılması lazım. Bu uygulamalar oldukça yaygın yapılıyor. Japonya’da iki milyar pasifik somonu doğaya bırakılıyor.”
Kırmızı benekli alabalık yetiştiriciliği yapan Su Ürünleri Mühendisi Dursun Kuyumcu da, “Doğa Koruma ve Milli Parklar ekiplerimiz kırmızı benekli alabalık üretimini yapıp doğaya bırakıyor. Ancak bu yeterli olmuyor. Vadilerdeki dere yataklarında hafriyat çalışmaları ve atıklardan dolayı artık üreme için gelen özelikle denizalası derelere girmiyor. Bu da kırmızı benekli alabalığın derelerde her geçen sene bulunabilirliğini azaltıyor” dedi.
TBMM’ye önerge verildi
Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) 21 milletvekili, kırmızı benekli alabalık türünün neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının sebeplerinin araştırılması, çoğaltılması ve koruma tedbirlerin alınması amacıyla TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.
Önergede şu ifadeler yer aldı: “Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz başta olmak üzere ülkemizin farklı bölgelerinde derelerde bulunan kırmızı benekli alabalıklar, aşırı, bilinçsiz ve yanlış avcılığın kurbanı olmaktadır. Özellikle bazı yerlerde zehirli bitkilerle, kimyasallarla kırmızı benekli alabalık avlama alışkanlığı, daha doğrusu zehirli katliam yöntemi yaygındır. Suya bırakılan zehir sonucu yavrularına kadar tüm kırmızı benekli alabalıklar telef olmaktadır. Yine su kaynaklarının bilinçsiz kullanımı, suların kirlenmesi, heyelan ve sel, ekonomik değeri bir hayli yüksek olan kırmızı benekli alabalıkların geleceğini tehdit etmektedir. Tüm bunlara kırmızı benekli alabalığın şifa kaynağı olarak görülmesi gibi yanlış inanışlar da eklenince; endemik balık türümüz, nesli tükenme tehlikesiyle iyice karşılaşmış bulunuyor.”
Tarımsal SİT alanı ilan edilmiş Çarşamba Ovası‘na ÇED Raporu olmamasına rağmen kurulmak istenen Biyokütle Enerji Üretim Santrali‘n hayır diyen çevreciler Samsun’un Çarşamba ilçesinde bir araya geldi.
Samsun Çevre Platformu (SAMÇEP) ile Samsun Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu (SAMKON) bileşenlerinin organizasyonuyla düzenlenen mitinge CHP Samsun İl Başkanı Mehmet Kundak, CHP Samsun Milletvekili Neslihan Hancıoğlu, Samsun Bağımsız MilletvekiliErhan Usta, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, çevre örgütlerinin bileşenleri ve binlerce vatandaş katıldı. CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca da mitinge katılım gösterdi.
Biçer Karaca: İş, aş vaatleri kandırmaca
Alpu Ovası’na sahip çıkmak için 2 yıldır kömürlü termik santrale karşı Eskişehirlilerin direndiğini hatırlatan Gülizar Biçer Karaca Samsunlulara “Çarşamba Ovası için siz dur dediğinizde onlar hiçbir şey yapamayacak” dedi. Tekkeköy örneğine de yer veren Biçer Karaca şunları söyledi: “Mobil santral kurulacaktı. ‘İş vereceğiz, aş vereceğiz’ dediler herkes sustu iş aş derdiyle, santral yapıldı. Tekkeköy’deki mobil santralde kaç kişi işe aldılar? Sadece 1 kişi… Santral açıldı, ürünler sararmaya başladı, Tekkeköylüler ürününü satamaz hale geldi”
‘Çarşamba Ovası yok olacak’
Karaca yaptığı konuşmanın devamında şu ifadeleri kullandı: “Çarşamba Ovası, Karadeniz Bölgesi’nin 2 ovasından biri olan, verimli topraklarıyla ülke tarımımızın vazgeçilmezi olan büyük ova statüsündeki Çarşamba’da enerji santrali açılırsa her gün 1500 ton su toprak altından alınıp santralde kullanılacak. Burası denizin dibi, o yer altından tonlarca su çekildiğinde denizin tuzlu suyu toprağı çorak hale getirecek. Elektrik üretiminde kullandıkları suyu o toprağa verecekler. Altında tuzlu deniz suyu, üstünde ısıtılmış su ile Çarşamba Ovası yok olacak, bitecek, tükenecek.
“Santral açılırsa kim kazanacak? İki şirket! Santral açılmazsa kimin karnı doyacak? Bütün Çarşambalının karnı doyacak. Bizler, Çarşamba Ovası’ndan geçimini sağlayan, çocuklarını doyuran, okutan vatandaşlarımızla her zaman yan yana olacağız.”
‘Kimden görüş aldılar?’
Gülizar Biçer Karaca, Samsun Valisi’nin geçen yıl çevre bileşenleri ve meslek odalarını dahil etmeden İl Koordinasyon Toplantısı yapmasını, ‘Çarşamba Ovası’na sanayi bölgesi kurulabilir mi?’ diyerek araştırma yapılması istenmesini ve halkın itirazlarının yok sayılmasını eleştirdi:
“Büyük Ova olan Çarşamba Ovası’na sanayi tesisi için Ziraat Odaları’ndan görüş aldılar mı? Tabip Odası’ndan görüş aldılar mı? Elektrik Mühendisleri Odası’ndan görüş aldılar mı? Sizden görüş aldılar mı? Almadılar. Kimden görüş aldılar? Sanayi ve Ticaret Odalarından görüş aldılar. Onlar hayır der mi? Demedi.”
Konuşmasının sonunda santral yapılmak istenen Çarşamba Ovası’nın tarımsal SİT alanı olduğunu hatırlatan Karaca, bu statünün devamı için kamu yöneticilerini göreve, halkı da destek vermeye çağırdı.
26 Ekim Cumartesi günü Ankara’da düzenlenecek ve Türkiye’nin dört bir yanından otobüslerle geniş katılım sağlanması planlanan “İklim Krizine ve Ekolojik Yıkıma DUR Diyoruz” mitingi, Ankara Valiliği tarafından yasaklandı. Ekoloji Birliği, DİSK, KESK, TMMOB ve Türk Tabipler Birliği’nin çağrı yaptığı mitingin yasaklanma gerekçesi olarak ise 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. Maddesi ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. Maddesi gösterildi.
Süheyla Doğan: Son gün iptal ettiler
Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye konuşan Ekoloji Birliği Yürütme Kurulu Eş Sözcüsü Süheyla Doğan, izin başvurularının son güne kadar bekletildiğini söyledi ve “Yasaklanmasını doğru bulmuyoruz ama son gün iptal etmelerini ise hiç doğru bulmuyoruz” eleştirisinde bulundu.
Coşkun Özbucak: Demokrasi oyunu oynuyorlar çünkü korkuyorlar
Ekoloji Birliği Yürütme Kurulu Eş Sözcüsü Coşkun Özbucak ise bu akşam mitinge katılım için yola çıkacak otobüsleri son anda iptal ettiklerini belirtti. “Mitinglere izin vermiyorlar, yasaklamalar getiriyorlar, demokrasi oyunu oynuyorlar çünkü korkuyorlar” diyen Özbucak, “Miting yerine her yerel kendi bulundukları yerde, açık veya kapalı mekânda basın açıklaması yapacak” dedi.
Ekoloji Birliği: Yaşamı savunma mücadelemize engel olamayacaklar
Ekoloji Birliği, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada da şu ifadeleri kullandı: “Yaşamı savunma mücadelemize getirilen bu antidemokratik yasaklama kararını protesto ediyoruz. Mitingden bir gün öncesine kadar bu kararın açıklanmaması ayrı bir demokrasi ayıbıdır. Yasaklar yaşamı savunma mücadelemize engel olamayacaktır. İklim Krizine, ekolojik yıkıma, talana, ve soyguna daha gür sesle DUR demeye devam edeceğiz.” Birlik Yürütme Kurulu, TÜM BEL SEN Genel Merkezi’nde 26 Ekim 2019 tarihinde saat 13.00’da basın açıklaması gerçekleştirecek.
Kazdağları’nda ağaç kesimi sürüyor
Kazdağları Kardeşliği tarafından yapılan paylaşımda ise Alamos Gold’un ruhsatı yenilenmeyen maden sahasında ağaç kesimi yapıldığı gösterildi. Ağaç kesiminin Orman Bakanlığı tarafından yapıldığını söyleyen Süheyla Doğan, “Orman Bakanlığı’nın maden sahasını işletecek şirkete ağaçları kesili olarak verme taahhütü var. Ancak şirketin ruhsatı iptal edilmesine rağmen faaliyetler durdurulmamış. Konuyla ilgili bakanlığa yönelik çağrılarımız ve protestolarımız olacak” diye konuştu.
ABD‘nin Kaliforniya eyaletinde başlayan yangınların yerleşim yerlerine doğru yayılmaya başlamasıyla binlerce kişinin tahliye edildiği bildirildi. Los Angeles kentinin yakınlarında yaklaşık 40 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kalırken, ateşler terk edilen bazı evleri de yuttu. ABD medyasına göre, eyaletin kuzey kısmındaki Sonomo bölgesinde, kuvvetli rüzgarla geniş bir alana yayılan orman yangınları nedeniyle Geyseville yerleşkesinin tamamen boşaltıldığı belirtildi.
CNN’in aktardığına göre, sadece Perşembe akşamı 16 bin hektar orman alanı yandı. Kuru hava ve saatte 113 kilometre hıza ulaşan rüzgar nedeniyle yangının yaklaşık 4 bin hektarlık alana daha yayıldığı ve tedbir için eyalette elektrik kesintisine gidildiği bildiriliyor. Zorunlu elektrik kesintilerinin Kaliforniya’da yaşayan yaklaşık yarım milyon insanı etkileyeceği kaydedilirken, eyaletin güney kısmında da en az iki yangının devam ettiği ancak yerleşim yerlerine tehlike teşkil etmeyecek şekilde kontrol altında tutulduğu açıklandı.
Kaliforniya Orman ve Yangından Korunma Sözcüsü Jonathan Cox, şu ana kadar herhangi bir ölü ve yaralının olmadığını belirtti. Verilen bilgilere göre, yangınla yaklaşık bin 300 itfaiyeci mücadele ediyor ve şu ana kadar sadece yüzde 5’i kontrol altına alınabildi.
İki yıl önce aynı bölgede çıkan yangınlarda 44 kişi hayatını kaybetmişti.
The Nuclear Free Asia Forum, hosted by Taiwan Environmental Protection Organization, was held in Taipei. Turkey also took place in the Forum where it was emphasized that there was a need for a united power between antinuclear groups in Asian countries.
The Nuclear-Free Asia Forum (NNAF), a meeting of scientists, academics and activists from various countries in Asia for 30 years against nuclear energy and nuclear arms, was held this year on September 20-23, 2019 inTaipei, the capital city of Taiwan. Taiwan is a country with four nuclear power plant facilities that each have two reactors. The fourth plant has not yet taken into commission and the government is planning to phase out from nuclear just like Germany, Belgium, Spain and Sweden are planning to exit nuclear power by 2025.
NNAF 2019 delegates are in front of Presidental Hall, Taipei
The starting date of the event was September 20 since it was The anniversary of a major earthquake of 7.7 magnitude in Taiwan that killed 2400 people and injured 11,000 in 1999. A similar magnitude earthquake same year caused loss of 30 thousand people due to Marmara and Duzce earthquakes in Turkey. The importance of learning from the Fukushima Nuclear Disaster and the reality of the earthquake was emphasized at the event whch was hosted by Taiwan Environment Protection Union by using the motto fo “Lets unite our power for a nuclear free Asia”Following the presentations, a visit to the President’s office was held with the delegates.
Delegates of Nuclear Free Asia is together with Vice President Chen Chien Jen
Australian International Campaign to Stop Nuclear Armament (ICAN) which was awarded the Nobel Prize in 2017 was represented by Dawe Sweeney with other delegated from 10 different Asian countries.Pinar Demircan of Yesil Gazete from Turkey took place in NNAF 2019 with other delegates from Australia, China, India, Japan, South Korea Mongolia, the Philippines, Vietnam and the United States .Demircan who is also the coordinator of nukleersiz. org and was invited to the previous forums hosted by Japan and the Philippines shared her impression and said :Having this year’s forum held in Taiwan which has many fault lines it was very meaningful to take the attention to the relation of nuclear disaster and earthquake at a time when our memories belong to Marmara Earthquake was refreshed in Turkey. In fact since Fukushima Nuclear Disaster civil society have been planing to decommissioning of the nuclear power plants which was established in the 1970s during martial law.To realize such plan a referandum will be held in 2020 so that my wish for Taiwan is not to have people’s will be manipulated in the referandum.
Demircan underlined that civil society must face a similar scale of power in the face of global capitalism, which is fed by state and company partnerships, endangering the importance of the Nuclear-Free Asia Forum, the today and tomorrow of the planet. By adding that NNAF has an important mission to strengthen the dialogue of nuclearlessness between culturally comparable societies on the same continent she believes NNAF is a very good opportunity to establish an international dialogue between the countries with similar cultures . She said : “Turkey’s important for both the Asian movement and even a nuclear-free world with the ideal of regional cooperation. Due to its being in the European continent as well as in Asia Turkey can be in a unifying position for the world”.
Our writer Pınar Demircan and organizer of Forum Yoko Unoda.
During the event, the participants met with the book of NNAF under the name: The People of Asia, Say No To Nuclear. Demircan who supported content of Turkey section underlined that Asia countries have not only similar cultures abut also historical backgrounds. According to this, she also stated that nuclear power plants were established in Taiwan and Republic of the Philippines during martial law periods so, such facts indicate that the anti-nuclear energy struggle walks along with the struggle for democracy.
After two days of country presentations and exchanges within the framework of the Nuclear-Free Asia Forum, delegates paid a visit to President Tsai Ing-Wen’s office as part of the program.Vice President Chen Chien Jen, who is Taiwan’s first female President welcomed delegates in Ing-wen’s office and stated that the government’s decision to phasing out nuclear power plants until 2025 and Taiwan’s investments in renewable energy sources has created an appropriate political environment to support Nuclear-Free Asian Forum 2019 and added that nuclear energy must be abandoned for a secure future.
Dave Sweeney who is a representative of the International Campaign for the Complete Elimination of Nuclear Weapons (ICAN)which received Nobel Prize in 2017, celebrated Taiwan’s decision to phase out from nuclear power and said that it would be great to see Taiwan to start a phasing out from nuclear power in Asia, just like Germany does in Europe. The Vice president agreed by saying that we come from different countries with different languages and cultures, but we had to have a single world.
The delegates then visited the three nuclear power plants in the capital. The group went to the three nuclear power plant facilities in the north of the country respectively and listened to the experts about the losses of fish species and the loss of fish species as a result of the cooling water intake.
Delegates of the Nuclear-Free Asian Forum adopted the following declaration after the two-day Forum.
Ⅰ. From our long experience and from our discussions in this forum, we have come to the following realizations of the current situation:
Nuclear power is not a wise choice for humanity. It destroys the land and health of this and innumerable future generations. The urgent transition to renewable energy sources is the only credible response to the climate emergency. This transition must be done without causing any harm to Indigenous communities.
Nuclear power is not a clean, safe, affordable or renewable energy source. It cannot be accepted as a response to climate change simply because it has lower carbon emissions than fossil fuels. It must be considered within the life span of nuclear chain. Beginning form uranium mining to nuclear waste processing and storage, including nuclear power plant construction and fuel processing carbon emission steps should be calculated as a whole. Furthermore, it releases radioisotopes and waste heat and generates radioactive wastes.
Nuclear power cannot be an energy solution while it is insoluble with its nuclear waste issue and climate crisis makes it more risky because of uncertain access to cooling water. We can not accept to use our planet’s precious water to cool nuclear power plants while the world itself will be experiencing droughts and disasters.
Nuclear power, nuclear weapons, and chemical weapons are closely entwined; they are a massive threat to the environment and to world peace.
Indigenous and minority peoples, especially those who live in remote areas and who often have little political power or voice – have long been the victims of radiation contamination from mining, nuclear weapons testing, nuclear power plant operation, and nuclear waste disposal – as seen in Australia, Taiwan, China, India, U.S.A., and the South Pacific. The myth of “economic development” cannot morally justify destruction and death for a minority. Expropriation and contamination of their land must be recognized as both cultural and physical genocide, and rectified not just with monetary compensation, but with restoration of their land rights, improving radiation monitoring, access to health services and comprehensive rehabilitation of the land.
Many nuclear reactors are now approaching the end of their operational life. This poses serious challenges, including decommissioning, land cleanup, radiation testing, and management of nuclear waste (including so-called temporary storage), must all be subject to rigorous and ongoing independent monitoring.
Nuclear energy is shrinking in developed countries, while in China, India and other developing countries new plants are being planned and constructed, often under authoritarian governments that readily cover up technical shortcomings. Despite the experience of Fukushima, some countries are planning to restart inactive reactors and revive designs for plants that were shelved. The continued operation of older reactors brings them into a stage of higher risk.
We need energy democracy. This can be built by improving the transparency of media, government and industry; promoting communication in society; allowing sufficient time and place for education and debate on policy. In citizens’ electoral or voting processes, there must be complete disclosure of information, including conflict of interest.
Ⅱ. To meet this situation, we must learn from each other and cooperate with each other, closely share information, and continue joint actions to support the anti-nuclear movements of all countries. The further task is to stimulate citizens and local communities to develop and utilize green renewable energy, with the ultimate goal of a future that is a nuclear-free Asia and nuclear-free earth. Specific actions to be taken at this time are as follows:
Urge all Asian countries to support, sign and ratify the International Treaty on the Prohibition of Nuclear Weapons.Contest the nuclear industry and countries exporting their nuclear plants and technology in order to make a profit from harming the planet and its people.
Urge IAEA to take responsibility to guide and to convince the countries especially which are very well known with their fault lines, such as India, Taiwan and Turkey, to stop their nuclear projects by learning from lessons such as of earthquake and consequences of Fukushima nuclear disaster .
Urge all parties and governments to acknowledge, support and compensate the victims of radiation contamination from uranium mining, radioactive waste dumping and nuclear testing, including those in Australia, India, South Pacific, China, Mongolia, Russia, Taiwan, and Japan.
Urge the people of Taiwan to participate in signing the petition for a referendum on “Abolish Nuclear, Get Renewable”. The uncompleted Nuclear Power Plant No. 4 must be fully dismantled while it is still not radioactive. The site should be transformed to renewable energy generation and/or local needs. For the nuclear power plants that must be decommissioned in the near future, nuclear waste must be dealt with responsibly.
Burning of low-level nuclear waste should be stopped, and the nuclear waste dump should be removed from Orchid Island.
We reject the new ICRP draft on radiological protection. Its revision of reference levels for exposure doses suggests that staying in place after an accident poses a lower radiological risk than evacuating.
We condemn the verdict of the Tokyo District Court, which found three former TEPCO executives not guilty in the criminal lawsuit concerning the Fukushima nuclear accident. We declare our support for the victims of the Fukushima NPP accident.
We acknowledge that 2020 will be a significant year in Japanese nuclear-free politics with the hosting of the summer Olympics and the 75th anniversaries of the Hiroshima and Nagasaki bombings. The true ideals of the Olympic spirit must not be subverted for partisan or propaganda use to distract from the continuing and unresolved human and environmental impacts of the Fukushima crisis.
Published in Turkish on 10.10.2019 at Yesil Gazette