16. İstanbul BienaliGünün ManşetiKültür-SanatManşet

Ekolojinin icadı, kurmaca uygarlık ve coğrafyalar ile insan doğası tartışması

16. İstanbul Bienali’nin üç ana mekanından ilki olan Pera Müzesi’nin geçici sergiler için kullanılan üst üç katı, küratör Nicolas Bourriaud tarafından daha çok antroposen ile bir şekilde ilintilendirilebilen ve bienal için İstanbul’a getirilen erken dönem çalışmalara ayrılmış. Buradaki sanatçı odalarında bir yandan kavramsal bir tarihe, yabancılaşma ve sömürgecilik eleştirilerine, öte yandan da kurmaca uygarlıkların ve coğrafyaların öykülerine tanıklık ediyoruz. Daha yakın tarihli bazı eserler ise doğa-insan ilişkileriyle birlikte insan doğasını provokatif bir şekilde tartışmaya açıyor.

Küratörün tavsiyesine uyarak (ve dolayısıyla asansör kullanımımızı en aza indirerek) 3. kattan başladığımızda bizi önce bir arkeoloji müzesi odası karşılıyor. Llhuros uygarlığının erken döneminden çöküşüne kadar olan yaşamına bu uygarlık tarafından üretilen ve arkeolojik kazılardan elde edilen eserler aracılığıyla tanıklık ediyoruz. Bir güncel sanat seçkisi olan bienalde bu kadar eskilerden anonim eserlere yer verilmesini garipsediyseniz haklısınız. Bu uygarlık aslında sanatçı Norman Daly tarafından oluşturulan kurmaca bir uygarlık ve eserler de on yıllara yayılan bir süreçte kendisi tarafından üretilmiş, özenle arkeolojik eser görüntüsü verilmiş. Eğer eser açıklamalarını incelemeden hızlıca geçerseniz sadece bu kadarlık bir izlenimle sınırlı kalırsanız. Daly’nin yaratmakla kalmayıp bir tarihi mizah romanı gibi kurguladığı öyküsünün ise ancak biraz daha yakından bir bakışla farkına varabiliyorsunuz. Bu öykünün ana fikri de uygarlığın doğuşundan çöküş nedenlerine kadar günümüze de göndermelerle dolu; bir yandan da tarih yazımına ve özellikle de arkeoloji ve müzelerin rol ve tarzlarına dönük ince ve alaycı bir eleştiride bulunuyor. Birkaç örnek vermek gerekirse erken dönemden itibaren cinselliğin uygarlığın eserlerinde, öykülerinde ve anıtlarda görülüp çevirileri yapılan şiirlerinde ne kadar yoğun bir şekilde yer bulduğu özellikle vurgulanmış ki gerileme ve çöküş döneminde uygarlığın nasıl zevk-ü sefaya dalıp gittiği mesajının altyapısı oluşmuş olsun.

Zina yapan tanrılar.

Erken dönemden itibaren eserlerde sık rastlanan öğeler olarak “sırıkla yürüyen insanlar”, “thruhai kuşu” gibi figürler kurguyu sağlamlaştırıyor. Öte yandan arkeolojik kazılardan çıkarılmış eserlerin bir kısmı da elektronik alıcı ve vericiler aracılığıyla kontrol edilen robot oyuncular ya da düşünce vericisi gibi teknolojik gelişmişlik belirtisi içererek öyküyü absürdleştiriyor. Llhuros üzerine ilk sergisini 1972’de açan Daly, üretiminin onyıllara yaydığı kurgusunu sadece nesneler ve metinlerle değil, aynı zamanda müzik ve ses kayıtlarıyla da zenginleştiriyor ve bu kayıtlar da enstalasyona eşlik ediyor. Daly’nin yaklaşımı bana 2017’de gezdiğim ve Venedik Bienali’ne paralel olarak düzenlenen “İnanılmazlar Batığından Hazineler” [Treasures from the Wreck of the Unbelievable] başlıklı Damien Hirst sergisini hatırlattı. Hirst de, Daly’ye benzer bir şekilde, sözüm ona serbest bırakılan bir köleye ait 2000 yıllık bir batıktan çıkarılan sahte arkeolojik eserler yoluyla bir tarih kurgusu yaratmış ve hatta sergide kliplerine yer verdiği bir belgeselimsi film çekmişti (aynı adlı belgeseli Netflix’te izleyebildiğimizi bu yazıyı hazırlarken fark ettim). Hirst’ün sergisi, yan ürünleri ve “belgeseli”, arkeolojik eserler ve müzeler ile belgeseller yoluyla anlatılan (ve tarihçiler tarafından “millet” adlı başka bir kurguya dayanak yapılan) tarih anlatısına çoğunlukla sorgulamadan inanmamıza oldukça pahalı ve görkemli bir göndermeydi.

Erotik imge parçaları.

Daly’nin aynı göndermeyi inceden inceye dalga geçmek yoluyla yapması ve yaptığının bir kurgu olduğunu eserlerin içinde açık etmesine karşın Hirst’ün asıl farkı günümüzün en sansasyonel sanatçılarından birisi olarak sahip olduğu mali kaynak ve ekip ile sanatın hızlı üretim ve tüketime dönük olması ve eleştirinin kendisinin bile hızla tüketilen bir metaya dönüştürülmesi sanırım. Pera Müzesi’nde arkeolojik eser görüntüsü verilen başka eserler de var. Sanem Khatibi’nin çift kedi başlı kabı ile Simon Starling’in Ontario Gölü’nün dibinde eskitmeye çalıştığı heykelinin fotoğrafları ve hikayesi bunlardan bazıları. Özellikle Starling’in eserinin süreci Damien Hirst’ünkine benzer bir amaçla yola çıkmasına karşın Antroposen’in bir temsiline dönüşmüş: Heykeli kaplayan deniz canlısı bölgeye gemilerle Karadeniz’den istenmeden taşınmış istilacı bir tür olan ve Amerika’nın Büyük Göller bölgesi için ciddi bir ekolojik sorun yaratan zebra midyesi. Başlı başına bu beklenmedik durumu kullanarak sergilemek istediğinde ise midyeler ve heykel güvelerin istilasına uğruyor ve insan eliyle değiştirilmiş doğa bu kez insanın eserini beklenmedik bir şekilde değiştiriyor.

Daly’den farklı bir şekilde de olsa Charles Avery öyküsünü tarihten değil, kurgu bir coğrafya ve halk üzerinden anlatıyor. Kendisine ayrılan odada Onomatopoeia adını verdiği adadaki halkın yaşamını anlatan temsili çizimler ve adanın en önemli ekonomik etkinliği olduğu anlaşılan balıkçılığı temsilen balıkçı tezgahları yerleştirmesi bulunuyor.

Oda, enstalasyon.

Resimleri incelediğimizde adanın bitki örtüsü ve jeolojik yapısı bize İskoçya gibi kuzey coğrafyalarını andırsa da halkın etnik temsili Afro ve Güney Amerika yerlilerine benzetilmiş. Tutulan balıkların tamamı yılan balığı, görebildiğimiz diğer deniz canlıları ise gerçekte var olmayan (ama deniz anası şeklinde ama kalamar bedeni dokusunda bir yumuşakça gibi var olanlara benzeyen) türler; insan dışındaki karasal canlılar da köpeğe benzeyen bir evcil ve kent hayvanı gibi hayali yaratıklar. Avery adanın ekonomisini balıkçılığa dayandırsa da temsili çizimlerde büyük ölçekli teknolojik yapılara da rastlıyor ve geleneksel yaşam tarzı sürdüren bir toplum beklerken karşılaştığımız bu çelişkiye şaşırıyoruz. Enstalasyonda beyaz plastik kasalar içine yerleştirilmiş yılan balıkları ve diğer deniz ürünleri ile üzerinde durdukları buz, camdan yapılmış ve çoğu oldukça gerçekçi, hatta insanda dokunma hissi yaratsa da sergi görevlisi gönüllüler bu konuda oldukça dikkatliler.

Liman çizimi (üstte), denizanası, kalamar (altta).

Daly nasıl arkeoloji ve tarih yazımını sorguluyorsa, Avery’nin de antropolojiyi, özellikle de klasik antropolojiyi karikatürleştirerek eleştirdiği söylenebilir. Antropolojinin de gerek sömürgeciliği, gerekse de ırkçılık ve milliyetçiliği meşrulaştırmak ve haklılaştırmak için nasıl kullanıldığı düşünüldüğünde Avery’nin kurgusuyla görselleştirdiği eleştirisi daha da görünür oluyor.

Burada Luigi Serafini’nin anlamsız ansiklopedisine (Codex Seraphinianus) de değinmek gerek. Kurmaca yaratıklar hakkında kurmaca bir dil ve alfabede oluşturduğu ansiklopedi ortaçağ sonrasında oluşturulan ve kendileri de kurmaca yaratıkları içeren ilk ansiklopedilere öykünüyor. Rehberli turda anlatıldığı kadarıyla yazarın yazıların bir anlamı olmadığını ve rastgele/otomatik oluşturulmuş olduğunu belirtmesine rağmen metinleri bildiğimiz dillere çevirmeye çalışanlar hala var. Ansiklopedinin kendisi başka bir canlılar dünyası kurgularken çevirmenler başarıya ulaşırsa eser sahibinin niyetlenmediği başka bir eseri de kendileri oluşturmuş olacak.

Codex Seraphinianus.

Grönland’lı sanatçı Pia Arke’nin elle çizilmiş Grönland haritalarının üzerine kendi ailesinin yaşlılarının çocukluk fotoğraflarını yerleştirmesi ve çerçevelemesi özellikle Grönland’daki Danimarka sömürgeci geçmişini gündeme getiriyor. Haritaların sömürgecilik tarihindeki yeri ile o haritaların gösterdiği yerlerde yaşayan (ama yine o haritalarda görünmez olan) yerli halkları ve yaşam tarzlarını birleştiren eserler başlı başına ciddi bir eleştiri içeriyor.

Serginin iki katına dağıtılmış tarihi önemi de büyük bir eserler dizisi Alman biyolog Ernst Haeckel’e ait. Haeckel’in önemi bizzat “ekoloji” terimini yaratan ve ilk kullanan bilim insanı olmasında. Haeckel 19. yüzyıl sonunda mikroskobik canlılar, mantarlar, yumuşakçalar gibi canlıların çizimlerini yapıp renklendirirken oldukça estetik eserler ortaya koymuş. Mikroskobik düzeyde renk tespit edilemezken Haeckel’in “bilimsel” çizimleri sanat nitelendirmesiyle de karşılaşmış durumda. Aslında tür tanımlamada el çizimi çoğunlukla fotoğraftan bile daha etkili bir araç olarak önümüze çıkıyor ve bir çok biyolog bu nedenle amaca özel çizim dersleri alıyor. Ve onlar kendisini sanatçı olarak tanımlamasa da eserleri hayranlık uyandırabiliyor. Haeckel’in de inanılmaz ayrıntılarla betimlediği canlıların gerçeklikle uygunluğu (mikroskobik ölçekteki renklerin geçerliliği dışında) kendisinden sonra gelen ve daha gelişmiş görüntüleme araçlarıyla aynı canlıları inceleyen biyologlar tarafından da teyit edilmiş. Benim için özellikle etkileyici olanlar özellikle siyah zemin üzerine çizdiği mantarlar ile tüplü dalışlarda görmeye can attığım muhteşem renkli küçük kabuksuz salyangozlar olan deniz tavşanları (nudibranchae) oldu. Haeckel’in çizimleri bütün bienalde sanatın nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulatan eserler arasında en eskiler arasında yer alıyor.

Pera Müzesi’ndeki tarihi öneme sahip başka bir eser serisi ise İspanyol sanatçı Anzo tarafından 1960’larda üretilen Tecrit [Aislamiento] başlıklı resimler. Bilişim teknolojilerinin yabancılaştırıcı ve yalnızlaştırıcı etkisine daha 1968 gibi erken bir zamanda hem figürleri, hem de kullandığı gri ve karanlık tonlamayla dikkat çeken Anzo, döneminin teknolojiyi ve modern yaşamı yücelten anlayışın da dışına çıkmış görünüyor.

Aislamiento 14

Pera Müzesinde insanlığın tarihine (belki de geleceğine) uzanan bir bakış ise Belçika’da yaşamını sürdüren İranlı sanatçı Sanem Khatibi tarafından sergileniyor. Daha önce bahsettiğim iki kedi başlı kap ve duvarda asılı yılan heykelinin dışında sanatçının en etkileyici iki eseri biri tablo olarak yapılmış, diğeri ise bir duvar halısı olarak dokunmuş 2019 tarihli resimleri. Bu resimlerde doğa içinde çıplak ve minyatür olarak resmedilmiş insan figürlerine rastlıyoruz. Cennet gibi estetize edilmiş doğa tasvirinin içindeki insanlar ise birbirlerine karşı acımasızca şiddet uyguluyor, birbirlerinin cehennemi oluyor. Duvar halıları ve perspektif kullanılmayan minyatür çizimleri aynı zamanda İran’ın geleneksel sanatına gönderme olsa da Khatibi’nin resimleri bende daha çok Leviathan’da “insanın doğa durumunun” kaos ve barbarlık olduğunu, insanın kötücül doğasının bir otoriteyle hizaya sokulmazsa bastırılamayacağını öne süren Thomas Hobbes çağrışımı yarattı.

Rüyamda seni gözünden bıçakladığımı gördüm.

Yukarıda anlattıklarım Pera Müzesi’ndeki eserlerin tamamı değil, benim seçkim. Diğer sanatçıların eserleri de üzerinde durulmayı hak ediyor, ancak serginin kapsamını düşününce bir seçim yapmak kaçınılmaz oluyor.

***

Paralel etkinlik notu:

Pera Müzesine gitmişken İstiklal caddesindeki Mısır Apartmanı’nda bulunan Galeri Nev’deki Ahmet Doğu İpek’in “Aşı” başlıklı ilk kişisel sergisine de uğramanızı öneririm. Son günü 26 Ekim Cumartesi olan sergide İpek ağaçlara yapılan aşılamadan yola çıkarak başta ahşap, metal ve çimento olmak üzere farklı malzemeleri birbirine “aşılayarak” ve organik olarak bütünleşmelerini sağlayarak farklı heykeller, doğal zeminlere “aşıladığımız” binaları içeren siyah beyaz çizimler ve mekana “aşılanmış” özel yerleştirmeler üretmiş.

Bunun yanında bir meşe ağacına yapılan incir aşılamasıyla ilgili teknik görünümlü çizim ile bir doğu ladini fidanına yapılmış mavi ladin aşılaması da sergideki metaforun ötesine geçen eserler olarak yerini buluyor. Sergi insanın doğaya müdahalesini hem konu olarak ele alıp hem de esinlenme olarak kullanırken, estetik değeri yüksek bir ekolojik eleştiriyi de ortaya koymuş oluyor.

13 Ekim’de Sıraselviler’deki Pilot Galeri’de sona ermiş olan İrem Tok’un ‘Close-Up’ sergisi ise bienal konusuna gerçek anlamıyla paralel bir etkinlikti. Tok’un sergisi bienalde de yerini bulduğunu belirttiğim bilimsel eserler ile sanat eserleri arasındaki sınır tartışmasını bilimsel çalışma mekanı ile galeri ve bilimsel araştırma süreci ile performans arasındaki sınıra genişletiyor. Ernst Haeckel’in 19.yüzyılda yapamadığını yaparak mikroskop altındaki canlıları fotoğraflayıp estetik bir şekilde yerleştirmekle kalmıyor, projeksiyon aracılığıyla canlı yayın olarak da algılanabilecek bir şekilde videoları yansıtılıyor.

Mekanın duvarını kendi eskiz defterlerinin devasa bir kopyasına çevirerek uygarlık tarihi ile doğa tarihi arasında ilişkilendirmeler kuruyor, ya da daha doğru bir deyişle dış mekanda kalan heykellerin üzerinde gelişen liken ve yosun örneğinde olduğu gibi var olan ilişkiyi görünür hale getiriyor ve kendi açıklaması ve şiirsel metinleriyle zenginleştiriyor. Atölyesinde biyoloji ve mekatronik deneyler yaptığını da öğrendiğimiz sanatçı sergi süresince çalışma masasını, su bitkilerinin gelişimi için deney alanı olarak kullandığı akvaryumunu, robot kol ile onu ve likenleri kullanarak yarattığı çizimleri sergi mekanına taşımış ve bu süreci bir performans olarak da sergilemişti. Serginin ana eserlerinden birisi olan “Açık Hava Müzesi” internet öncesi evlerimizin vazgeçilmez bilgi kaynaklarından olan Meydan Larousse ansiklopedisinin ciltlerini içi oyulmuş bir şekilde doğa ile arkeolojik eserlerin oyuncak insanlarca ziyaret edildiği birer minyatür topografya olarak kullanmıştı.

Sonraki Yazı: Geçmişten geleceğe uzanan Antroposen’in sergi mekanı Olarak İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

(Yeşil Gazete)