Ana Sayfa Blog Sayfa 2350

Leonardo DiCaprio: Greta zamanımızın lideri, umarım mesajları herkesi uyandırır

Ünlü ABD’li oyuncu Leonardo DiCaprio, iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki kararlılıklarını görüşmek üzere bir araya geldiği aktivist Greta Thunberg’e övgü yağdırdı. Ünlü oyuncu, bir bahçede Thunberg’in yanında otururken görüldüğü bir fotoğrafını Instagram hesabından paylaştı.

DiCaprio paylaşımında “İnsanlık tarihinde, seslerin böylesi önemli anlarda ve bu tür dönüşümsel şekillerde yükseldiği birkaç zaman var ama @GretaThunberg bizim çağımızın lideri haline geldi” diye yazdı: Açıkça kıymetini bilmediğimiz bu yaşanılır gezegenin tadını gelecek nesillerin de aynı şekilde çıkarabilmesi için bugün ne yapıyoruz? Tarih bizi bununla yargılayacak.

Dünya liderlerinin Thunberg’in mesajını “uyanma çağrısı” olarak görmesini umduğunu söyleyen yıldız oyuncu sözlerine şöyle devam etti: Geleceğin bize ne getireceğine dair umutlu olmamın sebebi, Greta ve dünyanın her yerindeki genç aktivistler. Greta’yla zaman geçirmek bir onurdu.”

DiCaprio, bu buluşmanın kendi ekolojik çalışmalarını güçlendirmek için Thunberg’le kuracağı çalışma ilişkisinin başlangıcı olduğunu kaydetti; sözlerini “O ve ben, gezegenimiz için daha parlak bir gelecek sağlama ümidiyle birbirimizi destekleme taahhüdünde bulunduk” diye bitirdi.

Gönderi, şimdiden 3 milyondan fazla beğeni ve ikiliyi öven binlerce yorum aldı. Bir kullanıcı Thunberg ve DiCaprio’yu “durdurulamaz bir ekip” olarak tanımlarken, diğer birçok kişi de onları “ilham verici” diye niteledi.

Yeni Delhi’de ‘dayanılmaz’ hava kirliliği sonrası halka uyarı: Evinizden çıkmayın

Hindistan‘ın başkenti Yeni Delhi‘de yetkililer hava kirliliği nedeniyle halka evlerinden çıkmamaları uyarısında bulundu. Kent halkından ayrıca evlerinin kapıları ve pencerelerinin kapalı tutmaları istendi.

Delhi’de hava kirliliği üzellikle sabah ve akşam saatlerinde yoğunlaşıyor. Kentte kirliliğin 2019’da görülmedik seviyeye yükseldiği belirtiliyor.

Delhi Eyaleti Başbakanı Arvind Kejriwal, hava kirliliğinin “dayanılmaz” düzeye ulaştığını belirterek, merkezi hükümetten derhal gerekli adımları atmasını istemişti. BBC Güney Asya Editörü Jill McGivering, ülkede politikalacıların sorun nedeniyle birbirlerini suçladıklarını bildirdi. Hindistan’ın başkentinde halen hava kirliliği düzeyi, Çin‘in başkenti Pekin‘dekinin 7 katı.

Okullar Salı gününe kadar kapalı

Hindistan’da 30’dan fazla uçak ağır kirlilik nedeniyle başkent çevresinde rotalarını değiştirmek zorunda kaldı. Yeni Delhi’de cuma günü kamu sağlığına yönelik tehdit nedeniyle acil durum ilan edilmişti. Kentte okullar salı gününe kadar kapalı kalacak.

Şehirdeki tüm inşaat faaliyetleri de ikinci bir emre kadar durduruldu.  Başkentteki hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden birinin, komşu eyaletlerde tarlaların temizlenmesi için arta kalan ürünlerin yakılması olduğu belirtiliyor. Bu nedenle Yeni Delhi’de karbondioksit, nitrojen dioksit ve kükürt dioksit oranı artmıştı. Bir hafta önce Hinduların festivali Diwali sırasında çok sayıda hava fişeğin fırlatılması da hava kirliliğinin artmasına yol açmıştı.

Soğanlı Botanik Parkı’nda yapılaşmanın önü açıldı

Bursa‘da 400 bin metrekarelik Soğanlı Botanik Parkı’nın doğal SİT statüsü değiştirilerek parkta yapılaşmanın önü açıldı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün 23 Ekim 2019 günü aldığı karar Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yer alarak yürürlüğe girdi. Değişikle parkta yapılaşmanın da önü açılmış oldu.

Sözcü’den Yusuf Demir’in haberine göre, her mevsim binlerce kişinin ziyaret ettiği 400 bin metrekarelik Soğanlı Botanik Parkı 1998 yılında açıldı. Birinci derece SİT alanı olan parkta, Japon, Fransız, İngiliz, gül ve kaya bahçeleri, kokulu bitkiler bahçesi, şekilli bitkiler bahçesi gibi bölümler yer alıyor. 150 türde 8 bin ağaç, 27 çeşit gül, 76 tür çalı, 20 tür örtücü bitki bulunuyor. Bünyesinde otel ve restoran olarak hizmet veren 17-19 yüzyıl Bursa konaklarının modellendiği bir bölümün de yer aldığı parkta koşu ve yürüyüş yolları, spor alanları, bisiklet parkurları, çocuk oyun, otomobil pisti, spor aletleri gibi etkinlik alanlarının yanı sıra suni gölet de var.

Karar ne anlama geliyor?

Türkiye’nin dört bir yanındaki doğal SİT alanlarının statülerini yeniden belirleyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2017-99 sayılı İlke Kararı’na göre “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilen yerlerde düşük yoğunluklu konut ve turistik tesislere izin veriliyor.

Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun izniyle bu alanlarda seracılık, kültür balıkçılığı, entegre tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin yanı sıra katı atık düzenli depolama tesisi, atık su arıtma tesisi, yat çekek yeri, akaryakıt istasyonu yapılabilecek. Üst ölçekli planlara uygun olmak şartıyla sanayi tesislerinin yapılmasına da olanak sağlayan yeni düzenleme, doğal peyzaj ve siluet dikkate alınarak kum, çakıl, taş, maden ve benzeri malzeme alınmasına ve bu amaçla ocak açılmasına da izin veriyor.

Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı olan yerlerin kullanım koşullarını belirleyen ilke kararına göre ayrıca çevre düzeni planında belirlenen şartları aşmamak kaydıyla ve koruma amaçlı imar planına gerek olmaksızın kullanım izni verilebiliyor.

Brezilya’da çevreci yerli lider öldürüldü, Bolsanaro hükümeti suçlanıyor

Brezilya, bir çevre koruyucusunun ve yerli lideri Paulo Paulino Guajajara‘nın Amazonlar’da başından vurularak öldürülmesiyle sarsıldı. Ülkedeki yerli gruplarının şemsiye örgütü APIB suikasta “Hükümetin elinde yerli kanı var. Yerlilerin bölgesindeki şiddetin tırmanması, Bolsonaro’nun nefret dolu konuşmalarının ve halkımıza karşı attığı adımların doğrudan sonucu” diye tepki gösterdi.

Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun devlet başkanlığında çevreci aktivistler giderek daha fazla hedef alınıyor ve Amazon’da yasa dışı kerestecilik çetelerine karşı devlet kontrolünü de yumuşatılmış durumda. Ülkede daha önce de çevre aktivistleri, şüpheli cinayetlere kurban gitmişti. Önceki gün de Paulo Paulino Guajajara, Maranhao eyaletinde ormanda birlikte görev yaptığı arkadaşı Tainaky Tenetehar’la birlikte pusuya düşürüldü. Saldırıda Guajajara başından vurularak öldürülürken, arkadaşı da yaralandı.

Aktivistler ve hak savunucuları tepkili

Bolsonaro’nun popülist hükümetinin yönetiminde işlenen bu son cinayet, yerlilere ve Amazon koruyucularına karşı şiddet sarmalında yeni bir perde açmış durumda. Adalet Bakanı Sérgio Moro olayı federal polisin incelediğini belirtip sorumluları adalet önüne çıkaracaklarını açıklasa da, yerli hakları savunucuları ve çevreciler tepkili.

Ülkedeki yerli gruplarının şemsiye örgütü olan ve 900 bin yerliyi temsil eden APIB, Bolsonaro hükümetinin yanıtlaması gereken sorular olduğunu belirtti. APIB, “Bolsonaro hükümetinin elinde yerli kanı var. Yerlilerin bölgesindeki şiddetin tırmanması, Bolsonaro’nun nefret dolu konuşmalarının ve halkımıza karşı attığı adımların doğrudan bir sonucu” açıklaması yaptı. İzole yerlerde yaşayan yerlilerin haklarını savunan Survival International örgütü ise yakın zamanda en az üç korucunun ve ailelerinin öldürüldüğüne dikkat çekti.

Daha önce de tehdit edilmişti

Ormanın Koruyucuları isimli grup 2012 yılında, 20 bin nüfusu olan Guajajaras yerlilerince, atalarından miras kalan bölgeyi yasadışı kerestecilik çetelerinden korumak amacıyla kurulmuştu. Grup, Amazon bölgesinin doğusunda, resmen hükümet koruması altında olsa da pratikte kerestecilerin istilasına maruz kalan bölgede silahlı devriye atıyor ve kerestecilerin yasadışı kamplarını ortadan kaldırıyordu. Yıllar içinde çok sayıda düşman da edinmişlerdi. Öldürülen Paulo Paulino Guajajara’nun da geçmişte bölgeyi yağmalamak isteyen çetelerden birkaç kez tehdit aldığı belirtiliyor.

 

Eskişehir’in tek sorunu altın madeni değil

Murat Dağı’nda açılmak istenen ve kentin ortasından geçen Porsuk Çayı’nı zehirleyecek altın madeni bir yana, yedi kez iptal edilmesine rağmen hala gündemde tutulan Alpu Kömürlü Termik Santrali de sadece tarım alanları ve su kaynaklarını değil, insan sağlığını da riske atıyor.

Son yıllarda kamuoyunun en çok ilgisini üzerinde toplayan kentlerimizden biri Eskişehir… Bugün Eskişehir’i görmek isteyen turist sayısının yılda 500 bine ulaştığı ve bunun azımsanmayacak bölümünün de yabancı turist olduğu konuşuluyor. Ancak kentin önemi, sadece son yıllarda büyüyen ve güzelleşen kent boyutunda değil. Eskişehir aynı zamanda önemli bir tarım alanına da sahip; yüzölçümünün %26’nı ovalar oluşturuyor ve ülkemizin sulu tarım alanlarının %5.6’sı Eskişehir il sınırlarının içinde*… Bu ovaların önemli bir bölümü ise Porsuk Çayı tarafından sulanıyor. Yetiştirilen ürünler temelinde bakıldığı zaman TÜİK verilerine göre ülkemizin ürettiği buğdayın %2.5, arpanın %3,6, mısırın %1.2, şeker pancarının % 4.7’si tek başına Eskişehir’de üretiliyor.  Yine toplam mera alanımızın %2’si bu bölgede; 170 bin büyükbaş hayvan ve 1 milyon küçükbaş hayvan Eskişehir’de bu meralardan faydalanılarak yetiştiriliyor. Eskişehir tek başına ülkemizin yumurta üretiminin yaklaşık %20’sini karşılıyor. Kent tek başına yakınlığının da avantajını kullanarak İstanbul, Ankara ve İzmir’in tarımsal ve hayvansal besin gereksiniminin önemli bir bölümünü karşılıyor.

Tablo1: Türkiye’de ve Eskişehir’de bulunan tarım alanları ve oranı

Bu güzel, verimli ve gittikçe turistikleşen kent için sorun bu noktada başlıyor; Eskişehir de ülkemizde yaşanan çevre talanından payını alıyor. Geçen yazımda da belirtmiştim; Eskişehir ve Kütahya il sınırları içinde yer alan Murat Dağı’na siyanür liçi yöntemi ile çalışacak altın madeni kurulmak isteniyor. Bir ton cevherden bir gram altın elde edilip; geri kalan 999 kilo 999 gramı özellikle ağır metallerden zengin bir atık olarak terk edilecek; böylece milyonlarca ton atığı arkasında bırakacak altıncı şirket…  Üstelik bu girişim büyük su talebi nedeni ile bölgenin tüm su kaynaklarına da el koyacak. Sonuçta Eskişehir’e ve Eskişehir ovasına can veren Porsuk çayının başta ağır metaller olmak üzere kimyasallarla kirlenmesinin yan sıra su miktarı da azalacak; belki de kuruyacak. Ama Eskişehir’deki ovalar için tek tehdit Murat Dağı’ndaki altın madeninden kaynaklanmıyor; ülkemizin birçok yöresinde olduğu gibi kömürlü bir termik santral de var sırada, yapılmayı bekleyen…  Gıda güvencesizliğinin dünya da ana gündem maddelerinden biri haline geldiği günümüzde ülkemiz için önemli bir tarımsal üretim merkezi olan Eskişehir’de bu önemli tarımsal üretim alanının tam ortasında, Alpu’da…  Bilindiği gibi kömürlü termik santraller hava kirliliğinin en önemli nedeni… Üstelik Eskişehir; Temiz Hava Hakkı Platformu’nun Kara Rapor’una göre son üç yıllık dönemde yeterli hava kalitesi ölçümlerinin yapılmadığı, Şırnak ile birlikte iki kentten biri…

Hem Türkiye’de hem de dünyada hacimsel olarak tehlikeli hava kirleticiler olan kükürt oksit (SOx), partikül madde ve azot oksit (NOx) emisyonuna, en fazla elektrik üretimi neden oluyor. Bu emisyonların tamamına yakınının kaynağı ise fosil yakıtlar; özellikle de kömürden elektrik üretimi…

Halen Türkiye’de işletmede toplam 19,9 GW kurulu gücünde 27 kömürlü termik santral bulunuyor ve santraller yıllık elektrik üretimimizin yaklaşık %36’nı karşılıyor. Bunun yanı sıra 33,4 GW kapasitesinde yeni kömürlü termik santralin yapımı planlanıyor. Türkiye bu yaklaşımı ile hem sayı hem de kapasite bakımından Avrupa ülkeleri arasında en fazla yeni kömürlü termik santral yatırımı planlayan ülke durumunda… Eğer planlanan bu santraller inşa edilirse Türkiye’nin kömürden elde edilen elektrik kurulu gücü yaklaşık 2,5 katına çıkacak, kömürlü termik santrallerin elektrik üretimimiz içindeki payı da %60’lara dayanacak… Üstelik ülkemizde 2017 verilerine göre elektrik üretimi, elektrik dağıtımı ve ısı üretimi toplam SO2 emisyonlarının %66’sından sorumlu ve bu oran 1990’dan bu yana iki kattan daha fazla artmış iken… Yeni planlanan santrallerle bu artışın dört-beş kata ulaşacağı tahmin ediliyor.

Alpu ovası, Porsuk Çayı; mısır tarlaları ve termik santralinin kurulması istenen bölge…

Planlanan yeni santrallerden biri de Eskişehir’in en verimli ovasında; 1.sınıf tarım arazilerinin üstünde kurulmasına çalışılan Alpu Kömürlü Termik Santrali… Santralin kömür gereksinimi ise yine aynı bölgeden çıkarılacak olan düşük kalorili kömür. Üstelik ovanın tam ortasında; santralle beraber açılacak kömür madeni için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ‘Çevresel etki değerlendirme raporu (ÇED) gerekli değildir’ kararı verilmiş. Neyse ki bu kararlar Eskişehir Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin açtığı dava sonucu mahkeme tarafından iptal edilmiş. Ama termik santral projesi büyük bir inatla sürdürülmeye çalışılıyor. ÇED süreci her türlü itiraza rağmen başlatılan santral; imar planının iptali için açılan davanın sürdüğü dönemde ihale edilmeye çalışılmış. Ancak biraz da ekonomik krizin etkisi ile ‘şimdilik’ talibi çıkmamış.  Bunun üzerine yedinci defa yapılmak istenen ihale iptal edilmiş ama bu Eskişehir’in, verimli tarım alanlarının, hayvan yetiştiriciliği çiftliklerinin ve bölge insanının Alpu Termik Santralinin yaratacağı kirlikten kurtulduğu anlamına gelmiyor… Çünkü projenin tamamen iptal edildiğine dair net bir açıklama yok…

Eskişehir Alpu ve benzeri bölgelerimizin; zaten gittikçe kıtlaşan su kaynaklarımızın, verimli tarım alanlarımızın ve insanımızın sağlığının gerçek anlamda kömürlü termik santral tehlikesinden kurtulabilmesi için yeni termik santraller yapma politikalarından kesin olarak vazgeçilmesi şart. Unutmayalım; sadece tarım alanlarımız, su kaynaklarımız risk altında değil; insanımızın da sağlığı tehdit altında; Temiz Hava Hakkı Platformu’nun yaptığı analizlere göre 2017 yılında ülkemizde meydana gelen 30 yaş üstü ölümlerin 51.574’ü doğrudan hava kirliliğine bağlı…

Eskişehir’de veya ülkemizin başka yörelerinde kömürlü termik santrallere karşı hukuksal ve bilimsel mücadeleyi insanımız ve çevremiz için yeni kömürlü termik santraller kurulma projelerinden geri dönüşümsüz olarak tamamen vazgeçilinceye kadar kesintisiz sürdürmemiz gerekiyor…

Başka çaremiz yok; insanımızı, doğamızı, gezegenimizi korumak için…

*Alpu Ovasını bana tanıtan Veteriner Hekimler Derneği Eskişehir İl Temsilcisi Yücel Ekici’ye teşekkür ederim.

(Yeşil Gazete)

Ekim’de 36 kadın öldürüldü

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre, ekim ayında öldürülen 36 kadının 22’sinin katili çevresindeki erkekler. 14 kadını kimin öldürdüğü ise tespit edilemedi

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, ekim ayında 36 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü duyurdu. Platform yaptığı açıklamada bu ay işlenen kadın cinayetlerinin sekizinin şüpheli ölüm olarak kaydedildiğini, 17 kadının neden öldürüldüğü tespit edilemediğini belirtti. Açıklamada, beş kadının ekonomik bahaneyle, altısının boşanmak istemediği ya da barışma isteğini reddedilmesi gerekçesiyle öldürüldüğü ifade edildi.

Kadınlar en çok ateşli silahlarla öldürüldü

Açıklamada şu detaylara yer verildi:

13’ü ateşli silahlarla, 6’sı kesici aletle, 3’ü boğularak, 2’si yakılarak, 1’i darp edilerek, 1’i yüksek bir yerden düşerek, 1’i kimyasal madde, 1’i de sert bir cisimle vurularak öldürüldü. Ve ne yazık ki 8’inin nasıl öldürüldüğü tespit edilememiştir. Kadınların 22’si evinde, 1’i arabada, 2’si iş yerinde, 1’i de sokak ortasında öldürülmüştür. Öldürülen kadınların 1’i arazide, 1’i bahçede, 1’i denizde, 1’i mesirelik alanda, 1’i nehirde, 1’i otelde cansız bedenleri bulundu. 4 kadının nerede öldürüldüğü tespit edilememiştir.

Katil kim?

Ekim ayında öldürülen 36 kadının 14’ünün kim tarafından öldürüldüğü tespit edilemedi, 8’i evli oldukları erkek, 6’sı birlikte olduğu erkek, 4’ü tanıdık veya akraba,  2’si baba, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek ve 1 kadın da kardeşi tarafından öldürüldü.

 

[Babil’den Sonra] Bir Ege Hikâyesi

Denizli, Aydın ve Muğla’dan bir grup insan, kısa bir süre önce, Güney Ege’de tarihi binlerce yıl öncesine uzanan “kültür, tarih, tarım, coğrafi yer ve sanatın her alanında unutulmaya yüz tutan, hayatın içinde yer alan, bugünü hazırlayan bütün bu değerlerini aramak için” bir hikâyenin peşine düştüler; Ege Hikâyesi bileşenlerinden Geleceği Paylaş Sivil İnisiyatifi gibi  “Değiştiremeyeceğimiz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğimiz bir gelecek bizleri bekliyor… Gelecek için düşünmezsek bir geleceğimiz olamayacak.” diyerek yeni bir Ege Hikâyesi’ni gerçekleştirmek için yola çıktılar.

Günümüzün kent merkezleri az çok birbirine benzer, küresel markalar (Starbucks, McDonald’s, KFC vs.) cadde boylarında sıra sıra dizili olur genellikle. Anadolu’da yerel ekonominin en yoğun hissedildiği yerler semt pazarlarıdır. Yerel üreticiler el emeği, göz nuru her türlü üretimlerini semt pazarlarında sergilerler. Oradaki ürünler, renkler, sesler, kokular kentin yaşamına dair çok şey anlatır insana.

2000’li yılların sonuna doğru Ruhi Su Dostlar Korosu’yla Ege’nin, adı Denizli olsa da, denizi olmayan, gökyüzüne dikilmiş deniz gibi, mavi mavi-yeşil yeşil tüten dağlarla çevrili bu güzel kentine gitmiş ve Pamukkale Üniversitesi’nde bir konser vermiştik. Kente ayak basar basmaz gruptan ayrılıp bir semt pazarına atmıştım kendimi. Bir kentin geçmişini ve bugününü en çok semt pazarlarında sergilenen ürünlerinde yakalamak mümkün…

Şair- ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu da 1950’lerde Denizli’ye gitmiş ve uzun şiiri “Denizli Destanı” nı kaleme almış ve gördüğü güzellikleri şair kimliğiyle şöyle resmetmişti: Al gözüm seyreyle Denizli pazarını/ Bursa‟da, Gönen‟de, Çorum‟da/ Artvin‟de görmedim benzerini/ Pazar dediğin böyle kurulur/ Şehrin ortasına allı pullu/ Uçsuz bucaksız bir kilim serilir/ Kilimde kaç çeşit nakış varsa/ Bal olur, petek olur, bakraç olur/ Bebek olur, beşik olur dizilir/ …/ Al gözüm seyreyle Denizli pazarını/ Ak hayale sığmayan şeyler koyun koyuna/ Dünümüz, bugünümüz, yarınımız/ Kırmızı biberlerinden tut plastik kemerine kadar/ Çalısı, çırpısı, bakracı, balıyla/ DDT‟si, bit tozu, naylon peştemaliyle/ …/ Al gözüm seyreyle Denizli pazarını/ Bir kilim, bir heybe, bir nakış/ Dünyada eşi emsali görülmemiş/ Bu ne sabırdır Allahım bu göz nuru nedir?/ Amman nakış deyip geçme Mernuş/ Sittin sene önce de aynı kilim, aynı heybe, aynı örgü… 

Bedri Rahmi şiirinde “…Zeybeğini oynamış, horonunu tepmişiz Anadolu’nun, Halayını çekmişiz ama çilesini çekmeye yanaşmamışız…” diye de çuvaldızı kendisine ve bizlere batırmayı da atlamamış!

Denizli horozuyla, beziyle, bornozuyla ve bir zamanlar dünyanın 8. Harikası olarak da nitelenen bembeyaz pamuk gibi travertenleriyle, Hierapolis, Laodikya, Tripolis gibi antik kent kalıntılarıyla, kaplıcalarıyla ünü yurt dışına da yayılmış; Hititlere kadar uzanan, binlerce yıllık tarih ve kültür mirası üzerinde yükselen bir kent. Bilinen ilk yerleşim yeri Eskiköy yakınlarındaki Laodikya. Kent MÖ 256’da kurulmuş. 1256’da bölgeye Türkmenler gelmiş. Ege- Akdeniz ve İç Anadolu’yu birbirine bağlayan kavşak noktasında, dört tarafı dağlarla çevrili, bugün 60 bin üniversitelinin yaşadığı, 1 milyon nüfusu olan Denizli, küçük yüzölçümüne rağmen, tarihsel süreç içerisinde gelişmiş tarım ve el zanaatları ile kendisine yeten, birçok ustanın hayat bulduğu bir şehir olmuş.

Denizli bugün kaliteli pamuk üretimiyle, kaliteli tekstil ürünleriyle dünyada kendisini kabul ettiren; bu üretimini de tarihten gelen, kendisine yetebilme yetisiyle, uzun yıllar devletten bir kuruş yardım almadan gerçekleştirebilmiş çalışkan insanların kenti.

Denizli, Aydın ve Muğla ayrı ayrı değerlere sahip kentler. Denizli sanayisi- ihracatı- termal sağlık turizmi ve antik kalıntılarıyla öne çıkarken, Aydın özellikle tarımla (Türkiye’nin organik tarım üretiminde 3. sırada yer alıyor) öne çıkıyor; Muğla deyince akla yaz turizmi geliyor. Yani bu üçgen bir anlamda Anadolu’nun tarih- tarım ve sanayi açısından en bereketli topraklarını da içeren bir bölge. Her üç kentin ortak noktası ise sahip oldukları doğal güzellikleri ve tarihsel geçmişleri. Bu nedenle bölge önemli bir turizm potansiyeline de sahip.

Denizli, Aydın ve Muğla aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynakları – güneş ve rüzgâr- bakımından da elverişli coğrafi koşullara sahip bir bölge.

Keza yine sahip olduğu yer üstü- yer altı su kaynakları ve tarıma elverişli topraklarıyla da bu bölge yakın gelecekte iklim krizi ve ekolojik yıkımın neden olacağı kuraklık- gıda krizi riskine karşı bugünden alınacak önlemlerle ülkenin önemli tarımsal üretim merkezlerinden birisi olmayı sürdürebilir.

Denizli, Aydın ve Muğla birer üniversite kenti de aynı zamanda.

Denizli; İbrahim Çallı, Selahattin Pınar, Özay Gönlüm gibi çok değerli sanatçılarıyla da bilinen bir kent. Benim her zaman severek dinlediğim, adını her zaman saygıyla andığım, Açık Radyo’da “Babil’den Sonra”da sık sık yer verdiğim bir isim daha var: Talip Özkan.

Talip Özkan, 1939’da Denizli’de dünyaya geldi. Ozanlığın, sanatçılığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı Anadolu’da, ailesinden hiç kimsenin sanatla uğraşmamış olmasına rağmen küçük yaşlarda Türk Halk Müziği’ne yöneldi. Lise yıllarında Muzaffer Sarısözen ile tanıştı. 1957 yılında Ankara Radyosu’nda kadrolu olarak çalışmaya başladı. İlk önce koroya girdi, sonra sırasıyla enstrümantalist, solist, koro şefi ve pedagogluk yaptı. 1960 yılında İstanbul Radyosu’na geçti.

Özkan müzik hayatı boyunca, Türk halk müziğinin kökenlerini araştırdı, büyük bir merak ve çabayla bütün ulusal türkülerimizi inceledi. Hiçbir kayıt aracı kullanmadan Osmanlı müziğinin temellerini araştırdı ve 7000 parçalık bir katalog hazırladı. Kendisi de Yörük ve Avşar olan Talip Özkan özellikle Yörük ve Avşar türkülerini inceledi ve derledi. Türk halk müziğini daha iyi analiz edebilmek için diğer halk müziklerinin ilk dönemlerini araştırdı.

Talip Özkan, 1977 yılında Fransa’ya yerleşmeye karar verdi. Paris Konservatuvarı’nda eğitmenlik yaparken Paris 8. Üniversitesi’nde önce müzikoloji ve sonra da etnomüzikoloji doktorası yaptı. Rotterdam Üniversitesi’nde Türk Halk Müziği dersleri verdi. Dünyanın birçok yerinde çok sayıda konserler yaptı. Çok sayıda öğrenciler yetiştirdi. Albümleri Radio France- Occora’da yayımlandı. Avrupa sanat çevresini, derinlikli müzik bilgisi ve doğaçlama yeteneğiyle etkiledi.

Fransızlar, Talip Özkan’ın değerinin farkındaydılar ve hak ettiği değeri ona teslim ettiler. Bugün onun yetiştirdiği öğrencileri Anadolu’da alan araştırmaları, derlemeler yapmaya devam ediyorlar. Ama Talip Özkan’ın değeri ülkemizde ne yaşadığı yıllarda ve ne de 2010’da hayata veda ettikten sonra tam olarak anlaşılamadı. Eminim ki bu kez Talip Özkan da sanatıyla Ege hikâyesinde hak ettiği yeri alacaktır.

***

Denizli, Aydın ve Muğla’dan bir grup insan, kısa bir süre önce, Güney Ege’de tarihi binlerce yıl öncesine uzanan “kültür, tarih, tarım, coğrafi yer ve sanatın her alanında unutulmaya yüz tutan, hayatın içinde yer alan, bugünü hazırlayan bütün bu değerlerini aramak için” bir hikâyenin peşine düştüler; Ege Hikâyesi bileşenlerinden Geleceği Paylaş Sivil İnisiyatifi gibi  “Değiştiremeyeceğimiz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğimiz bir gelecek bizleri bekliyor… Gelecek için düşünmezsek bir geleceğimiz olamayacak.” diyerek yeni bir Ege Hikâyesi’ni gerçekleştirmek için yola çıktılar.

Arkadaşım Suat Bayrakçı aracılığıyla Ege Hikâyesi projesinden haberim oldu ve iki hafta önce bu projenin mimarlarından Denizlili iş insanı, GESİFED (Güney Ege Sanayi ve İş Dünyası Federasyonu) Başkan Yardımcısı Melek Sözkesen’i Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programıma konuk aldım. Zamanımız elverdiği ölçüde Ege Hikayesi projesini, Denizli’yi, Güney Ege’yi; Greta Thunberg’i, iklim krizini ve eğer gereken adımlar atılmazsa bilim insanlarının vurguladığı gibi, en çok 10-12 yıl içerisinde yeryüzünde yaşayan tüm canlıları derinden etkileyecek olan küresel ekolojik yıkıma karşı neler yapılabileceğini, bu anlamda yenilenebilir enerjinin ve iyi- organik tarımın önemini ve daha birçok konuyu konuşmaya çalıştık. Güney Ege’den türküler dinlettik. Babil’den Sonra programında bundan sonra Ege Hikâyesi’ni konuşmaya devam edeceğiz. Program kaydını şuradan dinleyebilirsiniz.

Hepimiz Ege Hikâyesi’nin bir parçası olabiliriz. Ege Hikâyesi’nin bileşenleri, bölgenin değerlerini, hep birlikte tekrar keşfetmek, bölgeyi ortak akıl kullanarak birlikte geliştirmek için mobil uygulamalar üzerinden destek verebileceğimiz bir fikir maratonu başlattılar. Sizler de www.egehikayesi.org üzerinden ortak bir akılla oluşturulmaya çalışılan bu hikâyenin ortağı olabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Can Yayınları’ndan yeni bir öykü uygulaması: Trendeki Yabancı

Can Yayınları, Trendeki Yabancı başlığı ile yeni bir öykü odaklı mobil uygulamayı hayata geçirdi. Trendeki Yabancı, her ay yayımlanan bir öykü dergisi olarak yayın hayatına başladı. Uygulama AppStore ve Google Play Store’dan indirilebilir.

Uygulama, her sayıda yayımlanacak 20 öyküyü okumanız ve beğendiğiniz kısımlarının altını çizip paylaşmanıza olanak sağlıyor. Ayrıca abone olanlara her sayının içeriğini çevrimdışı okuyabilme olanağı da sunuyor.

Uygulamanın ilk sayısında öyküsü olan yazarlar: Berkan M. Şimşek, Blair Lee, Bülent Ayyıldız, Devrim Kunter,  Donna Miscolta, Ezgi Polat, Fatih Külahçı, Fatma Nur Kaptanoğlu, Ferit Edgü, Hakan Toker, Hikmet Hükümenoğlu, Juan José Millas, Katharine Weber, Mary Renzi, Mevsim Yenice, Müge İplikçi, Onur Akyıl, Orçun Ünal, Süreyya Evren, Zeynep Kaçar.

 

Murat Meriç’ten yeni kitap: Hayat Dudaklarda Mey

Türkiye popüler müzik tarihinin yetkin isimlerinden Murat Meriç “Hayat Dudaklarda Mey” başlıklı kitabını Anason İşleri Kitapları etiketiyle yayınladı.

Meriç, bu kitabında alaturkadan rocka, arabeskten popa, sofralara hayat katan şarkıların hiç bilinmeyen hikâyelerini anlatıyor. 213 şarkı ve türkünün hikâyesi; Zeki Müren’den Erkin Koray’a, Alpay’dan Hakkı Bulut’a, Selahattin Pınar’dan Duman’a, müzik dünyasının birçok değeriyle “Hayat Dudaklarda Mey”de okuyucuyla buluşuyor.

Murat Meriç, “Hayat Dudaklarda Mey” adlı yeni kitabında; çilingir sofralarına eşlik eden alaturkapoparabeskhalk müziği ve rock müzik türlerindeki şarkıların anason kokulu hikâyelerini muhabbetle anlatıyor. Kitap,  Meriç’in anlatımıyla  muhabbeti destekleyen, muhabbet esnasında yeni bir hat açan, onu çoğaltan hikâyelerden oluşuyor; okuru, büyük çilingirin bir parçası gibi masadaki yerini alıyor. 

Ankara Rüzgârı’ndan Kadınım’a, Karadır Kaşların’dan Paramparça’ya, Bir Bahar Akşamı’ndan yeni nesil şarkılara kadar birçok şarkı ve türkünün hikâyesinin anlatıldığı kitapta, beş ayrı müzik türüne özel parçalar ele alınıyor. Her müzik türüne özel usta bir sanatçının mercek altına alındığı kitapta Alaturka müziğin Müzeyyen Senar’ı Haydar Haydar ile pop müziğin Sezen Aksu’su Firuzesiyle; arabesk müziğin Müslüm Gürses’i İtirazım Var ile halk müziğin Neşet Ertaş’ı Gönül Dağı ile; rock müziğin Erkin Koray’ı ise Arap Saçı ile okurlara dokunuyor. Tek bir müzik türüne bağlı kalmayan ‘Sanat Güneşi’miz Zeki Müren için ise, kitabın girişinde özel bir bölüm bulunuyor.

Zika virüsü, sarı humma ve ufuktaki sağlık sorunları

İyimser ve kötümser iklim değişikliği senaryoları kapsamında yapılan bilimsel analizlere göre, sarı humma sivrisineğinin taşıdığı zika virüsünden etkilenecek insan sayısı toplamda 8 milyar kişiye ulaşabilir.

Flight Radar üzerinden canlı uçak trafiği.

Küreselleşme, salgın hastalıkların çok hızlı biçimde tüm dünyayı sarabilmesini beraberinde getirdi. Eski zamanlarda veba gibi bir hastalığın nasıl yayıldığını, hangi sene hangi bölgeye doğru uzandığını görebilmek çok zor değildi, çünkü hastalık en fazla insanların yayılma hızıyla yayılabiliyordu. İnsanlar ticaret için bir kentten diğerine yolculuk ettiklerinde hastalığı da beraberlerinde götürebiliyorlardı. Ancak her ne kadar İpek Yolu dediğimizde aklımıza Venedik’ten Pekin’e kadar uzanan kervan yolları geliyor olsa da bu yoldaki çoğu tüccar, merkez kabul ettikleri bölgeden sadece birkaç günlük mesafeye gidip teslim aldıkları malları diğer tarafta birkaç günlük mesafeye götürüyorlardı. Bu durumda bile salgın hastalıkların yayılması kolay olmuyordu. Marko Polo gibi bir gezgin ise hastalığı Çin’den Avrupa’ya getirecek olsa bile eğer hastalık öldürücü ise daha yolun başlarında hayatını kaybediyordu.

Oysa günümüzde grip virüsü kapmış biri Beijing’in yeni Daxing havalimanından Venedik’in Marko Polo havalimanına daha öksürmeye bile başlamadan varabilir. Bu hızlı hareket kabiliyetimiz bilinen eski virüslerle birlikte yeni virüslerin de dünyadaki hareketini çok kolaylaştırdı. Ne yazık ki virüslerin bu hareket kolaylığını engellemenin tek yolu da insanların hareketine engel olmaktan geçiyor ki modern yaşamın buna izin vereceğini sanmıyorum. Bunun ötesinde gerek bilinçli gerekse de bilinçsiz ilaç ve özellikle antibiyotik kullanımı  yeni hastalıklar karşı savaşımızı da sekteye uğratacak seviyeye ulaştırdı.

Hastalıklar da evrimleşiyor

Tüm bu faktörlere bir de iklim değişikliği gibi çevresel faktörlerdeki değişimleri de eklediğimizde sağlık sorunlarının bugün ve yakın gelecekte ulaşacağı boyutları görmek çok da zor olmaz. Bu sağlık problemlerini kabaca ikiye ayırabiliriz. İlk olarak çevremizdeki ilaçlar da dahil olmak üzere kimyasal kirliliğe baktığımızda bedenlerimize hangi kimyasalların girdiğini ve bu kimyasalların uzun vadede bize ve çevremize nasıl bir etki yapacağını bilmiyoruz. Bundan yarım yüzyıl önce bahçede gezinen tavuğa antibiyotik vermek aklımızın ucundan geçmezken bugün soframıza gelen tavuk etinin antibiyotik görmeden yetiştiğini düşünmemiz hayli zor. Bu ilaçların bizim kimyamıza zarar verdiğini söylemek ayrı bir bilim alanının uzmanlığına girdiğinden o alana karışmak istemem. Ama bundan bir yüzyıl önce ilaçlarla kolay yok edilebilen hastalıklar da artık evrimleşerek öyle kolay ölmemeye başladılar. Dolayısıyla kendi yarattığımız kimyasalların kendi geleceğimizde nasıl bir rol oynayacağını öngörebilmek kolay değil. Yalnız bu rolün çok hoşumuza gitmeyebileceği yönünde türlü emareler de görüyoruz.

İklim krizinin etkileri

Çevremizdeki değişikliklerin ikinci boyutunu da iklim krizi oluşturuyor. İklim krizi sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar gibi tarihten de bildiğimiz problemlerin daha sıklaşması ve şiddetlenmesi sonucunu doğuruyor. Bunun yanında gelen şiddetli yağışlar ve dev fırtınalar da kaçacak fırsat bulamayan veya zaten kaçacak imkanı olmayan insanların ve diğer canlıların zarar görmesine ve yaşamlarını kaybetmelerine yol açabiliyor. İklim krizi şiddetini artırdıkça bu uç olayların verdiği zarar da artacak. Ayrıca insanlar doğa koşullarının daha elverişli olduğu bölgelerden daha az elverişli olduğu bölgelere doğru yayıldıklarında iklim olaylarının vereceği zararlara da daha açık hale gelecekler. Bugün bir fırtına Japonya’da sadece maddi hasara yol açarken aynı şiddetteki bir fırtına Endonezya’da binlerce insanın ölümüne neden olabiliyor. Bu nedenle iklim değişikliği ve diğer çevre sorunlarının yaratacağı sağlık problemleri de az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki sağlık sistemi üzerindeki yükü daha da artıracaktır.

‘Uçak kullanan’ sinekler

Bunun ötesinde küreselleşmeye paralel olarak artan çevre ve iklim hasarı canlıların doğal hareketlerinde de değişimlere yol açmaktadır. Eskiden bir sivrisineğin bir yerden bir başka yere gitmesi ancak kanat çırpması ile mümkündü. Oysa bugün Afrika’daki bir havalimanında kazara uçağın içine kaçan bir sivrisinek birkaç saat içerisinde kendisini İstanbul gibi çok değişik ama gene de yaşayabileceği bir ortamda bulabilir. Benzer şekilde türlü canlının ticaret yollarındaki araçları kullanarak normal yaşam alanlarından çok öteye sıçramaları artık sık rastlanır bir durum. Yayılan bu canlılarla birlikte hem eski dünyanın eski hastalıkları, hem de yeni hastalıklar dünyaya yayılıyor. Bu hastalıklar eskiden yayıldıkları bölgede çoğalamadıklarından veya onları yayan sivrisinek gibi vektörler bu yeni bölgelerde yaşayamadıklarından belirli bölgelere hapis kalmışlardı. Ancak iklim değişikliği artık hem bu hastalıkların rahatça çoğalmasına hem de onları taşıyan vektörlerin yaşam alanlarını genişletmelerine neden oluyor.

Zika virüsü, Marmara ve Doğu Karadeniz’e yayılıyor

Son yıllarda sivrisineklerle yayılan eski hastalıklara bir yenisi eklendi: Zika humması. Zika’yı bulaştıran sivrisineğe sarı humma sivrisineği deniliyor ve bu sivrisinek normalde ülkemizin güneydoğusunda bulunabiliyor. Son senelerde ise ülkemizin kuzey kesimlerinde kar yağışlarının azalmasıyla birlikte bu sivrisineğin larvaları kışı geçirmeye ve Marmara ile Doğu Karadeniz bölgesine de yayılmaya başladı. Sivrisineklerin ömrü iki ila dört hafta arasında değişiyor, ama yumurtaları bir seneye kadar nemli ya da kuru ortamlarda dayanarak ılıman bir kış geçtikten sonra sivrisineklerin tekrar üremelerini sağlayabiliyor. Yumurtalara zarar veren ana faktör ise sıcaklık. Bu yumurtalar çok soğuğa dayanamıyorlar. Bu nedenle de ülkemizin sadece güneydoğu kesimlerinde her mevsim sivrisinek görmek olası.

Ülkemizde fazla duymasak da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Türkiye sıtma hastalığının görüldüğü bölgelerden birinde yer alıyor. Özellikle ülkemizin güneydoğu kesimleri sıtma tehdidi altındaki bölgelerin başında geliyor. Sıtma hastalığının yayılmasına neden olan şey ise sivrisinekler. Sivrisineklerle mücadelede Afrika’da çok yol alınmış durumda ancak ülkemiz şimdilik sivrisineklerin getirdiği çok büyük sorunlarla karşılaşmamış olduğundan gerekli önlemleri henüz almamış durumda.

Zika virüsünün neden olduğu Zika humması yakın akrabaları olan dang humması, sarı humma ve Batı Nil humması gibi ağır bir hastalığa neden olmuyor. Dinlenmeyle geçen hafif bir ateş yapıyor. Ancak Zika hummasının fark edilen kötü özelliği, hamilelerde anneden karnındaki bebeğe geçtiğinde mikrosefali denilen bir beyin gelişim bozukluğuna neden olması. Bu nedenle tropik bölgelere seyahat edecek hamile kadınlara bu konuda önemli uyarılar yapılıyor.

8 milyar kişi sarı humma sivrisineğinden etkilenecek

Zika hummasıyla birlikte diğer hummaların da bulaşmasına neden olan sivrisinek türüne sarı humma sivrisineği (Aedes aegypti) adı veriliyor. Oldukça akıllı sayılan bu sinek türü gündüzleri yatak altları ve dolaplar gibi loş ortamlarda saklanıyor ve gün batımı ve doğumu sırasında beslenmeye çıkıyor. Hedeflerine ise genelde arkadan saldırıyor ve en sevdiği hedef insanlar. Ancak bu özel türün çok kötü bir özelliği var: Bir kişiden çok az miktarda kan emiyor ve doyması için çok kişiyi ısırması gerekli. Bu da hastalıkların kişiden kişiye yayılmasını son derece kolaylaştırıyor.

Yeni yayımlanan bir bilimsel çalışmada iyimser ve kötümser iklim değişikliği senaryolarında sarı humma sivrisineğinin gelecekte etki edeceği bölgelerin ve bu bölgelerde etkilenecek olan insanların bir analizi yapıldı. Bu analize göre sarı humma sineğinin etkileyeceği alan 2070 yılında iyimser senaryoya göre %8, kötümser senaryoya göre ise %13 artacak. Dünya nüfusunun sabit kalacağını kabul etsek bile bu 400 milyon kişi daha bu değişiklikle sarı humma sivrisineğinden etkileneceği anlamına geliyor. Ancak insan nüfusu da artmakta olduğundan ve bu sineğin etki alanının nüfus artış hızının daha fazla olduğu alanlarda olduğunu düşünecek olursak bu sivrisinekten etkilenecek insan sayısı toplamda 8 milyar kişiye ulaşacak. Bu da geleceğin en önemli sorunlarından birinin bu ve benzeri sineklerden dolayı yayılacak salgın hastalıklardan korunmak olacağını bizlere gösteriyor.

Aynı çalışmaya göre yakın zamana değin ülkemizde sadece güneydoğuda görülmekte olan sarı humma sivrisineği 2070 yılında artık ülkemizin batı kıyılarında ve orta bölgelerinde de görülmeye başlanacak. Bu nedenle şimdiden bu sivrisineğe ve taşıdığı hastalıklara ilaçlı cibinlik gibi basit ama etkili önlemler geliştirmemiz gelecek için önemli bir hazırlık olacaktır.

Sağlıklı bir yaşam sürdürebilmemiz için artık elimizde gerekli teknoloji oluşmaya başladı. Yeni malzemeler, haberleşme teknolojileri ve yapay zeka gibi teknikler teşhis ve tedaviye ulaşmanın kolaylaşmasını sağlıyor. Yalnız bunun yanında insanlık da gerek çevreyi gerekse de iklimi hızla tahrip etmeye devam ediyor. Aklımızı kullanıp bu tahribatı azaltacak olursak sağlık açısından güzel bir çağ bizleri bekliyor olabilir. Ama aksine davranacak olursak bizi yeni malzemeler de haberleşme teknolojileri de yapay zeka da kurtaramayabilir.

(Yeşil Gazete)