Ana Sayfa Blog Sayfa 2342

Yasa ile Boğaziçi’nin korunacağını sanmak

Doğal veya kültürel mirası koruma konusunda alınan kararları, gerçekleştirilen tasarrufları, uygulamaları Carl Schmitt’in “Politik Teoloji” adlı kitabında (1922) tanımını yaptığı “istisna hali”ne benzetilebilir. İstisna hali, iki taraflı işleyen bir yönetimsellik biçimi: Bir tarafta şekilci bir hukuk, diğer tarafta idari tasarruflarla şekillenen bir politika.

Kavramlar üzerine bir düşünelim: “Koruma planı, koruma yasası…”. Sanki başında “koruma” sözcüğü yer almasa, yönetimler, planları hazırlayan uzmanlar hiç bir şeyi korumayacaklar, her şeyi yok edecekler! Koruma burada eylemin özneyi keşfetmeye yönelik değil, nesneleştirmek üzere kurgulandığını gösteriyor. Bu belirleyici ilişkide Schmitt’in işaret ettiği “istisna hali” ile egemenlik arasındaki bir bağlantı olduğu söylenebilir.  Egemenin, Schmitt’in deyişiyle “istisna hali”ne karar veren kişi olduğunu, bütün politik düzeylerin, eşiklerin üst belirleyicisi halini aldığını söylemek mümkün.

Bu hal elbette ki yalnızca günümüze özgü değil. Belki de ulus-devletin kuruluşundan, belki daha öncesinden beri böyle. Bu rejim, şehirdeki kamunun bağları kurmasına, parçaları ilişkilendirmesine, şehri canlandırmasına dönük değil. Tam tersine canlı olanı öldürmeye dönük eylemliliklerle kendisini yeniden üretiyor. Seküler gibi gözüken koruma söylemi ile ele alınıyor çevre, miras… ve özenle yıkımında asıl belirleyici olan bu sorun, bu “istisna hali” gizleniyor. Bu konuşulamayan alanda, seçkinleri kimliğe bağlayan ortam-yerde, uzmanlıklarda politika yeniden anlamlandırılıyor. Sistemin  değil, gösterdiği dünyanın sorunlarına işaret ediyor. Çoğu zaman kimlikler kayıpla, yoklukla canlı tutuluyor: Yıkımı, yok oluşu ifade eden tıpkı bir simge, bir mezar taşı gibi çürümeyi, ölümü gizliyor.  İktidar kurumları yaşam çevrelerinin yıkımından güç kazanıyor. Edilginleştirerek, temsil ettikleri yaşamı bir nesne olarak konumlandırarak, eşitsizlikleri korumaya, imtiyazlı konumunu yeniden üretmeye çalışıyorlar.

Boğaziçi Yasası’nda sivil toplumun denetimi, katılımı nerede?

Bütün koruma kararları gibi Boğaziçi Yasası’nın da “istisna hali” özelliği taşıdığı söylenebilir. Kendi türünde ilk ve tek yasa.  12 Eylül rejiminin bir uzantısı. Bu özel koşullarda, kendi bildikleri yollarla Boğaziçi’ni güya kurtarmayı hedefleyen güçlü ve ayrıcalıklı bir iktidar inisiyatifinin etkisi ile hazırlanıyor. Boğaziçi “Öngörünüm Bölgesi”nde kesin bir yapılaşma yasağı getiriyor. Yani şehrin bir bölümündeki değişimi güya engellemeyi, işaretlenen parçasını güya bir bütün olarak aynen muhafaza etmeyi hedefliyor.

Bu yasakla birlikte, bu “pilot bölge” koruma alanı deneyimlerine olduğu kadar siyasete adeta yeni gayrı meşru kazanç yolları kazandıran bir faaliyet alanı halini alıyor. Bu tarihten sonra “restorasyon” pratikleri, uzmanlıkları yapılaşma dışı alanlarda eski belgelere dayanarak bina hortlatma, eseri yıkıp, yerini değiştirme, büyütme veya şişirme ve altına yeni katlar sığdırma, betonarme yapı üstü kaplama gibi eşi benzeri olmayan yenilikler kazanıyor, bunlar daha sonra şehrin diğer SİT Alanı ilan edilmiş bölgeleri için de emsal teşkil ediyor. Elbette yönetim organları ile gayrı meşru bağlar kurarak bu “restorasyon” işlerinden kazanç sağlayan önemli bir mimar, aracı güruhu da ortaya çıkıyor.

Boğaziçi Yasası dediğim gibi bir “istisna hali”ne işaret eden bir yasa. İmar Planı yapma yetkisini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na veriyor, onaylamayı içinde Milli Savunma Bakanlığı’nın da bulunduğu merkezi yönetimin bakanlıklarına. İcra düzeyinde ise, bugün Büyükşehir’e bağlı olan Boğaziçi İmar Müdürlüğü yer alıyor. Denetim ve icrada yasa yerel yönetimi görevlendiriyor. Bir de köprü gelirlerinden yüzde onluk pay ayrılması gibi eşine pek rastlanmayan bir özerk bütçesi var.  Yukarıdan kontrol edilen, aşağıdan yürütülen bir organlaşma biçimine sahip. 12 Eylül rejiminin damgasını vurduğu yasalardan biri. Günümüzde dünyadaki çok taraflı yerel yönetim organlarına hiç benzemiyor. Daha çok yerel yönetimi zapturapt altına alıyormuş gibi gözüküyor.

Boğaziçi Yasası dediğim gibi bir idari bir tasarruf. “Boğaziçi önemlidir, korunmalıdır, bunun yolu da budur” diyor. Uzmanlar da egemen ile kolkola özel yasa çıkarıyor, bununla Boğaziçi’ni koruduğunu, koruyacağını zannediyor.

Bu tür yasalar, kararlar hukuk sorunlardan çok bir idari sorunlara ilişkin gibi görülebiliyorlar ve hukuk-dışı koşullar getiriyor. Koruma ile ilgili tasarruflar vatandaşlara yükümlülükler getiriyor, ama kamu tarafını hiyerarşinin tepesine koyuyor, kararı alanları özgür bırakıyor. Boğaziçi’nde yetkiler tepeye kadar uzanıyor, ama vatandaşa nasıl haklar tanındığı, kamunun nasıl bir işlev gördüğü belli değil.

Merkezi yönetimin işlevi yereli güçlendirmek olmalı

Merkezi yönetim, bildiğimiz olağan yöntemlerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetkilerini, imkanlarını kısıtlamaya çalışıyormuş gibi gözüküyor. Kültürel miras, sanat, bilim… mesele ne olursa olsun, politik davranışları temelde “bizden mi, değil mi” kriteri koşullandırıyor.

Tartışma konusu olan Boğaziçi Yasası’nın da bunun mümtaz bir örneği olduğunu düşünüyorum.

Nasıl 28 Şubat sürecinde devletin yargısı, bürokrasisi ve hatta onun sivil görünümlü uzantıları ne yaptılarsa, devletle bütünleşmiş olan AKP  de icraatı engelleyici bir rol üstlenmiş gibi görünüyor. Ancak bu tuhaflıklar gözümüzü almasın.  Doğa, çevre, kültürel miras… hangi konu olursa olsun, her alanda alınan kararlar, yapılan tasarruflar, bunların hepsi böyle tuhaflıklar içeriyor.

Bu durumda korumak, sahip çıkmak adı altında bir güç, egemenlik mücadelesi yaşanıyor. Egemenler sermaye sahipliği konumlarını gizlemek, yeniden üretmek ve korumak için sorunlara işaret ediyor ama onu yaratan koşullara değil. Böylece dışarıyı içeriğe dahil ederek, iktidar bloğu içindeki geniş bir toplumsal tabakanın gönlünü rahatlatıyor. Onların eşitsizlikleri yeniden üretmeleri için bir tür halkla ilişkiler sorumlusu vazifesi görüyorlar.  Şiddet altındaki kitleler onların söylediklerini “biz can derdindeyken bu tuzukuruların işi de böyle şeylerden söz etmek” diye algıladıkları kesin. Bunu bile bile, göre göre bu karışıklığın sürdürülmesinin nedeni içerikte değil, eylemsellikte aranmalı.

Koruma uygulamalarında mevcut olan bir engel gibi görülüyor

Agamben “kaybolan bir nesneye sahip olmanın bir yolu, halen sahip olduğumuz nesneye de kayıpmış gibi bir muamele yapmak” diyor. Geçmişin güzelliklerinin kaybından söz eden koruma söylemi de buna benziyor. Boğaziçi’nde koruma kararları altında bir dolu yapının mimari özelliklerini kaybederek, basmakalıp uygulamalarla dönüştürüldüğü görülüyor.  Oysa geçmişte hiç bir koruma kararı olmadan yapılan müdahaleler, yeni yapılar bugünkü sıkı denetim altında yapılanlardan çok daha nitelikli.

Beykoz Kundura Fabrikası.

Boğaziçi’ndeki en eski endüstriyel alan, yıktırılan İstinye Tersanesi’ni ele alalım: Yüzer havuzları, dökümhane, makine ve inşa atölyeleri ile 1990’lara kadar çalışan tesis, “karşı kıyıdaki korunun içine yapılan villalara misafir gelen bir devlet büyüğü eşinin tersaneden gelen seslerden rahatsız olmaları nedeniyle” kaldırılıyor. Ancak İtalyan ve Fransız şirketleri tarafından inşa edilen tarihi yapılar da yıktırılıyor. Oysa endüstri tarihini belgeleyen bu yapılar korunabilirdi ve bir çok şehirde olduğu gibi şehrin kültürel hayatını zenginleştirecek bir kullanıma kavuşturulabilirdi. Günümüzde bulunduğu alanan peyzajı bozulmuş durumda. Paşabahçe’deki Şişe ve Cam Fabrikaları 1970’lerden sonra büyütüldü, otomatik makinalarla ve büyük fırınlarla donatıldı. Oysa el imalatının yapıldığı eski binalar korunabilirdi. Beykoz Kundura Fabrikası, Kuruçeşme’deki Naile Sultan Sarayı’nın tescilli olması gereken Art-Nouveau stlindeki duvarları, hatta endüstri arkeolojisinin bir parçasını oluşturan vinçler de… Endüstriyel ya da askeri alanların, kamu yapılarının dönüşümünde yönetimlerin hiç bir stratejisinin olmadığı görülüyor. Bir de özel mülklere bakalım: Örneğin Boğaziçi’nin en eski ahşap yapısı, Köprülüzade Yalısı sahipleri tarafından nasıl korunabilir?  Bu tür yapılar bugün konut olarak veya ticari amaçla mesela restoran yapılarak korunabilir mi? Ya da bir çok ahşap yalının başına geldiği gibi, sahibinin yaşam standartlarına, konfor arayışına ve alışkanlıklarına feda edilmek üzere “restorasyon” adı altında başka bir şeye dönüştürülebilirk mi? O zaman kamunun rolünü tanımladan “koruma” kararı ne ifade ediyor?

Var olana kayıpmış muamelesi yapmak

Buna karşılık yazarlar kimi zaman sorular hakkında farklı bir fikir verebiliyor. Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarlar onu “eşsiz güzellikteki bir hayal alemi” olarak niteliyor. Bu eşsizliğin ne anlama geldiğini bir türlü anlayamıyoruz, bilemiyoruz. Söylendiği gibi eşsiz doğası mı, sahilsarayları, yalıları mı? Sosyal topografyası mı? Eşsizlik, söylemde dile gelen ama asla anlaşılamayan bir şey. Geçmişe kapılıp kalma, değişimi görmezden gelme, kabul etmeme, mevcudu da bir kayıp olarak görme eğilimi yan yana.

Planlama kararlarında, kurallardaki örtük olanın edebiyatta komplike bir durum halinde açığa çıktığı söylenebilir.

Yıkımla, kayıpla da bir “inşa edilmişlik” söz konusu olabiliyor. Burada seçkinlerin kimliklerini egemenlik kurumları üzerinden gerçekleşen inşa edilmişlik kadar kayıpla içselleştirilerek tanımladıkları söylenebilir. Belki başka bir tür “inşa edilmişlik” ile.  Toplulukların kimliği inşa edilmişlik kadar kayıpla içselleştirilerek dönüşüyor, kayıpları ile bir kimliğe sarılmaya çalışıyor.  Etkin bir özne olarak, kaybedileni edilgin bir nesne haline getirerek. Belki de başka bir tür “inşa edilmişlik” ile.

İlginç olan sivil toplumun da bu rejimin içinde biçimlenmesi. Oyunu yukarıdan belirleyen egemenle bütünleşmiş bir “sivil toplum”oluşuyor.  Ellerinin kollarının bağlanarak, çıkar ve güç ilişkileri, imtiyaz grupları üzerinden sivil toplumun katılımı sözkonusu.  Kim daha güçlüyse onun borusu ötüyor. Koruma kurulları gibi kamu kuruluşları dahi bu oyuna dahil edilmiş durumda.

Koruma söylemi, kurumları gücü kullanan, kendi kamu yararı anlayışını temsil eden topluluklarının soylulaştırıcı, kimlik inşa edici denetiminin dışına çıkamıyor. Egemenler dünyayı nesneleştirip, canlıları ve cansızları edilginleştirerek , kendi kimlikleri içinden bir kayba işaret ediyor gibi yapıyorlar, kendileri ona neden oldukları halde.

Demek ki öncelikle şu tespiti yapmak gerekli: “Koruma” uygulamalarında bir politik bir sorun var. Artık “kim yönetecek” tartışmasının ötesine geçmek gerekiyor. Boğaziçi’nin yasayla “koruma alanı” ilan edilmesi yetmiyor. Bu yüzden kimin yetkili olacağından çok nasıl yönetilmesi gerektiğini tartışmak daha anlamlı olabilir.

 

16 barodan ortak açıklama: TBB yönetimini tanımıyoruz

Türkiye Barolar Birliği (TBB) yönetiminin barolar tarafından yapılan ‘olağanüstü genel kurula gitme’ çağrısını ikinci kez reddetmesi üzerine 16 barodan 96 delege ortak basın açıklaması yaptı. Açıklamada TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ve Yönetim Kurulunu tanımadıklarını ilan ettiler.

‘TBB Yönetim kurulu görevini kasten kötüye kullanıyor’

Avukatlık Yasası’nın öngördüğü, en az 10 baro yönetim kurulunun olağanüstü genel kurul çağrısı yapabilme kuralını 12 baro, yönetim kurullarında karar alarak yerine getirdi” denilen açıklamada, hukuka uygun bu talebin reddedilmesinin yönetim kurulunun görevini ‘kasten’ kötüye kullandığını gösterdiğini belirtti.

‘TBB Başkanı ve Yönetim Kurulu’nu tanımıyoruz’

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Alınan bu karar meslek adına utanç vericidir. Tüm TBB delegelerini bu hukuksuzluğa sessiz kalmamaya çağırıyoruz. Biz aşağıda imzası bulunan TBB Delegeleri olarak Avukatlık Kanunu ve ahlakını yok sayan bu kararı, bu kararı alan TBB Başkanı ve Yönetim Kurulunu tanımadığımızı kamuoyuna saygıyla sunarız. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun hukuku çiğnemesine izin vermeyeceğiz.” ifadeleri kullanıldı.

Bildiriye Ankara, Antalya, Bursa, Adana, Diyarbakır, Denizli, Gaziantep, Kırklareli, Edirne, İzmir, Mardin, Mersin, Şanlıurfa, Tekirdağ, Tunceli ve Van barolarından 96 delege imza attı.

Yönetimden iki kez üst üste ret kararı

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun 2019-2020 adli yıl açılışı için Saray’daki törene gitmesini eleştiren barolar, Feyzioğlu’nu “Saray ile ortak hareket etme” ile suçlamışlardı.  Bunun üzerine başta Feyzioğlu olmak üzere tüm yönetimin değişmesini isteyen İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısı kararı alınması için çağrıda bulunmuştu. Çağrıya 10 baro daha destek vermişti.

Avukatlık Kanunu’nun 115’inci maddesine göre TBB genel kurulunun olağanüstü toplanması için en az 10 baro yönetim kurulunun yazılı talebi gerekiyor. Baroların başvuruyu ortaklaşa yaptığını, ancak ayrı ayrı yapmaları gerektiğini öne süren TBB yönetimi, başvuruyu ‘değerlendiremez’ buldu.

Sonrasında sayıları 12’ye çıkan barolar ortak bir açıklama yaparak TBB’yi olağanüstü genel kurul toplantısı için tarih belirlemeye çağırdı. Yönetim bu sefer de sayıya ilişkin şekil şartının gerçekleşmesine rağmen “kanun ve içtihatlara göre, olağanüstü genel kurulun seçimli yapılabilmesi, sadece başkanlık makamının boşalması durumunda olabilir. Dolayısıyla seçim talepleri hukuka aykırıdır” diyerek reddetti.

Barolar ikiye ayrıldı

İkinci iptal kararının ardından Ağrı, Afyonkarahisar, Aksaray, Bartın, Çankırı, Çorum, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, GümüşhaneBayburt, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Kilis, Konya, Kütahya, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Uşak, Yozgat, Zonguldak, Ardahan ve Giresun Baro Başkanlıkları TBB yönetiminin kararını doğru bulduklarını açıkladı.

Seçimler 2021’de

TBB’de başkanlık seçimi 4 yılda bir yapılıyor. Metin Feyzioğlu, 2013 yılı mayıs ayında yapılan seçimle başkanlığa getirilmiş, 13-14 Mayıs 2017’deki 34. Olağan Genel Kurul’da TBB Başkanlığına yeniden seçilmişti. TBB’nin 35. Olağan Genel Kurulu’nun 2021 yılı Mayıs ayında yapılması öngörülüyor.

 

Muhafazakar erkekler neden Greta’dan nefret ediyor?- Gülce Demirer

Bir yıl önce İsveç parlamentosu önünde tek başına başlattığı oturma eylemleriyle, küresel bir iklim aktivisti haline gelen 16 yaşındaki Greta Thunberg şu an medyada en çok konuşulan isimlerden biri. Greta günümüzün ve insanlık tarihinin en önemli sorunu olarak görülen iklim krizini, hiç kimsenin yapamadığı bir biçimde odak noktası haline getirdi. Dediklerine inanıp inanmamanıza göre, hem bir “kahraman” hem de “düşman” haline geldi. Greta’nın iklim krizinin aciliyetine yönelik başlattığı eyleminin başarısı sosyal medyada, özellikle erkeklerin yoğunlukta olduğu iklim değişikliği inkârcılarının tepkisini çekiyor. Bundan yaklaşık dört beş ay önce ABD siyasetinde en çok konuşulan isimlerinden biri haline gelen kongre üyesi ve Yeşil Yeni Düzen’in en büyük savunucularından Alexandria Ocasio-Cortez de hem kendi partisi Demokrat Parti içinden hem de Cumhuriyetçiler tarafından çok tepki toplamıştı. Ocasio-Cortez’in sunduğu Yeşil Yeni Düzen’i kongrede “gerçekdışı” ve “fazla sosyalist eğilimli” olmakla eleştirenler vardı. Küresel karbon salımlarında başı çeken ABD ve Rusya’nın devlet başkanları Donald Trump ve Vladimir Putin gibi birçok siyasetçi de Greta’ya ağır eleştirilerle karşı çıkıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Greta’yı “fazla radikal” olduğu ve toplumların kendisinden nefret etmesine sebep olabileceği “uyarısında” bulunurken, Putin ise Greta’nın ailesinin çocuklarını böyle bir şey için kullanmalarının yanlış olduğunu belirtip Greta için “İyi niyetli ama yeterli bilgilendirilmemiş bir genç kız” demişti.

Greta’yla ilgili sosyal medyada yorumda bulunan erkeklerin çoğunlukla benzer aşağılayıcı terimleri kullanmaları da göze fazlasıyla çarpıyor. Bunlar arasında “akli dengesi yerinde olmayan”, “milenyumlu ucube”, “histerik ergen” ve “duygusal” yer alırken bunlardan birisi Greta’nın aktivizmini “Ortaçağ cadı büyülerine” bile benzetmiş. Bunların yanı sıra cinsel içerikli aşağılayıcı çok fazla yorum da yer alıyor. Trump ise Greta’nın Birleşmiş Milletler İklim Eylemi Zirvesi’ndeki konuşması üzerine Twitter’da “Parlak bir geleceği bekleyen çok mutlu bir kıza benziyor” paylaşımında bulunmuştu. Mutlu olmak, gülümsemek, çok konuşmamak tarih boyunca kadınlardan beklenen davranışlar oldu.

Akli dengesi bozuk, histerik gibi yaftalayıcı sıfatlar ise tedavi edilmesi gerektiği söylenen “zor” kadınlar için kullanılan tabirlerden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre günümüzde dahi doktorlar, erkeklerle aynı semptomları paylaşıyor olsalar da kadınlara daha çok depresyon teşhisi koyuyor.

Birkaç ay içinde 17 yaşında olacak Greta’ya hâlâ “çocuk” denmesi ve beraberinde de akli dengesi yerinde olmayan, histerik, duygusal gibi çoğunlukla kadınlara atfedilen stereotipik özelliklerle nitelendirilmesi, kadınları susturmayı ve dediklerini değersizleş tirmeyi amaçlıyor. Avustralyalı yazar Andrew Bolt ise konuyla ilgili olarak “Yetişkinler tarafından guru muamelesi gören, bu kadar çok mental hastalığa sahip, bu kadar küçük yaşta bir kız hiç görmemiştim” diyor.
11 yaşındaki iklim aktivisti Lilly Platt, Brezilya’da Amazon yerlilerinin ormansızlaştırmaya karşı konuşmalarının yer aldığı bir videoyu Twitter üzerinden paylaşmasının ardından trol hesaplar Lilly’nin paylaşımının altına cinsel içerikli yorumlarda bulunmaya başladı. Sekiz yaşındaki iklim aktivisti Havana Chapman-Edwards ise ırkçı mesajlar ve ölüm tehditleri alıyor.

Heteronormatif Maskülenlik

Greta’nın eylemlerini, söylemlerini ve tutumunu fazla radikal, fazla sert hatta bölücü olmakla suçlayanlar da var. Ancak şu an “normal” bir zamanda yaşamıyoruz. Bilim insanları yıllardır atmosfere salınan insan kaynaklı seragazlarının iklimsel çöküşü getireceğini üstüne basa basa söylüyor. Suların yükselmesiyle, sıcak hava dalgalarıyla, yazın ortasında yaşanan sel ve fırtınalarla, daha sıcak geçen kışlarla, yok olan buzullarla insanlığın ve gezegendeki bütün hayatın acı ve yavaş bir biçimde yok olacağını inkâr edebilmek hiçbir bilimselliğe dayanmamakla birlikte bu etkileri günlük hayatımızda görmeye başladık bile. Greta’nın ve iklim hareketinde yer alan özellikle genç neslin endişesi, kendilerine yaşanabilir bir gelecek görmemelerinden kaynaklanıyor. 1965’ten bu yana küresel karbon emisyonlarının üçte birinden sorumlu 20 şirket, dünyanın kaynaklarını sömürüp milyarlar kazanırken, milyonlar su ve güvenilir gıdaya ulaşmak için savaşmak zorunda kalmayacakları sağlıklı bir hayat istiyor. Bu en temel haklarımızdan biri değil de nedir? Peki medyada oldukça göz önünde olduğu için Thunberg ve Ocasio-Cortez’e yönelen mizojininin (kadın düşmanlığı) sebebi ne?

İklim İnkarcılığı ve Mizojini

Aslında mizojini pek de uzak olmadığımız bir sorun. Beyaz heteronormatif maskülenliğin egemen olduğu düzene en büyük tehdidi kadınlar oluşturuyor, eğer böyle olmasaydı, şu an feminist hareketin içinde kayda değer oranda erkekler de yer alırdı. Feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliğinden çok daha öte, asıl erkekliğin eleştirilmesi ve kendini değiştirmesi gerektiğini söylüyor. Kadınların bedenleri, emekleri üzerinden sömürülmediği, aşağılanmadığı, kadın olduğu için taciz edilmediği; bedenlerinin devletin politika malzemesi haline getirilmediği; eşit işe eşit ücretin verildiği, değersiz görülen ev işlerinin kadının görevi olarak görülmediği bir toplumsal düzeni talep ediyor. Ocasio-Cortez’in “aşırıya kaçan sosyalist eğilimli” Yeşil Yeni Düzen’i ve Greta’nın BM’de yaptığı konuşması, erkekliğin dayandığı bu sistemin dinamiklerini tehdit ediyor. Zaten Greta’nın, eleştirilere verdiği cevapları da hep bu yönde. Greta “Sesimiz çok çıkıyor ve başarılıyız ki bizimle dalga geçiyorlar” diyor.

Hem Thunberg’in hem Ocasio-Cortez’in iklim hareketinde sesi çok çıkan ve tepki çeken kadın figürler olmasının tesadüfi olduğunu düşünenler olabilir. Ancak bu nefretin iklim inkârcısı erkeklerden geldiğine değinen bir araştırma, meselenin toplumsal cinsiyet ile iklim inkârcılığı arasındaki ilişkiye odaklanıyor. İsveç’te Chalmers Teknoloji Üniversitesi’nde akademik anlamda ilk defa iklim inkârcılığını çalışmaya yönelik İklim Değişikliği İnkarcılığı Merkezi (CEFORCED) kuruldu. Araştırma merkezinin yeni yayımladığı bir araştırma, yıllardır muhafazakâr anti-feminist aşırı sağ ile iklim inkârcılığı arasındaki ilişkiyi inceliyor.

Chalmers Üniversitesi’nden Jonas Anshelm ve Martin Hultman, çevre sosyolojisi kapsamında birçok farklı disiplinden araştırmacı ile “İklim değişikliğini neden ciddiye almıyoruz? Bir iklim inkârcılığı çalışması” projesiyle Norveç’te iklim inkârcılarının dilini inceliyorlar. İnceledikleri iklim inkârcılarının dilinde göze çarpan oldukça ilginç bir mesele yer alıyor. İklim inkârcılarına göre tehdit altında olan gezegen değil, temelleri heteronormatif maskülenliğe dayanan modern endüstriyel toplum düzeni.

Bu proje kapsamında Olve Krange, Bjorn Kaltenborn ve Martin Hultman’ın, daha önce Aaron McCright ve Riley Dunlap tarafından ABD’de yapılan araştırmanın Norveç ayağı olan ve 2018 yılında yayımladıkları “Norveç’in ‘Cool’ Erkekleri: Muhafazakâr Norveçli Erkeklerin İklim İnkârcılığı” makalesi, iklim inkârcılığının, muhafazakâr grup kimliğini ve mevcut yaşantılarımızı mümkün kılan fosil yakıtlara bağımlı sosyoekonomik sistemi korumak adına verilen bir tepki olarak yorumlanabileceğini belirtiyor.

Dolayısıyla tehdit altında olan, ait oldukları “grubun” dinamikleri aslında. Bu dinamikleri tehdit eden de tıpkı #MeToo hareketinde olduğu gibi, toplumda kadınların sesinin daha çok çıkması. Araştırmacılar, günümüzde iklim aktivizmine karşı gelişen iklim inkârcılığının, sağ kanat milliyetçiliğin ve anti-feminizmin birbirlerini besleyen ve eklemlenen ideolojiler haline geldiğini söylüyor.

4.077 kişi ile yaptıkları araştırma sonucunda, erkeklerin %35’i; muhafazakar erkeklerin ise %62,9’u iklim krizini inkâr ediyor. Ayrıca araştırmaya göre, erkeklerde iklim inkârı kadınlara göre çok daha fazla görülüyor. Kadınlar ise daha çevreci, doğa dostu tutumlar sergiliyor.

2016’da ABD’de Tüketici Araştırması Dergisi’nde yayımlanan “Ekoloji Dostu Olmak Daha mı Az Erkeksi? Yeşil-Feminen Stereotipi ve Sürdürülebilir Tüketim Üzerindeki Etkisi” makalesi kapsamında yapılan yedi farklı araştırmaya göre, çevreci olmakla toplumsal cinsiyet normları arasında oldukça derin bir bağ var. Bu araştırmalara göre çevreci davranışlarda bulunmak hem kadın hem de erkek katılımcılar tarafından “daha kadınsı” görülüyor. Hatta bazı erkekler yanlarında bez torba taşımak gibi çevreci davranışlarda bulunduklarında maskülenliklerinin azalacağını düşünüyor.

Fox News sunucusu Tucker Carlson, Nisan ayında, bu makaleyi referans gösterip ”toksik maskülenite iklim değişikliğine yol açıyormuş” diyerek araştırmayı saptırmıştı. Bununla da yetinmeyip “Feministlerin bilim yaptığı bir ülkeye nasıl dönüştük?” demişti. Ocasio-Cortez de Twitter’dan Carlson’a cevap olarak “Demokrasi ve sivil haklar ile feministlerin bilim yaptığı bir ülke olduk. Ayrıca iklim değişikliği politikasına dair şüphe uyandırmak için kadın hakları konusu etrafında korku uyandırmaya çalışmasına dikkat edin: Carlson hakkında çok şey söylüyor” yazmıştı.

Kadınların daha çevreci olduğu fikri, kadınların tarih boyunca şefkatli, narin, değer veren ve anne rolleriyle; erkeklerin ise sert, güçlü, duygusuz olan heteronormatif maskülenlikle özdeşleştiriliyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Araştırmanın yürütücülerinden Hultman, “Evi geçindiren endüstriyel maskülenlik adını verdiğim maskülenliğe bağlı gelişen bir takım değer ve davranış biçimlerinin tehdit altında olduğunu düşünüyorum” diyor. Doğa ve insanlık arasında derin bir ayrım olduğunu savunan ve dünyanın özellikle erkekler için yaratıldığı Kartezyen düşünceye dayanan bu heteronormatif maskülenliğe göre insanlar doğayı, kaynaklarını kendi çıkarları adına kullanma özgürlüğüne sahipler. Erkek merkezli medeniyetlerimiz doğanın talan edilmesi, insan eliyle yeniden düzenlenmesi yoluyla yaratıldı. Ekonomik büyüme, her zaman doğadan, gezegenden daha önemli oldu. Trump, iklim krizini baş- kan olduğundan bu yana bir aldatmaca olarak yorumluyor ve asıl iklim hareketinin ve Yeşil Yeni Düzen’in ekonomik büyümeyi ve iş dünyasını tehdit ettiğini sürekli dile getiriyor. Hem ABD hem de Norveç’te yapılan araştırmalara göre, sağ muhafazakâr bireyler mevcut sosyo- politik düzeni ve normatif gelenekleri olduğu gibi kabul etmeye daha yatkınlar. Dolayısıyla iklim değişikliği diskurunun, fosil yakıtlara dayanan bu sistemi tehdit ediyor oluşu, ait oldukları gruplarının dinamiklerini de sarsıyor. İklim inkârcılarının karşı çıktıkları noktalar, bilimi inkâr etmenin yanı sıra iklim eyleminin sosyal, ekonomik ve politik düzeni değiştirecek olmasından kaynaklanıyor.

Sanayi toplumlarımızı oluşturan ve hakim olan heteronormatif maskülenlik, iklim hareketi içindeki sayıca fazla olan güçlü kadın figürler tarafından rahatsız ediliyor. Mizojini farklı toplumlarda, farklı tarihsel süreçlerde, farklı dinamiklerle de olsa tarih boyunca var oldu. 15. yüzyılda döneminin en önemli feminist hareketi olarak görülen, kadınların erkeklerden bağımsız bireyler olarak hareket etmeye çalışması ve evliliği reddetmesi, Avrupa’da cadı avları kapsamında 40 bine yakın kadının yakılarak öldürülmesinin nedenlerinden biri olmuştu. Tıpkı doğanın, insanlık tarafından hükmedilmesi, yıkılıp yeniden düzenlenmesi gerektiği düşüncesi gibi kadınlar da tarih boyunca beyaz erkekler tarafından kontrol edilen, hakkında kararlar verilebilen, bedenleri devletin politika malzemesi haline getirilen nesneler oldu. Ancak giderek güçlenen feminist hareket, kendini özne konumuna getirdiği an, kadınları her zaman ikincil olarak gören ideolojilere tehdit oluşturmaya başlıyor. İklim inkârcılarının kadınlara kadın oldukları için cinsiyetçi aşağılamalarla saldırmasının da tek bir sebebi var gibi gözüküyor. Karşı çıkabilecekleri başka hiçbir şey yok. Bilimsel karşıt argümanlar üretemiyorlar ve cinsiyet üzerinden aşağılamak çoğunlukla en kolay yol oluyor.

(EkoIQ’tan alınmıştır.)

İspanya’da dördüncü seçimden de istikrar çıkmadı

İspanya’da son genel seçimlerden altı ay sonra, Pazar günü yapılan erken genel seçimlerin sonuçları, ülkede hükümet kurulamaması sorununa yanıt verecek gibi görünmüyor. Başbakan Pedro Sanchez liderliğindeki İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) seçimlerin galibi olsa da geçen Nisan’da yapılan önceki genel seçimlerde olduğu gibi parlamentoda 350 sandalyenin 176’sına denk gelen salt çoğunluğu elde edemedi. PSOE oyların yüzde 28’sini alarak, parlamentoda 120 sandalye kazandı.

Muhafazakâr Halk Partisi (PP) ise yüzde 21 ile sandıktan çıkan ikinci güç oldu ve parlamentoda 88 sandalyeye sahip oldu.

Bir önceki seçimlere nazaran mecliste üç milletvekilini ve senatodaki çoğunluğunu kaybeden PSOE’nin lideri Sanchez, meclisteki tüm siyasi partilere “istikrarlı bir hükümet için destek verin” çağrısı yaptı. “Bu kez hükümet ya kurulacak ya kurulacak” diyen Sanchez, siyasi rakiplerine “sorumlu hareket edip, azınlık hükümetinin önünü açmaları” yönündeki mesajını iletti.

Uzmanlar yapılan seçimlerin İspanyol parlamentosunda yaşanan “blokajı” sona erdirmesinin güç olduğu görüşünde. Sanchez’in önünde iki seçenek bulunuyor. Bunlardan ilki seçimden ikinci parti olarak çıkan muhafazakâr Halk Partisi (PP) ile bir büyük koalisyona gidilmesi. Her iki parti seçimlerden önce bu seçeneğe sıcak bakmadıklarını açıklamıştı. Şimdi Sanchez’i sert dille eleştirmesine rağmen “İspanya daha fazla hükümetsiz kalamaz” diyen PP lideri Pablo Casado‘nun tavrı merak ediliyor. PSOE liderinin alacağı karara bakarak, “üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getireceklerini” kaydeden Casado, çekimser oy kullanarak olası bir PSOE azınlık hükümetine destek vermek için açık kapı bıraktı.

İkinci seçenek ise Sanchez’in diğer partileri kendi yönetiminde kurulacak bir azınlık hükümetine ikna etmesi. Ancak bu seçeneğin de hayata geçirilmesinin pek mümkün görülmediği belirtiliyor.

Vox partisinin lideri Santiago Abascal.

Seçimin asıl kazananı aşırı sağcılar

Seçimlerde aşırı sağcı Vox Partisi, oy oranını yaklaşık 5 puan artırarak, oyların yüzde 15,1’ini aldı. Aşırı sağcılar, parlamentodaki sandalye sayısını iki katından fazla artırarak 52 sandalyeye ulaştı. Vox Partisi böylece parlamentodaki üçüncü en büyük güç konumuna geldi.

Seçim sonuçlarını büyük memnuniyetle karşılayan Vox Parti lideri Santiago Abascal teşekkür konuşması için kürsüye “Yaşasın İspanya!” diyerek çıktı. “11 ay önce İspanya’nın hiçbir belediyesinde, mecliste ya da Avrupa Parlamentosu’nda temsilcimiz yoktu. Bugün İspanya’nın 3. büyük siyasi partisiyiz” diyen Abascal, “PSOE’nin zaferinden, nasıl bir hükümet kurulacağından ve özellikle Katalonya’ya karşı alınması gereken önlemlerin şeklinden dolayı endişeliyiz.” ifadelerini kullandı.

Vox Parti taraftarları partinin yakaladığı başarıyı coşkulu kutlamalarla karşıladı. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Genel Başkanı Jörg Meuthen, Abascal’ı Twitter üzerinden tebrik eden ilk isimlerden biri oldu.

Podemos: Koalisyona hazırız

Sol popülist parti Unidas Podemos’un oy oranı yüzde 12,8 ve liberal çizgideki Ciudadanos’un oyları ise yüzde 6,8 olarak kaydedildi. Mecliste 35 sandalye ile dördüncü parti olan  Podemos’un lideri Pablo Iglesias,yaptığı açıklamada, PSOE ile koalisyon görüşmelerine hazır olduklarını duyurdu.

 

Ayrılıkçı Katalanlar da memnun

İspanyol meclisine 3 siyasi partiyle toplamda 23 milletvekili gönderen Katalonya‘daki ayrılıkçı siyasi partiler ise seçim sonuçlarından memnun olduklarını açıkladı. İspanya’dan ayrılmaya yönelik bağımsızlık girişimlerine destek ve Yüksek Mahkeme‘nin 9 Katalan siyasetçiyle ilgili mahkumiyet kararına tepki için oy isteyen ayrılıkçı siyasi partiler, Katalonya’da çoğunluğu temsil etmeye devam etti.

Katılım düştü

Ülkede 37 milyon kayıtlı seçmen, 6 ay aradan sonra bir kez daha erken genel seçimler için sandık başına gitti. Katalonya sorunu ve siyasi belirsizliğin gölgesinde yapılan seçimlerde İspanyollar, 350 milletvekili ve 208 senatörü belirledi. Son 4 yılda dördüncü kez sandığa giden İspanya’da seçime katılım oranı yüzde 56 olarak kaydedildi. Ülkede son olarak 28 Nisan’da yapılan erken genel seçime katılım yüzde 71 olmuştu.

Siyaset uzmanları, seçimlere katılımın düşmesindeki nedenleri, ülke genelindeki olumsuz hava şartlarına, Katalonya’daki boykot çağrısına ve art arda yapılan seçimlere bağladı.

Avrupa Birliği ve Euro bölgesinin 4’üncü büyük ekonomisine sahip İspanya, son seçimde Başbakan Pedro Sanchez liderliğindeki PSOE’nin yarışı önde bitirmesine rağmen, parlamentoda çoğunluğu sağlayamaması nedeniyle önemli bir siyasi krize sürüklenmişti.

Parlamento, Sanchez’in kurduğu iki hükümete de güvenoyu vermemişti.

 

Hong Kong’ta polisin eylemciyi vurma anları yayınlandı

Hong Kong’ta Haziran ayından bu yana gerçekleşen hükümet karşıtı gösterilerde polis bu sefer bir eylemciye ateş açtı.  Polisin siyah tişörtlü bir göstericiye ateş ettiği anlar Facebook’dan canlı yayın yapan protestoculardan birinin kamerasına yansıdı. Yerel basın tarafından da yayınlanan görüntülerde bir protestocuyu durdurmaya başaramayan polis memurunun kalabalığa doğru üç el ateş ettiği görülüyor.

Ateş açılması sonucu bir protestocunun çok yakın mesafeden vurulup devrilirken, bir başka protestocu da yere düşüyor.  İkinci protestocunun vurulup vurulmadığıyla ilgili bir bilgi ise yer almıyor. Görüntülere göre yakın mesafeden vurulan protestocu yerde yatarken kelepçeleniyor, bilinci açıldıktan sonra kaçmaya çalışsa da kısa süre içinde yakalanıyor.

Vurulan üçüncü protestocu

Hong Kong’ta beş ayı aşkın süredir devam eden gösterilerde polis şiddeti çok fazla konuşuluyordu. Gösterilerin başlangıcından itibaren yaklaşık 3 bin kişi gözaltına alındı, yüzlerce kişi yaralandı. Son yaşanan olayla birlikte polisin vurduğu kişi sayısı üçe yükseldi. 1 Ekim’de 18 yaşında bir öğrenci göğsünden, 4 Ekim’de ise 14 yaşında bir çocuk bacağından vurulmuştu.

South China Morning Post‘un haberine göre polis şefi vurma olayıyla ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada göstericinin polisin silahını almaya çalıştığını iddia etti ve ateş açan polis memurunun bunun üzerine hareket ettiğini söyledi.

Polisin yaptığı açıklamada vurulan protestocu hakkında bir ifadelendirme yer almazken, Hong Kong TV kanalı Cable TV göstericinin ameliyat edildiğini ve durumunun stabil olduğunu aktardı. South China Morning Post ise vurulan protestocunun durumunun kritik olduğunu aktardı.

Af Örgütü: Orantısız şiddetin kanıtı

Olaya ilişkin Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) bir kınama açıklaması yayınladı. Hong Kong’ta yaşanan olayın “orantısız şiddetin en net kanıtı” olduğu söylendi.

 

Jeotermal enerji santralleri ve halk sağlığı

Kısaca JES diye nitelendirilen Jeotermal Enerji Santralleri son dönemde ülkemizde yaygınlaşınca çevre gündeminin ön sıralarına oturdu. Birçok yörede JES’lere karşı eylemler sürdürülüyor. Bugünlerde İzmir’de de 35 jeotermal alanın İzmir Valiliği tarafından JES kurulmak üzere ihaleye çıkarılması üzerine tartışmalar yeniden alevlendi.  Oysa çok sayıda ülkede yıllardan bu yana jeotermal kaynaklar sağlık turizmi amaçlı kullanımının yanı sıra ısınma ve elektrik üretimi amacı ile de kullanılıyor… Özellikle başta İzlanda ve İskandinav ülkeleri olmak üzere Kuzey Avrupa, yıllardan beri elektrik üretimi için değerlendiriyor yeraltı sıcak su kaynaklarını… Birçok bilim insanına göre de ülkelerin elektrik üretimi için jeotermal kaynaklara sahip olması büyük bir şans… Çünkü jeotermal kaynaklar yenilenebilir enerji kaynakları arasında sınıflandırılıyor.  JES’ler rüzgar enerjisi (RES) ve güneş enerjisi santralleri ile beraber önümüzdeki dönemde ‘karbonsuz enerji üretimi’ açısından önemli bir kaynak olarak değerlendiriliyor.

Bizim ülkemiz de jeotermal kaynaklar açısından zengin sayılan ülkeler içinde.  Hemen hemen ülkemizdeki her fay hattının üzerinde bir jeotermal kaynak var. Bu çatlaklardan buhar ve sıcak su yer üzerine ulaşıyor. Tarihsel süreç içinde bu kaynaklar kaplıca turizmi için kullanılmış. Elektrik üretimi açısından ise ülkemizdeki bilinen ilk örnek Denizli Buharkent’teki Jeotermal Enerji Santrali… Halen işletmede olan, 2016 rakamlarına göre irili ufaklı 48 JES var. Elektrik üretimi içindeki payı ise %1.8-%2.9 civarlarında. Özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ile karşılaştırılınca oldukça düşük bir oran.Son yıllarda ise JES santrallerinin sayısının artırılmasına;  elektrik üretimi içindeki payının yükseltilmesine çalışılıyor. Jeotermal kaynaklar açısından zengin olan Aydın, Manisa, İzmir, Çanakkale ve Denizli illerinde yeni JES projeleri gündemden düşmüyor.  Bilinen; 48 santrale ek olarak 18 santral projesinin ön lisans, dört santralin de üretim lisansını aldığı… İşte bu aşamada kamuoyuna yansıyan bir haber, sayının bunlarla da kısıtlı olmadığını gösteriyor. … İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, Çeşme’den, Seferihisar, Urla, Bayındır, Foça ve Menemen’e kadar İzmir’in 16 ilçesinde yer alan 35 adet jeotermal sahasını kiraya vermek için ihaleye çıkıyor.  İhale alanı kentin yüzölçümünün yüzde 8’ine denk geliyor. Haberin kamuoyuna yansıması ile özellikle tarım alanlarının zarar görmesinden endişe eden çiftçi örgütleri başta olmak üzere itirazlar yükseldi. Üstelik İzmir’de yıllardan bu yana ısınma amaçlı Balçova ve Narlıdere’de olumlu bir kullanım örneği varken….

Sorun santraller değil, özelleştirme politikaları ve özel sektörün tavrı

Aslında ülkemizde enerji sektörünün üretimden dağıtıma kadar özelleştirilmesi ve özel sektörün kar amaçlı olarak çevre duyarlılığına önem vermemesi bu tartışmaları körüklüyor. Avrupa’daki örneklerinde tamamen kapalı sistemler olan JES santrallerinin ülkemizdeki örneklerinde bu ilkelere uyulmuyor. Avrupa’daki uygulamalarında jeotermal kaynak buhar kullanıldıktan sonra suya dönüştüğünde çıkarıldığı noktadan yer altına geri veriliyor. Ülkemizde ise JES santrallerini şirketler bu maliyetli işlemi yapmak yerine özellikle geceleri boş dere yataklarına jeotermal suyu bırakıveriyorlar. Böyle olunca da özellikle tarım alanlarında kurumalara yol açıyor; jeotermal su… H₂S ve metan gazı da ayrı bir sorun…

Bizim ülkemizden önce JES’lerle tanışan Avrupa ülkelerinde neden bizdeki kadar geniş tartışmaların olmadığı takılıyor; insanın aklına… Oysa bu sürece bilimsel yaklaşımın hakim olması gerekiyor, kulaktan dolma bilgilerin değil… Bilimsel yayınlara baktığımız zaman jeotermal kaynakların insan sağlığı ile ilişkisi konusunda son beş yılda yapılmış sadece 82 yayın çıkıyor karşımıza… Yayın taramasını daraltıp jeotermal enerji santralleri ile halk sağlığı ilişkisine baktığınızda ise sadece 7 makale bulabiliyorsunuz.  Bu makalelerin ikisi İtalya’nın üzüm bağları ile ünlü Toskana vadisinden… Çalışmaların ilkinde bölgede kurulu 35 JES’den kaynaklanan H₂S gazının bölgede atmosfere yayılımı incelenmiş. Çalışma sonucu gazın çok kısa sürede atmosferde seyrelerek; insan sağlığını tehdit etmediği görülmüş. Toskana vadisindeki diğer çalışmada ise ölüm nedenleriyle JES’ler arasında bağlantı araştırılmış.  Ancak kesin bir ilişki bulunamamış. Yine İzlanda’da yapılan bir çalışmada ise 18 yaş üstü ölümler incelenmiş ve JES kaynaklı H₂S gazının mortaliteyi artırabileceği görülmüş. Ancak sonuç ihtiyatla karşılanmış ve çalışmayı yapan ekip H₂S maruziyetinin erken ölümlere yol açıp açmadığını doğrulamak veya çürütmek için daha ileri çalışmalar yapılmasını önermiş.

Sonuç olarak gelişmiş batı ülkelerinde JES’ler uzun yıllardan bu yana var. Elektrik üretimindeki payları ise özellikle İzlanda ve İskandinav ülkelerinde oldukça yüksek. Bu ülkeler tamamen kapalı sistemler kullanıyor. Sondajları özel korumalı teknolojilerle yapan bu ülkeler kullanımdan sonra soğumuş kaynak suyunu yeniden yeraltına, çıkarttığı kota geri veriyor. Alınan önlemlerle ve geliştirilen teknolojilerle insan sağlığı ve çevre açısından riskler en aza indirilmiş bu ülkelerdeki JES’lerde…

Karşı çıkanlar ülkemizdeki eksik uygulamalardan hareket ederek özellikle tarım alanlarına verdiği zararda ısrarcı. Ancak JES’lere muhalefet eden bazı sivil toplum örgütleri JES’lere mi; hatta daha geniş anlatımıyla yenilenebilir enerji kaynaklara mı; yoksa ülkemizdeki uygulamalarına mı karşı çıktıklarını açıklamak durumundadır. JES’lere karşı çıkanlar fosil yakıtlar hakkında ne düşündüklerini de açıkça ortaya koymalıdır.

Ülkemizde günden güne yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırımlar artar ve elektrik üretimi içinde JES’lerin payı yükselirken herkesin, her kuruluşun yapıcı olarak ve bilimsel doğrular içinde tartışmayı sürdürmesi gerekiyor. Ayrıca devletin de JES alanlarının ihalesi ile sorumluluğunun bitmediğini; doğru teknolojilerin kullanılmasını sağlamalarının da ana sorumluluğu olduğunu unutmaması gerekiyor.

Tartışmalar önümüzdeki günlerde de devam edecek; ama herkesin bilimsel gerçeklerden ayrılmadan ve hukukun içinde kalarak bu tartışmaları sürdürmesi gerekiyor.

 

 

 

G20 ülkeleri Paris Anlaşması hedeflerinin gerisinde

G20 üyesi ülkelerin iklim krizi konusunda politikalarını ve uygulamalarını inceleyen Brown to Green 2019 Raporu yayımlandı. 14’ten fazla sivil toplum kuruluşunun katkıları ile hazırlanan ve Climate Transparency tarafından yayımlanan rapora göre G20 ülkelerinin tamamının iklim değişikliği konusundaki politikaları oldukça vasat.

Rapora göre hiçbir G20 ülkesinin, birçoğunun gerekli teknik kapasitesi ve ekonomik teşviklere sahip olmasına rağmen, karbon emisyonlarını küresel ısınmayı 1,5C derecede tutabilecek düzeye çekme planları yok.

Bulgulara göre, G20 ülkelerinin, Paris Anlaşması’nın 1,5C derece hedefinden uzaklaşmamak için 2020 itibarıyla 2030 emisyon hedeflerini yükseltmeleri ve önümüzdeki on yıl içinde azaltım, uyum ve finansman çabalarını arttırmaları gerekiyor.

Kömür kullanımı 2030’a kadar sonlandırılmalı

  • G20 ülkelerinin enerji kaynaklı CO2 emisyonları, artan enerji talebine bağlı olarak 2018’de yüzde 1,8 oranında arttı.

  • 2018 yılında, G20 ülkeleri elektrik sektörü emisyonları yüzde 1,6 oranında arttı. Kömür kullanımının OECD ülkelerinde 2030 yılına kadar ve dünya genelinde 2040 yılına kadar sonlandırılması gerekiyor.

  • G20 ülkelerinde ulaşım emisyonları 2018 yılında yüzde 1,2 oranında arttı. Düşük karbonlu yakıtlar, yakıt karmasının yüzde 6’sından azını teşkil etti. Küresel ısınmayı 1,5C derecenin altında tutmak için bu oranın 2050 yılına kadar yaklaşık on kat artması gerekiyor.

  • G20 ülkelerinin inşaat sektöründen kaynaklanan emisyonları, yüzde 4,1 oranıyla 2018 yılında diğer sektörel emisyonlardan daha fazla arttı.

  •  2017 yılında G20 ülkeleri 127 milyar ABD dolarının üzerinde fosil yakıt teşviki sağlamaya devam ediyordu. Dokuz G20 ülkesinde, teşviklerde (kısmen petrol fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak) düşüş görülürken, doğal gaz altyapısı ve üretimine sağlanan teşvikler ise (düşen fiyatlara rağmen) sabit kaldı veya birçok ülkede arttı.

  • Bu fosil yakıt teşvikleri sadece bir kısmının yenilenebilir enerjiye yönelterek, temiz enerji dönüşümü finanse etmek ve emisyonları önemli ölçüde azaltmak mümkün.

Türkiye dünya hedeflerinin gerisinde

Ülkelerin, azaltım, finansman ve adaptasyon konusundaki politikalarını detaylı inceleyen çalışmada Türkiye ile ilgili bulguların bazıları şöyle:

  • Türkiye’nin BM’ye verdiği iklim hedefi (INDC) Paris Anlaşması ile uyumlu değil ve kritik derecede yetersiz.

  • Türkiye emisyonlarını 1990 ile 2016 yılları arasında %129 arttırdı ve mevcut emisyon politikası Paris Anlaşması’nın hedeflerinden çok uzakta.

  • Türkiye’nin emisyonları G20 ortalamasının altında ancak ülke halen elektriğinin yüzde 38’ini kömürle üretiyor.

  • Türkiye’de yenilenebilir enerjinin payı her geçen gün artıyor ve ancak elektrik sektörünün emisyon yoğunluğu halen G20 ortalamasının üstünde.

  • Ulaşım emisyonlarında Türkiye G20 ortalamasında ama bu emisyonlar da her geçen gün artıyor, ülkenin enerji kullanımı kaynaklı emisyonların yüzde 21’i ulaşım sektöründen kaynaklanıyor.

  • Türkiye binalar sektöründe ise G20 ortalamasından daha iyi bir performans gösteriyor.

Raporun tamamına buradan, Türkiye hakkındaki değerlendirmelerin tamamına ise bu link üzerinden ulaşabilirsiniz.

Prof. Mümtaz Soysal vefat etti

Eski Dışişleri Bakanı ve Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Mümtaz Soysal, yaşamını yitirdi. Bu sabah (11 Kasım 2019) İstanbul Beşiktaş‘taki evinde vefat ettiği bildirilen Soysal bir süredir Alzeheimer hastalığıyla mücadele ediyordu.

Mümtaz Soysal, 13 Kasım Çarşamba günü, öğle namazından sonra, Sevgi Soysal’ın da kabrinin bulunduğu Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Anayasa Hukuku’nun önde gelen hocalarından olan, bir dönem dekanlığını da yaptığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde devlet ve siyaset hayatında önemli rol oynayan çok sayıda öğrenci yetiştiren Prof. Dr. Soysal, 12 Mart 1971 darbesi sürecinde “Anayasaya Giriş” kitabında “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı.

Soysal, Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’den seçilen ilk ve son genel sekreteriydi.

Türkiye’de edebiyatın önde gelen isimlerinden olan ve 40 yaşında hayata veda eden Sevgi Soysal ile evliliğinden iki çocuk (Defne ve Funda Soysal) babası olan Mümtaz Soysal 90 yaşındaydı.

Mümtaz Soysal kimdir?

15 Eylül 1929’da Zonguldak’ta doğan Soysal, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku profesörü olarak yıllarca ders verdi. 1971’de Ankara Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı iken, “Anayasa’ya Giriş” ders kitabında ‘komünizm propagandası yapmakla’ suçlanan Soysal, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nca gözaltına alındı tutuklandı. Soysal 6 yıl 8 ay ağır hapis, 2 ay 20 gün Kuşadası’nda emniyet gözetimi altında bulundurulmaya ve kamu haklarından ebediyen mahrumiyete mahkum edilirken, toplam 14 ay Mamak Cezaevi’nde kaldı.Uluslararası Af Örgütü bünyesinde Yürütme Kurulu Üyesi, Uluslararası Yürütme Kurulu Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Soysal, Toplumlararası Görüşmelerde Kıbrıs Türk Tarafına Anayasa Danışmanı da oldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den 1991’de Ankara milletvekili olan Soysal, Murat Karayalçın döneminde Dışişleri Bakanlığı yaptı. 1974-1991 yıllarında Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı görevini yürüttü.

Bir süre sonra DSP’ye geçen Soysal, Zonguldak milletvekili seçildi ancak Bülent Ecevit’le anlaşmazlığa düşerek DSP’den ayrıldı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin anayasasını da hazırlayan Soysal. Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptı.

1971 yılında Mamak Cezaevi’nde iken yazar Sevgi Soysal ile evlendi. 1976’da ölen Sevgi Soysal’la olan evliliğinden iki çocuğu oldu. Soysal 2013 yılından beri alzheimer tedavisi görmekteydi.

RTÜK’ten dondurma reklamlarına ‘genel ahlak’ düzenlemesi

RTÜK İzleme ve Değerlendirme Daire Başkan Yardımcısı Murat Ellialtı TBMM Dilekçe Komisyonu Obezite İle Mücadele Alt Komisyonu’nda yaptığı sunumda bazı reklamlarda düzenlemeye gideceklerini duyurdu.  Başta dondurma reklamları olmak üzere, kimi reklamlarda “genel ahlak sınırını aşan sorunlar” yaşandığını söyledi.  Hürriyet‘ten Umut Erdem‘in haberine göre Ellialtı buradaki sunumda şu ifadeleri kullandı:

“Daha önce asitli içecekler ve dondurma reklamları içerisinde kesmiştik. Reklamverenler ve Reklamcılar Derneği’yle görüşerek içeriklerde bazı düzenlemelere gidiyoruz. Son olarak, biz dondurma reklamlarıyla ilgili birkaç hafta içerisinde, çünkü nisan ve mayıs ayında yayınlanmaya başlayacak ama yayınlandıktan sonra bizim ceza vermemizin de çok büyük bir etkisi olmuyor. O reklamlar çekilmeden biz kendileriyle görüşüyoruz, toplantı yapacağız. Bu reklamlar içerisindeki sıkıntılı hususlar ve özellikle dondurma reklamlarında genel ahlak sınırını aşan sorunlar olabiliyor.”

Bolivya’da darbe sonrası Morales’e tutuklama kararı

Bolivya’da 20 Ekim tarihinde, daha önce üç kez devlet başkanlığı yapmış Eva Morales’in yüzde 47,8 ile kazandığı seçimlerin ardından başlayan hükümet karşıtı gösterilere polisin ardından ordu da katıldı. Genelkurmay Başkanı Williams Kaliman, okuduğu bildiriyle Devlet Başkanı Evo Morales’in istifasını istedi:

“Ülkede artan çatışmalar karşısında halkın güvenliğini sağlamak, hayat hakkını güvence altına almak adına şiddetin durulmasına müsaade etmesi, Bolivya’nın iyiliği ve istikrarın korunması için Devlet Başkanı Evo Morales’e istifa etmesini öneriyoruz. Halka ve gösteri düzenleyen kesimlere de kardeşler arasındaki anlaşmazlığın kan dökülmesine ve ailelerimizin üzülmesine neden olmaması için şiddet olaylarına son vermelerini talep ediyoruz.”

Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkanı Williams Kaliman

İstifa ardından gelen tutuklama kararı ve ev baskını

Morales, ordunun istifasını istemesi üzerine ülkede barışın sağlanması için başkanlık görevini bıraktığını duyurdu. İstifa kararının ardından Morales’in evi basıldı, hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Bu gelişmeler üzerine Twitter üzerinden açıklama yapan Morales, “Darbe hukukun üstünlüğünü yok ediyor” diye yazdı.

https://twitter.com/evoespueblo/status/1193702186024361985

Ne olmuştu?

Bolivya’da 20 Ekim’de düzenlenen seçimleri Başkan Morales’in yüzde 47,8 ile kazanmasının ardından muhalefet “hile” yapıldığı iddiasıyla tüm ülkede protesto gösterileri düzenlemesini istemişti.  Hükümet karşıtı protestolara katılan polis de kışlalarının çatılarına çıkarak gösteriler yapmış, bunu darbe girişimi olarak niteleyen Morales de destekçilerine sokağa çıkma çağrısı yapmıştı. Ülke geneline yayılan ve 3 kişinin hayatını kaybettiği şiddet eylemlerinde, yaklaşık 400 kişi yaralanmıştı.

Morales, sabah saatlerinde yaptığı basın toplantısında, Amerikan Devletleri Örgütü’nün denetlediği ve süreçte bazı düzensizliklerin olduğunu belirttiği seçimlerin ve seçimleri düzenlemekten sorumlu Yüksek Seçim Mahkemesi’nin yenileneceğini duyurmuştu.

Seçimlerin yenilenmesi için günlerdir gösteriler düzenleme çağrısı yapan seçimlerin mağlubu Carlos Mesa ise bunu kabul etmemiş ve Morales’in katılmadığı seçimler yapılana kadar destekçilerine sokak gösterilerine devam etme çağrısında bulunmuştu.