Ana Sayfa Blog Sayfa 2315

Kimya Mühendisleri Odası: Filtre yetmez kapatılsın

15 filtresiz termik santrale 2,5 yıl daha hava kirletme izni verilmesini öngören ve AKP-MHP oylarıyla kabul edilen Madde 50’nin AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından veto edilmesinin ardından TMMOB Kimya Mühendisleri Odası bir açıklama yayınladı. Açıklamada özel sektöre devredilmesiyle yalnızca kâr için çalışan termik santrallerin kapatılması gerektiği söylendi.

‘2019 sonuna kadar kirletmeye devam edecekler’

Santrallerin çevre mevzuatına uyum için gerekli yatırımları yapmaları getiren muafiyet süresinin uzatılmamasına rağmen bu yatırımların 2019 sonuna kadar yapılmayacağı söylenen açıklamada “ortada kirletmeye devam edilmesi için yaratılmış fiili bir durum vardır” denildi.

Açıklamada termik santraller ile ilgili sorunların santrallerin yönetiminin özel sektöre bırakılmış olması ve özel sektörün yurttaş sağlığını dikkate almamaları gösterildi:

Geçmişte enerji sektöründe özelleştirilmeler için getirilen gerekçeler arasında, sektörde kamu kaynaklarının yatırım yapmak için yeterli olmadığı, buna karşılık özel sektörün enerji alanına sermaye ve kaliteli yönetimi getireceğine dair savlar yer almıştır. Bugün görüldüğü üzere bu savlar tutmamış olup, birtakım muafiyetler ile özelleştirilen santralların yeni sahiplerine ayrıcalıklar sağlanmış; yapmaları gereken çevre yatırımlarını yapmamaları göz ardı edilerek hem yatırım maliyeti hem de işletme maliyetinden avantaj sağlamalarının yolu açılmış, tüm bunlar yurttaşların sağlığı hiçe sayılarak yapılmak istenmiştir.

‘Santrallerin kapatılması elektrik arzını tehlikeye sokmaz’

Santrallerin üretime ara vermesinin ülkedeki elektrik arz güvenliğini riske sokacağı yönündeki gerekçelerin doğru olmadığı söylenen açıklamada şu veriler paylaşıldı:

Türkiye`nin kurulu gücü 90 bin MW` ı aşmış olup, en yüksek talep, yaz aylarında 46 bin MW civarındadır. 2018 yılı rakamlarına göre güvenilir üretim kapasitesi brüt talepten 123 milyar kilowattsaat kadar fazladır. Diğer bir deyişle Türkiye`de kurulu güç fazlalığı  görünmektedir. Kaldı ki, çevre konusunda gerekli yatırımların yapılması yükümlülüğü bugünün konusu olmayıp bu santrallar özelleştirildiğinden beri bilinen bir durumdur. Yetkili makamların zamanında konuyu takip ederek gerekli yatırımların yapılmasını sağlamak yerine, şirketleri önlem almamaya teşvik edercesine sürekli olarak erteleme girişimlerini devreye soktuktan sonra, şimdi kamuoyunun önüne arz güvenliği gerekçesi ile çıkmaları kabul edilemez.

Açıklamanın devamında söz konusu yatırımların yapılmasının yeterli olmadığına değinildi. Arıtma tesislerinin gerekli kapasitede çalıştırılıp çalıştırılmadığının da denetlenmesi gerektiği ancak denetim konusunda bir boşluğun bulunduğuna dikkat çekildi.

‘Emisyonlarını önlemek neredeyse imkansız’

Çevreye ve insan sağlığına zararlarına rağmen devletten yerli kömür kullanmaları sebebiyle ve kapasite mekanizması adı altında verilen teşviklerden faydalandıkları söylenen santrallerin çevreye verdikleri zarar hakkında şu bilgiler paylaşıldı:

Partikül madde ve kükürtdioksit kömür santrallarının yıllardır bilinen ve önlem alınması gereken başat kirleticileridir. Ancak kömür santrallarının yarattığı çevre sorunları bunlarla sınırlı değildir. Azot oksitler, cıva gibi ağır metallerin yanı sıra kömür santrallarından çıkan küllerin depolama sahalarının çevresel etkilerinin de izlenmesi gerekmektedir. Sağlık açısından çok daha önemli bir sorun olarak görülen 2,5 mikrondan küçük partiküller ülkemizde yönetmeliklerde ve ölçümlerde dikkate bile alınmamaktadır. Ayrıca, kömür santralları iklim değişikliğinin en önemli nedeni olarak görülen karbondioksit emisyonları açısından da en önemli kaynaklardan biri olup, ülkemizin sera gazı emisyonları konusundaki karnesinin iyi olmadığı da bilinmektedir

Görüleceği üzere bu santraller sadece kükürt oksitler açısından tehlikeli değillerdir.  Azotoksitlerin, ağır metallerin, karbondioksitlerin ve partikül maddelerin emisyonlarını önlemek deyim yerindeyse imkansızdır.

‘Kömür santralleri kapatılmalı’

Dünyadaki finans kuruluşlarının artık kömür santrallerine kredi vermekten uzaklaştığı, yenilenebilir enerjinin maliyetinin düştüğü belirtilen açıklamada kömür santrallerinin kurtarılmaya çalışılması yerine kapatılmasının ve yenilerinin inşaatının yapılmamasının daha mantıklı olduğu belirtildi. Açıklama şu ifadeler ile son buldu:

Türkiye, 1980`lerde gündeme gelen özelleştirme-piyasa yanlısı politikaların doğrultusunda, her alanda olduğu gibi elektrik sektöründe de planlama kavramından uzaklaşmıştır. İlgili kamu kurumlarındaki teknik birikim yok edilmiş, elektrik alınıp satılan bir meta haline getirilmiş, sektör özel şirketlerin kâr etme beklentisine bırakılmıştır. Dünyada ve ülkemizde bu uygulamaların açmazları, sürdürülemezliği artık açıkça ortaya çıkmaktadır. Genelde enerji, özelde elektrik sektöründe toplum yararını, sosyal adaleti, çevrenin ve insan sağlığının korunmasını öne alan politikaların geliştirilmesi, üretimden nihai tüketime kadar verimliliği arttırarak enerji yoğunluğunu düşüren, uzun vadeli, ancak aşamaları ve ara hedefleri belirlenmiş planlama ve programların yaşama geçirilmesi zorunludur.

Malezya’daki selde tahliye sayısı 16 bine ulaştı

Malezya’nın Kelantan ve Terengganu eyaletlerinde, geçen hafta sonundan bu yana etkili olan yağışların meydana getirdiği seller nedeniyle evinden tahliye olanların sayısı 16 bin 84’e yükseldi.

Cumartesi gecesi başlayan şiddetli yağmur sonrası meteoroloji, 9 bölgeye yönelik tehlike uyarısını kırmızı alarm seviyesinde yapmıştı. Sel ve yağışların etkisini sürdürdüğü Kelantan’da korunaklı bölgelere geçenlerin sayısı 13 bin 80’e ulaşırken, yağışların azaldığı Terengganu’da ise bu sayı 3 bin 4’e geriledi.

Biri çocuk iki kişi öldü

Kelantan Polis Merkezi Başkanı Datuk Hasanuddin Hassan tarafından yapılan açıklamaya göre iki eyalette etkili olan selden dolayı biri çocuk iki kişi hayatını kaybetti. 7 yaşındaki çocuğun amcasıyla balığa gittiği sırada sele yakalandığı ve köprüden kanala düşmesi sonucu öldüğü belirtildi.

Yardım merkezleri kuruldu

Terenggan eyaletinde pazartesi günü 60 yardım merkezi, 126 tahliye merkezi kuruldu. Jerteh kentindeki bir korunaklı bölgede sel mağdurlarıyla bir araya gelen Malezya Başbakan Yardımcısı Wan Azizah Wan İsmail, hükümetin her iki eyalette taşkın önleme tedbirlerini artırmak için yatırım yapacağını belirtti.

Terengganu eyaletinde kurulan yardım merkeziWan Azizah, Kelantan’da taşkın önleme çalışmalarının 700 milyon Malezya ringgiti (960 milyon TL), Terengganu’daki çalışmaların ise 400 milyon Malezya ringgiti (550 milyon TL) tutarında yatırım gerektirebileceğini ifade etti.

Ekonomik, toplumsal ve ekolojik krizin çözümü: Yeşil Yeni Düzen

Haber: Elif Ünal

Yeşil Düşünce Derneği’nin Heinrich Böll Stiftung Türkiye Temsilciliği ortaklığıyla düzenlediği 9. Yeşil Ekonomi Konferansı “Yeşil Yeni Düzen” ismiyle İstanbul’da, Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleşti.

Boğaziçi Üniversite’den Doç. Dr. Sevil Acar, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı’nın konuşmacı olarak yer aldığı konferansta yeşil ekonominin Türkiye’de nasıl sağlanabileceği, dünyadaki örnekler üzerinden tartışmaya açıldı.

10 yıl sonra yeniden Yeşil Yeni Düzen

Yeşil Ekonomi Konferansları içinde bulunduğumuz ekonomik, toplumsal ve ekolojik krize karşı topyekûn çözüm üretebilecek ekonomi modelini ortaya koymak amacıyla 2009 yılında itibaren her yıl düzenleniyor. “1930’ların Yeni Düzen’i ekonomik krizi nasıl toplumsal krize çareler üreterek yenebildiyse, 21. Yüzyılın bu ilk krizi, artan yoksulluk ve ilkim krizini es geçerek atlatılamayacak” diyen Yeşil Düşünce Derneği, bu yıl düzenlediği konferans ile 2009 yılında ortaya çıkan Yeşil Yeni Düzen kavramını tekrar masaya yatırdı.

Konferans, Heinrich Böll Stiftung Türkiye Temsilciliği Enerji ve Çevre Politikaları Projeleri Koordinatörü Menekşe Kızıldere ile Yeşil Düşünce Derneği Yönetim Kurulu üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Akyüz’ün açılış konuşmaları ile başladı.

Acar: ‘Yeşil Yeni Düzen’i konuşmak zorundayız’

Gazeteci Pelin Cengiz’in moderatörlüğünde gerçekleşen ilk oturumda Boğaziçi Üniversite’den Doç. Dr. Sevil Acar, “İklim Değişikliği Politikasında Alternatif Kurgular ve Olası Sonuçları” isimli sunumunu gerçekleştirdi.

Acar, konuşmasına bu yüzyıla damgasını vuran küresel sorunlar arasında birçok ülke için sanayileşmede geç kalınması, yatırımların azalması, üretkenlik kayıpları, gelir dağılımındaki adaletsizlik, genç nüfusta işsizlik, sosyal dışlanma ve şiddetin yanı sıra gıda, finans ve yakıt krizlerinin olduğunu söyleyerek başladı. Bütün bu sorunların iklim krizinin görülebilir etkileriyle katlandığını kaydeden Acar, bu sebeple Yeşil Yeni Düzen’in konuşulmaya başlanmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti.

‘Dengeleme mekanizmaları ekonomideki gerilemenin önüne geçebilir’

Acar, iklim krizine sebep olan karbon emisyonlarını azaltmak için uygulanan iki temel ve doğrudan politika aracı olan, karbon vergisi ve karbon emisyonu ticaret sistemlerinin tek başlarına uygulanmasının ekonomide yaratacağı sıkıntılara da dikkat çekti.  Sunumda bu ekonomik sorunlara alternatif olarak birçok akademisyenin yaptığı modelleme çalışması üzerinden emisyon azaltım politikalarında uygulanabilecek genel denge mekanizmalarına değinildi.

“Sadece emisyon düşürmek istersek, sektör kötü etkilenecek ama bunu destekleyecek politikalar ile bu kötü etkilenme artıya çevirilebilir” diyen Acar şu ifadeleri kullandı:

“Karbondioksit ve diğer sera gazlarının etkili bir biçimde vergilendirilmesi ve kömür teşviklerinin kaldırılması ile elde edilen mali gelirin araştırma geliştirmeye, yeşil projelere, uyum harcamalarına, bölgesel kalkınma programlarıyla birlikte yenilenebilir enerji dönüşümüne harcamak mümkün. Aynı zamanda uygulanan vergilerin karşılığında istihdam vergisi gibi başka alanlarda vergi azaltılmasıyla nötr vergi uygulaması yapılması da ekonomide yaşanacak gerilemenin önüne geçebilir.”

 Doç. Dr. Uyduranoğlu: Ekonomistler savunuyor ama uygulamaya geçilemiyor

Konferansın ikinci oturumunda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu  “Yeşil ekonomik düzene geçişte fiyatlandırma politikaları ve toplum desteği” isimli sunumunu gerçekleştirdi. Sunumda karbon emisyonlarını azaltmak için uygulanan fiyatlandırma politikalarının uygulama aşamasında neden sorun yarattığı irdelenirken, hükümetlerin toplumun desteğini sağlamak için yürütebileceği politikalar tartışıldı.

‘Toplum çevre politikalarına karşı önyargılı’

“Her ne kadar bilim insanlarının geliştirdikleri yeşil ekonomi modelleri bulunuyor ve bu modeller ekonomistler tarafından savunuluyorsa da gerçek dünyadaki uygulamaları sıkıntılı olabiliyor” diyen Uyduranoğlu, bu durumun sebepleri olarak şu etkenleri öne sürdü:

“Ekonomiyi geriletebilecek bir yapıya sahip olmaları, rekabete zarar vermeleri, toplumda var olan önyargılar ve hükümetlere karşı güvensizlikle  çevre problemlerine dair toplumun sahip olduğu asimetrik enformasyon.”

“Demokratik toplumlarda, toplumdan destek görmeyen bir politikayı hayata geçirmeye kalktığınız zaman, bir şekilde kendi geleceğinizi tehlikeye atıyorsunuz. Çünkü sistem sizi tekrar seçilmek için toplumun hoşuna giden politikalar yapmaya itiyor” diye konuşan Uyduranoğlu,  örnek olarak benzin fiyatlarına gelen vergi sonrasında Fransa’da ortaya çıkan Sarı Yelekliler hareketini gösterdi.

Güven kazanmak için dört  politika önerisi

Hükümetin çevre harcamalarını vergi üzerinden yapmasının vatandaşlarda “bütçe açığını kapatmak için çevrenin bahane olarak kullanıldığı” algısına yol açtığını belirten Uyduranoğlu, hükümetin toplumun güvenini kazanmak için çalışması gerektiğini söyledi.

Sunumda uygulamada karşılaşılacak sorunların; pilot bölge uygulamalarıyla toplumun sürece alıştırılması, halkın çevre problemleri hakkında her türlü iletişim olanaklarıyla bilgilendirilmesi, elde edilen gelirin özellikle çevre dostu projelerin finansman kaynağı olarak kullanılması ve verginin basamaklar halinde uygulanması ile aşılabileceği ifade edildi.

Doç. Dr. Aşıcı: Türkiye’nin yeni bir hikâyeye ihtiyacı var

Konferansın son sunumu olan “666”, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı tarafından gerçekleştirildi. Sunumda Yeşil yeni düzenin arka planı, tarihsel gelişimi ve uygulama örneklerinden yola çıkarak Türkiye’de nasıl uygulanabileceğini anlatıldı.

Aşıcı, sunumuna katılımcılara “2030’da nasıl bir Türkiye’de yaşamak istersiniz?” sorusunu sorarak başladı. İlk seçenekte Türkiye’nin şu anki gidişatını öngören tablo sunulurken, ikinci seçenekte ekonomide yapılan küçük reformlar ile hem toplam karbon emisyonunun 666 milyon tona düşürüldüğü hem de Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) 2 milyar 828 milyona çıkartıldığı bir model gösterildi. Aşıcı, aynı zamanda sunumuna ismini veren 666 sayısına, kömür teşviklerinin kaldırılması, karbon vergisinin uygulanması ve yenilenebilir enerji yatırımlarıyla ulaşılabileceğini söyledi.

Türkiye’nin 2012 yılındaki durumu ile 2019 yılını karşılaştıran Aşıcı, “Türkiye ekonomisi derin bir ekonomik krizde. Türkiye’nin yeni bir hikâyeye, yeni bir modele ihtiyacı var. AKP’nin 2023 vaadinin dayandığı politikalar bizi 2019’da bir çöküşe getirdi. Şu anda 2012 yılından çok daha kötü bir ekonomik durumdayız. Ayrıca 2012 yılında anketlerde mutlu olduğunu söyleyen insan sayısı oranı yüzde 61 iken şu anda bu sayı yüzde 53’e düşmüş durumda” diye konuştu.

‘Daha önceki krizi aştık, gene aşabiliriz’

Dünyadaki benzer bir krizin daha önce bir takım düzenleme ve politikalarla aşıldığını söyleyen Aşıcı örnek olarak 1929 Ekonomik Buhranı’nı gösterdi:

“1929 yılında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) toplumu büyük bir belirsizliğin içerisine düşmüş durumdaydı. GSYH yüzde 29’a düşmüş, işsizlik yüzde 25,2’ye çıkmış, 4000 banka batmış, gelir eşitsizliği had sayfaya ulaşmıştı” diyen Aşıcı, krizden Başkan Roosevelt’in uyguladığı sosyal devlet reformu Yeni Düzen ile çıkıldığını anlattı.

1980’li yıllarda uygulanan neoliberal politikalar ile bu hakların geri alınması yüzünden dünyanın 2008 yılında yeni bir krizle yüz yüze kaldığını söyleyen Aşıcı, bu sefer ek olarak ekoloji krizinin de aşılması gerektiğini ve Yeşil Yeni Düzen kavramının ortaya çıktığını söyledi.

“2009’da küçük bir grup tarafından savunulan Yeşil Yeni Düzen görüşü şu anda ana akım tarafından da tartışılıyor. AB Komisyonu Başkanı 2019 Ursula von der Leyen’in Avrupa için Yeşil Yeni Düzen ismiyle seçim kampanyası haline geldi. 2020 ABD Demokrat Parti adayları tarafından da Yeşil Yeni Düzen öneriliyor” açıklamasında bulunan Aşıcı, sürdürülebilir bir yaşam yaratmak için Türkiye’de bu yeşil ekonomi paketinin de gündeme alınması gerektiğinin altını çizdi.

2 derece için hedef 441 milyon ton CO2

“Küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlı tutmak istiyorsak 2030 yılındaki karbon emisyonu miktarımızı 441 milyon ton CO2 ile sınırlayacak reformlar yapmamız gerekiyor. Bu süreci merkezi hükümetle, yerel yönetimle ve özel şirketlerle beraber katılımcı bir şekilde planlamalıyız. Aynı zamanda İsveç’te uygulanan bir politikayı Türkiye’de nasıl uygulayabileceğimizi düşünmek gerekiyor. Bunun için de kapsamlı akademik çalışmalar yapılması gerekiyor” diyen Aşıcı sunumunu şöyle sonlandırdı:

“Türkiye dönüşüm eylem planı hazırlamalı, bunun için bir dönüşüm fonu oluşturulmalı, enerji sektörü bir plan dahilinde karbonsuzlaştırılmalı, pasif binalar ve kompakt kentler inşa edilmeli, temiz toprak,  temiz hava ve temiz su harekatı başlatılmalı. 1929 da en az bu kadar karamsar bir dönemdi ama bu krizden sosyal devlet reformuyla çıkmıştık. Şimdiki krizden çıkış da ancak bu şekilde gerçekleşebilecek.”

Konferans, sunumların ardından katılımcılar ile birlikte gerçekleştirilen soru-cevap bölümünün ardından sona erdi. Konuşmalar ve tartışmalar; sunumların sonrasında düzenlenen öğle yemeğinde devam etti.

Dörtlü zirve sonrası ortak açıklama

NATO İttifakı’nın kuruluşunun 70. yıl dönümü nedeniyle Londra’da düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi öncesinde Suriye’deki gündemin değerlendirildiği dörtlü zirve gerçekleştirildi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye konulu Dörtlü Zirve’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile bir araya geldi. 50 dakika süren görüşmenin sonrasında İngiltere Başbakanlık Ofisi tarafından ortak açıklama yapıldı.

Açıklamaya göre, bir araya gelen liderler ülkeleri arasındaki geniş stratejik, ekonomik ve savunma ortaklıklarını ele aldı. Bu ilişkilerin NATO üzerinden de olmak üzere daha da derinleştirilmesinin önemini kabul etti.

Liderler, Suriye’de sınır ötesi de dahil olmak üzere insani erişimin sağlanması ve Suriye’nin kuzeydoğusuna yardımların ulaştırılmasının temelini Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapılacak bir ihtiyaç değerlendirmesinin oluşturması gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Sivillere yönelik saldırı durdurulsun

Mültecilerin güvenli, gönüllü ve sürdürülebilir bir şekilde geri dönüşlerinin koşullarını oluşturmak için çalışacaklarını ve terörün her türlüsüne karşı mücadelenin devam etmesi gerektiğini söyleyen liderler ayrıca, İdlib dahil Suriye’deki sivillere yönelik tüm saldırıların durdurulması gerektiği konusunda anlaştı.

Anayasa Komitesi sürecine desteklerini yineleyen liderler, Suriye’de acil bir ateşkesin sağlanması ve ülkede siyasi çözüme ulaşılması çağrısı yapılan 2254 No’lu BM kararının önemine vurgu yaptı.

Macron: ‘YPG konusundaki anlaşmazlık sürüyor’

Zirve sonrası açıklama yapan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Suriye konusunda tüm belirsizliklerin ortadan kalkmadığını söyledi. “Önceliğin IŞİD ve terör ile mücadele olduğu konusunda bir irade var. Bu benim için önemli” diyen Macron, mülteciler konusunda işbirliğinin devam etmesi gerektiğini söyledi.

Bunun yanı sıra YPG konusunda Türkiye ile anlaşmazlığın bulunduğunu belirterek, “PKK hususunda bir belirsizlik yok. Fransa, (PKK’lıları) terörist olarak kabul ediyor, kınıyor ve yargılıyor” ifadesini kullandı. YPG’lilere işaret eden Macron, “Tamamen terörist olarak kabul edemeyiz. (Cumhurbaşkanı Erdoğan) buna katılmıyor. Bu anlaşmazlık bugün kalkmadı” açıklamasında bulundu.

Macron Türkiye’ye yönelik açıklamasını  “Türk topraklarının güvenliği konusunda endişeliyiz. Ancak IŞİD ile kimin mücadele ettiğini unutmak istemiyoruz” şeklinde sonlandırdı.

Ne olmuştu?

Zirve öncesinde açıklama yapan Macron Türkiye’yi de eleştirerek  “Türkiye bizimle beraber çalışanlara karşı savaşıyor. Aynı zamanda bazen de IŞİD’le bağlantılı gruplarla beraber çalışıyor” demişti.

Türkiye ile ilişkilerini de gözden geçirdiklerini söyleyen Macron, Türkiye’nin Patriot yerine Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almasıyla ilgili olarak ise “Türkiye, NATO ile uyumlu olmamayı seçti” açıklamasında bulunmuştu.

Türkiye’nin enerji gerçekleri- Erinç Yeldan

Kömürle çalışan termik santrallara 2.5 yıl daha havayı kirletme izni veren yasal düzenleme, geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir torba yasa içerisinde oylanarak kabul edilmiş idi. Kamuoyundan ve özellikle çevre örgütlerinden gelen yoğun tepkiler karşısında söz konusu düzenleme Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 2 Aralık Pazartesi günü veto edildi ve Meclis’e geri gönderildi.

Kömürle çalışan termik santralların bacalarına filtre takılması ve çevreyle ilgili diğer düzenlemelerin yapılması zorunluluğu aslında 2013’ten bu yana dört kez ertelenmiş durumdaydı. Torba yasa içerisine sıkıştırılan son düzenleme ise bu süreci iki buçuk yıl daha ötelemişti. Yasa üzerine medyada sürdürülen yoğun tartışmalar, Türkiye’nin enerji güvenliği, enerji stratejisi ve enerji üretiminden kaynaklanan çevre kirliliği sorunlarına ilişkin gerçekleri bir kez daha ele almamız gerektiğini hatırlattı.

TMMOB Makine Mühendisleri Odası Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz, 12 Ekim tarihinde TMMOB tarafından Aydın’da düzenlenen çalıştayda şu sözlere yer vermekteydi: “Türkiye, özellikle son dönemlerde, enerji ihtiyacını esas olarak yeni enerji arzıyla karşılamaya çalışan, plansız ve özel sermaye çıkarlarını gözeten bir politika izlemiştir. İletim ve dağıtımdaki kayıplar ile enerji tasarrufu imkânları göz ardı edilmiştir. Enerji ihtiyacını karşılamak üzere genelde ithal enerji kaynakları kullanılmış, fosil kaynaklı ve ithalata dayalı yüksek maliyetli yatırımlar yapılmış, enerjideki dışa bağımlılık Türkiye için ciddi boyutlara ulaşmıştır.”

Yüzde 41 arttı

TMMOB, Türkiye’de fosil yakıt (sadece kömür, petrol ve gaz) kaynaklı karbondioksit salımlarının 2018’de 390.2 milyon tona ulaştığını, bu rakamın son on yılda yüzde 41 oranında artış göstermiş olduğunu belirtmektedir. Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), söz konusu düzenleme sonrası yayımlamış olduğu basın bildirisinde, “Hava kirliliği nedeni ile ülke olarak ağır bir bedel ödüyoruz” saptamasını yaparak, ülkemizde 2018 yılında hava kalitesinin ulusal sınır değerlerine göre değerlendirildiğinde, 81 ilin yarısından fazlasının kirli hava solumakta olduğunu ve Türkiye’de 2017 yılında hava kirliliğinin trafik kazalarından yedi kat fazla can almış olduğunu vurgulamaktaydı.

WWF’nin basın bildirisinde aktarılan Temiz Hava Hakkı Platformu’nun hazırladığı “Kara Rapor”a göre, 2017 yılında Türkiye’deki hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerlere indirilmiş olsaydı, ülkemizde yaşanan ölümlerin yaklaşık yüzde 13’ü önlenebilirdi.

2017 itibarıyla Türkiye’de birincil enerji arzı 145.3 milyon TEP (ton eşdeğer petrol) iken bunun yüzde 88.1’inin fosil yakıtlar tarafından üretildiği, ithalatın payının ise yüzde 75.7 olduğu görülmektedir. Ülkemizde kömür üreticilerine verilen doğrudan ve dolaylı teşvikler, yenilenebilir enerjiye dayalı enerji üretimine ayrılan kaynakları kat kat aşmakta, kömüre dayalı enerji üretimi rant kaygılarıyla özendirilmektedir. Boğaziçi Üniversitesi’nden Sevil Acar ve arkadaşlarının 2015 yılına ait bir çalışması kömür üreticilerine sağlanan teşviklerin 730 milyon dolar düzeyine ulaştığını (MWh elektrik üretimi başına 11 ABD Doları) aktarmaktaydı. Sevil Hoca ile birlikte yürüttüğümüz 2030’a değin uzanan bir projeksiyon çalışması ise bu tür teşviklerin sıfırlanması durumunda Türkiye’nin toplam karbon emisyon salımında yüzde 5’e ulaşan bir azaltım elde edilebileceğini, milli gelir kayıplarının ise ihmal edilebilir düzeyde kalacağını öne sürmekteydi.

Kaynak özele aktarıldı

TMMOB çalıştay sunumundan edindiğimiz verilere göre, 2009’dan beri kurulu güç ve üretim arasındaki makas giderek açılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan 2019 programında mevcut santralların 2018 içinde üretebileceği elektrik 450 TWh olarak hesaplanmış, fiili üretim ise 307 TWh olarak öngörülmüştür. 2019 için de üretilebilecek elektrik 466 TWh, gerçekleşecek fiili üretim ise 317 TWh olarak öngörülmüştür. Bu rakamlar santralların fiili üretimlerinden yüzde 47 daha fazla üretim yapabilecekleri bir kapasiteye sahip olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla, elektrik talep tahminlerinde yıllık talep artış oranları ve gelecek yıllardaki ihtiyaçlar yüksek tutulmuş; abartılı ve şişirilmiş talep tahminleri nedeniyle Türkiye’de ihtiyaç olmayan çok sayıda santral yapılmış; yüksek fiyatlı alım garantileri ile kamu kaynakları özel şirketlere aktarılmıştır.

TMMOB sözünü ettiğimiz çalıştay raporuyla petrol, gaz ve kömür tekellerinin belirleyici olduğu günümüz dünyasında birincil enerji tüketiminde 2018’de yüzde 84.7’ye ulaşmış bulunan fosil yakıtlara yüksek bağımlılığın, izlenen politikalarda radikal değişiklikler olmadığı sürece, kısa ve orta dönemde kayda değer bir azalma göstermeyeceği uyarısında bulunmaktadır. İklim krizinin değişikliğinin olumsuz sonuçlarının sınırlanabilmesi için enerji üretiminde öncelik ve ağırlığın, fosil yakıtlara değil, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına verilmesi gereklidir.

TMMOB’a göre, enerji kaynaklarının çıkarılması, değerlendirilmesi, iletilmesi ve dağıtımı, toplum çıkarını gözeten kamusal bir planlama dahilinde gerçekleştirilmelidir. Enerji sektörünü özel tekellerin salt kâr egemenliğinden çıkarıp kamusal bir düzleme aktarmak ve yenilenebilir kaynaklara dayalı, düşük karbon emisyonlu bir ekonomiye yönelerek enerjide demokratik bir denetimi gerçekleştirme ihtiyacı iklim kriziyle mücadelenin önkoşulunu oluşturmaktadır.

Kuru su, karanlık gelecek

Geçtiğimiz günlerde yazar ve psikolog Hande Aydın ile iki haftada bir Çarşamba günleri yayınlanan Sudan Gelen programı için bir araya geldik. Aydın’ın 2017 yılında basılan Kuru Su adlı kitabı üzerine başlayan sohbette insanın hem birey hem de toplumun parçası olarak suyla ve doğayla olan sorunlu ilişkisi üzerine önemli konuları ele aldık. Aydın’la programın dışına taşan konuşmamızı Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Hande Aydın ile Akgün İlhan 27 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo’da buluştu.

Akgün İlhan: Sevgili Hande, Türkiye’de bir nehir üzerine roman yazan tek kadın yazarsın. Neden bir nehri anlatma ihtiyacı duydun? 

Hande Aydın: Zannedersem ilk romanın bir derdi olması gerektiğine yönelik kararımdan kaynaklanıyor. Okuduğum romanlarda -savaş romanları özellikle- doğanın, hayvanların da tanıklığına başvurulmasını hep etkileyici bulmuşumdur. Kuru Su da vahşete uğrayan nehrin kendisi tabi ki… Böyle romantik bir fikirle başlayıp araştırdıkça bu vahşetin son derece gerçekçi ayrıntıları arasında buldum kendimi.

Aİ: Kuru Su, Ordu’nun Melet nehri hakkında. Neden Melet Nehri’ni seçtin? Seni bu coğrafyaya çeken neydi?

HA: Mahmut Hamsici’nin Dereler ve İsyanlar (2010) kitabında Melet Nehri’nin kuruduktan sonraki fotoğrafıyla karşılaşmam kararımı vermem için yeterli oldu. Bir savaş alanı gibiydi. Yani böyle bir şey olduysa yakında kıyamet kopacak diye düşünüyor insan, ama kopmuyor. Çernobil Felaketi sonrası gibi bir manzaraydı. Bu arada Melet Nehri, Mesudiye bölgesinde üç farklı coğrafya oluşturuyor. Nehrin batısında bulunan bitki örtüsü Uludağ göknarıyken doğusunda doğu ladini bulunuyor. Güneyinde ise farklı bir step türü var. Bu nehir böyle bir biyolojik çeşitliliğe imkân sağlamış. Uzmanlar nehir için ‘biyolojik gümrük kapısı’ diyorlar. Kitapta bu nedenle nehrin kuruyuşuna şahit olan ağaçları da seslendirdim. Bu arada Amazonların o civarda konumlandıklarına dair söylentiler de kurgu için tamamlayıcı oldu. Kitabı yazdığım sırada neyse ki Melet’e yeniden su verilmeye başlanmıştı.

Aİ: Biliyorsun geçtiğimiz ay Dipsiz Göl gündemdeydi. Define söylentisiyle gözü dönmüş iki kişi, jandarma yetkililerinin koruması eşliğinde Çevre Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve Gümüşhane Müze Müdürlüğü’nün de onay verdiği bir kazıyla 12 bin yıllık Dipsiz Göl’ü kurutup kazı yaptı. Kazı sonucunda define bulunamayınca faaliyet sonlandırıldı ve göl toprakla dolduruldu. Tepeden çekilmiş fotoğraflarda önceki ve sonraki haline baktığımızda toprağın mavi gözünü oymuşlar adeta. En değerli hazine suyken, halen define peşinde koşmayı sen bir psikolog olarak nasıl açıklarsın?

Dipsiz gölün öncesi ve sonrası: Birkaç gün önce yeniden suyla doldurulan gölde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

HA: Toplumca narsistik bir şişme yaşadığımızı düşünüyorum. Kimin ve neyin pahasına olursa olsun yırtmak isteyen bir kitle var. Bu yırtma hırsının günlük pratiğinde düşünme süreçleri pek yok, yargılama yok, hak gördüğüne doğrudan uzanan bir eylem hali var. Bu kitle yırtmayı hak ettiğine inanıyor. Bunu yaparken de gerekirse define için 12 bin yıllık gölü kurutarak, gerekirse de tüm ormanı yakarak veya satarak bu hedefine ulaşmaya kararlı. Egemen, sosyal devlet olmamasının en güzel meşruiyetini bu yoldan yapıyor bence. “Sen zaten daha fazlasını hak ediyorsun, git ve hakkını al” diyor. “Önündeki engel ben değilim, insanlar açken hayvanları besleyen hayvan severler, elektrik faturası bu kadarken ağacı koruyan çevreciler” diye diğerlerini küçümsüyor veya ötekileştiriyor.

En temel yaşam haklarımızı kaybettiğimiz bu günlerde ruh sağlığından bahsetmek ne kadar anlamlı bilmiyorum. Ancak insan olmanın, dolayısıyla ölümlü olmanın kaygısını ancak bizden önce var olmuş ve bizden sonra da var olmaya devam edecek tabiat varlıkları, canlılar ve yaşam formları ile ilişkimiz sayesinde yatıştırırız. Varoluşsal kaygılarımızda bizi sarıp sarmalayan battaniyeyi kaybettiğimizde sağa sola saldıran Gılgamış prototipleri oluyoruz. Oluyorlar desek daha doğru olur. İsrafın ve çevresel katliamların adresi hiç olmadığı kadar belli artık. Bahsettiğin örnekte büyük ihtimalle define bulunamadığı için hata yapıldığı söylenmiş. En üzücü olanı da define bulunsaydı yaptıkları katliam meşrulaşacaktı.

Aİ: Bir başka güncel örnek de Giresun’dan geldi geçtiğimiz günlerde. Pazarsuyu köyündeki derenin suyu kurumuş ve geriye “Balık tutmak tehlikeli ve yasaktır” tabelası kalmış. İklim değişiyor. Bu değişimi yaratan fosil yakıtları kullanmayı bırakmadığı gibi yeni kömürlü termik santraller açma sevdasında. İklim değişikliğiyle uyum yönünde de atılan bir adım yok. Ve sularımız Karadeniz Bölgesi gibi yağışın yüksek olduğu coğrafyalarda bile kuruyor artık. Bu örnekteki failler daha çok sayıda ve kimlikleri belirsiz. İklim değişikliğine ve onu merkeze almayan su politikalarımıza bağlı su kaybımızla ilgili neler demek istersin?

Kupkuru kalmış dere yatağının yanında duran tabela.

HA: Ankara da yaşayan, kanser geçmişi olan biri olarak çeşme suyuyla çay dahi demlemiyorum. Ağır metallere maruz kalmak ile ekonomik külfet arasında seçim yapmak zorunda bırakılmak insan haklarına aykırı. On yıl önce komplo teorisi olarak konuştuğumuz her senaryo gerçekleşiyor. Elektrik ve su faturası gibi harcamalarımıza içme suyu kalemi de eklendi. Vatandaşa içme suyu temin etme sorumluluğundan tüm dünyanın benzer bir sürece sürüklendiği söylemi ile sıyrılamayız. Bir ANAP milletvekili zamanında şöyle bir cümle kurmuş. “Çevre sorunları lükstür, dilenciye kravat takmaya benzer”. Herhalde burada dilenci Türkiye toplumu oluyor.  Yani bu dilencilerin önce daha temel ihtiyaçları var, karınlarını doyurmak lazım diyor. Kalkınma istiyorsak çevre sorunları da katlanmamız gereken bir bedel gibi anlatılıyor hep. Peki, yirmi otuz yıllık bu aralıkta talan edilmemiş bir yer bırakmamamıza rağmen nasıl oldu da kalkınamadık? Nasıl oldu da dilenenlerimiz bu kadar arttı?

Su kaybı, tüm çevresel sorunlar gibi ciddi bir halk sağlığı problemidir. Kanserin yüzde onu genetik, yüzde doksanı çevresel faktörlere bağlı ortaya çıkıyor. Bu yüzde doksan faktörün yarısı sigara içmek gibi kişinin inisiyatifinde olan durumlarsa, diğer yarısı da devletin sorumluluğudur. Ben bütün sağlığıma dikkat edeyim, sporumu yapayım da mahallemde asbestli bir bina hiçbir önlem alınmadan yıkılırsa ben buna ne yapabilirim? Mutfağıma giren tarım ürünlerindeki pestisiti nasıl bilebilirim? Su faturamı ödeyemiyorsam çocuğumun hijyenine nasıl dikkat edebilirim, içme suyuna nasıl para verebilirim?

Evet, iklim değişikliği gözle görünür biçimde cereyan ediyor. Göç eden kuşların kafası karışık. Sular yükseliyor. İçme suyu bu kadar kıymetli hale gelmişken insanların doğal felaketleri anlamında en çok sellerle, yani yine suyla sınanması çok trajik.

Aİ: Peki, suyla ve doğayla olan ilişkimizi düzeltmemiz için umut var mı sence? Daha adil bir gelecek ve daha temiz bir çevre için mücadelede gördüğün eksiklikler ve engeller neler? Bunları nasıl aşabiliriz? 

HA: Sanırım mücadelemiz ölçüsünde umutlanmaya hakkımız oluyor. Ancak doğa üzerindeki tahribat geri döndürülebilir mi bilmiyorum. Kuruyan dere demek, yaz sıcağında kurtarıcı gördüğünüz esintinin gelmemesi demek; suya bakarak, suya konuşarak dağıtılan sıkıntıların gidecek yer bulamaması demek; dalıp gittiğimiz ufkumuzun daralması demek; su kenarındaki sosyalleşmelerin, buna bağlı geleneklerin kaybolması demek. Böyle böyle göç demek. Özellikle kadınların kapı önlerinde otururken beton yığını TOKİ’lere tıkılması demek. Sayısız yöne giden sosyolojik hatlar çıkarabilirsiniz bir derenin kurumasından…

Diğer yandan sosyal normlar dediğimiz şeyler bizim dışımızda gelişen kabuller değil. Bu nedenle ben kendi davranışlarımızı, tüketim biçimlerimizi düzenleyerek etrafımızdakilere yaptırım uygulayabileceğimizi düşünüyorum. Etrafımız derken insanlar olarak çoğunlukla kendi benzerlerimiz arasında sosyallik kursak da şahit olduğumuz vandallıklarda, su israfında daha çok konuşalım. Bu insanları uyaralım. Çalıştığımız yerlerde bu gibi konuları gündeme getirmekten çekinmeyelim.  Sosyal medya bu tip olayların afişe olması açısından önemli. Bir kaç gün önce termik santrallerin filtre takma zorunluluğunun üç yıl ertelenmesine yönelik kararın değiştiğini öğrendik. Bu, sesimizi çıkartmadığımız için ortaya çıkan bir sonuç. Ancak termik santraller filtreli halleriyle dahi tehdit saçıyorlar ki  tedavülden kalkmaları gerektiğini dillendirmeye bile sıra gelmiyor. Doğa savunuculuğunun halk sağlığını birebir ilgilendirdiğini daha çok anlatmamız lazım. Türcü bir yaklaşım olsa da bir yerde aranan madenin, yine bizim susuz kalmamızla bizim kanser olmamızla doğrudan ilişkili olduğunu daha çok insana anlatmamız lazım. Ağacın bize faydası oranında değil ağaç olduğu için korunması gerektiği bilincine ulaşabileceğimiz konusunda ise karamsarım. Bu ancak kuşaklar boyunca anne babalardan aktarılanlarla mümkün olabilir. Arendt’in dediği gibi iyi insan olmak kisvesinden sıyrılıp daha iyi bir dünya bırakmak adına doğruyu söyleyebilmek, kötü bilinmeyi göze alabilmekle mümkün olabilir.

Temsilciler Meclisi Sözcüsü Pelosi COP25’te: ABD hâlâ burada

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Temsilciler Meclisi Sözcüsü Nancy Pelosi, İspanya’nın başkenti Madrid’de iki hafta boyunca sürecek Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’na (COP25) katıldı.

Pelosi, ABD Başkanı Donald Trump‘ın Paris Anlaşması‘na olan karşıtlığına rağmen “Buraya gelerek herkese hâlâ buradayız demek istiyoruz, ABD hâlâ burada” ifadelerini kullandı.

Trump anlaşmadan çıkmak istiyor

Donald Trump karbon emisyonlarını 1,5 derece ile sınırlandırmayı amaçlayan Paris Anlaşması’ndan çekilmek istediğini 2017 yılında açıklamıştı. Resmi başvuruyu ise geçtiğimiz Kasım ayında Birleşmiş Milletler’e yapmıştı. Trump, Çin gibi diğer büyük çevre kirleticileri emisyonlarını artırırken, anlaşmaya uyup yerli üreticileri kısıtlamanın ABD ekonomisine zarar vereceğini iddia ediyor.

Dünyanın en büyük kirletici ülkeleri arasında yer alan ABD’nin bu anlaşmadan çekilme kararı birçok hükümet yetkilisi ve çevre örgütü tarafından eleştiriyle karşılanmıştı. Demokrat Partili siyasetçiler ise Kasım 2020 seçimlerinde kazanmaları durumunda, anlaşmaya tekrar dahil olacaklarını belirtiyor.

‘Kongre harekete geçmede kararlı’

Madrid’de gerçekleşen İklim Konferansı’nı ziyaret eden Pelosi, ABD merkezli ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ile buluştu. Sonrasında gazetecilere açıklamada bulunan Pelosi, “Heyetimiz, Kongre’nin iklim krizi konusunda harekete geçme taahhüdünün sağlam olduğu mesajını iletmek üzere burada” ifadelerini kullandı.

Pelosi, devam eden azil soruşturması sırasında Madrid’i ziyaret etme kararının, Demokratlar’ın iklim krizinden doğan “insanlığa karşı varoluşsal tehdit”i ele almak konusundaki bağlılığını gösterdiğini söyledi.

Pelosi kendisine Trump’ın azledilme süreciyle yöneltilen bir soruyu “Burada olma sebebimiz ABD’nin başkanının azledilmesini konuşmak değil” şeklinde yanıtladı ve devam etti: “Biz, olumlu bir şekilde gelecek nesiller için gezegeni kurtarma konusundaki gündemimiz hakkında konuşmak için buradayız.”

 

Kömür ‘sigortalanamaz’ oluyor

Avrupa’nın ardından ABD’li ve Avustralyalı sigorta şirketlerinin kömür projelerini sigortalamayacaklarına dair yaptıkları açıklamalar, kömürü ‘sigortalanamaz’ bir varlık haline getiriyor.

Kömür projelerinden çekilen sigorta şirketlerinin sayısı bu yıl ikiye katlandı. ABD’li şirketlerin de ilk kez harekete geçmesiyle İngiltere’nin en büyük sigorta borsası Lloyd’s of London ve Asyalı sigorta şirketleri, fosil yakıtlara sigorta sağlayan son şirketler konumuna geldi.

İçerisinde Greenpeace, Client Earth ve Urgewald’ın da bulunduğu The Unfriend Coal kampanyasının hazırladığı rapor dün Madrid’de COP25’in başlamasına paralel olarak Londra’da iklim riski ve sigorta üzerine gerçekleşen bir konferansta sunuldu.

Sigorta teminatının maliyeti yükseliyor

Fosil yakıtlar ile çalışan dünyanın en büyük 35 sigorta şirketini listeleyen rapor, iklim krizinin en büyük sebeplerinden biri olan kömürün, birçok kömür projesinin sigorta teminatı olmadan finanse edilemeyecek, hayata geçirilemeyecek veya işletilemeyecek olması nedeniyle “sigorta edilememe yolunda olduğunu” duyurdu.

Kömür politikalarından çıkan ilk sigorta şirketleri Avrupa’dandı, ancak Mart ayından bu yana ABD’li sigorta şirketleri Chubb, Axis Capital ve Avustralya’daki QBE ile Suncorp şirketleri kömür projelerini sigortalamama veya kısıtlama taahhüdünde bulundu.

Sigorta sektörünün küresel varlıklarının%37’sine eşdeğer, toplam varlık değerleri ise 8,9 milyar dolarlık en az 35 sigorta şirketi kömür yatırımlarından çekilmeye başladı. Bir yıl önce de 6 milyar dolardan daha fazla varlığa sahip 19 sigorta şirketi kömürden çekildiklerini açıklamıştı.

Unfriend Coal kampanya koordinatörlerinden Peter Bosshard iki ila üç yıl içinde çoğu kömür projesini sigortalatmanın neredeyse imkansız olacağını düşünüyor. Küresel sıcaklıklar arttıkça kasırgalar, orman yangınları ve su baskınları daha sık ve şiddetli hale geldi. Bu, sigorta şirketleri için daha yüksek maliyet demek.

İklim Yasası, martta Avrupa Parlamentosu’nda

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, AB’nin ‘iklim değişikliğiyle mücadelesini geri dönüşü olmayan bir yola sokmak için gelecek mart ayında Avrupa Parlamentosu’na bir yasa sunacaklarını’ açıkladı.

‘Geri dönüşü olmayan çizgi’

İspanya‘nın başkenti Madrid‘de düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Taraflar Konferansı –COP25’e katılan AB Komisyonu’nun yeni başkanı Von der Leyen,  AB’nin iklim değişikliğine karşı önlemlerini ilk kez Avrupa yasası olarak geri dönüşü olmayan bir çizgiye taşıyacaklarını duyurdu

Konferansın genel kurulunda konuşan der Leyen, çıkaracakları yasayla AB ülkelerinin temiz ve uygun bir enerji kullanımına geçeceğini, enerji dolaşımını güçlendireceğini ve biyoçeşitlilik stratejisi oluşturacağını ifade etti.

2050 yılına net sıfır karbon emisyonu

Euractiv tarafından konuyla ilgili yapılan değerlendirmede sunulacak tasarıyla birlikte AB bütününde 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmasının hedefleneceği belirtiliyor.  Böylece Finlandiya ve İsviçre gibi ülkelerin bu hedefe daha erken varması gerekirken gelişmişlik seviyesi daha düşük olan ülkeler biraz daha zaman kazanabilecek.

4 ülkeden çekince

Haziran ayında gerçekleştirilen zirvede 24 ülke bu tarz bir yasayı onaylayacaklarını söylerken Estonya, Çekya, Polonya ve Macaristan çekince koymuştu. Estonya’nın çekincesini kaldırılmasının ardından gözler diğer ülkelere çevrildi. Polonya’da değişen hükümetle birlikte kararın değişebileceği düşünülüyor. Macaristan’ın ise nükleer enerjiyi güçlendirmek için istediği yönetmeliklerin uygulanması halinde çekincesini kaldırabileceği belirtiliyor.

Görüşmelerin, bu ülkeler tarafından durdurulması ise AB’nin oldukça zor durumda kalmasına sebep olabilir. Çünkü ülkelerin 2020 sonuna kadar Birleşmiş Milletler‘e uzun vadeli iklim stratejilerini açıklamaları gerekiyor ve bu sürenin dışına taşılması AB’yi uluslararası pazarlıkların dışında bırakabilir.

Fon konusu belirsiz

Şu anda netlik kazanmayan bir başka durum ise bu yasanın AB tarafından onaylanması halinde nasıl fonlanacağı. 2050 yılına kadar hedefe ulaşılması için her yıl neredeyse yarım trilyon Euro’nun gerekeceği tahmin ediliyor. Bu da Avrupa Birliği bütçesinin hayli üzerinde kalıyor.

İskenderun kertenkelesi, termik santral projesini iptal ettirdi

Hatay’ın Burnaz Sahiline yapılması planlanan termik santrale karşı açılan davada Hatay 1. İdare Mahkemesi iptal kararı verdi. Erzin Çevre ve Tarihi Varlıkları Koruma Derneği Avukatı Ümit Arif Özsoy, Burnaz Mevki’ne yapılması planlanan termik santrali de içeren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planı değişikliklerini hukuka aykırı olduğunu belirterek iptali için dava açtı.

‘Kumullar, endemik türlere ev sahipliği yapıyor’ 

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’ın haberine göre, Hatay 1. İdare Mahkemesi, yapılması planlanan termik santrale ilişkin önemli tespit ve uyarılara yer verdi:

“-Dava konusu proje için hazırlanan dava konusu planlamanın hazırlanma sürecinin usulüne uygun gerçekleştirilmediği, alanda büyük bir sulak alan mevcut olduğu halde planlama yapılırken bu hususun dikkate alınmadığı,

-Planlamanın yapılacağı alanda Burnaz Kumulları’nın bulunduğu, bu kumulların ülkemize özgü endemik 6 bitki türüne ev sahipliği yaptığı, bu bitki türlerinin de türleri tehlike sınıfları içinde yer alan bitki türlerinden oluştuğu,

-Alanda yapılan bilimsel çalışmalar ile varlığı tespit edilen ve nesli tehlike alında bulunan İskenderun Kertenkelesi’nin yaşadığı, türün Anadolu coğrafyasında yaşam alanın Burnaz Sahili ile sınırlı olduğunun belirlendiği, planlama ile alan uygulanacak proje ile zaten yaşam alanı kıstılı olan anılan türün tamamen yok olmasına sebep olunabileceği,

‘Alanda tarım arazileri ve zeytinlikler var’

-Planlamanın yapıldığı alan ile projeden etkilenecek alanın büyük kısmının mutlak korunması gereken tarım arazisi niteliğinde olduğu,

-Ruhsat sahasına 3 km mesafe içerisinde zeytinlik alanların bulunduğu ve işletilmesi planlanan dava konusu planlama ile kurulacak kömür santralinin zeytinliklere zarar vermeden, toz ve duman çıkarmayacak şekilde faaliyette bulunulmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu,

-Planlama ile yapılması planlanan projenin yukarıda anılan 3573 sayılı kanun uyarınca zeytinlik sahalarına 3 kmden daha kısa mesafede kurulması mümkün olmayan tesislerden biri olduğu görüldüğü…”

Hatay 1. İdare Mahkemesi açıkladığı gerekçelerle yapılması planlanan termik santrale ilişkin onaylanan imar planlarının iptaline karar verdi.