Ana Sayfa Blog Sayfa 2310

10 yıldır değişmeyen soru: Hangi İnsan Hakları?

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali, 7-11 Aralık 2019 tarihlerinde 10’uncu yılını kutluyor. Kanada, Hindistan, Lübnan, Mısır, Filistin, Hollanda, ABD, Avusturya, Almanya, İsveç gibi ülkelerden önemli filmler ve Türkiye’den geniş bir seçki sunan festival programında kısa ve uzun metraj olmak üzere 35’e yakın film yer alıyor.

Yurt dışı ve yurt içinden konuk yönetmenlerin ağırlanacağı festival haftasında, atölye, forum, panel ve söyleşi gibi yan etkinlikler de gerçekleşecek. İstanbul‘un iki yakasındaki mekânlarda gerçekleşecek gösterim ve etkinliklerin yanı sıra, festival programından bir seçki eş zamanlı olarak Diyarbakır ve Batman‘a da uğrayacak.

Festivalin sürekli bölümlerinden Evimiz Neresi? bu sene de geniş bir seçkiyi ağırlıyor. Bölümde yer alan belgesellerden “Müstesna Mekânlar” (Spaces of Exception / Matt Peterson-Malek Rasamny), yönetmenlerden Matt Peterson’ın katılımıyla Türkiye’de ilk kez gösterilecek.

Film, ABD‘deki rezervasyon adı verilen ‘yerli toplama kampları’ ile Lübnan‘daki Filistin mülteci kamplarını paralel şekilde ele alıyor. Bölümün diğer filmleri arasında “Kalanlar – Yolculuktan Sonra” (The Remains – After the Odyssey / Nathalie Borgers), “Uzak Diyarlardan Geldiniz” (You Come From Far Away / Amal Ramsis), “Sen Benim Arkadaşımsın” (You are My Friend / Petra Lataster Czisch – Peter Lataster) ve “Amina” (Kıvılcım Akay) adlı belgeseller yer alıyor.

Bu sene Documentarist‘te FIPRESCI Ödülü kazanan “Rüzgârın Götürdüğü” (What the Wind Took Away / Helin Çelik) ile İstanbul Film Festivali’nde En İyi Belgesel seçilen “Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne?” (Rena Lusin Bitmez) yine bu bölümde seyirciyle buluşacak.

Türkiye Nereye? başlıklı bölümde KHK mağdurlarıyla ilgili “Buluştuğumuz Yer: Hakikat Bahçeleri” (Eylem Şen) ve “Tebeşir” (Özge Astan), yakın dönemde yaşanmış üç kitlesel katliama dair “Ölüm Ne Yana Düşer Usta” (Gül Büyükbeşe) ve Türkiye’nin kanayan yarası iş cinayetlerini ele alan “Kaza Değil Cinayet” (Fatih Pınar) ile Türkiye’de bir gazetecinin mahkemelerle imtihanını ele alan “Orta Oyunu-Aydın Engin’le Bir Yeniden Canlandırma” (Rabelle Erian) gibi yepyeni belgeseller gösterilecek.

Bu yılki festivale özel Zorla Kaybedilme başlıklı bölümde Türkiye ve Lübnan’dan iki film var: “Kuyu” (Bîr / Veysi Altay) ve “Silinmiş,_Görünmezin Yükselişi” (Erased,_Ascent of the Invisible / Ghassan Halwani).

Festivalin bir başka yeni bölümü, yerkürenin tahribatını ve buna karşı direnişi ele alan belgesellerin buluştuğu Yok Oluş İsyanı‘nda, okyanusun ortasında bir ada halkının suların yükselmesi karşısında yaşadıklarını anlatan “Anote’nin Gemisi” (Anote’s Ark / Matthieu Rytz), endüstriyel tarıma karşı tohum çeşitliliğini koruma mücadelesi verenlerin hikâyesi “Kökler Arasında” (Gamze Terra) ve Hasankeyf’te binlerce yıllık tarihin silinişine tanıklık eden “Aether” (Rüken Tekeş) gibi filmler yer alıyor.

Belgeseller dışında kurmaca filmlerin de yer aldığı programda Ceylan Özgün Özçelik‘in “Cadı Üçlemesi 13+” ile Ümit Kıvanç tarafından Selahattin Demirtaş‘ın bir öyküsünden uyarlanan “Ah, Asuman!” ekiplerin katılacağı söyleşiler eşliğinde sunulacak. Bu sene boyunca dünya ve Türkiye festivallerinden çok sayıda ödül kazanmış üç kısa film yine 10. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali programında: “Avarya” (Gökalp Gönen), “Ağır Yük” (Barê Giran / Yılmaz Özdil) ve “Duyuyor musun Anne?” (Tuna Kaptan).

Festival kapsamında Dönemi Belgelemek: Bir Engelli Koşu-2019 ve Ana Dilde Kültür ve Sanata Erişim Hakkı adıyla düzenlenen iki açık forumun yanı sıra, İran’da halen devam eden süreç hakkında İran’da Neler Oluyor? başlıklı aydınlatıcı bir panel de gerçekleşecek.

Altyazı Sinema Derneği işbirliğiyle düzenlenen Fatih Pınar ile Video Atölyesi ve SGDD-ASAM işbirliğiyle yapılan Çocuklar için Felsefe Atölyesi de festivalin yan etkinlikleri arasında.

Gösterimler ücretsiz

Hollanda merkezli Movies That Matter Film Festivali başta olmak üzere AB Sivil Düşün ve İsveç Başkonsolosluğu‘nun desteği, birçok kurumun işbirliği ile hayata geçirilen 10. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’nden birer seçki Diyarbakır (7-11 Aralık) ve Batman’da da (7-9 Aralık) gösterilecek.

Tamamı ücretsiz olan gösterimler Avrupa yakasında Aynalı Geçit ve Asya yakasında TAK Kadıköy‘de, yan etkinlikler ise Cezayir Salonu, Altyazı Sinema Derneği, SGDD-ASAM ve Tütün Deposu‘nda gerçekleşecek.

 

Plastik ne hayatımızın, ne de doğanın bir parçasıdır!

Geçtiğimiz günlerde mail kutuma düşen bir mailde aynen şu ifadeler yer alıyordu “Son dönemde plastiğin çevreye zararlı olduğu yolunda yayınlar yapılmakta ve halk yanlış yönlendirilmektedir. Federasyon olarak önümüzdeki dönemde toplumu bilinçlendirmek adına çalışmalarımızı derinleştireceğiz”.

Maili gönderen plastik üreticilerinin oluşturduğu bir federasyondu. Plastiğin önemine ve ekonomik getirisine değinen mailin ana teması, plastiğin aslında zararlı olmadığının topluma anlatılmasını sağlamaktı. Nitekim öyle de oldu. Bu mailin üzerinden daha bir hafta geçmeden, plastiğin hayatımızın bir parçası olduğunu anlatan reklamlar dönmeye başladı. Reklamların ana fikri, plastiğin hayatımızda yeri olduğu, ancak doğada yeri olmadığıydı. Sorumluluk ise tamamıyla vatandaşa yükleniyordu. Yani üreticiler ne kadar isterlerse üretebilirler ancak bunun çevrede yarattığı tehlikeler kesinlikle kullanıcılardan kaynaklıdır. Üreticilerin yaymak istedikleri algı tam olarak bu. Üreticilerin kar elde etmek dışında bu konuda önerdiği neredeyse hiçbir şey yok.

Bu maille birlikte başka haberler de düştü. Bunlardan biri, midesinde 100 kg plastik ile karaya vuran bir ispermeçet balinası, diğeri de plastikler yüzünden ölen 570 000 hermit yengeci olduğunu anlatan haberlerdi. Bunlar tabii ki milyarlarca dolar ihracat yapan ve yıllık milyonlarca ton üretim yapan üreticileri ilgilendirmiyordu. Çünkü onlara göre plastiğin doğada meydana getirdiği zararın tek sorumlusu tüketicilerdi. Yoksa sattıkları ürünlerin ambalajlarının tek kullanımlık olması onların hiç mi hiç derdi değildi.

Suçlu ölen balinalar ve tüketiciler mi?

Bu durum kısmen de olsa anlaşılır. Çünkü üreticiler plastikle ilgili meselenin normunu kendileri belirlemek istiyor. Bunu da plastiğin hayatımızın zorunluluğu olduğu üzerinden kurulmasını istiyor. Böylelikle plastiğin yarattığı kirliliğin de sorumluluğu tüketiciye yüklenebilir. Nitekim öyle de oluyor. Üreticiler, plastik poşet ücretlendirmesinden, hiçbir anlamı olmayan tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasına, ambalajların depozitolu olmasından yeniden tasarlanmasına kadar her türlü önleme karşı çıkıyor ya da bir şekilde itiraz ediyor. Örneğin sahillerde bulunan tonlarca ham plastiğin sorumlusu beceriksiz üreticiler ve onları denetlemesi gereken yetkililer değil, plastiği tüketmek zorunda kalan vatandaşlar. Benzer şekilde, plastik balıkçı ağına takılarak ölen balinanın sorumlusu plastik ağ üretimini teşvik eden üreticiler, onları kullanan balıkçılar ve bunları denetlemek zorunda olan yetkililer değil de vatandaşlar.

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Ancak, normu belirleyerek, sorumluyu da tayin etmeyi planlayanların unuttuğu bir şey var ki o da bıraktıkları kimyasal parmak izleri. Plastiklerin içerdikleri kimyasal zehirlerden hiç bahsetmeyen ve sadece plastiğin hayatımızı kolaylaştırdığından bahseden üreticiler, bıraktıkları kimyasal parmak izlerini unutmuş görünüyor.  Her ne kadar reklam ile ya da manipülasyonla algı yönetimi yapılmaya çalışılsa da her şey gayet açık ve net ortada. Plastik üretimi her yıl artmakta ve buna bağlı olarak plastik kirliliği de büyümekte. Bunun tartışılacak bir tarafı da artık kalmamıştır.

Plastik hayatımızın bir parçası değil, çevre suçu

Plastiğin zararsız olduğu ya da bizim ona muhtaç olduğumuz manipülasyonuyla öne sürülen tüm argümanlar çökmeye mahkûmdur. Plastiğin kendisinin canlılar için boğucu özellikte olduğu ve eklenti maddelerinin de hormon bozucu olduğu tartışmasız olarak ortaya konmuş gerçeklerdir. Bu gerçekleri saklayan danışmanlar ya da lobiler büyük bir çevre suçuna da ortak olduklarını unutmamalılar. Nasıl ki 1940’larda sigara üreticilerinin yalan yanlış propagandalarla sigara içiciliğini arttırmak için kullandığı yöntemler çökmüş ve sigara içiciliği ile birçok hastalık arasında direkt bağlar kurulmuşsa, benzer şekilde plastik kirliliği ile birçok çevre suçunun da bağlantılı olduğu ortaya konulmuştur. 1940’ların yöntemlerini taklit edip bu yöntemi “plastik dosttur” ya da “plastik hayatımızın bir parçasıdır” gibi zırvalarla tekrarlamaya çalışanlar, bu çevre suçunun birincil ortağıdır. Plastik ne hayatımızın bir parçasıdır ne de dostumuzdur. Plastik çevre suçunun nedenlerinin başında gelmektedir.

Gezi ve Taksim Meydanı, yeni bir deneyim için benzersiz bir fırsat

Fotoğraflar, İstanbul’un merkezinde, eşsiz bir değere sahip olan yeşil alanı, Gezi adı verilen yeri tam ortadan jiletli tellerle ikiye bölen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir biriminin, Park ve Bahçeler’in deposu ve otoparkını gösteriyor. Fotoğraflarda da gördüğünüz gibi Gezi’nin küfeki taşından yapılmış harpuştaları ve kolonları yerlerde. Bunları kim yıktı?

Gezi, 19. yüzyılda Galata’dan başlayarak gelişen Pera ile elektrikli tramvayların çalışmaya başlaması ile 20. yüzyılın başında gelişen Şişli arasındaki yerleşim alanlarının arasındaki kalan yerlerin düzenlenmesi ile ortaya çıkan bir rekreasyon alanı, bir vadi. Bir zamanlar Beyoğlu ve Şişli gibi şehrin o dönemde iki önemli yerleşim alanının ortasında kalan bu devasa parkta, önceki yüzyıldan kalan mezarlıklar, Topçu Kışlası, havagazı fabrikası ve ahırlar bulunuyordu. 1939’da İstanbul halkının nefes alabileceği bir yer haline dönüştürüldü. Ancak ilk projesinde içinde çok amaçlı salonlar, kültür yapıları bulunan bu alan daha sonra otoparklar, oteller, tüneller, kongre merkezleri yapılacak bir boşluk olarak değerlendirildi.

Bu şehircilik deneyimi 75. yılında, Cumhurbaşkanlığı tarafından düzenlenen bir etkinlik ile, içinde en tanınmış uzmanların olduğu bağımsız bir seçici kurul tarafından yapılan değerlendirme sonucu, “Cumhuriyet’in En Başarılı Şehircilik Uygulaması” ünvanını aldı.

Aldı almasına, ama şehrin bu kamusal alanının şu anda bir yönetimi yok. Bu yeşil alan bir boşluk gibi görülmekte. Bu yüzden ben bu yazıda size küçük bir bulmaca hazırladım. Cevaplarını da içinde bulacaksınız.

  1. Gezi’nin içinden Taksim ile Şişli (Nişantaşı-Maçka) arasında neden yürünemiyor, içinde yaya yolları, köprü falan olmasına rağmen?
  1. Çok uzak olduğu için.
  2. Havalar kötü olduğu için.
  3. İnsanlar yürümekten hoşlanmadığı için.

Cevap: Hiçbiri.

Doğru cevap: Gezi tam ortadan dikenli, hatta jiletli tellerle ikiye bölündüğü için…Hilton Oteli’nin Gezi’nin tam ortasına yapılmış olması bir engel gibi görünüyor. Ancak bu kararın alındığı zaman da tartışıldığı gibi, otel yaya bağlantısına bir engel oluşturmuyor. Otoparkın üstünden Maçka tarafına bir yürüyüş güzergahı var. Gezi’yi bölen, yürünmez kılan Büyükşehir Belediyesi’nin Park ve Bahçeler Şefliği’nin deposu ve otoparkı. Ayrıca istenirse Hyatt Regency ve Pasteur Hastanesi gibi alanlar imara açıldıktan sonra yolun ortasına konan elektrik trafosu da bir kenara alınabilir. Geçiş alanları, yaya yolları iyileştirilebilir.

  1. Balüstradın küfeki taşından yapılmış harpuştaları ve kolonları yerlerde. Bunları kim yıktı? Kültür mirası olan, Gezi’nin girişindeki balüstradlar (korkuluklar) neden yıkıntı halinde?
  1. Para bulunup tamir edilmedikleri için.
  2. Mimari tasarım proje yarışması yapılmadığı için.
  3. Bölge Koruma Kurulu tescil etmediği için.

Cevap: Hiçbiri.

Doğru cevap: Daha çok otomobil park etmek için otoparkçılar yıktı. Çünkü otomobillerin bagaj kısımları arkaya doğru uzandığında daha çok yer açılıyordu. Otoparkçılar yaya köprüsünün üzerine daha fazla araç park ettiriyorlardı. Sonra uzun bir mücadele ile bu otopark buradan atıldı. Gezi’nin otopark olarak kullanımı sırasında otomobiller park ederken arka bagaj kısımları dışarı doğru uzanabilsin diye bu balüstradların bir kısmı görevliler tarafından yıktırıldı. Büyükşehir Belediyesi de bu düzenlemeyi değiştirmek istediği için onarımını yapmadı. Bu balüstradlar ve Gezi Cumhuriyet döneminin bir kültür mirası. Bunları onarmak için bir yarışmaya ihtiyaç yok. Tıpkı yürüyüş yolu gibi yarın onarımına başlanabilir. Böylece hiç olmazsa bu alan bakımlı tutulur.

  1. Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın demir parmaklıkları neden eciş bücüş?
  1. Vatandaşlar üstüne oturdukları için.
  2. Mimari tasarım proje yarışması yapılmadığı için.
  3. Parmaklıklar çok eskidikleri için.

Cevap: Hiçbiri.

Doğru cevap: Taksim Cumhuriyet Anıtı 1929 yılında tamamlanan, Cumhuriyet tarihinin belgesi, eşi benzeri olmayan, tescilli bir anıt. Ünlü İtalyan heykeltraş Canonica’nın gerçekleştirdiği heykeller ile Akademi’nin Mimarlık Bölümü yöneticisi Mongeri’nin gerçekleştirdiği çevre düzenlemesinden oluşuyor. Bu eserin orjinal soğuk demir işçiliği ile yapılmış parmaklıklarını Büyükşehir Belediyesi restore etmek yerine komik bir şekilde bir müteahhite değiştirtmeye kalktı. Bu uygulama gerekli başvurular yapılarak anında durduruldu ve kendilerine bir örnek restore edilerek verildi ve zamanın Belediye Başkanı Topbaş bunu uygulama sözü verdi. Ancak itiraz edenlerle alay eder gibi ferforje taklidi uyduruk, kaynakla tutturulmuş bugünkü parmaklıklar yerleştirildi. Koruma Kurulu’na fotoğraflarla başvuruldu ama bir cevap alınamadı. Hiç şüphesiz en değerli anıtlardan biri olan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın parmaklıkları herhangi bir mimari bir proje yarışması falan olmadan orijinal haline getirilebilir.

  1. Tünelde akıl almaz boşluklar varken otobüs duraklarında yaya kaldırımları neden dar?
  1. Fazladan beton dökmemek için.
  2. Bilhassa hayatı zorlaştırmak için.
  3. Betonarme statiğini yapan mühendisler başka çare olmadığını söyledikleri için.

Cevap: Hiçbiri.

Doğru cevap: Tasarımı yapan kişiler yayaları önemsemedikleri için. Yoksa kolaylıkla otobüs duraklarının olduğu yer bir cep yapılarak genişletilebilirdi. Ayrıca burada bir tünele ihtiyaç yoktu. Bu alanı bir otoyol kavşağına dönüştürmeye çalışan projeciler yalnızca Taksim için değil, bütün meydanlar için basmakalıp otoyol kavşakları projeleri hazırladılar. Beşiktaş, Mecidiyeköy, Beyazıt, Eminönü, Tophane, Dolmabahçe için aynı projeleri geliştirdiler. Taksim Meydanı bir çevresel araç trafiği dolaşımına göre düzenlenmiş yaya-araç karma kullanımına açık diğer caddeler gibi gayet iyi işleyen bir düzene sahipti. Bütün meydanları otoyol kavşağına çevirmeyi amaçlayan projeciler bu düzeni bozdular. Gümüşsuyu’ndaki, Sıraselviler’deki düzeni de bozmaya çalıştılar. Yoksa, araç bekleme alanları ve Gezi’nin içindeki otopark kaldırılarak burada bir iyileştirme yapılabilirdi. Hala iyileştirme imkanları var.

  1. Düzenlemenin bir bölümünü oluşturan Taksim Sanat Galerisi ve Taksim Belediye Gazinosu neden yıktırıldı?
  1. Meydanı tanımsız hale getirmek için.
  2. Yeşil alan elde etmek için.
  3. Belediyenin canı öyle istediği için.

Cevap: Hiçbiri.

Doğru cevap: Gezi’yi imara açmak için. Topçu Kışlası’nın taklidini yapmayı amaçlayan projede bu düzenlemeler korunmuyordu. Bu nedenle caddeyle sınır oluşturan binalar yıktırıldı. Oysa kamusal alanlarla ilgili bu tür önemli mimari tasarım kararlarının daha isabetli olması için başka yöntemlerin uygulanması gerekir. İyileştirme, trafik düzeni, çevre düzeni kararları yarışma, açık atölye gibi çeşitli yöntemlerle geliştirilir.

Sonuç:

Gezi’yi kim yönetiyor? Bu sorunun cevabı yok. Tıpkı diğer kamusal alanlar gibi. Gezi’nin yönetim organı yok.

Yıllardır kapalı ilişkiler içinde proje işleri alan kişiler bu değerli alanı bir otoyol kavşağına dönüştürmeye çalıştılar, tıpkı diğer meydanlarda olduğu gibi. Kamusal alanlar için farklı bir deneyimin gelişmesini engellediler.

Yalnızca Taksim için değil, bütün meydanlar için basmakalıp otoyol kavşakları projeleri hazırladılar. Beşiktaş, Mecidiyeköy, Beyazıt, Eminönü, Tophane, Dolmabahçe için…

Bugün Büyükşehir Belediyesi’nin raflarında bekleyen meydanlar için bu uygulama projelerinin hepsi bir felaket. Bu nedenle yöntem değiştirilmesini öneriyorum. Öncelikle meydanlar için misyon odaklı bir çalışma yapılmalı, bağımsız bir yönlendirici organ oluşturulmalı ve önce yönetim planları hazırlanmalı. Gezi ve Taksim Meydanı yönetimin yeni bir deneyim geliştirmesi için eşi benzeri az bulunur bir fırsat.

COP 25’e iklim greviyle cevap: 500 bin kişi iklim acil durumu için yürüdü

Madrid’de devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı-COP25’in beşinci gününde dünyanın pek çok kentiyle aynı anda yapılan iklim grevinde aralarında çok sayıda çocuk ve gencin de olduğu 500 bin kişi iklim acil sloganıyla yürüdü.

İklim grevlerini başlatan İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de sabah saatlerinde Madrid’e gelerek katıldığı grev yürüyüşü akşam 18:00’de Atocha tren istasyonunun önünden başladı. Prado bulvarı boyuna yaklaşık 6 kilometre boyunca 2 saat kadar süren yürüyüşe yapılan resmi açıklamaya göre yarım milyon kişi katıldı.

Yürüyüşte Yokoluş İsyanı, Avrupa Yeşilleri, çeşitli antikapitalist ve anarşist gruplar, WWF, bisikletliler ve İspanya’nın çeşitli iklim ve çevre örgütleri pankartlarıyla ve oldukça kalabalık yer aldılar.

Gelecek İçin Cumalar (Fridays for Future) ve benzeri genç iklim aktivisti grupları ise yürüyüşün başını çekti. Yürüyüşe çocuklarıyla katılan anne babalar özellikle dikkati çekti.  Katılımcıların çoğunun kendi hazırladıkları dövizleri taşıdığı görüldü.

“Başka bir dünya yok” sloganı atılarak gerçekleştirilen yürüyüş sırasında siyasetçilere “eyleme geçin ve değişin” çağrısı yapıldı. Yürüyüşe ünlü İspanyol aktör Javier Bardem ile şarkıcı Macaco ve Amaral gibi tanınmış isimler de katılarak, değişim isteklerini kalabalıkla birlikte seslendirdi.

Nuevos Ministerios meydanında sona eren yürüyüşün ardından sahneye çıkan 16 yaşındaki öncü iklim aktivisti Greta Thunberg, burada bir konuşma yaptı. Sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında liderlerin başarısızlıktan başka bir şey üretmediğini söyleyen Thunberg “Değişim COP salonlarında değil burada gerçekleşecek” dedi.

Sosyal adaletten konuşurken buna çevre adaletini de dahil etmemiz gerekir.” diyen İsveçli aktivist, 13 Aralık’ta sona erecek COP25’ten somut kararlar çıkmasını ve insanların iklim sorununa karşı daha bilinçli olmasını umut ettiğini vurguladı.

“Gelecek için Cumalar” adlı girişimin İspanya sorumlusu Alejandro Martinez de “Eğer siyasetçiler gerekli adımları atmazsa, gençler olarak hepimiz gelecekte hayatımızın nasıl etkilendiğini göreceğiz. İklim sorunu küresel ve Gelecek için Cumalar tüm dünyada var olan bir hareket” diye konuştu.

Yürüyüş sırasındaki ilginç eylemlerden birinde ise Prado bulvarını kesen bir viyadük köprüsünden tırmanış gereçleriyle kendilerini boşluğa bırakan iki çocuk tırmanıcı bir pankart açtılar. Pankartta “1,5 dereceye sadece 8 yıl kaldı. Bu ne cüret!” yazıyordu.

Miting çeşitli grupların ve aktivistlerin yaptığı konuşmalarla gecenin geç saatlerine dek devam etti.

 

 

 

Greta Thunberg’den liderlere: Artık saklanamazsınız

İklim aktivisti Greta Thunberg, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne (COP25) ev sahipliği yapan İspanya’ya ulaşır ulaşmaz, iklim grevi yapan gençlerin eylemine katıldı. Cuma sabahı Madrid’e giden Thunberg, öğleden sonra La Casa Encendida Kültür Merkezi’ndeki Friday for Future (Gelecek için Cumalar) iklim grevinde bir konuşma yaptı. “İnsanlar iklim ve çevrenin karşı karşıya kaldığı olağanüstü durum yüzünden acı çekiyor ve ölüyor. Artık daha fazla bekleyemeyiz” diyen Thunberg’in konuşması sık sık “Seni seviyoruz Greta” sloganlarıyla kesildi.

Kendisini, iklim değişikliğine karşı ortaya çıkan gençlik hareketinin küçük bir parçası olarak gördüğünü vurgulayan Thunberg, konuşmasında dünya liderlerinin artık daha fazla saklanamayacaklarını anlamaları için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını belirterek, “Büyük bir ivme kazanıyoruz. Daha da büyüyoruz. Sesimizi daha çok duyuruyoruz. Ancak bu siyasi eyleme dönüşmüyor” ifadelerini kullandı.

Future Spain for Fridays’ın üç aktivisti tarafından ‘korunan’ Thunberg,  23 yaşındaki bir eylemci olan Ugandalı Vanessa Nakate ile birlikte Kongo yağmur ormanlarını kurtarmak için bir girişim de başlattı.

Medyadan büyük ilgi

Thunberg, Madrid’e ayak bastığından itibaren çok sayıda genç aktivist ve basının büyük ilgisiyle karşılandı. Bu ilgi ve destekçilerin çoşkusu,  genç aktivistin geçtiğimiz yaz İsveç parlamentosunda greve başlamasından bu yana iklim aktivizminin krizi nasıl siyaset gündeminin üst sıralarına taşıdığının da bir göstergesi.

Madrid’e tren ve elektrikli taksiyle gitti

Karbon salımıyla iklimi olumsuz etkilememek için uçak yolculuğu yapmak istemeyen Greta Thunberg, Eylül ayındaki BM Zirvesi’ne katılmak üzere Atlantik Okyanusu’nu geçmişti.

Madrid’deki iklim toplantısına da Atlantiği yine bir tekneyle geçtikten sonra vardığı Lizbon Limanı’ndan trenle ve Madrid tren istasyonundan da zirve alanına elektrikli taksiyle gitti.

Thunberg’in de dahil olduğu aktivistler ve İspanyol çevreciler, akşam üzeri de büyük yürüyüşte bir araya gelecek.

İklim zirvesi Pazartesi günü, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in “Gezegen yanarken oyalanan nesil olmayın” çağrısıyla başlamıştı. 13 Aralık’ta tamamlanacak olan toplantıda, felaket düzeyinde bir küresel ısınmanın önlenmesi için, 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması’nın uygulanması konusunda ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının aşılması amaçlanıyor.

 

İklim aktivistleri dünyanın dört bir yanında grevde

2 Aralık’ta başlayan ve iki hafta boyunca devam edecek BM İklim Değişikliği 25. Taraflar Konferansı’na baskı oluşturmak isteyen binlerce kişi bugün dünyanın dört bir yanında iklim grevi yaptı. Öğrencilerin yanı sıra yetişkinlerin de katıldığı eylemlerde, göstericiler hükümetlerden iklim krizine karşı somut ve etkili adımlar atmalarını talep etti.

Greta’nın memleketinde binler sokakta

Küresel iklim grevine İsveç’in başkenti Stockholm’den katılım on binleri buldu.  İsveç, aynı zamanda 15 yaşındayken parlamento önünde iklim için greve çıkmaya başlayarak tüm dünyada Fridays for Future( Gelecek için Cumalar) hareketinin başlamasını sağlayan Greta Thunberg’in memleketi.

Güney Afrika’da bando eşliğinde yürüyüş

Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde bir araya gelen eylemciler, şarkılar ve müzik bandosu eşliğinde yürüyüş gerçekleştirdi.

https://twitter.com/yuvi_nation/status/1202948823628296193

Yağmura rağmen yürüdüler

Almanya‘nın Hamburg şehrinde bir araya gelen öğrenciler yağmur altında sloganlar ve şarkılar eşliğinde yürüdü.

Bangladeş de grevde 

Bangladeş’te sokağa çıkan bir grup öğrenci “Greta’nın sesi bizim sesimiz”, “İnkar etmek bir politika değil” yazılı pankartlarla iklim grevine katıldı.

İstanbul’da iklim grevi

İstanbul’da da genç iklim aktivistleri Yağmur Ocak ve Deniz Çevikus “İklim acil durumu” ve “İklim krizinin farkında mısınız? İsterseniz anlatabilirim” yazılı pankartlarıyla Mecidiyeköy’de grev yaptılar. Yağmur Ocak sosyal medyadan yaptığı paylaşımda “bugünkü küresel greve İstanbul’dan destek verdik. Madrid’e, karar alıcılara sesimizi duyurmak istedik” açıklamasını yazdı.

Deniz Çevikus ise “Dünyanın dört bir yanında iklim için okul grevi yapan tüm aktivisti arkadaşlara İstanbul’dan tam destek! Talebimiz aynı: Yaşanabilir bir gezegen ve güvenli bir gelecek istiyoruz!” paylaşımında bulundu.

Madrid’de grev Türkiye saatiyle 20.00’da

Bugün gerçekleşecek küresel iklim grevinde dünyanın dört bir yanından gelen binlerce öğrenci ve yetişkin COP25’e ev sahipliği yapan Madrid’de olacak. Greta Thunberg sosyal medya üzerinden yaptığı duyuruda Atocha’da Türkiye saatiyle 20:00’da gerçekleşecek iklim grevine katılacağını duyurdu. Ayrıca gene Türkiye saatiyle 18:30’da La Casa Encendida’da basın açıklaması yapacak.

 

Zonguldaklı iklim aktivistleri: Termiği değil, Paris’i onayla!

BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP 25) Madrid’de devam ederken Zonguldak kent merkezinde bir araya gelen iklim aktivistleri, Türkiye’nin hala Paris İklim Anlaşması’nı onaylamamasına dikkat çekerek “Termiği değil, Paris’i onayla” pankartı açtı.

350 Türkiye’nin haberine göre, çeşitli dövizlerin taşındığı eylemde bir basın açıklaması gerçekleştiren eylemciler, Çatalağzı’nın yıllardır kömürlü termik santrallar yüzünden zehir soluduğunun altını çizerek bu durumun Türkiye’nin fosil yakıtlara dayalı enerji politikasının izdüşümü olduğunu belirttiler.

İklim krizinin baş faillerinden termik santrallara karşı olduklarını belirten aktivistler, Türkiye’nin iklim krizi gerçeklerine uygun olarak dünyanın geri kalanıyla birlikte krize karşı aktif mücadeleye katılmasını talep ettiler. Bunun için de Paris İklim Anlaşması’nın bir an önce mecliste onaylanmasını ve iklim kriziyle mücadelede zayıf durumda olan Türkiye’nin Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nı güncellemesi gerektiğini vurguladılar.

Açıklama şöyle:

Çatalağzı, Türkiye Zehir Soluyor

Zonguldak’ın termik santral cenderesindeki Çatalağzı Beldesi, yıllardır termik santrallar yüzünden zehir soluyor. Yedi termik santral ünitesinin aktif çalıştığı Çatalağzı’nda solunum yolları yetmezlikleri, erken ölümler ve kanser vakaları artık maalesef gündelik yaşamın bir gerçeği haline gelmiş durumda. İnsanın, hayvanın, doğanın canına kast eden bu termik santrallar yetmezmiş gibi bir de bölgede yeni termik santrallar yapılmak istenmekte.

Zonguldak ve bölge üzerinde büyük tahribat bırakan bu durum, ülkemizin de enerji üretiminde termik santralları öncelik vermesinin bir iz düşümü. Ülkemiz dünyada en fazla termik santralı olan 13. ülke konumunda. Buna paralel olarak Çin ve Hindistan ardından dünyada en fazla termik santral projesi de yine Türkiye’de.

Oysa bugün dünyanın dört bir yanında gençler başta termik santrallar olmak üzere fosil yakıtlardan enerji üretimine karşı “evimiz yanıyor” diye haykırıyorlar. Zira sadece inşa edildiği kendi bölgesini değil, tüm yeryüzünü zehirleyen termik santrallar iklim krizini de derinleştiren başlıca unsurlardan. Bizler Zonguldaklılar olarak, yeryüzü için, geleceğimiz için Çatalağzı ve bölgedeki diğer termik santrallere karşı olduğumuzu bir kez daha beyan ediyoruz.

‘Türkiye aktif mücadeleye katılmalı’

Türkiye’nin iklim krizi gerçeklerine uygun olarak dünyanın geri kalanıyla birlikte bu krize karşı aktif mücadeleye katılmasını talep ediyoruz. Bu çerçeve içinde Türkiye bir an önce 2016 yılında imzaladığı ancak hala meclisten geçirmediği Paris İklim Anlaşması’nı onaylamalı ve gayet zayıf durumda olan iklim kriziyle mücadelede Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nı bir an önce güncellemelidir. Havayı, suyu, toprağı, iklimi zehirleyen kirli enerji yatırımlarına karşı Zonguldak’tan hep birlikte haykırıyoruz: Türkiye, termik santralları değil, Paris’i onayla!”

 

Türkiye, sosyal adalette 41 ülke arasında 40’ıncı

Alman Bertelsmann Vakfı‘nın Avrupa Birliği (AB) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği (OECD) ülkeleri arasında yaptığı araştırmaya göre hazırlanan Sosyal Adalet Endeksi‘nde Türkiye 41 ülke arasında 40’ıncı oldu.

DW’nin aktardığına göre, endeks’de ülkeler çeşitli başlıklara göre sıralandı. Türkiye yoksulluğun önlenmesi başlığında 31’inci, adil eğitim fırsatları başlığında 41’inci ve sonuncu, istihdam piyasasına erişim başlığında 37’inci, sosyal hayata dâhil olma ve ayrımcılığa uğramama başlığında 39’uncu, nesiller arası adalet başlığında 18’inci ve sağlık başlığında 36’ncı sırada yer aldı.

İzlanda yine ilk sırada, onu İskandinav ülkeleri takip ediyor

Sosyal Adalet Endeksi’nde ilk sırada daha önceki yıllarda olduğu gibi İzlanda yer aldı. Küçük ada ülkesini Norveç, Danimarka, Finlandiya, İsveç gibi diğer İskandinav ülkeleri izliyor. Almanya ise endekste Hollanda, Slovenya, Çekya ve Yeni Zelanda‘nın ardından 10’uncu sırada yer aldı.

ABD sosyal adalet endeksinde 36’ıncı sırayı alırken listenin son sırasında Meksika bulunuyor.

İsrail ve ABD’de yoksulluk riski yüksek

2018 yılında 41 ülkede işsizlik oranının ortalaması yüzde 5,3 olarak kaydedildi. Buna göre 2008 yılında patlak veren mali krizden bu yana işsizlik oranının ilk kez düştüğü tespit edildi. İşsizlik oranının en düşük olarak kaydedildiği ülke Çekya olurken Yunanistan‘da her beş kişiden biri işsiz.

Araştırmada her ne kadar sanayi ülkelerinde iş piyasasında gelişme kaydedilse de bunun yoksulluğun azalmasına bir etkisinin olmadığı belirlendi. Bu sonucun ortaya çıkmasında tahminlere göre vadeli ve yarı zamanlı işlerde çalışanların sayısının artışı, asgari ücretle çalışılan branşların iş piyasasında daha büyük bir yer tutması rol oynuyor.

Araştırmada yüzde 17,9 ile İsrail ve yüzde 17,8 ile ABD yoksulluk riskinin en yüksek olduğu ülkeler olarak kaydedildi.

Bertelsmann Vakfı’nın araştırmasında yoksulluk riskinin gençler ve yaşlılar arasında gösterdiği farklılaşma da ölçüldü. 41 AB ve OECD ülkesinin 27’sinde 18 yaşın altındaki çocuklar ve gençler 65 yaş üstüne göre daha fazla yoksulluk riski altında yaşıyor. İsveç ve Norveç gibi iyi sosyal sistemlere sahip ülkelerde de bu durum değişmiyor.

 

Plastik kirliliği yarım milyon keşiş yengecini öldürdü

Bilim insanları plastik atıkların içinde hapsolan 570 bin keşiş yengecinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Araştırma, okyanusların ücra köşelerindeki iki ayrı adada yapıldı. Hint Okyanusu‘ndaki Cocos Adaları ile Pasifik Okyanusu‘ndaki Henderson Adası‘nda yapılan incelemelerde milyonlarca plastik atık bulundu. Araştırmanın yazarları arasında bulunan Londra’daki Doğal Tarih Müzesi’nin Yaşam Bilimleri Departmanı’nın kıdemli küratörü Alex Bond, “Plastik atıkların sahillerdeki ve diğer kara ekosistemlerindeki yaşama verdikleri zarar hafife alınıyor” dedi.

BBC’nin haberine göre, okyanustaki plastiklerin hayvanların bedenine dolandığını ve midelerinde biriktiğini belirten Bond, plastiklerin karada da bir tuzak işlevi gördüğünü söylüyor.

Sahillerdeki plastik şişeler ve benzer kutuların içine girebilen yengeçler ise, şişe ağzının eğimli olması nedeniyle geri çıkmakta büyük zorluk yaşıyor.

Sahile vuran bir şişenin içinde de çok sayıda yengeç ölü bulundu

‘Şoke edici ama sürpriz değil’

Araştırmacılar adalarda inceledikleri sahillerde kaç tehlikeli şişe ve kutu olduğunu, bunların kaçının içinde hapsolmuş yengeç olduğunu saydı. Avustralya‘daki Tazmanya Üniversitesi‘nden deniz ve Antarktika araştırmaları uzmanı Jennifer Lavers, “Sonuçlar şok edici olsa da sürpriz olmadı. Bu canlıların plastik kirliliğinden etkilenmesi kaçınılmaz” dedi.

Keşiş yengeçleri, bir özellikleri nedeniyle bu durumdan daha fazla etkileniyor. Bu yengeçlerin kendi koruyucu kabukları bulunmuyor. Bu nedenle doğada buldukları kabukların içine girerek yaşıyorlar. Büyüdükçe daha büyük kabuklar aramak için kendi kabuklarından çıkıyorlar. İsimlerini de bu özelliklerinden alıyorlar.

Ekosistemde önemli rolleri var

Keşiş yengeçleri öldükleri zaman salınan koku, diğer yengeçlerin oraya giderek ölü yengecin kabuğunu almalarını sağlıyor. Fakat bu yengeçler bir plastik atığın içinde öldüklerinde diğer keşiş yengeçleri de yeni bir kabuk umuduyla oraya gelerek aynı tuzağa düşüyor.

Uzmanlar keşiş yengeçlerinin ekosistemde çok önemli bir rolü olduğunu, bir yandan toprağı havalandırıp gübrelerken diğer yandan da tohumların yayılmasını sağladığını belirtiyor.

Araştırmanın yazarları, plastik kirliliğinin küresel bir sorun olduğunu ve keşiş yengeçlerinin yaşadığı her yerde benzer bir tablonun olabileceğini söylüyor.

Türkiye son dokuz yılın en sıcak kasım ayını yaşadı

2019 Kasım ayında,  Türkiye, 11,5 dereceyle son dokuz  yılın en yüksek sıcaklık ortalamasını gördü. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, Türkiye’de 1971’den sonra en yüksek ortalama kasım ayı sıcaklığı 12,5 dereceyle 2010 yılında kaydedilmişti. Bu ölçüme göre son dokuz yılın en yüksek, 1971’den itibaren de ikinci en sıcak kasım ayı yaşandı.

Öte yandan bu yılın kasım ayında ortalama sıcaklık Doğu Anadolu Bölgesi ile Gemerek, Zara, Kangal, Amasya, Bayburt, Osmancık, İspir, Oltu, Siirt, Diyarbakır, Batman, Şırnak, Kahta, Siverek, Cizre ve Birecik çevrelerinde mevsim normalleri civarında seyretti.

Marmara’da 5 derecelik artış 

Bu yıl ortalama sıcaklığın mevsim normallerinin üzerinde gerçekleştiği Marmara Bölgesinde kasım ayında uzun yıllar ortalama sıcaklık 10,4 derece iken bu yıl 15,1 dereceye çıktı.

Bölgede kasım ayında en düşük ortalama sıcaklık 15,1 derece ile Kırklareli‘nin Lüleburgaz ilçesinde görüldü. Bu ayda en yüksek ortalama sıcaklık ise 19,4 derece ile Çanakkale’de gerçekleşti.

Mevsim normallerinin üzerinde ortalama sıcaklık tespit edilen Ege Bölgesi’nde ise uzun yıllar kasım ayı ortalama sıcaklığı 11,3 dereceyken bu yıl 14,9 dereceye yükseldi. Bölgede en düşük ortalama sıcaklık 9,7 derece ile Kütahya‘da en yüksek ortalama sıcaklık ise 20,1 dereceyle Bodrum‘da kaydedildi.

En yüksek ortalama sıcaklık Alanya’da 

Akdeniz Bölgesi‘nde Mersin Mut çevresi hariç diğer bölgelerde mevsim normallerinin üzerinde ortalama sıcaklık yaşandı. Kasım ayında en düşük ortalama sıcaklık 5,9 derece Maraş‘ın Göksun ilçesinde en yüksek ortalama sıcaklık ise 20,8 dereceyle Alanya‘da görüldü.

En düşük ortalama sıcaklık Sarıkamış’ta 

Doğu Anadolu Bölgesi‘nde ortalama sıcaklık, Iğdır çevrelerinde mevsim normallerinin altında, Arapgir, Çemişgezek, Solhan, Sarız, Baskil, Ergani ve Doğanşehir çevrelerinde mevsim normallerinin üstünde tespit edildi.

En düşük ortalama sıcaklık sıfırın altında 0,4 derece olarak Sarıkamış‘ta, en yüksek ortalama sıcaklık ise 12 derece olarak Ergani‘de ölçüldü.

Sıcaklık artışlarının yanı sıra Türkiye genelinde, kasım ayı kurak geçti. Ülkenin hemen hiçbir bölgesi, yeterli yağmur ve kar alamadı. Özellikle İstanbul’da su kıtlığı uyarıları yapıldı,  halktan suyu dikkatli kullanmaları istendi.

‘Türkiye iklim krizinden en çok etkilenecek ülkeler arasında’

“İstanbul’da yaşadığımız bu güneşli günler hiç doğal değil”diyen Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Onur Akgül, anormal sıcaklıkların ‘insan faaliyetiyle derinleşen iklim değişikliğinden kaynaklandığını’ belirtmişti.

Akgül, şunları söylemişti:  “Kömür, doğal gaz ve petrol gibi fosil yakıtların kullanımı ve yüksek karbon salımları sıcaklığı artırıyor, mevsimleri altüst ediyor. İnsan faaliyetleri, halihazırda sanayi öncesi döneme kıyasla gezegenin 1.0 derece ısınmasına sebep oldu. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden birinde yer alıyor. Giderek bir krize dönüşen iklim değişikliği tüm Türkiye’de bize kuraklık ve doğal olmayan afetler olarak geri dönüyor. Bu etkileri yavaşlatmak, bu kötü gidişi durdurmak için Türkiye’nin harekete geçmesi, üç buçuk sene önce imzaladığı Paris Anlaşması’nı mecliste acilen onaylaması gerekiyor.”

Geçtiğimiz Ekim ayı da Copernicus İklim Değişikliği Servisi‘nin açıkladığı verilere göre, dünya tarihinin kaydedilmiş en sıcak ekim ayı olarak rekor kırmıştı. Küresel sıcaklık verileri tutan organizasyon bu ekim ayının 1981-2010 tarihleri arasından 0.69 santrigrat derece daha sıcak olduğunu tespit etmişti.