Ana Sayfa Blog Sayfa 2264

Greta Thunberg’in Davos’taki konuşmasının tam metni

İklim için okul grevlerine çıkarak tüm dünyada Gelecek için Cumalar hareketinin öncüsü olan 17 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, katıldığı Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşma yaptı.

Davos’ta gerçekleşen zirvede konuşan Thunberg, dünya liderlerinden fosil yakıt arama ve çıkarma çalışmalarını durdurmalarını, fosil yakıt endüstrisine yatırımları da geri çekmelerini talep etti.

Thunberg: Panik yapın demek, eskisi gibi devam edin demek değil

Bir yıl önce Davos’ta yaptığı konuşmayı hatırlatan Thunberg, o zamandan itibaren kayda değer hiçbir gelişme olmadığını belirttiği konuşmasında oyalanmak yerine karbon emisyonlarının bugünden itibaren sııra indirilmesi gerektiğini söyledi. Thunberg konuşmasında şunları söyledi:

Bir yıl önce Davos’a gelmiş ve ‘evimiz yanıyor’ demiştim. ‘Panik yapmanızı istiyorum’ demiştim. İnsanlara iklim krizi konusunda panik yapmalarını söylememin çok tahlikeli olduğu konusunda daha önce uyarılmıştım. Ama merak etmeyin, sorun yok. Bunu daha önce yaptım ve sizi temin ederim hiçbir sonuca ulaşmadı. Ayrıca kayıtlara geçmesi için,  biz çocuklar panik yapmanızı söylediğimizde eskisi gibi devam etmenizi söylemiyoruz.

‘Olmayan teknolojilere güvenmeyin’

Bugün mevcut olmayan ve belki de hiçbir zaman olmayacak teknolojilere güvenmenizi söylemiyoruz. ‘Sıfır karbon emisyonuna’ veya ‘karbon nötrlüğüne’ ulaşmak için hile yapmanızı veya sayılarla oynamanızı da söylemiyoruz.

Biz size Amazon gibi ormanlar çok daha yüksek bir oranda katledilirken başkasına Afrika gibi yerlere ağaç dikmesi için para vererek ‘emisyonlarınızı telafi etmenizi’ söylemiyoruz.

Ağaç dikmek iyidir elbette, ama yapılması gerekenin kıyısında bile değil ve gerçek azaltmanın ve doğayı yenilemenin yerini tutamaz.

‘Emisyonlarımız tamamen durmalı’

Açık konuşalım. ‘Düşük-karbon ekonomisine’ ihtiyacımız yok. ‘Daha az emisyona’ ihitiyacımız yok. Eğer 1.5 derece hedefinin altında kalmak istiyorsak emisyonlarımız tamamen durmalı. Ve emisyonlarımızı eksiye düşürecek ölçekte teknolojilerimiz olana kadar net sıfır emisyonu unutmalı ve gerçek sıfır emisyona ulaşmalıyız.

Çünkü uzak net sıfır emisyon hedefleri, bugün için geçerli olan uzak gelecek tarihler için geçerli olmayan karbondioksit bütçesini göz ardı etmeye devam edersek kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyecek.  Birkaç yıl boyunca bile yüksek emisyonlar devam ederse, kalan bütçe yakında tamamen tükenecek.

‘Taahhütleri yerine getirmede çuvallıyoruz’

ABD’nin Paris Anlaşması’nı terk etmesi herkesi öfkelendiriyor ve endişelendiriyor ve öyle de olmalı.

Ancak Paris Anlaşması’na kaydolduğunuz taahhütleri yerine getirmede hepimiz çuvallıyoruz ve bu durum en azından iktidardaki insanları rahatsız ediyor gibi görünmüyor.

Bugünden itibaren radikal emisyonları kökünden kesmeyi içermeyen herhangi bir planınız veya politikanız, Paris Anlaşması’nın 1,5 derece veya 2 derecenin altında taahhütlerini yerine getirmek için tamamen yetersiz.

‘Sağ ve sol meselesi değil’

Ve tekrar, bu sağ ve sol meselesi değil. Parti politikalarınızı daha az umursayamazdık. Sürdürülebilirlik açısından sağ, sol, merkez hepsi başarısız oldu. Hiçbir politik ideoloji veya ekonomi modeli iklim ve ekolojik acil durumun üstesinden gelmeyi ve bütüncül, sürdürülebilir bir dünya yaratmayı başaramadı. Çünkü dünya, eğer hala farkında değilseniz, şu anda yanıyor.

‘Endişelenmeyin diyorsunuz. Sonra… Sessizlik’

Çocuklar endişelenmemeli diyorsunuz. ‘Bunu bize bırakın. Tamir edeceğiz, sizi yüzüstü bırakmayacağız. Pesimist olmayın’ diyorsunuz.

Sonra… Hiçbir şey. Sessizlik. Hatta bazen sessizlikten de beter. Yeterli adımlar atılıyormuş gibi boş sözler ve vaatler.

Görünen o ki tüm çözümler şu anda yaşadığımız toplumda mevcut değil. Emisyonlarımızı radikal biçimde düşürmeye başlayacak teknolojik çözümleri bekleyecek vaktimiz de yok.

Bu yüzden dönüşüm kolay olmayacak. Zor olacak. Bununla şu anda yüzleşmezsek, bütün kartları açık oynamazsak, bu durumu vaktinde çözemeyeceğiz.

Liderlerden üç talep

Dünya Ekonomik Forumu’nun 50. yıldönümüne kadar geçen günlerde, dünyanın en güçlü ve etkili iş ve siyasi liderleri olan sizden gerekli önlemleri almaya başlamasını isteyen bir grup iklim aktivistine katıldım. Bu yıl Dünya Ekonomik Forumu’nda  şirket, banka, kurum ve hükümetlerden katılımcılardan şunu talep ediyoruz:

  • Fosil yakıt arama ve çıkarma konusundaki tüm yatırımları derhal durdurun.
  • Hemen tüm fosil yakıt sübvansiyonlarına son verin.
  • Ve hemen ve tamamen fosil yakıtlardaki yatırımlarınızdan geri çekilin.

‘Denemeden, vazgeçmeyin’

Bu şeylerin 2050, 2030 hatta 2021’e kadar yapılmasını istemiyoruz, şimdi yapılmasını istiyoruz. Çok fazla şey istiyormuşuz gibi durabilir. Ve tabii ki oldukça saf bulacaksınız. Ancak bu, hızlı sürdürülebilir geçişi başlatmak için gereken minimum çaba.

Yani ya bunları yaparsınız, ya da çocuklarınıza neden 1.5 derece hedefinden vazgeçeceğinizi açıklamak zorunda kalacaksınız. Denemeden vazgeçmek…

‘Benim kuşağım vazgeçmeyecek’

Sizden farklı olarak, benim kuşağımın kavgadan vazgeçmeyeceğini söylemek için buradayım. Gerçekler açık, ancak ele almanız için hala çok rahatsız edici geliyor. Vazgeçiyorsunuz çünkü çok iç karartıcı olduğunu ve insanların pes edeceğini düşünüyorsunuz. Ama insanlar pes etmeyecek.  Vazgeçenler sizsiniz.

Geçtiğimiz hafta, Polonya’da çalıştığı maden kapatıldığı için işsiz kalan kömür madencileri ile tanıştım. Onlar dahi vazgeçmemişti. Tam tersine, değişmemiz gerektiğini sizden daha iyi anlıyorlardı.

‘Evimiz hala yanıyor’

Acaba, çocuklarınıza başarısız olma ve onları bilerek iklim karmaşasına bırakma sebebi olarak ne diyeceksiniz? 1.5 derecelik hedef? Ekonomi için çok kötü göründüğünü, ve gelecekteki yaşam koşullarını güvenceye alma fikrinden denemeden dahi vazgeçtiğinizi mi?

Evimiz, hala yanıyor. Eylemsizliğiniz her geçen saat ateşi daha da körüklüyor. Hala size panik yapmanızı ve çocuğunuzu her şeyden çok seviyormuşçasınıza harekete geçmenizi söylüyoruz.

*Dünya Ekonomik Forumu’ndan alınan metnin çevirisi Yeşil Gazete tarafından yapılmıştır.

HDP Kanal İstanbul ÇED Raporu’na dava açtı

HDP Hukuk ve Ekoloji Komisyonları, Kanal İstanbul Çevre Etki ve Değerlendirme (ÇED) Raporu’nun iptali istemiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı İdare Mahkemesi‘ne dava açtı.

HDP adına İstanbul İdare Mahkemesine verilen dilekçede HDP’nin ekoloji ve doğa hakkını savunan bir kitle partisi olduğuna işaret edildi. Kanal İstanbul Projesi için hukuksuz ve gayrimeşru bir şekilde verilen ÇED olumlu kararı verildiğini belirten HDP, bu davanın tarafı olduğunu vurguladı.

‘HDP davanın tarafıdır’

Dilekçede, HDP’nin ilgili tüzük ve program hükümlerine yer verilerek, “Parti tüzük ve programında yer alan bu amaç ve hedefler doğrultusunda Halkların Demokratik Partisi’nin dava konusu Kanal İstanbul projesi için verilen hukuksal ve bilimsel-teknik açıdan yok hükmündeki ÇED olumlu kararın iptali istemiyle dava açmakta hukuksal menfaati vardır” denildi.

Buna ek oalrak, Anayasa’nın 17. maddesine göre “herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme” hakkına sahip olduğu, 56. maddesine göre de “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi” olduğu hatırlatıldı.

‘Halkın katılımı yok sayıldı’

ÇED Raporunun önemli aşamalarından biri olan halkın katılım hakkının ihlal edildiğini belirten HDP, ÇED Yönetmeliği‘nin dayanağı olan Çevre Kanunu‘na göre halkın karar alma sürecine katılımı yasal bir zorunluluktur. Ancak başta İstanbul halkı olmak üzere Kanal İstanbul projesine karşı yükselen halk tepkisi dikkate alınmamıştır” ifadeleri kullanıldı.

ÇED Raporu’na itirazlarını sunmak isteyen halk kilometrelerce kuyruk oluşturmuştu.

‘ÇED olumlu raporu yok hükmünde’

ÇED raporunda ifade edildiği gibi ‘Kıta İçi Su Yolları Projeleri’ başlığı altında da değerlendirilmesinin mümkün olmadığı çünkü kıta içinde olmayan bir kanal açıldığının söylendiği dilekçede “ÇED olumlu raporu yok hükmündedir” dendi. Projenin yapılmasının siyasi gerekçelerine ise şu şekilde yer verildi:

Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanı Projesi; siyasi iktidarın dayatması, varoluş nedeni haline gelmiştir. Kuzey ormanları ve sulak alanlar üzerinde inşa edilen, yüzlerce işçinin ölümüne ve yüzlercesinin iş göremez hale gelmesine, sayısız yabanıl için yaşam alanlarının yok olmasına neden olan 3’üncü Havalimanı ve 3’üncü Köprü ve bağlantıları bu projenin parçalarından birkaçıdır.

Kanal ile sınırlı kalmayacak

Yeni şehir rezerv alanı içinde pek çok yapılaşma her geçen gün doğal alanların üstüne doğru daha da genişleyerek yapılmaktadır. Kanal İstanbul projesi kapsamında yapılacak köprü, otoban, yol bağlantıları altında ve kanal güzergahında kalacak konutların sahiplerine TOKİ konutlarından kredi ile ev önerileri, Çevre Ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından, idareye çağrılarak yer göstermeler, teklifler yapılırken, Küçükçekmece Lagününün çevresine lüks gökdelenler, siteler konuşlanmakta, bir taraftan da projenin farklı aşamaları uygulamaya sokulmaktadır.

‘Su havzaları koruma altında’

Dava konusu ÇED olumlu kararı ile imara açılan tarım alanları ve su havzaları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nce kabul edilen ve Belediye Başkanı tarafından 15 Haziran 2009 tarihinde onaylanan ve halen yürürlükte olan 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planına göre koruma altındadır. Bütün bu siyasi hedefler için ‘ÇED makyajı’ oluşturulması amacıyla dava konusu işlem tesis edilmiştir. Oysa dava konusu işlemin dayanağı olan Nihai ÇED Raporu, ne teknik içeriği ne de hukuksal dayanağı itibariyle ÇED Raporu olarak kabul edilemez.

HDP adına verilen dilekçe “Doğal alanları, arkeolojik yapıları ve alanları, İstanbul’un belleğini yok edecek bu uygulamanın durdurulması için Sayın Mahkemenizin iptal kararı vermesini diliyoruz” ifadeleri ile sona erdi.

Pembe Hayat Kuir Fest programı açıklandı

23-26 Ocak arası gerçekleşecek olan KuirFest, bu sene de birbirinden keyifli etkinliklerle izleyicileriyle buluşacak. Toplamda 7 tane etkinliğin olacağı programda, TERF etkinliğinden LGBTİ+ arşivciliğine, Kuir oyuncuların buluşmasından dönüşen hikayelere kadar pek çok farklı konu başlığı yer alıyor.

Festivalin açılışı 23 Ocak 2019 saat 21.00’da Babylon’da düzenlenecek ve Banu Alkan‘ın da katılacağı partiyle yapılacak. Üç gün sürecek festivalin programı ise şu şekilde:

24 Ocak: ‘Dönüşen Hikayeler’ söyleşisi

24 Ocak’ta yapılacak olan “Dönüşen Hikayeler” söyleşisi saat 19:00’da İstanbul’da gerçekleşecek. Söyleşi öncesi, Jules Rosskam’ın ailesiyle arasındaki kopukluğu anlamdırabilmek için başladığı yolculuğu ve kendisinin hayatta kalma hikayesini yeniden keşfetmesini anlatan “Ataerkil Ritüeller” filmi gösterilecek.

Hayatta kalan perspektifinden anlatılan ve trans öznelliğine sahip Ataerkil Ritüeller, Rosskam’ın geçmişi ve bugünü arasında köprü kurarken hikayelerin dönüştürücü gücüne değerli bir örnek sunuyor. Hayatta kalan hikayelerinin dönüştürücü olasılıklarını ele alacak olan söyleşinin katılımcıları ise Nayuk (Nazlı Mayuk) ve Hilal Esmer.

Terf Argüman(?)ların Kakafonisi

Etkinlikte 24 Ocak’ta Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm (TERF) olarak bilinen transfobik ittifakın argümanlarını yeniden ele alarak teker teker çürütmek amacıyla bir etkinlik düzenleniyor.

9. Pembe Hayat KuirFest bu yıl, 24 Ocak Cumartesi saat 20:00’de, Geçiş/Uyum belgeselinin gösterimi ile birçok farklı öznenin gözünden bu transfobik söylemlere cevap vermeyi amaçlamaktadır. Gösterim sonrasında, aktivistler Beren Azizi ve Vanessa Lee Nic’in katılımıyla tartışmaların kökenine inilecek ve bu transfobik ittifakın tüm argümanları yeniden ele alınarak teker teker çürütülecek.

Kuir Oyuncular Konuşuyor

24 Ocak Cuma günü, saat 18:00’da gerçekleşecek olan “Kuir Oyuncular Konuşuyor” etkinliği, “Türkiye’den Kuir Kısalar” seçkisinin gösteriminin hemen ardından yapılması planlanıyor. Kuir oyunculara, oyunculuğa ve heteronormatif sahne dünyasına adım atmaları, sahne dünyasında kuir oyuncu olarak deneyimleri ve hayatta kalış mücadelelerine dair bir sohbet gerçekleştirilecektir. Bulut B.Sezer ve Nihal Albayrak’ın söyleşinin katılımcısı olarak yer alacaktır.

25 Ocak:  LGBTİ+ arşivciliği neden önemli?

 25 Ocak tarihinde gerçekleşecek “LGBTİ+ arşivciliği neden önemli?” söyleşisi, arşivciliğin LGBTİ+ mücadelesindeki yerini Lambdaİstanbul örneğiyle ele alacak.

New York’ta 1970’lerden bu yana faaliyetlerine devam eden lez-bi feminist arşiv kolektifini konu edinen Arşivciler, aktivizm alanında LGBTİ+ tarihi ve arşivciliğini yeniden tartışmaya açmayı hedefliyor. Tarih yazmanın ve arşivciliğin LGBTİ+ mücadelesindeki yeri Lambdaİstanbul örneğiyle ele alınacak. “Neden arşiv oluşturulmalı ve arşive sahip çıkmak neden önemli? Aktivizm ile arşiv nasıl ilişkilenir?” gibi çeşitli sorulara cevap aramayı hedefleyen panel, geçmişin izdüşümünü bugüne taşıyarak yarınları kurmayı hedefleyen herkesi katılmaya çağırıyor. Söyleşinin katılımcıları ise Lara Güney Özlen ve Okay Gökmen.

‘Bedeniyle Yazmak, Yazarken Çoğalmak’

Seçil Epik ve Sevcan Tiftik’in katılımcı olacağı “Bedeniyle Yazmak, Yazarken Çoğalmak” söyleşisinde, bir eylem pratiği olarak yazmak üzerine konuşulacak. Söyleşi, Amerika’daki kuir hareketinin öncül isimlerinden yazar, aktivist ve görsel sanatçı Pedro Lemebel’in hayatını anlatan Lemebel belgeselinin gösteriminden sonra gerçekleşecek.

‘Yuvarlak Masa: Na-Binaryler Bir Araya Geliyor!’

25 Ocak Cumartesi saat 15.00’da başlayacak “Yuvarlak Masa: Na-Binaryler Bir Araya Geliyor” etkinliği; na-binarylerin hikayelerini dinlemek, hikayelerini paylaşmak ya da sadece bu etkinlikte bulunmak isteyen tüm na-binaryleri aynı masada oturmaya davet ediyor. “Bir arada olmanın iyicil atmosferinde bir temas alanı yaratmak” diyerek etkinliğin amacına vurgu yapan KuirFest, tüm na-binary oluşları yan yana getirerek görünürlüğün artmasını ve trans şemsiyesinin tüm kapsamlarının daha da aydınlatılmasını planlamaktadır.

26 Ocak: Bizim Şugar Filmlerimiz: QTIPOC Filmleri Üzerine

9.Pembe Hayat KuirFest’te, Scottish Kuir Uluslararası Film Festivali’nden Marc David Jacobs ile birlikte geçmişten bugüne QTIPOC sineması üzerine bir sohbet gerçekleştirilecek.

26 Ocak Pazar günü saat 19:15’te yapılacak olan “Bizim Şugar Filmlerimiz: QTIPOC Filmleri Üzerine” söyleşisine, Scottish Kuir Uluslararası Film Festivali’nden Marc David Jacobs katılıyor. Söyleşi 1980’lerin Yeni Kuir Sinema akımının önemli filmlerinden olan Benim Şugar Çamaşırhanem filminin hemen ardından yapılacak.

*Festivalin tüm programına buradan ulaşabilirsiniz.

 

2019 yılında İstanbul’da sıcaklık 3.2 derece arttı

New York Times,  dünya genelindeki 3 bin 500’ü aşkın kentte geçen yıl ortalama sıcaklığın ne kadar üzerine çıktığını gösteren bir arama motoru yayınladı.

Türkiye’den şehirlere ilişkin verilerin de erişilebildiği sisteme göre, ortalama sıcaklığı 16,9 derece olarak belirlenen İstanbul‘da geçen yıl hava sıcaklığı 3,2 derece daha yüksek kaydedildi. Ankara’da ise  0,1 derecelik bir artış belirlendi.

Tüürkiye’de sıcaklıklar arttı

ABD merkezli AccuWeather isimli şirketin derlediği verilerde ortalama sıcaklık 1981 ila 2010 arasında her gün en yüksek ve en düşük sıcaklık ortalamaları kullanılarak belirlendi. 30 yıllık değerlere göre belirlenen ortalama sıcaklığın 2019 yılıyla karşılaştırıldığı verilere göre Türkiye’deki şehirlerin sıcaklık verileri şu şekilde belirlendi:

  • Bursa– Ortalama 16,2 derece / 2019’da 1,8 derece daha sıcak
  • Antalya – Ortalama 20,1 derece / 2019’da 1,7 derece daha sıcak
  • Diyarbakır – Ortalama 16,3 derece / 2019’da 0,8 derece daha sıcak
  • Konya – Ortalama 12,7 derece / 2019’da 1,6 derece daha sıcak
  • Balıkesir – Ortalama 15,7 derece / 2019’da 1,6 derece daha sıcak
  • Trabzon – Ortalama 16,5 derece / 2019’da 2,1 derece daha sıcak
  • Mersin – Ortalama 21,2 derece / 2019’da 2,1 derece daha sıcak
  • Edirne – Ortalama 16,1  derece / 2019’da 2,4 derece daha sıcak

2019 dünyada en sıcak ikinci yıl

Daha önce, Avrupa Birliği Atmosfer İzleme ve İklim Değişikliği Servisi, 2019’un ölçülen en sıcak ikinci yıl ve son 10 yılın da en sıcak yıllar olarak kayıtlara geçtiğini açıklamıştı. Birincilik ise 2016 yılında.

Bilim insanları, sıcaklık artışını 1.5C’de sabitlemek için 2030’a kadar insan eliyle sera gazı salımının her yıl yüzde 7,6 oranında azaltılması gerektiğini söylüyor. Ancak geçtiğimiz ay Madrid’de düzenlenen COP25’deki iklim görüşmeleri, bu konuda ülkeler arasında büyük sıkıntılar yaşandığını gösterdi.

Ekosfer Derneği’nin Meteoroloji verilerinden derlediği bilgilere göre ise Türkiye’nin 1970-2018 yılları arasındaki ortalama yüzey sıcaklığı 13,2 derece iken, 2019’da bu değer 1 derece artarak 14,2’ye ulaştı. Böylece Türkiye en sıcak dördüncü yılını 2019’da yaşamış oldu.

TMMOB: Kanal İstanbul’u en büyük yurttaş davasına çevirelim

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, Kanal İstanbul projesine ilişkin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun onaylanmasına karşılık olarak 20 Ocak tarihinde Karaköy’deki binalarında basın toplantısı düzenledi. Toplantıda “Kanal İstanbul’u tarihin en büyük davasına dönüştürelim” çağrısında bulunuldu.

“Kanal İstanbul’a karşı yurttaş davası için çağrı” pankartının açıldığı toplantıya TMMOB üyelerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklamayı okuyan TMMOB İl Koordinasyonu Genel Sekreteri Cevahir Akçelik, Kanal İstanbul Projesi’nin gündeme geldiği günden beri birçok bilim ve meslek insanı tarafından incelendiğini dile getirdi.

‘Coğrafyayı onarılmaz şekilde etkileyecek’

Bu incemeler sonucunda kanalın yapılması halinde oluşacak çevresel ve sosyal boyutların tüm detaylarıyla ortaya konduğunu belirten Akçelik, “Tepeden inme bir şekilde İstanbul halkına dayatılan bu proje başta İstanbul olmak üzere Marmara’dan Karadeniz’e uzanacak boyutuyla tüm bu coğrafyayı onarılmaz bir biçimde etkileyecek, ekosistemler arasında yarılma meydana getirecek, binlerce yılda oluşmuş doğal bir dengeyi alt üst edecektir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘olumlu’ bulduğu durum işte budur” dedi.

‘Daha çok kaza riski olacak’

İstatistiki verilerin, kanalın boğazdaki gemi trafiği ve kaza riskini azaltmak için yapıldığı iddiasını çürütmekte olduğunun altını çizen Akçelik, yapılacak yapay suyolunun İstanbul Boğazı’ndan daha çok kaza riski barındıracağını vurguladı. Yine şehrin toplam su biriktirme kapasitesinin yüzde 29’unun kanal güzergâhında bulunduğuna dikkat çeken Akçelik, “Bu kaynakların yok olması 6 milyon kişinin su ihtiyacına denk düşmektedir” diye konuştu.

‘İnsanlar yerlerinden edilecek’

Projenin etkilerinin yalnızca doğal alanlarla sınırlı kalmayacağını kaydeden Akçelik, sözlerinin devamında “Yapılaşmaya açılacak olan kanal güzergâhında yaşayan insanlar yerlerinden edilecek, yerlerine ‘Kanal Manzaralı’ evlerde yaşama imtiyazına sahip kimseler getirilecektir. Kanalla birlikte İstanbul’un kuzeyi ek bir nüfus yoğunluğu altına daha girecek, şehir yönetilebilir olmaktan çıkacaktır” ifadelerini kullandı.

Son tarih 17 Şubat

Akçelik, sayılan nedenlerden dolayı projeye itiraz eden yurttaşlara projeye karşı dava açmaları çağrısında bulunduğu konuşmasını şu sözler ile sonlandırdı:

17 Şubat 2020 tarihine kadar Kanal İstanbul Projesi’ne dava açma hakkınız bulunmaktadır. TMMOB, davaya gerekçe oluşturacak tüm bilimsel ve teknik altyapıyı halkın hizmetine sunmaya hazırdır. Gelin binlerce / yüz binlerce insan bir arada bu davayı Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştürelim, tarihe İstanbul için almış olduğumuz bu yurttaş sorumluluğunu not düşelim. Bir başka İstanbul daha yok.

Yapıcı: Depremle ilgili değişiklik eski yönetmeliğe göre

Ardından söz alan Mimar Mücella Yapıcı ise, Kanal İstanbul Projesi sürecinde yayınlanan 3 ÇED raporunun bulunduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti:

Son rapora göre 92 bin yurttaş bu ÇED raporuna itirazlarını sunmuş. Ancak en son karşımıza gelen şey bu ÇED olumlu raporudur. Bu raporları incelediğinizde çok fazla bir değişiklik görmüyoruz. İtirazlara göre eklerde bazı değişiklikler yapılmış. Bu değişikliklerin en önemlisi depremle ilgilidir. Ama bu da yeni deprem yönetmeliğine göre değil önceki deprem yönetmeliklerine göre yapılmıştır. Burada yapılan her şey hukuksuz. Hukuk dışı bir dayatma var. İtirazlarımızı belirtmeden bu itiraz ortaya çıktı. Türkiye halkı, bizler ciddi bir dolandırıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bildirimizde de belirttiğimiz gibi gelen ÇED’ler entegre raporlardır. Yaptığımız bütün itirazlar gizlenmiştir. Bu bütün coğrafyayı etkileyecektir.

Basın toplantısı, Mücella Yapıcı’nın ardından söz alan Prof. Dr. Haluk Gerçek ile Başkılavuz Kaptan Saim Oğuzülgen’in projenin ulaşımda yaratacağı sıkıntılara değinen konuşmalarıyla sona erdi.

Çevre planına itiraz dilekçe ile de yapılabiliyor

Kanal İstanbul’a dair askıya çıkan ÇED Raporu’na vatandaşlar tarafından yapılan itirazlar henüz sonuçlanmamışken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı Değişikliği’ni yayınlamıştı. Değişiklik ile kanalın çevresine kurulması planlanan “Yenişehir” hakkındaki detaylar da çalışmaya eklenmişti.

Yeni yayınlanan değişikliğe itirazlar ise gene illerde bulunan Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne veya Ankara’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gidilerek Ocak sonuna kadar yapılabilecek.  Örnek dilekçeyi buradan indirebilirsiniz.

BM: İklim göçmenleri evlerine döndürülmeye zorlanamaz

Birleşmiş Milletler (BM), iklim krizi sonucunda ülkesinden göç edenlerin tekrar ülkelerine dönmeye zorlanamayacağına dair emsal bir karara imza attı. Bağlayıcı olmayan bu karar, sığınmacıları iklim nedeniyle hayatlarının risk altında olduğu bölgelere geri göndermeyi düşünen ülkelere yönelik bir uyarı niteliği taşıyor.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre karar, Kiribati’deki evi yükselen deniz seviyesi nedeniyle tehdit altında olan Ioane Teitiota’nın başvurusu sonucu alındı. Teitiota 2013’te Yeni Zelanda’dan sığınma talep etmişti.

Başvuru reddedildi

Birlemiş Milletler kararında Teitiota’nın başvurusunu reddetti. BM, Teitiota’nın başvurusunu reddetme gerekçesi olarak Teitiota’nın ve ailesinin Kiribati’de tehdit altında olmamasını gösterdi. BM, öylesi bir durumda olanların ise iklim nedeniyle sığınma hakkı bulunduğuna karar verdi.

Kiribati çevre bölgelerdeki adalar gibi iklim krizinin etkilerini yaşamaya başladı.

BM, ülkesine gönderilmesi durumunda hayatı iklim krizi yüzünden tehlike altına girecek kişileri geri göndermenin “İnsan haklarının ihlal edilmesine zemin hazırlayabileceğini” vurguladı ve ekledi: “Bütün bir ülkenin su altında kalmasının yaratacağı risk o kadar büyük ki, bir ülke suya tamamen gömülürken o ülkede onurlu bir hayat sürme hakkı olmayabilir.”

Teitiota: Ölmekten korkuyorum

Teitiota, BM İnsan Hakları Komitesi’ne yaptığı savunmada Güney Tarawa adasında yaşadığını, 1947’de 1.641 nüfusu olan bu adanın 2010’da, çevredeki diğer adaların yaşanamaz hale gelmesiyle gerçekleşen göçler sonucu 50 bin kişiye ev sahipliği yaptığını anlatmış ve bunun toplumsal ilişkilerde gerginliğe, şiddete yol açtığını belirtmişti.

Adanın önümüzdeki 10-15 yıl içinde yaşanılmaz hale geleceğini söyleyen Teitiota, 2015’te BBC konuşmuş ve “Benim durumum savaştan kaçan insanlar gibi. Onlar da ölmekten korkuyor, ben de aynı şeyden korkuyorum” demişti.

Fakat Yeni Zelanda yargısı bu iddiayı reddetti. BM de bu kararı onayladı. BM İnsan Hakları Komitesi kararda şu ifadeleri kullandı: “Teitiota’nın dediği gibi 10-15 yıl içinde Kiribati yaşanamaz hale gelme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir fakat bu süre Kiribati’nin bu gidişatı geri çevirmesine, uluslararası toplumun yardımıyla kendini korumasına ve gerektiğinde de insanları farklı bölgelere yerleştirmesine olanak sağlayacaktır.”

140 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kalabilir

2018’de Dünya Bankası, iklim değişikliği nedeniyle Güney Asya, Sahra Altı Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde 140 milyon kişinin evlerini terk etmek zorunda kalabileceği uyarısında bulunmuştu.

Greta Thunberg Davos’ta: Hiçbir şey yapılmadı

İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) açılışında 17 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg kısa bir konuşma yaptı ve aktivizmle geçen iki yılın ardından somut herhangi bir şey yapılmamış olmasını eleştirdi.

Bu yıl 50’ncisi düzenlenen zirvenin bu yılki teması “Uyumlu ve Sürdürülebilir Bir Dünya için Paydaşlar” Üç gün boyunca sürecek toplantılar dizisinde iklim değişikliği ve çevre konularına ağırlık verilmesi bekleniyor.

Twitter: John Stackhouse

Thunberg: Bu sadece bir başlangıç

Açılışta konuşma yapan Thunberg “Hepimiz çevre ve iklim için savaşıyoruz. Bu açıdan somut olarak neyin başarıldığına bakarsanız, daha büyük açıdan bakarsanız, küresel CO2 emisyonları azalmadığı için hemen hemen hiçbir şey yapılmadı anlamına gelir. Bu tabii ki beklediğimiz bir şeydi. Bundan çok daha fazlası gerekiyor. Bu sadece bir başlangıç” dedi.

Thunberg sabah saatlerinde Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda gün içerisinde iki konuşma yapacağını söylemişti. Thunberg asıl konuşmasını ise Türkiye saatiyle 15.00’da gerçekleştirecek.

 

 

Davos Zirvesi başlıyor

Bu yıl 50’ncisi düzenlenecek Dünya Ekonomik Forumu (WEF) toplantıları bugün başladı. İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleşecek toplantıların bu yılki teması “Uyumlu ve Sürdürülebilir Bir Dünya için Paydaşlar” oldu.

Zirveye toplam 117 ülkeden 3 bin iş adamı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi katılacak. 50’den fazla ülkenin devlet başkanı ve başbakan düzeyinde temsil edileceği toplantıya ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Angela Merkel, İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez katılacak.

Zirvede yer alacak uluslararası kurumların temsilcileri ise şu şekilde: Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Genel Sekreteri Roberto Azevedo, OPEC Genel Sekreteri Muhammed Sanusi Barkindo, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Genel Sekreteri Angel Gurria, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de katılımcılar arasında yer alıyor.

Çavuşoğlu ve Albayrak sunum yapacak

Türkiye’den ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ve Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal katılacak.  Çavuşoğlu’nun “Ortadoğu ve Afrika Jeopolitik görünümü” ve “NATO’nun geleceği”, Albayrak’ın da, “Küresel büyüme gündemini şekillendirmek” başlıklı oturumda konuşması bekleniyor.

Türkiye’deki firmalardan üst düzey katılım

Türkiye’deki büyük firmalardan Davos programlarını takip edecek üst düzey yöneticiler ise şu şekilde: Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil, Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Begümhan Doğan Faralyalı, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Hepsiburada Yönetim Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner, Sabancı Holding Üst Yöneticisi (CEO) Cenk Alper, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Mücahid Ören, Koç Holding Üst Yöneticisi (CEO) Levent Çakıroğlu, Limak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ebru Özdemir, SOCAR Başkanı ve TANAP Yönetim Kurulu Başkanı Rövnag Abdullayev, Turkcell Genel Müdürü Murat Erkan ve Cüneyd Zapsu.

İklim değişikliği tartışılacak

Toplantılarda bu yıl ağırlık olarak iklim değişikliği ve çevre konularına ağırlık verilmesi bekleniyor. Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl yayınlanan 750’den fazla küresel uzman ve karar vericiye kısa ve uzun vadeli endişeleri sorularak hazırlanan Küresel Riskler Raporu’na göre iklim ve çevre konuları risklerin en başında yer almıştı. Önümüzdeki 10 yılda gerçekleşme olasılığı en yüksek olarak tanımlanan ilk 5 riskin tamamı da iklim değişikliği ve çevre ile ilgili.

 

Su ile insanın kaderi bir

İstanbul, Yalnızlık ve Suya Dair adlı önemli bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde ve Kültür İçin Alan desteğiyle Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında sergilenen bu fotoğraf sergisinde eserleri yer alan sanatçılar Hüsamettin Bahçe, Serdar Bayram, Fatma Çelik, Lezgin Kâni, Aylin Kızıl ve Serpil Polat. Yalnızlık ve Suya Dair, bize başka diyarların insanlarını bizimle birleştiren suyun hikâyelerini taşıyor.  

***

Yaşam suyla başladı. Yağmur toprağa değdi, damlalar damlalara eklenip nehir oldu. Nehirler birleşti göl oldu, deniz oldu, okyanus oldu. İki nehrin arasında, Mezopotamya’da uygarlıklar doğdu, insanlık oldu. Nehirler aktıkça su döndü. Su döndükçe geçtiği toprakların özünü taşıdı başka topraklara. Su bereket oldu. Su döndükçe kirini pasını aldı toprakların, şifa oldu. Kültürleri taşıdı su, insanları birbirine yakınlaştırdı. Bazen önüne set çekildi suyun, akmaz oldu. Tutsak su irin doldu, hastalık doldu. Biriktikçe birikti su, bastığı toprakları yuttu, ölüm oldu. Akmayan su, gidemediği topraklarda kuraklık oldu, açlık oldu. Kurak topraklar verimsizleşti, göçe maruz kaldı, insansızlaştı. Göç edenler toprağından uzaklaştıkça yalnızlaştı. Nehirler barajlarla çevrildikçe, su bir verilip bir verilmedikçe devletlerin elinde silah oldu.

İnsanlar binlerce yıl boyunca barajlar kurdu ve kullandı. Zira su yolları, borular ve çeşmelerle birlikte barajlar susuz yerlerde bile yerleşim alanları kurulmasını mümkün kıldı. Sanayi Devrimi ile birlikte taşlar yerinden oynuyor, insan doğaya başka gözlerle bakmaya ve onu hammadde olarak kabul etmeye başlıyordu. Artan enerji, su ve doğal kaynaklar ihtiyacı, daha çok sayıda ve daha büyük kapasitede barajlar inşa edilmesini zorunlu hale getirdi. Üretimin her aşamasında gerekli olan su, artık bulunduğu yerde tutulması ve kullanıma hazır hale getirilmesi gereken bir nesneydi. İnsan “dur” dediğinde su duracak, “ak” dediğinde akacaktı. İnsan suyun efendisi olacaktı. Artık insan suya değil, su insana uyacaktı.

Barajlar, yeni kurulmakta olan ulus devletlerin önemli yapı taşları da olacaktı. Dev duvarlarının yüceliği, doğaya meydan okuyuşları ve insan azminin aşılamazlığıyla barajlar, yeni anlamlar kazanıyordu. Onlar artık susuz yerlere su sağlama amacının dışında devletin halkını oluşturma ve modernleştirme araçlarıydı. Barajsız kent de devlet de olamazdı. Barajların sadece sel kontrolü, elektrik, içme ve sulama suyu sağlama gibi amaçlara hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal adaletsizlik, işsizlik ve geri kalmışlık gibi sorunları da beraberinde kendiliğinden çözebileceği iddia ediliyordu. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gibi bölgesel kalkınma projelerinde birbiri ardına kurulan barajlar, akarsuları akmayan sulara dönüştürüyordu.

Peki, su neydi? İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan bir bileşik mi? İnsanın emrine amade bir nesne mi? Ya da zaptedilmesi gereken tehlikeli bir doğa varlığı mı? Sahi, su neydi? Mesela Fırat Nehri’yle Dicle’nin içinden akan şey aynı mıydı? Ya da musluktan akanla dereden akan su bir miydi? Su nehirde, gölde ve denizde miydi sadece? Havada, toprakta ve insanın içinde su yok muydu? Su doğada hangi haldeydi? Suyun rengi neydi? Heraklitos’un da dediği gibi aynı nehirde ikinci kez yıkanılmaz mıydı?

Kani Kapazan, yaşadığı evin damından Botan Çayı’nın yükselen sularını seyrediyor. Yuvalı Köyü’ne bağlı Kanî Mirî (Soğuk Su) Mezrası, Ilısu Barajı’nda su tutulmaya başlanmasıyla birlikte yakın bir zamanda sular altında kalacak. Büyük bir kısmı boşalan mezrada kalan son aileler, birkaç hafta içinde burayı terk etmek zorundalar. Kurtalan, Siirt. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Evet, aynı suda iki kez yıkanılmaz. Çünkü ne akan su aynı sudur, ne de o suya giren kişi aynı insan. Su var olduğu zamandan, aktığı ırmaktan, geçtiği topraktan, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden ayrı bir varlık değildir. Her ne kadar kardeş de olsalar, Fırat ile Dicle’nin suları da aynı değildir. Su sadece nehirlerde ve denizlerde bulunmaz. O bedenlerimiz de dâhil gezegenin her yerindedir. Onun rengi geçtiği yerin rengidir. Su, dokunduğu ve bünyesinde taşıdığı şeydir. Su gece başka, gündüz başkadır. Su değişendir, dünyayı döndüren ve taşıyandır.

Devletlerin lensinden ise su H2O’dur. Bırakın Fırat ile Dicle’yi, Amazon Nehri’yle Nil arasında bile bir fark yoktur. İçinden H2O akan bütün ırmaklar birbirine denktir. Bu indirgemeci perspektiften bakıldığında bir bölgedeki su kıtlığına önerilecek tek çözüm, daha fazla suya sahip olan yerden barajlar ve kanallar yardımıyla su taşımak olacaktır. Bir bölgede geri kalmışlık sorunu varsa onun da çözümü barajlardır. Barajlar devletlerin sihirli değneğidir.

İliç sınırları içerisinde bulunan Bağıştaş 1 ve 2 barajlarının tamamlanmasıyla birlikte birçok yer sular altında kaldı. Erzincan. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Su, devlet için diğer devletler veya kendi topraklarında yaşayan halklar üzerinde bir hegemonya kurma aracıdır da. 1960’lı yıllarda, Orta Doğu’nun üç genç ulus devleti Türkiye, Suriye ve Irak arasında barajlar ve su kanalları üzerinden yaşanan kalkınma yarışı tam da bunu ispatlar. Türkiye Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını yaparken, Suriye Tabka Barajı’nı, Irak ise Tartar Kanalı’nı inşa etmekteydi. Sonraki yıllarda Fırat ve Dicle üzerine inşa edilecek 22 hidroelektrik santrali (HES) ve 19 barajı kapsayan GAP, bu yarışa yeni bir ivme vererek üç ülke arasında diplomatik krizlere varan gerginliklere neden oldu. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ise Türkiye, PKK’nın hareket yollarını kısıtlamak amacıyla Türkiye-Irak sınırına ‘güvenlik barajları’ inşa etti. Ne sulama ne de içme suyu oluşturma fonksiyonu olan bu barajlar, suyun bir silah ve engel olarak kullanıldığı hidrolik yapılara eşsiz örneklerdir. Türkiye ayrıca 2000’lerin başlarında, Antalya’nın Manavgat Çayı’ndan gelen suyu İsrail’e ‘Barış Suyu’ adı altında satmak için de bir proje geliştirmişti. Bu proje gerçekleşseydi günde 500 bin metreküp su, deniz yoluyla taşınıp İsrail’e satılacaktı. Böylece suyun kısıtlı olduğu Orta Doğu ülkeleri arasında Türkiye önemli bir üstünlük elde etmiş olacaktı ama proje iptal edildi. Ancak Türkiye, bu sefer de 2015’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Su Temin Projesi’ni hayata geçirdi. Böylece senede 75 milyon metreküp su, Mersin’in Dragon Çayı’ndan alınıp deniz içine döşenmiş borularla KKTC’ye taşınmaya başladı. Projeye karşı çıkan KKTC’nin muhalif kesimleri, bu antlaşmanın KKTC’yi Türkiye’nin 82. vilayeti yapma projesi olduğunu ve esas amacın su üzerinden bir hâkimiyet yaratmak olduğunu söyledi.

Devletin kendini yaratmada, varlığını sosyal ve ideolojik olarak meşrulaştırmasında barajlar önemli güç ve prestij sembolleridir. Yapılmalarına bir kez karar verildi mi tüm ekonomik, sosyal ve ekolojik maliyetlerine rağmen gerçekleştirilmeleri bunun en somut kanıtıdır. Ne de olsa tüm bu maliyetler, milli çıkarlar için ödenmesi gereken bedellerdir. Suyun nerede tutulup kime ne kadar akıtılacağına, kimin bu sudan mahrum bırakılacağına devlet karar verir. Baraj sularıyla hangi köyün sular altında kalıp kimlerin göç edeceği de devletin tasarrufu altındadır. Devlet, bir yerin artan su talebini karşılarken başka bir havzada su açığı ve buna bağlı mağduriyet de yaratabilir. Suyu elinden alınan insan toprağını, o toprakta oluşturmuş olduğu kültürünü ve kimliğini kaybeder. Suyunu kaybeden insan, kentin yeni yoksulu olur daha da yoksullaşır. Suyu gasp edilen insan, yönünü ve geleceğini kaybeder. Göçe mecbur edilen yerel toplulukların, su hakkı ihlâl edilen gelecek nesillerin ve yaşam alanlarını kaybeden canlıların hakkı, devletin çıkarları uğruna ihlal edilir. Bunun adı ekolojik adaletsizliktir.

Sakine Aydın (48) baraj suyunun çekilmesiyle tekrar ortaya çıkan ceviz ağacını selamlıyor. Harik köyü. (üst). Fotoğraf: Serpil Polat

İşte ‘Yalnızlık ve Suya Dair’ bu adaletsizliği anlatıyor. Suyundan ve toprağından kopartılan insan yalnız kalıyor. İnsanlarından ve aktığı topraklardan uzaklaştırılan su da öyle. Baraja hapsedilmiş suyun da, nehir kenarlarında yaşayan insanların da yalnızlığı aynı aslında. Millî ve ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda, ne suyun ne de insanın sesini dinleyen oluyor. Bu ekolojik adaletsizliğe ses veren fotoğraflar, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’nın nehirlerinin ve insanlarının başına gelenleri bize aktarıyor.

Zeugma’da, Halfeti’de ve daha onlarca yerde baraj sularına bakarak suyun altında kalmış köylerini hatırlamaya çalışırken “burada bir yol vardı” diyen insanların hikâyesi bu. Fırat’ın önemli kollarından Peri Suyu’na yapılan barajların suyu çekildiğinde ortaya çıkan ceviz ağacını tanıyıp ona sarılarak öpen, hasret içindeki kadının sesi bu. Sudan uzaklaştıkça köklerini daha da derine uzatan bir ağaç misali yaşayan göçmenlerin türküsü bu. “Öldürdük, gönderdik, gittiler” ve “onlarla birlikte bereket de gitti” denilen bir halkın su gibi çatlağını bulup sızma rüyası bu. Nehirlerin nereden ve ne zaman akacağına karar verildiği gibi, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halklarının nerede yaşayıp nereye göçeceğinin emredilmesine tanıklık bu. Ilısu Barajı’nın sularının altında kalacak Hasankeyf’te, geçmişin ve geleceğin yok oluşunun habercisi bu.

Bazen önce su gider topraktan, sonra insanlar terk eder. Bazen de önce insanlar gider bereketi de beraberinde götürerek. Hangisi önce olursa olsun, susuz topraklar ve yalnız insanlar birbirine benzer. Suyun derdiyle insanınki birdir. Birini yaşatmadan öbürünü var etmek zordur. Nehir akacak denize varacak. Akarken toprağa değecek, hayat verecek. İnsanlar kültürlerini koruyup gelecek nesillere aktaracak. Nehirlerle insanlar buluşacak. Nehirler yalnızlara yol gösterecek. Su, toprakları ve insanları ayırmayacak, birleştirecek. Su, taşınan değil taşıyan olacak. Su, savaşa değil barışa varacak. Hayat böyle devam edecek…

Notlar

  1. Bu yazı ilk olarak Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında gerçekleşmekte olan Yalnızlık ve Suya Dair isimli fotoğraf sergisinin tanıtım kitabında yayınlanmıştır.
  2. Yalnızlık ve Suya Dair’de fotoğrafları yer alan fotoğrafçı Serpil Polat, Akgün İlhan tarafından hazırlanan ve sunulan Açık Radyo programı Sudan Gelen’e 8 Ocak 2020 tarihinde konuk oldu. Bu programın kaydını dinlemek için lütfen buraya tıklayınız.

Yaşam Nöbeti’nden İBB önünde basın açıklaması

Hayvan hakları aktivistleri, adalarda faytonların kaldırılması için Saraçhane’de başlattıkları Yaşam Nöbeti’nin 33. gününde İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

Atların yalnızca ulaşım aracı olarak değil nostalji olarak kullanılmasını da kabul etmeyeceklerini söyleyen eylemciler, bu sözü alana kadar çadırlı eylemlerine devam edeceklerini söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi‘nde geçtiğimiz hafta atla 277 adet tescilli fayton plakasının 250 bin TL bedelle, atların tanesinin de 4 bin TL bedelle satın alınması kararı kabul edilmişti. Kararda adalarda atların artık ulaşım aracı olarak kullanılmayacağı da söylenmişti.

Yaşam Nöbeti 33. gününde

Basın açıklamasını Burak Özgüner Yaşam Nöbeti’nden Işıl Su Gürgöze okudu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

19 Aralık 2019 tarihinde İBB önünde başlattığımız Burak Özgüner Yaşam Nöbeti ile beraber gelişen süreçte 20 Aralık tarihinde İstanbul Valiliği tarafından uygulanmaya başlanan 3 aylık fayton yasağı ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi içinden yetkililer ve Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Adalar Kaymakamı Mustafa Ayhan ile görüşmeler gerçekleştirildi.

‘Atlar rehabilitasyona gönderilmeli’

Eylemimize başladığımız ilk günden beri tutumumuz adalarda atlı faytonların sembolik, turistik ya da nostaljik olmaksızın hiçbir şekilde çalıştırılmayacak ve hiçbir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeyecek şekilde atlı faytonların kaldırılması ve faytondan kurtarılan atların tekrardan bir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeksizin kendileri için oluşturulacak rehabilitasyon alanlarına hayatlarının sonuna kadar güvende yaşamaları amacıyla gönderilmesi olmuştur.

‘Net bir açıklama bekliyoruz’

16 Ocak 2020 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan kararla faytoncularla anlaşılmış olduğu ve atlı faytonların ulaşım aracı olarak tamamen kaldırılacağı belirtilmiştir. Biz hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak atlı fayton uygulamasının sadece ulaşım aracı olarak değil hiçbir şekilde ve amaçla hayvanların çalıştırılmayacağına dair İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri tarafından net ve kapsamlı bir açıklama bekliyoruz.

Talepler yerine gelene kadar nöbete devam

Basın açıklamasının devamında sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmediğini söyleyen Gürgöze, sivil toplum kuruluşlarının konuya dahiliyetinin şart olduğunu söyledi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ,İstanbul Valiliği ve Tarım ve Orman Bakanlığı  yetkilileriyle bir görüşme talep edilen açıklamada talepler yerine getirilinceye kadar Yaşam Nöbeti’ne devam edileceği söylendi.