Elazığ’ın Sivrice ilçesinde 24 Ocak Cuma akşamı meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybedenlerin sayısı 39’a yükseldi. Kentte depremin en fazla yıkıma yol açtığı Sürsürü Mahallesi’nde çalışmalar devam ediyor. Dün son olarak mahalledeki Dilek Apartmanı enkazında sürdürülen arama kurtarma çalışmalarında enkaz altındaki üç kişiden birinin cesedine ulaşıldı. Ekipler halen enkaz altında iki kişinin olduğunu belirtiyor.
Deprem sonrası bölgede 21’inin büyüklüğü 4’ün üzerinde, toplam 948 artçı deprem meydana geldi.
Binaların büyük kısmı ağır ya da orta hasarlı
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), deprem sonrasında hastanelere başvuran bin 607 kişiden bin 515’inin taburcu edildiğini duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da, depremde yaralanan 1607 kişiden kritik durumda kimse bulunmadığını ifade etti.
Şimdiye kadar 45 kişi enkazdan sağ kurtarıldı.
AFAD açıklamasında, hasar tespit çalışmalarıyla ilgili şu bilgilere yer verildi: “Elazığ ve Malatya’da incelenen 2 bin 945 binanın 87’sinin yıkıldığı, bin 287’sinin ağır hasar aldığı, 56’sının orta ve 876’sının az hasarlı olduğu belirlendi. Acil olarak yıkılacak 12 binanın tespit edildiği çalışmalarda, 627 binanın ise hasarsız olduğu tespit edildi.”
Muğla’nin Yatağan ilçesinde bir araya gelen eylemciler, devlet tarafından veren geçici izin belgesi ile çalışmasına devam eden Yatağan Termik Santrali‘ni protesto etti. 40 yıla yakın süredir faaliyet gösteren santralin, bölgede yaşayan 45 bin kişinin erken ölümüne sebep olduğunu söyleyen aktivistler santral için sembolik bir kapatma töreni düzenledi.
Gerekli çevre yatırımlarını yapmayan santrallere 2,5 yıl daha uzatma verilmesini öngören yasa tasarısının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından veto edilmesinin ardından 1 Ocak tarihinde 5 santral tamamen, 1 santral ise kısmi olarak mühürlenmişti. Geçici faaliyet belgesi alarak çalışmaya devam eden altı santralden birisi ise Yatağan Termik Santrali olmuştu.
Yatağan’da yaşayan ve uzun yıllardır santralin kapatılması için mücadele veren halk çevre mevzuatlarına uygun olmayan bu santralin de kapatılmasını talep ediyor. Ekoloji Birliği tarafından düzenlenen eyleme Muğla Çevre Platformu, CHP Muğla Milletvekili Suat Ozcan’ın yanı sıra Yatağan’da yaşayan yerel halk da destek verdi.
Yatağan Termik Santrali
Doğan: Mahkeme kararı uygulanmadı
Ekoloji Birliği adına basın açıklamasını okuyan Süheyla Doğan, Yatağan Santrali’nin Muğla’daki Yeniköy ve Kemerköy termik santralleriyle birlikte 1996 yılında Aydın İdare Mahkemesi tarafından kapatılmasına karar verildiğini hatırlattı. Doğan, Danıştay’ın da onadığı kararın uygulanmaması sebebiyle 2005 yılında AİHM tarafından da kapatılma kararı verildiğini ancak bu kararın da uygulanmadığını söyledi.
‘45 bin erken ölüme sebep oldu’
Santralin “Ekolojik ve toplumsal açıdan bir felaketin sorumlusu ve hukuk açısından utanç vesilesi” olduğunu söyleyen Doğan santralin verdiği zararları şu şekilde sıraladı:
Bu santral; eskimiş teknolojisi ve çevreye yaydığı kirlilikle, işletildiği 35 yılı aşkın sürede yörede yaşayan 45 bin insanın erken ölümünün asli sorumlusu olan,
Ekonomik ömrünü doldurmuş olması nedeniyle de kapatılması gerekmesine rağmen 5 yıl önce özelleştirilen ve işletilmeye devam eden,
‘27 köyün boşaltılmasına yol açacak’
Besleyen kömür ocaklarının Yatağan’da 4 köyün yerinden edilmesine, bu köylerde yaşayan insanların yaşama, barınma, geçinme haklarının ellerinden alınmasına yol açan; işletmeye devam edilirse kömür maden ocaklarıyla Yatağan’da toplam 27 köyün boşaltılmasına yol açacak olan,
Yaklaşık 40 yıldır işletilmesine rağmen çevre izin ve lisanslarına sahip olmayan, sanki yeni işletmeye alınmış gibi, devlet tarafından geçici işletme izni verildiği açıklanıp kapatılmayan,
Hukuksuzluğun bir örneği olarak ÇED sürecinden muaf olduğu kabulüyle işlem yapılan; açıkça kanuna aykırı biçimde zeytinlikleri yok eden,
Yol açtığı ekolojik ve toplumsal yıkıma, açık hukuksuzluğuna rağmen, sadece varlığı, işletilmeye devam etmesi nedeniyle devletten, yani hepimize ait kaynaklardan 2018 yılında 70.140.651,43 TL, 2019 yılının 11 ayında 103.011.849,26 TL, toplam 173.152.500,69 TL kapasite desteği alan; 2020 yılında da alacağı açıklanan bir santraldir.
‘Kırk katır mı kırk satır mı?’
Açıklamasının devamında kapatılan altı santralde işçilerin bir anda işten çıkarıldığını söyleyen Doğan, santrallerin kapatılmasının yükünün yöre insanlarına ödetilmeye çalışıldığını söyledi. Doğan, “Çalışanlar, emekçiler, köylüler, “Kırk katır mı, kırk satır mı?” açmazıyla; geçimini kaybetmekle, açlıkla yüzyüze bırakılıyor. Ülkemizde ve dünyada sıkça rastlanan durum, fosil yakıt sektörünün var olduğu çevrede ana geçim kaynağı haline gelmesi ve tüm alternatif yaşam biçimlerini bilinçli olarak yok etmesidir” dedi
‘Hem sağlıklı kalmak hem çalışmak mümkün’
“Devlet politikalarının önümüze koyduğu şey, ya bu Santralde çalışarak sağlığını, hayatını kaybetmek, ya da işsiz kalarak açlığa mahkûm olmaktır” diyen Doğan, çalışanların hem sağlıklarını, hayatlarını korumaları; hem de işsiz kalmadan çalışmaya devam etmelerinin mümkün olduğunu söyledi.
Devletin 2019 yılında elektrik santrallerine 2 milyar Lira ödediğini hatırlatan Doğan, bu paranın 20 bin işçinin yıllık ücretini ödemeye yeteceğini söyledi. Açıklamada ek olarak bu bütçe ile ekolojik ve toplumsal yıkıma yol açan santrallerin bir adil geçiş süreciyle kapatılması için yeni yatırımlar yapılmasına ve sağlıklı iş olanakları yaratılmasına yeterli olacağı belirtildi. Doğan açıklamasını şu sözlerle tamamladı:
Kırk katıra da kırk satıra da mecbur değiliz. Bu nedenle doğayla, bitkilerle, hayvanlarla barışık; ülkeyle, insanlarla dost olan bizler, yarattıkları karbon salımları nedeniyle içinde bulunduğumuz iklim krizinin başlıca nedenlerinden biri olan termik santrallerden birini; Yatağan Termik Santrali’ni kapatıyoruz.
Basın açıklamasının ardından, santral için sembolik bir kapatma töreni düzenlendi. Sonrasında ise Ekoloji Birliği üyeleri Yatağan Turgut Köyü‘nde zeytinliklere dayanan kömür maden sahasını Turgut Köylüleriyle birlikte ziyaret etti. Ardından bölgede kömür sahası ortasında kalan Lagina Antik Kenti ziyaret edildi.
Geçtiğimiz yaz ayları yoğun orman yangını tartışmalarına sahne olmuştu. Avustralya’daki büyük yangınlar ve Karadeniz bölgesi yangınları, yaz ayları ayarında olmasa da orman yangınlarını yeniden gündeme getirdi. Yahut orman yangınları kamuoyunun öncelikli konularından biri haline geldi. Bu yazının yazıldığı sırada Adana Karaisalı’da çıkan orman yangının kontrol altına alındığı haberi geldi. Yani iklim krizinin de etkisiyle orman yangınları, istesek de istemesek de gündemin ön sıralarında olmaya bundan böyle devam edecek gibi görünüyor.
Yaz döneminde katıldığım bazı TV programlarında ya da bazı konuşmalarımda Orman Genel Müdürlüğü (OGM)’nün orman yangınları ile mücadele konusunda koşulları benzeyen ülkelere göre başarılı olduğunu dile getirmiştim. Ancak, ısrarla bu yorumumu OGM verilerini doğru kabul ederek yaptığımı vurguladığımı da hatırlıyorum.
Ne var ki bazı meslektaşlarım OGM’nin yangın verilerinin güvenilir olmadığını bir şekilde dile getiriyorlar; bütün yangınların kayıt altına alınmadığını, kayıt altına alınanlarda da zarar gören alanların gerçek alanlardan düşük gösterildiğini söylüyorlardı. Ülkenin en eski kamu kurumlarından biri olan (1839 yılında kurulmuştur ve 181 yaşındadır) OGM’ye karşı böyle bir güvensizliğin oluşmasının değişik nedenleri olabilir. Bu güvensizlik yalnızca OGM ile ilgili olmayıp genelde tüm kamu kurumlarına karşı hissedilmektedir. Nihayetinde toplumun büyük bir kısmı TUİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarına inanmadığını açıkça beyan etmektedir. Öte yandan zaman zaman açıklanan güven anketlerinde toplumun hemen hiçbir devlet kurumuna yeterince güvenmediği de bir sır değil.
OGM’den çelişkili rakamlar
Aslında gerçekten de hafızamızı şöyle bir yokladığımızda OGM’nin bazı büyük yangınlarda oldukça çelişkili açıklamalar yaptığını hatırlamak zor olmayacaktır. 2006 Milas ve 2008 Taşağıl yangınlarında olduğu gibi geçen yaz oldukça tartışılan İzmir yangınında da OGM’nin[1] kafa karıştıran açıklamalarına herkes şahit oldu. Önce 500 ha olarak açıklanan yanan alan büyüklüğü zaman geçtikçe ve kamuoyu baskısıyla, daha açıkçası mızrak çuvala sığmayıp gerçek miktarlar farklı kurumlarca dile getirilince artırılmaya başlandı.
Bütün bunlara karşın OGM verilerinin güvenilirliğini test edecek başka bir veri seti bulunmadığından, daha doğrusu en azından ben bilmediğimden OGM verilerine göre yorum yapmak zorunda kalıyordum. Ta ki kısa bir süre önce, Avustralya yangınları nedeniyle orman yangını konusunu yeniden çalışma listeme alıp Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sistemi’nin yıllık orman yangını raporlarına ulaşana kadar.
Avrupa Bilgi Sistemi ile Türkiye verileri örtüşmüyor
Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sistemi (EFFIS)[2]Avrupa Birliği (EU)’nun yürütme organı olan Avrupa Komisyonu (EC)’ye bağlı olarak çalışan bir sistem. Temel amacı orman yangınları ile ilgili güvenilir bir veri ağı oluşturarak orman yangınları ile mücadelede başarıyı artırmak. EFFIS, Avrupa ülkeleri ile birlikte birliğe üye olmayan Türkiye, Lübnan, Fas, Cezayir gibi ülkeleri de kapsamına almış durumda. Çünkü Akdeniz kuşağında yer alan bu ülkeler orman yangınları açısından hassas zonda bulunuyor. EFFIS’in en önemli çalışmalarından birisi de yıllık olarak yayımladıkları orman yangınları raporu. 2010 yılına kadar Avrupa’da Orman Yangınları (Forest Fires in Europe) adıyla yayımlanan raporlar 2011 yılından itibaren Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Orman Yangınları (Forest Fires in Europe, Middle East and North Africa) adıyla yayımlanmaya başladı. Raporlar hem bölgesel bazda hem de ülke bazında analizlerin yapıldığı güzel veriler içeriyor.[3]
İşin çok önemli kısmı şu: EFFIS değerlendirmelerini iki farklı veri seti üzerinden yapıyor. Birincisi ülkelerin kendi yöntemleriyle tuttukları ve EFFIS’e beyan ettikleri veriler. İkincisi ise EFFIS’ın NASA tarafından geliştirilen MODIS (The Moderate Resolution Imaging Spectroradiometer)[4] verilerine dayanarak yaptığı Hızlı Zarar Değerlendirmesi (Rapid Damage Assessment) sonucu ortaya çıkan veriler. Üstelik EFFIS bu değerlendirmede yalnızca 30 hektardan fazla alana zarar veren yangınları hesaba katıp daha küçük yangınları değerlendirme dışı tutuyor. Aşağıdaki tabloda EFFIS tarafından yayımlanan son dört[5] yılın orman yangınları raporundaki Türkiye verileri yer alıyor. Tablonun bir tarafında Türk hükümeti, yani OGM tarafından EFFIS’e iletilen; aynı zamanda OGM’nin ülke kamuoyuna da sunduğu miktarlar yer alırken diğer tarafında ise yukarıda açıkladığım uydu sistemi ile elde edilen ve yalnızca 30 hektardan daha fazla alanın yanmasına yol açan yangınların verileri yer alıyor. Karşılaştırma yapabilmek, daha doğrusu beyana dayalı yersel verilerle uydu verilerinin farkını bir başka ülkede de görebilmek için yine bir Akdeniz ülkesi olan Fransa’yı da tabloya ekledim.
Burada hemen belirtmek gerekir ki EFFIS, MODIS tabanlı hızlı zarar değerlendirmesinde yangından zarar gören alanları beş farklı kategoride ele almaktadır. Yukarıdaki tablonun MODIS sütununa bu beş kategoriden yalnızca orman ya da diğer ağaçlık alan (forest/other wooded land) kategorisindeki miktarlar aktarılmıştır. Diğer ağaçlık alan olarak uluslararası literatürde adlandırılan alanlar kapalılığı 0,1’in altında olan alanlardır ki, Türk hukuk sisteminde bu alanlar da yasal olarak orman kabul edilmektedir.
Avrupa için doğru, Türkiye için hatalı rakamlar mı?
Tablonun açıkça ortaya koyduğu şudur; FH (Fransa hükümeti) tarafından açıklanan yanan alan verileri ile MODIS verileri arasında uyum bulunmaktadır. FH verileri MODIS verilerinden hep daha yüksektir. Bu durum MODIS’ın yalnızca 30 hektardan fazla alan yakan yangınları işlemesi ile açıklanabilir. Her ne kadar tabloda yansıtılmasa da diğer ülkelerin beyan edilen verileri ile MODIS verileri arasında da benzer bir uyum izlenmektedir. Buna karşılık OGM verileri ile MODIS verilerinden hep daha düşük miktarları göstermektedir. MODIS verilerinin yalnızca 30 hektardan fazla alan yakan yangınları işlediğini düşündüğümüzde iki ciddi olasılık söz konusu: Bunlardan birincisi EFFIS’in dört yıl boyunca MODIS verilerini diğer ülkeler için doğru okurken Türkiye için epeyce yanlış okuması. Diğer olasılık ise OGM’nin yangın istatistiklerini açıklarken yabana atılmayacak ölçüde hata yapması.
Hemen şunu da belirtmek lazım: Uydu verilerinde hata payı yersel ölçmelere göre daha yüksek olabilir. Örneğin yanan bir meyve bahçesi orman olarak algılanabilir ya da yasal olarak orman sayılmayan bir makilik alanın yanması orman kategorisine eklenebilir. Böyledir demiyorum, olasılıktan söz ediyorum. Ancak EFFIS’in yanan orman kategorisine sokmayıp “diğer doğal alan” olarak sınıflandırdığı bir yangın da orman sayılan alanları içerebilir. Bütün bu hata olasılıkları OGM ve EFFIS (MODIS) verileri arasındaki fark belli bir oranın altında kalsaydı açıklayıcı olurdu. Ancak, örneğin 2015 yılı için OGM verisi ile EFFIS verisi arasında beş kat civarında fark var. Farkın en az olduğu 2017 yılında OGM ve EFFIS verileri arasında fark, yaklaşık 6 bin hektar. Dolayısıyla bu iki sistemden birinin ciddi bir hata yapıyor olma olasılığı çok yüksek. Umarım hatayı yapan EFFIS’tir. OGM yetkililerinin ya da orman yangınları konusunu birincil araştırma alanı olarak inceleyen uzmanların söz konusu durumu daha iyi açıklayabileceklerini umuyorum. Çünkü toplumun büyük bir kısmına yayılmış bir güvensizlik ortamında yaşıyoruz ve doğru, güvenilir bilgiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Yine uzun oldu, farkındayım ama bir noktaya daha değinmeden geçemeyeceğim. Ben ve benim gibi ülkesini, insanını, ormanını, doğasını seven, değer veren, bu nedenle de hep gerçeğin arayışı içinde olan, sorgulayan, araştıran ve yanlış olarak gördüklerini söylemekten, Türkiye gibi bir ülkede bütün riskleri almak pahasına çekinmeyenler sık sık suçlamalara maruz kalıyoruz. Dağda tepede çalışan, yangınla mücadele eden, dişini tırnağına takıp bir fidan fazla dikmek, bir ağacı daha iyi koruyabilmek için çabalayan ormancının düşmanıymışız gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Az gelişmiş toplum olmanın temelinde böyle ajitasyonlar yatar. Aslında bizler tam da o ormancıların çabalarının hak ettiği değeri bulması için uğraşıyoruz. Ama bu tür bir derdi olmayanlar o ormancıların çabalarını öne sürerek sistemin hatalarını örtbas etmeye gayret ederler. Sistemin yanlışları da döner dolaşır ve ormancıya fatura edilir. Aynı mantıkta olanlar acil serviste gecesini gündüzüne katarak hayat kurtarmaya çalışan doktorun arkasına gizlenerek sağlık sisteminin çarpıklıklarına söz söylenmesini de istemez. Bu türden insanlar sorunları çözmek için değil çarpık sistemin nemalarından daha fazla yararlanmak için yaşarlar. Eh, bizim de aklımız eriyor, gelene ağam gidene paşam demeye, ne olursa olsun güçlünün yanında saf tutup zincirin halkası olmaya. Ama yok öyle yağma! Ben bu ülkenin kaynaklarıyla okuyup geldim bu noktaya. Benim bu ülkeye, insanına, doğasına ödenmemiş bir borcum var. Ben insanım. Benim aklım, benim kalbim var!
***
[1] Aslında OGM yetkililerinden daha çok Tarım ve Orman Bakanı ön planda olmayı tercih etti ve sanırım bu işleri bir derece daha karışık hale getirdi.
[4] “Orta çözünürlükte görüntüleme spektroradyometresi” şeklinde çevrilebilir.
[5] Henüz 2019 yılı raporu yayımlanmadığından 2015-2018 yılları alınmıştır. 2014 ve öncesinde 40 hektar ve daha fazla alanın yanmasına neden olan yangınlar işlendiği için dışarıda tutulmuştur.
Tarihin karşı karşıya kaldığı en büyük yangınlardan biri olan Avustralya yangınları, tahminlere göre 1 milyar canlıyı etkiledi. İnsanlığın çaresiz kaldığı bu yangınların boyutunun bu kadar büyük olmasının nedeni ise yine insan. Aslında yarattığımız tahribatın sonucunda ortaya çıkan felaketlerle baş etmeye muktedir olmadığımızı da tüm çıplaklığıyla görmüş olduk.
Avustralya başlı başına bir kıta özelliği gösteren devasa bir ülke. Kendisine özgü bitkileri, çölleri ve hayvanlarıyla orada bir yerde duruyor. Çoğunlukla kanguru ve koalalarla biliyoruz, ancak daha da önemli bir özelliği var. O da insanın doğa üzerindeki etkisini canlı olarak gözlemleyebildiğimiz bir yer olması! Geçtiğimiz yıllarda medyaya yansıyan bir haberde bunun ilk örneğini görmüştük. Habere göre, ülkede sayısı milyonları bulan vahşileşmiş evcil kökenli kedilerin önemli bir kısmı öldürülecekti. Neden olarak da kontrol edilemeyen sayıları ve yaban hayatına verdikleri zarar gösteriliyordu. İddia o ki 20’ye yakın memeli türünün neslinin tükenmesinden bu hayvanlar sorumluydu. Muhtemelen biz bunları tartışırken birçoğunu öldürmüşlerdir de. İnsanın 17’inci yüzyılda adaya getirip bıraktığı kediler, doğaları gereği (kontrol edilmeleri mutlak olan) çoğalmış ve diğer yaban hayatını ciddi olarak tehdit etmeye başlamıştı. Çözüm olarak akla ilk gelen ilk şey ise toptan infazları oldu. Başka bir yolu var mıdır bilmiyorum, ancak kaynağı insan olan bir sorunda kedileri cezalandırmak hiç ama hiç adil değil ve insan bu durumdan ders almış gibi de görünmüyor.
Bir başka örnek de yine benzer bir infaz haberiyle karşımıza çıktı. Kuraklık ve sıcakları gerekçe olarak gösteren Avustralya hükümeti çözüm olarak da binlerce devenin öldürülmesini öneriyordu. Yine insanın taşımacılıkta kullanmak amacıyla 19’uncu yüzyılda getirip adaya bıraktığı develer, şimdilerde problem olarak görülüyordu. Bir deve ne kadar su tüketebilir? Bir insan ne kadar su tüketebilir? Develerin öldürülmesi en kolay yol, çünkü ulu insanın yüce ve ulvi yaşamının sürdürülebilirliği daha önemli. Neticede dünya bizim ve biz kimi istersek o ancak yaşayabilir. Kimin ölmesi gerektiğine de biz karar veriyoruz haliyle.
Tarih boyunca tüm canlı popülasyonlarının ya azalmasına ya da yok olmasına neden olan insanken sorumlu olarak başka hayvanları gösterip infaz etmek düpedüz bencillik.
Son yangınlar yeniden canlanmaya olanak verecek mi?
Avustralya ile ilgili diğer bir örnek de yangınlar. Burada yangınlar (bushfires) periyodik olarak meydana gelen, alışılageldik olaylardan biri olarak görülüyor. Yılın belli zamanlarında farklı bölgelerde aşırı sıcaklardan kaynaklı olarak yangınlar çıkıyor ve kısa sürede de kontrol altına alınıyor. Yangın sonrası ciddi bir canlanma ile ekologların recovery dedikleri olay gerçekleşiyor. Yani yangın bazen o kadar da kötü bir fenomen değil. Ancak son çıkan yangınların farklı bir özelliği var. Bir yangın ekologu olsaydım bu yangınlar sonrası meydana gelecek yeniden canlanmaya odaklanır ve olaya iyi tarafından bakmaya çalışırdım. Ancak yangın ekologu da olsanız son yangınların öyle pek de yeniden canlanmaya mahal verecek gibi göründüğünü kolay kolay söyleyemezsiniz. Çünkü yangının süresi ve şiddeti yeniden canlanmanın da sınırlarını ve süresini belirliyor. Örneğin daha önceki yangınlardan sonra toplu balık ölümleri gerçekleşmiyordu. Zira yangının şiddeti, oluşan külün yağmurlarla sucul ortama taşınsa bile balıkların topluca ölmesine neden olacak kadar büyük olmuyordu (bir tanesi hariç ki sonra değineceğim). Bu sefer durum farklı, çünkü işin içine bir de iklim değişikliği etkisi girdi. Bu da yangının şiddeti ve süresini artırıyor. Böyle olunca ortaya çıkan kül miktarı da artıyor. Bizim televizyonlarda ölmüş ya da saklanmış kangurular, yanmış hayvan bedenleri ya da kurtarılmış koalalar olarak gördüğümüz yangın sonrası durumun görünmeyen etkisi ise yangının söndürülmesinde kullanılan suyun içerisinde yaşayan canlıların maruz kaldığı etki. Yani yangınlardan suyun içinde de olsanız kurtulamıyorsunuz.
Yangın ile ilgili olarak balıklar gündeme pek gelmedi. İnsanın ölmesine üzüleceği canlılar sıralamasında balıklar epey gerilerde kalıyor zaten. İşte o gerilerde kalan ancak yangından ciddi düzeyde etkilenen Macleay Nehri balıkları, son yangınlarda telafisi mümkün olamayacak düzeyde zarar gördü. Özellikle Avustralya’nın sembol balıklarından olan uzun yaşamlı Avustralya levreği en büyük zararı görenlerin başında geliyor. Yangınlar sonrasında yüzbinlerce balık öldü ve Macleay Nehri kenarları ölü balık bedenleriyle dolup taştı. Öyle ki nehrin 100 km’lik kısmındaki bölgesinde canlı balık kalmadı.
Ölü balıklar arasında en çok göze çarpanlar, Avustralya levreği, yılan balığı, öküzbaşlı kefal, sarı gözlü kefal, ringa, yayın balığı ve kaya balığı idi. Peki, karada çıkan yangın neden sudaki canlıları öldürür? Bu, aslında anlamsız bir soru. Çünkü çevre birbiriyle bağlantılı kompartımanlar bütünüdür. Karada gerçekleşen bir olay sudaki yaşamı da etkiler. Bu etki uzun vadede de olabilir, Avustralya’daki gibi kısa vadede de.
Yangın sonrası yağan yağmura herkes sevindi, çünkü yangının daha hızlı sönmesine ve tekrar canlanmanın başlamasına yardımcı olacaktı. Bu, karasal ortam için doğru ancak sucul ortam için durum tam tersini ifade ediyor. Yangın esnasında oluşan küller, yağmurla beraber nehirlere karıştı ve bir anlamda nehre aşırı organik madde girişi meydana geldi. Bu da nehirdeki canlılık için kıyamet anlamına geliyor. Zira nehirlere giren aşırı organik yük bakterilere ve alglere yaradı ve sudaki oksijen bitme noktasına geldi. Buna bir de suya giren kül miktarının artmasıyla beraber meydana gelen çamurlaşmayı eklerseniz, balıklar için yaşanabilecek bir çevre de kalmamış olduğunu görürsünüz.
Bunun geri dönüşü ise pek mümkün değil. Ancak hızlı biçimde suya oksijen pompalamak belki bir dişi balığın kurtulmasına ve sahip olduğu yumurtaları da bırakarak ilerleyen dönemlerde o balık türünün tekrar canlanmasına yardımcı olabilirdi. Nitekim Kempsey şehri sakinleri de tam olarak bunu yaptı ve nehre yapabildikleri kadar oksijen pompaladılar. Ancak iyimser olmak gerçeği görmemizi engellememeli. Çünkü bundan tam 90 yıl önce benzer bir olayın gerçekleştiği Lechlan Nehri’ndeki balıklar bir daha asla nehir yaşamına geri dönemediler. Muhtemelen Macleay Nehri için de bu kaçınılmaz son gerçekleşecek. Ayrıca durum diğer nehir ve göller için de geçerli.
Yağmur yağışı devam ederse benzer olaylar yangının gerçekleştiği diğer yerlerde de meydana gelecek ve yangın esnasında meydana gelen yok oluşa bir de yangın sonrası yok oluşları eklenecek. Nitekim Tilba Gölü’nde de benzer bir durum meydana gelmiş durumda. Şuradan durum takip edilebilir.
İnsan faaliyetleri gün geçtikçe daha da öldürücü olmaya devam ediyor. Artık söylerken bile kahroluyoruz. Son balık ölünce iş işten geçmiş olacak. Eğer ki iklim acil durumu ilan edilmez ve bu hoyrat tüketim kültürü değiştirilmezse yaşayacak bir dünya da kalmayacak. Nitekim birçok canlı için yaşayacak bir dünya çoktan tükendi bile. Tıpkı Macleay Nehri balıklarına olduğu gibi.
H20 = Su. Su molekülünü elektroliz ile parçalayabilirsiniz. Ortaya hidrojen H ve oksijen O2 çıkar. Gaz olarak atmosfere karışmadıklarında oksijen oksitleyici olarak, hidrojen de yakıt olarak kullanılmak üzere gaz tankına gönderilir. Bunlar, yakıt hücresinin çalışması için gerekenlerdir. “Yakıt hücresi nedir, nasıl çalışır” sorularının yanıtını ise Wikipedia’dan alalım.
“…Alışılagelmiş elektrik üretim sistemleri yakıtın içindeki enerjiyi elektriğe rüzdönüştürmek için ilk olarak yanma reaksiyonunu kullanır. Yanma reaksiyonunun verimli bir sekilde gerçekleşmesi için yakıtın ve oksitleyicinin (oksijen) tam olarak karışması gerekir. Bundan sonra elektrik enerjisi üretilene kadar bir dizi ara işlem gereklidir. Her ara işlem enerji kaybına yol açar dolayısıyla verimi düşürür.
Bir Yakıt hücresi’nde ise yakıtın enerjisinin doğrudan elektrik enerjisine dönüştürülmesi mümkündür. Yakıt ile oksitleyici farklı bölmelerde yer alırlar, alışıla gelmiş üretim sistemlerinden farklı olarak karışmazlar. Birleşmeleri ancak bu bölmeler arasındaki iyon ve elektron aktarımı ile gerçekleşir.
Yakıt hücresi, yakıtın enerjisini elektrokimyasal reaksiyon sayesinde doğrudan elektrik enerjisine dönüştürür. Dışarıdan sağlanan yakıt (anot tarafı) ve oksitleyici (katot tarafı) ile elektrik üretir. Bunlar bir elektrolit/elektrot ünitesinde reaksiyona girerler. Genellikle, reaksiyona girecek olanlar hücreye giriş yaparlarken, reaksiyon ürünleri hücreyi terk eder. Yakıt hücreleri, gerekli yakıt ve oksitleyici akışı sağlandığı sürece sonsuza dek çalışabilirler…
Yakıt hücrelerinde, reaksiyona girecek olan maddeler sürekli olarak tüketilmesine karşın, pillerde kapalı bir sistem içinde elektrik enerjisi kimyasal olarak depo edilmiş haldedir. Ayrıca, pildeki elektrotlar reaksiyona girmelerine ve pil dolup boşaldıkça değişmelerine karşın, yakıt hücrelerinin elektrotları katalitik olup nispeten kararlıdırlar.
Pek çok farklı yakıt / oksitleyici kombinasyonu mümkündür. Örneğin hidrojen hücresi, yakıt olarak hidrojen ve oksitleyici olarak oksijen kullanır.“
Kullanılmayan rüzgar enerjisini kullanmanın yolları
Ancak elektroliz çok enerji gerektiren bir işlemdir. Elektrik üretmek için kömür yaktığınızda atmosfere aşağı yukarı aynı miktarda CO2 verirsiniz ve bu nedenle de işlem anlamsızlaşır. Peki ya kullanamadığınız rüzgar enerjisi ile elektroliz yaparsanız?
Pek bilinmez, ama rüzgar türbini ile üretilen elektrik her zaman tümüyle şebekeye verilemiyor. Yenilenebilir enerji üretimi artıkça zaman zaman -kullanılmayacağı için yahut şebeke kapasitesi el vermediğinden – tirbünler durduruluyor. Yani rüzgar boşa esiyor. Ancak tirbünü çalıştırıp ürettiği elektriği yerinde -doğrudan- elektroliz için kullanırsanız, ürettiğiniz hidrojen gazı da yenilenebilir enerji hammaddesi oluyor.
2019 yılında Almanya’nın sera gazı emisyonunun 50 milyon ton azaldığı açıklandı. Bu, 1990’daki seviyenin % 35 altında. Bu sevindirici durum, ülkenin 2020 için koyduğu, sera gazı emisyonunu % 40 oranında azaltma hedefinin hayata geçirilebileceği umudunu doğurdu. Emisyondaki bu ciddi düşüşün sebebi ise, elektrik ihtiyacının % 43 oranında yenilenebilir enerjilerden elde edilmiş olması, ki bu da bir rekor.
Yeni teknolojiler
2017’de şebekeye verilemeyen yenilenebilir kaynaklı toplam elektrik miktarı 5,5 Terrawattsaat olarak açıklandı. Bunun.çoğunu da rüzgar varken çalıştırılamadığı için üretilemeyen elektrik oluşturuyor.
Japonya‘nın yakıt hücresine yoğunlaştığını biliyoruz. Almanya’nın kuzey eyaletleri de bu sektörü geliştirmek için işbirliği kararı aldı ve hedeflerini 2030 yılına dek elektroliz kapasitesini 500 Megawatt’a çıkartmak olarak belirledi.
Rüzgardan elde edilen elektriği elektroliz için kullanıp hidrojen üretmek ve bunu doğal gaz yerine kullanmak işin sadece bir yanı. Isınmak için yenilenebilir hidrojen üretmenin ve kullanmanın öncülüğünü ise Greenpeace’in enerji şirketi yapıyor. Şirket, daha bir kaç yıl öncesinde yatırım yapmadan önce abonelerine “Yenilenebilir doğalgaza kilowatt saat başına bir kaç sent daha fazla öder misiniz?” diye sormuştu. Tüketicilerin daha pahalı gazı bu teknolojinin gelişmesi için ödemeyi kabul etmeleri üzerine de ilk adımlar atılmıştı.
Londra’daki British Museum’da sergilenen Troya: Mit ve Gerçekçilik sergisi, 8 Mart 2020 tarihine kadar arkeoloji meraklılarının ve “hikaye avcılarının” ziyaretini bekliyor. Sergi geçtiğimiz yıl, 21 Kasım 2019’da açıldı. Burada Tarih, Politika ve Eski Çağ Uygarlığı konusunda A Level yapan, 17 yaşındaki Deniz Ok, sergiyi Yeşil Gazete için değerlendirdi.
***
Troya: Mit ve Gerçekçilik sergisindeki (*) eserlerin sunumlarında sesten ışıklandırmaya, pano tasarım tekniklerinden video projeksiyona kadar multimedyanın her olanağından yararlanılmış; bu sayede gezeni hikayenin atmosferine dahil etmeyi başarıyor.
Hikayenin kahramanlık, aşk, nefret, kayıp, umut ve umutsuzluk gibi evrensel temalarını taşıması, bu özelliği sayesinde yer ve zaman ayırmaksızın tüm insanlara sesleniyor oluşu kurgunun günümüze kadar taşınmasının anahtarı olmuş. Adından da anlaşılacağı gibi, sergide mit ve gerçeklik bir arada kurgulanıyor. Klasik sergileme yöntemlerinden farklı olarak hikayeyi değişik açılarıyla Orta Çağ romantizminden Rönesans alegorilerine, Aydınlanma Çağı’ndan yirminci yüzyıl toplumu ve politikalarına, günümüze kadar izliyoruz.
Sergi dört ana bölümde ele alınmış.
“Hikaye Anlatıcılığı” bölümünde Troya Savaşı efsanesini ilk kez yazılı hale getiren Homeros’dan söz ediliyor. Varlığı hakkında neredeyse hiçbir kanıt bulunmayan Homeros hakkında sanatçıların hayal gücüne dayalı tasvirleri yer alıyor.
Ardından “Troya Savaşı Miti”ne ve bu mitin “Karmaşa”, “Savaş”, “Düşüş” ve “Dönüş” başlıklı bölümlerine geçiliyor. Burada bazı tarihi eserlere yer veriliyor ve Troya efsanesinin tarih boyunca şairlere, oyun yazarlarına, sanatçılara ve zanaatkarlara ilham vermiş değişik anlatım ve kullanımları ile yeniden keşfedilmesi amaçlanıyor.
Serginin “Arkeolojik Troya” bölümünde Roma’nın düşüşünden sonra diğer Klasik Yunan yazarları gibi Homeros’un eserlerinin de tekrar ve tekrar işlendiği ve Rönesansla birlikte bu kitapların resmi eğitimin köşe taşları haline geldikleri belirtiliyor ve Troya’nın araştırılmasındaki en büyük motivasyonun bu olduğu söyleniyor.
Bu kısımda vurgulanması gereken önemli bir ayrıntı olarak; Heinrich Schliemann’ın yaptığı kazılar sonucunda 1870’te Antik Troya Kenti’ni bulduğunu bildirmesinden, en alt katmana ulaşmak için acele hareket ettiğinden, teorisini güçlendirmek için abartılı iddialarda bulunduğundan söz edilmiş ama bu kazıların özensiz yapıldığına ve aceleci yöntemlerle tüm katmanlara geri dönüşü olmayan zararlar verdiğine, gerekli izinlerin alınmadığına hakkında açılan davalara, Osmanlılara karşı gösterdiği tipik oryantalist tavırlara hiç değinilmemiş.
Ayrıca insan dünyanın değişik müzelerine dağılmış arkeolojik buluntuların sergilenmesine karşın, bugünkü arkeolojik kazılara gerektiği kadar yer verilmediğini de düşünmeden edemiyor.
Son bölümde ise Troya Savaşı’nı konu almış veya ondan esinlenmiş klasik, modern ve popüler kültür eserlerinin arasından yürüyerek sergiden ayrılıyorsunuz. 1957 de Avustralyalı sanatçı Sidney Nolan’ın Gelibolu Savaşı ile Troya Savaşı benzetmesini konu alan resmi ve Suriyeli göçmen kadınların 2016 da kendi hikayeleri ile Troya’yı ilişkilendirdikleri performanslarının videosu akıllarda yer ediyor.
Sergiden ayrıldıktan sonra hem bu başarılı sunumdan etkilenmiş hem de kafanızın karışmış olması mümkün. Hikaye Troya’da geçiyor, Troya Türkiye’de. Sergilenen eserler ise dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış, Türkiye’nin adı sadece haritalarda. Oysa Troya topraklarında artık modern ve nitelikli bir müze var. Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’a katılmamak mümkün değil: “Troya’dan kaçırılan, 19. yüzyıldan itibaren dünyanın 44 farklı müze ve koleksiyonuna dağılan eserlerin sergilenmesi gereken yer Troya Müzesi’dir.”
Anlaşılan tüm halkları derinden etkileyen bu mit, Anadolulular kadar Avrupalıların da kolay kolay vazgeçmek istemedikleri ortak bir geçmiş yaratmış.
(*) Sergi, uluslararası petrol ve gaz şirketi BP sponsorluğunda gerçekleştirilmiştir.
Gerçekten de böyle yapmalıyız. Çünkü onlar artık bizim söylediklerimizi dinleyemezler ve yanıtlayamazlar. Bu da tek taraflı ve asimetrik bir üstünlük sağlayabilir bize. Böylesi pozisyon ne etik olacaktır ne de fazla bir yarar sağlayabilir.
Bununla birlikte, Hayrettin Karaca; onun yaptıkları ve temsil ettiği ekolojik mücadele tarzı hakkında biraz düşünmek yararlı olabilir. Hayrettin Karaca’nın kimliği üzerinde eleştirel bir dille konuşmak, saygısız ve kadir-kıymet bilmez olarak değerlendirilebilir. Tam da yaşamını kaybettiği bir zamanda onun yaklaşımına eleştiri getirmek, haksız bir saldırı ya da çirkin bir davranış olarak görülebilir. Ancak Karaca’nın temsil ettiği düşünce ve model bakımından yapılacak bir tartışma, sanırım etik olmayan ve saygısızca bir yaklaşım sayılmaz. Bu nedenle, daha baştan bir kişilik olarak Karaca’ya saygı duyduğumu ve yaptığı işi eleştirel bir yaklaşımım olsa da, olumlu bulduğumu söylemeliyim.
Denizyıldızlarını tek tek kurtarmak
“Toprak Dede”nin yaklaşımı ile ilgili sorun, onun denizyıldızlarını tek tek kurtarır gibi ağacı dikmesi, toprağın korunması için küçük ve dinamik örgütler yaratması ve buradaki hevesli ama beş parasız insanları/ gençleri teşvik etmesinde değil. Bunların hepsini, küresel krizin içinde küçük kurtuluş kovukları ve aynı zamanda büyük çaresizliğin ve nihilizmin, depresif ve umutsuz, “hiçbir şey yapılamaz”cı ruh hali karşısında, küçük sığınma adaları olarak görebilir ve olumlayabiliriz.
Burada bir sorun yok ve Toprak Dede, bu kovuklarda harika bir iş çıkardı.
Ancak bu yaklaşımla ilgili eleştirim, tam burada başlıyor: Bu yaklaşım, küresel ölçekteki sermaye, iktidar ve büyüme/ kalkınma-yoksulluk vb. sorunlarının üstünden atlıyor. Bu alanlardaki ve boyutlardaki mücadelelerle ilgili bilgilendirme yapmaması, ekonomik krizin bütüncüllüğü ve büyüklüğü karşısındaki konumu belirlememesi, yanılsamaya neden olabiliyor. Bu yaklaşımdan, (belki hiçbir zaman bu netlikle dile getirilmemiş olsa bile) ekolojik sorunla ilgili kısmi/ parçacık çalışmaların yeterli olabileceği gibi bir sonuç çıkıyor.
Greta Thunberg ile Toprak Dede farkı
Greta Thunberg ile “Toprak Dede”nin yaklaşımı arasındaki temel fark bu. Ekolojik krizin küresel olduğunu bilerek geliştirilen programın, mücadelenin küçük parçası olduğu saptanmış olsaydı, belki bu yanılsama olmayacaktı. Sorunun asıl çapı ve hedefini belirlemek, aynı zamanda sorunu yaratan sermaye egemenliği ve bu sermayenin etkilediği politika ve diplomasi alanının ve kapitalist ekonomin sürekli büyüme ve kar gibi motiflerinin de tartışılmasını ve belki de bunlarla da mücadele edilmesini gerektirecekti.
Bu kapsamdan uzak bir biçimde, bunları hiç dikkate almaksızın yapılan programların, hiçbir anlam taşımadığını söyleyemeyiz. Yine de bu düzeyi atlamak (ya da programın somutluğunda bu alanın ağırlığının hiç hissedilmemesi), dünyanın içinde bulunduğu ekolojik krizin büyüklüğü ve bütün boyutları ilgili gerçekliğe en azında gözlerimizi yummak anlamına gelmez mi? Hatta daha da kötüsü, “kurtuluş ve halasa erme” yolumuzun, belki de, bu küçük/ yerel ve parçacık kurtuluş çabalarının toplamından oluşacağına inanmamız gerektiğini, ima etmez mi?
Küçük ve yerel de olsa, gerçekte küresel ve çok boyutlu sorunu çözmeyecek de olsa, bizi edilgen bir felaket bekleyicisi konumundan çıkartarak, aktif bireyler ve bir şeyler yapmaya çalışan mücadeleci kimlikler olarak kendimizi yeniden tanımlamak bakımından, TEMA programının büyük katkıları olmuştur elbette. Ancak, küçük ve yerel mücadeleleri yaparken ve o ağaçları özenle dikerken, asıl krizin başka yerde bulunmaya devam ettiğini, hatta büyüyerek üzerimize daha çok geleceğini bilincine sahip olmak, iyi olurdu.
Bunu istemek, belki bazı yerel iktidarlarla, kesinlikle ulusal iktidarla ve küresel krizin yaratılmasındaki temel oyuncularla (ya da onların kurmuş olduğu sistem, teori ve düzeneklerle) bir anlamda karşı karşıya gelmeyi öngörmek anlamına gelecektir. Ve bu iktidarlarla karşı karşıya gelmeye dönüşecek bir mücadele alanı belki de bütün kaynakları, enerjiyi ve iyi niyetle bir iş yapmak isteyen gönüllülerin inancını kurutacaktı? Programın küçük ölçekli ve yerel olması değil yani mesele, gerekliliği de değil, onun “yeterliliği” (daha da çok, yeterli olabileceği düşüncesinin tartışılmaması üzerine) üzerine…
TEMA’nın ikilemi
Herkes, her şeyi yapmak zorunda değil. “Herkes, kendi doğru bulduğu yaklaşımla, yapmak istediklerini, yapabildiği kadar yapar ve bu da, iyi bir şeydir” diyebiliriz. Bunda karşı çıkılabilecek bir yön yok. Ancak karşımızdaki bütün şeylere ve süreçlere/ sorunlara ve krizlere, gerçekçi olarak ve eleştirel bir yaklaşımla bakmak zorundayız. Ve bu eleştirellik, sorunun gerçekte olduğu gibi, hiçbir parçası ya da ölçeği ihmal edilmeksizin kurulmalıdır. Bu eleştirelliği kaybedip, küçük/ yerel ve parçacık düzeltmeler ya da korumaların yeterli olabileceği yanılsamasından ibaret programları olumlamaya veya küçük kurumsal iktidarları yüceltmeye başladığımızda bu, sahip olmamız gereken pozisyonda bir kayma anlamına gelebilir.
Yapılması gereken, (hangi ölçekte olursa olsun) yaratılmış olumlu etkilere, varsa eksikliklere ve olumsuzluklara birlikte bakıp, haksızlık da etmeden, düşünce geliştirebilmek ve küresel sistem, küresel ekolojik kriz vb. gibi sahiden var olan (ya da olduğunu düşündüğümüz) bütünselliği bozmadan ve tutarlı bir biçimde, durumu anlamaya ve eylem kapasitemizi çoğaltmaya çalışmak değil mi?
Aslında burada TEMA’nın karşılaştığı ikilem, dünyanın hemen hemen her yerinde ve her zaman, çevreci-ekolojist ya da yeşil mücadeleler tarihinin her evresinde karşılaşılmış ya da karşılaşılabilecek bir durum. İkilemin, kesin olarak doğru olduğunu savunabileceğimiz bir yanıtı da yoktur belki. Ancak, gerçeğin ve sorunun bütün yüzlerini ve boyutlarını bilmek, buna karşılık kendi kaynaklarımız ve sahip olduğumuz niteliklerimizle, demokratik ve hegemonik/ hiyerarşik olmayan bir yaklaşımla, ne yapacağımızı gerçekçi olarak belirlemek, aynı zamanda nerede konumlandığımızı da açıkça söylemek ve sorunun programımıza dahil olmayan bölümlerini de, “yok” varsaymadan, hangi gerekçelerle dışarıda bıraktığımızı, kamusal bir biçimde ilan etmek, belki de belirsiz ve kaygan, çelişkili ve inandırıcı olmayan bir konumda bulunmaktan daha elverişlidir…
Bir arı yetiştirici için iyimser olmanın sıra dışı olduğu şu günlerde, Dennis Arp geçen yaz kendisini iyimser hissediyordu.
Rekorlara geçen yağışlı sezon sayesinde, orta Arizona çölüne dağılmış yüzlerce kovan, bolca bal üretti. Dennis Arp’ın satabilecek çok ürünü oldu ama daha da önemlisi bereketli hasat, arıları önümüzdeki yılın en büyük görevi için güçlendirecekti.
ABD’de bulunan çoğu ticari arıcı gibi Arp’ın gelirinin en az yarısı artık badem polenlemeden geliyor. Bal satmak, arı kolonilerini dünyanın badem arzının %80’ine ev sahipliği yapan Kaliforniya’nın verimli Central Valley’indeki mega çiftliklere kiralamaktan çok daha az kazançlı.
Ancak kış yaklaştıkça, kovanları Kaliforniya’ya götürmeye başladıktan sadece birkaç ay sonra Arp’ın arıları hastalanmaya başladı. Ekim ayına kadar, birkaç ay içerisinde, Arp’ın 150 kovanı, yani envanterinin %12’si, akarlar tarafından yok edildi. Arp ‘’Bahçem şu anda, eskiden sağlıklı arıları barındıran boş kovanlarla dolu’’ diyor.
Bu, onlarca yıllık deneyime sahip bir arıcı olan Arp’ın başına gelmemeliydi. Ancak hikayesi hiç de benzersiz değil. Kovanlarını, badem çiftliklerine gönderen ticari arıcılar, arılarını rekor sayılarda kaybettiklerini söylüyorlar ve yaptıkları hiçbir şey düşüşü durduruyor gibi görünmüyor.
Dennis’in oğlu Adam Arp, 8 Mayıs 2019’da Rye’nin dışında çalışıyor. Fotoğraf: Caitlin O’Hara / The Guardian
Bir mevsimde 50 milyar arı öldü
Ticari arıcılarla ilgili yakın tarihli bir çalışma, 2018-19 kışı içerisinde, 50 milyar arının (ki bu dünyadaki insan nüfusunun 7 katından fazla) dünyadan silindiğini söylüyor. Bu rakam, 2000’lerin ortalarında başlatılmış araştırmalarda ölçülen en yüksek değer ve Amerika’daki ticari kolonilerin üçte birine denk geliyor.
Arıcılar yüksek ölüm oranlarını pestisite maruz kalmaya, parazitlerden kaynaklanan hastalıklara ve habitat kaybına bağlıyorlar. Bununla birlikte çevreciler ve organik arıcılar, gerçek suçluların daha sistematik bir şey olduğunu savunuyor:Bu da Amerika’nın endüstriyel tarım yöntemlerine, özellikle de badem endüstrisinin kullandığı doğanın en hassas doğal süreçlerinden birinin büyük ölçekli mekanizasyonu talep edenlere güvenmesi.
Çevre savunucuları, badem çiftliklerinde kullanılan Avrupa bal arılarının büyük, ticari olarak belirlenen yayılmasının, tüm arılar için ekosistemi baltaladığını iddia ediyorlar. Bal arıları, besin için çeşitli yerli arı türleriyle rekabet ederler ve iklim değişikliğinden kurtulmak için zaten mücadele eden nesli tükenmekte olan türleri tehdit ederler. Çevreciler, ABD’deki büyük ölçekli tarımın yürütülme biçimini dönüştürmenin daha iyi bir çözüm olduğunu savunuyorlar.
Tüm arılar gibi bal arıları da doğal şartlarda biyolojik çeşitlilik gösteren bir ortamda gelişir. Ancak Kaliforniya’nın badem endüstrisi onları her yıl üretken olmalarının beklendiği bir monokültürün içine hapsediyor.
Ticari bal arıcıları ve arıcılık gıda üretimindeki hayati rolü sebebiyle ABD Tarım Bakanlığı tarafından ‘’hayvancılık’’ olarak kabul ediliyor. Ancak ticari bal arıcılarının ve arıların karşılaştığı yanmış yakılmış toprak koşullarına hayvancılık endüstrisinin içinde kabul edilen başka hiçbir çiftlik hayvanı yaklaşamaz. ABD’de her yıl katledilmek için yetiştirilen tüm balıklardan ve hayvanlardan daha fazla arı ölüyor.
Biyolojik Çeşitlilik Merkezi’nden kıdemli bilim insanı olan Nate Donley, bu durum için “Yüksek ölüm oranı arıcılar için üzücü bir iş modeli yaratıyor. Bu arıları asla geri dönemeyecekleri bir savaşa göndermek gibi” diyor.
Badem için çıldırmak
Arı kovanları Shafter, Kaliforniya yakınlarındaki çiçek açan bir badem bahçesi boyunca yığılmış durumda. Arılar, Şubat ayında badem ağaçları da dahil olmak üzere birçok ürünü tozlaştırır ve bu, besin zinciri için gereklidir. Fotoğraf: Ann Johansson / Corbis, Getty Images
Kaliforniya’nın 11 milyar dolarlık badem endüstrisi, olağanüstü bir oranda büyüdü. 2000 yılında badem bahçeleri 500.000 dönümlük bir alanı kaplıyordu. Ortalama bir Amerikalı her sene diğer ülkelerdeki insanlardan daha fazla; 900gr badem yiyor. 2018 Nielsen raporuna göre, ABD badem sütü satışları, son beş yıl içerisinde diğer bitki bazlı sütlerden dört kat fazla büyüdü.
Çiftçilerin çoğunluğu temsil eden ve kar amacı gütmeyen bir savunuculuk kuruluşu olan Kaliforniya Badem Kurulu Başkanı ve CEO’su Richard Waycott, “Bu noktada özellikle bademlerin çok yönlülüğü dikkate alındığında büyüme konusunda bir sınır öngörmüyoruz” diye konuşuyor. Ancak bu “muazzam” bahçeler arılar olmadan işleyemez.
Arıcılığın “butik bir arayış” olması çok da uzun zaman önceye dayanmıyor. Avrupalı göçmenler Kuzey Amerika’ya kendi tarım versiyonlarıyla birlikte arıcılık sanatını ve evcilleştirilmiş bir Avrupa bal arısı olan “apis mellifera” dolu kutuları da ithal ettiler.
19. ve 20. yüzyılın başlarında arıcılar balmumu ve bal satarak mütevazı bir hayat sürüyordu. Ancak 20. yüzyılın sonlarında Dennis Arp’ın kariyeriyle örneklendirebilecek muazzam bir değişim yaşandı.
67 yaşındaki Arp, yaklaşık 20 sene önce Arizona’nın Flagstaff şehrinde Mountain Top Honey şirketini kurarak arıcılığa başladı. Ağır arı kutularının kaldırılmasından elde ettiği pazılarıyla emredici bir duruşa sahip Arp, günlerini arı kovanı alanlarında, gecelerini ise çevrimiçi arıcılık forumlarını, akar tedavisi hakkında yeni yazılan makaleleri okuyarak geçiren bir arıcı oldu.
Dennis Arp, Rye dışında kovanlarıyla ilgileniyor.Rye dışındaki Mountain Top Honey Company için çalışan yoğun bir bal arısı kolonisi.
Ucuz ithal bal 1980’lerde Arp’ın karını kesmeye başladığında, Kaliforniya’daki bademleri tozlaştırmak için bazı kovanlarını diğer arıcı arkadaşlarıyla beraber badem çiftliklerine göndermeye karar verdi. On yıl sonra Kaliforniya’nın Kern ilçesindeki bir badem yetiştiriciyle anlaşma yaptı. Arp bu stratejik hareketiyle Amerika’da hala bal satan ancak çoğunlukla bir tozlaştırma alanından diğerine sürüklenen göçmen arıcı saflarına katıldı.
1980’lerin başında Arp sadece bal satarken, kovanlarının yılda yaklaşık %5’ini hastalık veya hava koşulları sebebiyle kaybetmekteydi. 2000 yılı civarında, Arp’ın arıları daha yüksek sayıda ölmeye başladı.
İlk olarak trekeal akarların istilasından dolayı kovanlarında yaklaşık %100 kayıp yaşadı. Sonra Afrikalılaştırılmış ‘’katil’’ arıların kendi arılarına sokulmasıyla başa çıkmak zorunda kaldı. Ve son olarak ‘’varrea’’ denilen parazit bir akar, kelimenin tam anlamıyla arılarının kanını emdi. Akar arıların tombul gövdesiyle besleniyor ve bağışıklık sistemini, diğer hayati fonksiyonlarını kaybetmesine yol açan bir tür hastalık bulaştırıyordu. Arp akarlar için düzenli kimyasal tedaviler uygulamadığı sürece arıları ölmeye devam edecekti.
Arıları kış uykusundan erken uyandırıyorlar
Dolayısıyla arıcı Arp kendisini bir kısır döngünün içinde buldu. Badem sözleşmesinin gereksinimlerini karşılamak için yeterli arıyı canlı tutmak amacıyla mücadele ediyordu ancak bademler tozlaşmasaydı belki de arıları şu an sağlıklı olacaktı.
Bu yıl Arp’ın arıları, ABD’nin ticari bal arısı nüfusunun üçte ikisinden fazlası gibi, Şubat ayında Kaliforniya’nın Merkez Vadisi’nin toksik kimyasal çorbasında harcanacak ve bademleri birer birer gübreleyecek.
Pestisitler, eyaletteki her türlü ürün için kullanılıyor ancak bademler için daha da fazla kullanılıyor. En yaygın kullanılanlarından biri arılarda öldürücü, insanlarda ise kanserojen olduğu bilinen “herbisit glifosat’’ (AKA Roundup) – İmalatçı Bayer’e ait Monsanto, insanlar Roundup’ı reçete edilen dozajda kullandıklarında kanser bağlantısını reddediyor. Ancak şimdiye kadar üç ABD mahkemesi, lenfoma formları geliştiren glifosat kullanıcıları lehine karar verdi, binlerce dava daha bekliyor.-
Pestisit tehdidi bir yana, badem ağaçlarının tozlaşması arılar için öylesine talepkar ki arı kolonileri kış uykusundan doğal sürelerden bir iki ay erken uyandırılıyorlar. Badem için gerekli olan arı kovanlarının miktarı diğer mahsullere göre çok daha fazla. Amerika’nın en büyük ikinci tozlaşma mahsulü olan elma, bu arı sayısının onda birine ihtiyaç duyuyor. Ve arılar aynı anda bir coğrafi bölgede yoğunlaşarak hastalığın yayılma riskini artırıyorlar.
Kaliforniya’da Visalia yakınındaki bir badem ağacı çiçek açıyor. Fotoğraf: Ann Johansson / Corbis, Getty Images
Arıların Kaliforniya’da her türlü hastalığa maruz kaldıklarını dile getiriyor Arp: “Bir konaklama bölgesinde birden fazla arıcının yüz binlerce kovanı olabilir. Bu, arılarınızın tek başına bir bara girmesine izin vermek gibi ve sonrasında da korunmasız seks yapıyorlar.”
Badem işi, Arp için iyi oldu – örneğin geçen Şubat, bir yetiştiricinin bahçesine 1.500 kovanını, kovan başına 200 dolara kurdu – bu yüzden arılarla sürekli sağlık sorunları ve zaman arasında doğrudan bir bağlantı kurmak konusunda isteksiz. Her baharı badem bahçelerinde geçirdi. “Arılar badem üzerinde çalışmaktan hoşlanıyor,” diyor Arp. “Ama belli ki onları risklere maruz bırakıyor.”
Başka herhangi bir sektörde iş gücünüzün üçte birinin ölümü uluslararası bir patlamaya sebep olurdu, ancak her yıl arıların %30’u veya daha fazlası kaybedilerek istatistiklere yansıyor. Ancak bu şaşırtıcı kayıp, iş yapmanın doğal maliyeti olarak kabul ediliyor. Flagsatff’daki Kuzey Arizona Üniversitesi’nde çevre çalışmaları yapan ve organik bir arıcı olan Patrick Pynes, badem bahçelerindeki arıların sömürüldüklerini ve onlarla insanların kurduğu ilişkinin çok yıkıcı olduğunu anlatıyor.
Arp ve oğlu Adam. Fotoğraf: Caitlin O’Hara / The Guardian
Büyümenin Bedeli
“Koloni çöküş bozukluğu” adı verilen fenomen ilk kez 2006 yılında tespit edildiğinde, rekor sayıda bal arısı kovanlarının dışında ölü bulunmuştu. Habitat kaybı veya iklim değişilikliği gibi çeşitli faktörlerle ilişkilendirilen koloni çöküş bozukluğunun aslında birinci suçlusu pestisitler. Araştırmacılar ‘’neonikotinoid’’ ismiyle bilinen bu tarım zehri sınıfının arılar için öldürücü olduklarını tespit ettiler.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Çevre Koruma Ajansı (EPA), arıcılar ve çevre gruplarının başarılı davasını takiben bir düzine “neonik”i piyasadan çekti.
Ancak arıları hasta edip bağışıklık sistemlerini zayıflatabilecekleri halde arılar için toksik olarak etiketlenmeyen birçok kimyasal madde mevcut. Arılar, tozlaşma mevsiminde hayatta kalabilirken, kışı atlatamayabilirler veya tüm koloniyi yavaş yavaş zehirleyen maddeleri taşıyabilirler.
Badem yetiştiricileri tarafı büyük bir sorun olduğunu kabul ediyor. Kaliforniya’daki Badem Kuruluşu’nun tozlaşma danışmanı olan entomolog Bob Curtis, “arı ölüm oranları çok yüksek ve kabul edilemez.” diyor. “Arıcıların sıkı çalışması ve yaratıcılığı nedeniyle [badem yetiştiricileri] ihtiyaç duydukları arıları elde ettiler.”
Badem kurulunun “en iyi uygulama” yönergeleri, arıcıları Kaliforniya Merkez Vadisi’nde mümkün olduğunca az zaman geçirmeye teşvik ediyor. Bal arıları besin aramak için üç kilometreye kadar seyahat edebiliyorlar. Bu nedenle bir badem yetiştiricisi tozlaşmayı korumak için her şeyi doğru yapsa bile, arıların besin aramak için çıktıkları yolda bir pamuk ya da üzüm üreticisi mahsulünü korumak için arılara zehir olarak etki eden kimyasallardan püskürtebiliyor.
Amerika’daki badem üretimi istikrarlı bir şekilde artmış olsa da ülkedeki ticari arı kovanlarının sayısı 2000’li yılların başından beri sabit bir şekilde, 2,7 milyon kolonide kaldı. Bu da arıcıların karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen bu sayıyı asgari seviyede korumaya çalıştıklarını ve bir mücadele verdiklerini gösteriyor.
Sadece pestisitle mücadele yetmez, sistem değişmeli
Badem endüstrisinin izlediği başa çıkma stratejilerinden biri, iki yerine tozlaşmak için dönüm başına sadece bir kovan gerektiren badem çeşitlerinin yetiştirilmesi. Geçen Ocak ayında “Bee Where’’ (arıların bulunduğu yer) projesi kapsamında eyalette bir tozlayıcı koruma yasası yürürlüğe girdi. Bunun için arıcıların kovanlarının bulundukları yerleri bölgenin, ilçenin tarım komiserine kaydettirmeleri ve diğer çiftçilerin de böcek zehri püskürtme planlarını önceden komisere haber vermeleri gerekiyor.
Buna rağmen, arıcıların arılarını canlı tutmaya çalışma maliyeti sürekli artıyor. Arp, geçen yıl yaşadığı %35 koloni kaybını telafi etmek için geçen yıl yaklaşık 50.000 dolar harcadı. Ayrıca, endüstrinin sadece statükoyu korumak için aldığı diğer daha agresif önlemlerden bahsetmemek için yılda en az 50.000 dolar akar tedavilerine harcıyor. Bunlar arasında, sağlam kovanların ikiye bölünmesi, yeni kovanlara ve besi şuruplarına mısır şurubu veya “polen köftesi” adı verilen taklit polen maddeleriyle arıları besleyip şişmanlatmak, posta siparişiyle kraliçe arıların getirilmesi yer alıyor.
Uzmanlar, sadece pestisit problemi üzerinde çalışmanın yeterli olmadığını ve çiftçilik politikasının baştan değiştirilmesi gerektiğini söylüyor.
Adam ve Dennis Arp kovanlar üzerinde çalışırken arıları uzak tutan duman körüğü. Fotoğraf: Caitlin O’Hara / The Guardian
Bir Çözüm Arayışı
Yeni bir sertifika programında ‘’organik’’ ve ‘’adil’’ etiketlerine sahip ürünlerin piyasaya girmesiyle beraber tüketicilerin arı dostu yöntemlerle üretilen ürünleri satın almasına dair bir umut doğdu.
Kar amacı gütmeyen Xerces Derneği tarafından 2017 yılında başlatılan ‘’Bee Better’’ sertifikasyon programı, zararları kontrol etmek ve bal arılarını beslemek için badem bahçelerine doğal bir çeşitlilik getiriyor. Xerces, badem yetiştiricileri ile birlikte, ağaç sıraları arasına Kaliforniya ay çiçekleri, hardal ve yonca ekmeye ve meyve bahçesi çevresi boyunca doğal çiçekli çitlerin arasına – arıları meyve bahçesinde tutmak için bir tür çevre dostu çit oluşturmaya çalışıyor.
Program, Häagen-Dazs dondurmasının Bee Better mührü taşıyan ilk gıda şirketi olmasıyla başarı kazandı. Şirketin arı dostu vanilyalı sütlü çikolatalı badem barı, Aralık ayında Costco, Sam’in Kulübü ve BJ’nin Toptan Kulübü’nde açıldı ve 2020’nin başlarında üç tane daha arı dostu badem aromalı dondurma piyasa sürecekler.
Doğanın yolunu bulmasına izin vermek 81 yaşındaki Glenn Anderson için yeni bir şey değil. Kaliforniya’daki San Joaquin Vadisi‘ndeki ilk ve hala birkaç organik badem yetiştiricisinden biri. 20 dönümden oluşan, 40 yıllık küçük bahçesinde hiç bir zaman kimyasal kullanmıyor. “Zararlılarımız yok; biyoçeşitliliğimiz var,” diyor Anderson. Yaşlı çiftçi, Almonds şirketi aracılığıyla doğrudan bireysel müşterilere satış yapıyor. Böcekler ve mantarlara karşı daha etkili olsun diye bahçe alanını çıplak bırakan büyük endüstriyel badem çiftliklerinden farklı olarak Anderson, toprağı doğal olarak besleyen ve ağaçları güçlendiren zengin bir alt bitki örtüsünün büyümesine izin veriyor.
Anderson bahçesine yaklaşık 20 kovan yerleştirmek için her bahar kuzey Kaliforniya’dan bir hobi arıcısını kiralıyor. “Çiftliğimde koloni çöküşünün tam tersi var” diyor Anderson. “Bir genişleme modeline karşıyım. Bana pek uymuyor.” Endüstriyel olarak yetiştirilen bademler hakkında fikri ise, “Karton gibi tadı var.”
Arizona’da Dennis Arp ve oğlu Adam, önümüzdeki birkaç ay boyunca mümkün olduğunca çok sayıda sağlıklı arı ile birlikte üretim yapmaya çalışıyorlar. Maliyetlerin çok zorladığı günler var ve Arp, bal lekeli arı takımını duvara asması gerekip gerekmediğini merak ediyor. Ancak arıcılık en iyi bildiği şey ve bu işi oğluna aktarmak istiyor: “Henüz nasıl üstesinden geleceğimizi bilmiyorum. Ama elimizden geleni yapacağız.”
Nevşehir Belediyesi tarafından 29 Mayıs – 3 Haziran 2020 tarihlerinde bu yıl ilk kez düzenlenecek Kapadokya Film Festivali için çalışmalara başlandı.
Altı gün sürecek festival, Türkiye ve dünya sinemasından seçkin filmler ve birbirinden değerli isimleri Nevşehirli sinemaseverlerle buluşturacak. Festivalin, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden biri olan Kapadokya’yı sinema sektörüne kazandırması hedefleniyor.
Festival Direktörü Suat Köçer, ilki yapılacak olan festivalin Nevşehir’in yanı sıra, Türkiye sinema sektörüne de yeni ve güçlü bir soluk getireceğini umduğunu söyledi.
Festivalde dünyanın dört bir yanından seçkin filmler, etkinlikler ve sürpriz bölümler planlanıyor.
Elazığ Sivrice‘de saat 20.55’de 6,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. AFAD’ın bildirdiğine göre, 6,8 büyüklüğündeki depremde Elazığ’da 13 kişi, Malatya‘da 4, Diyarbakır‘da 1 kişi hayatını kaybetti, 651 kişi yaralandı. Yerin 6,75 kilometre derinliğinde gerçekleşen deprem, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya, Tunceli, Samsun, Tokat, Çorum, Sivas, Niğde, Kayseri Kırşehir, Trabzon, Ordu ve Giresun’da da hissedildi. Depremin İran, Irak ve Suriye’den de hissedildiği belirtiliyor.
6.8 büyüklüğündeki depremin ardından Sivrice ilçesinde saat 21.08’de 5,4, Baskil ilçesinde saat 21.17’de 5,1 büyüklüğünde artçı sarsıntılar kaydedildi. Sivrice’deki sarsıntı, yerin yaklaşık 7,03, Baskil’deki ise yerin 10,62 kilometre derinliğinde gerçekleşti.
Soylu: Enkazdaki 30 kişiye ulaşmaya çalışıyoruz
Elazığ’a giden İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Elazığ’da 10, Malatya’da 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Soylu, “Malatya Doğanyol’da 5 kaybımız, Elazığ Merkez’de 7 vatandaşımız, Sivrice’de 2, Maden Gezi beldesinde 1 vatandaşımız hayatını kaybetti. Elazığ’da enkazda kalan 30 kişiye ulaşmaya çalışıyoruz”dedi.
Soylu, son bilgilere göre Malatya‘da depremden etkilenen bölgelerde göçük altında kimsenin olmadığını bildirdi. Soylu’dan sonra söz alan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Elazığ’da hayatını kaybedenlerin sayısınını 13’e yükseldiğini açıkladı. 553 kişinin de yaralandığını belirten Bakan Koca, “Elazığ ve Malatya’da mevcut 137 ambulansa 170 ambulans ilavesi yaptık. Ayrıca uçak ve helikopter ambulansımız da hazır” diye konuştu.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise “İlk çalışmalarda Elazığ Sivrice’de 5 binamızın, Malatya Doğanyol’da 25 binamızın yıkık olduğu tespitini yaptık. Vatandaşlarımızı riskli binalara girmemeleri noktasında uyarmak istiyorum. Artçı depremler devam ediyor” açıklamasında bulundu.
AFAD’dan açıklama: 118 artçı oldu
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) yaptığı açıklamada, deprem sonrasında bölgede 4 büyüklüğü üzeri 10 adet deprem meydana geldiği kaydedildi, toplam artçı deprem sayısı da 118 olarak verildi.
Elazığ ve çevre illerde arama tarama çalışmalarına devam edildiğini bildirilen açıklamada, Elazığ havaalanının çalışır durumda olduğu; haberleşmede sıkıntıların yaşandığı, ancak elektrik ve doğalgaz hatlarında sorun olmadığı kaydedildi.
AFAD’ın açıklamasında tüm çevre illerden bölgeye karayoluyla ulaşım sağlandığını, tüm il ve birliklerin teyakkuz haline geçirildiği ifade edildi.
Kandilli: 40 km. kırıldı
Kandilli Rasathanesi Sivrice merkezli depremin büyüklüğünü 6.5 olarak güncelledi. Rasathaneden yapılan açıklamada “Bölgedeki Doğu Anadolu Fayı’nın aktif, böyle bir deprem bekleniyordu, bölge için sürpriz değil” denildi. Açıklamada ayrıca “Artçı depremler bir hafta devam edebilir” uyarısı yapıldı.
Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, deprem sonrası yaptığı ilk açıklamada şunları söyledi: “Bu depremin 40 km’yi falan kırdığını tahmin ediyoruz. Depremin artçılarına baktığımızda 75 km’lik bir alana yayılıyor. Artçıların da önümüzdeki birkaç gün ya da birkaç hafta devam etmesini beklemek yanlış olmayacaktır. Bölge sismik olarak aktif olan bir bölge. Uzun zamandır da eksikliği çekilen bir deprem vardı. Bu sismik boşluğun dolması olarak nitelendirebiliriz. Kaydettiğimiz en büyük artçı sarsıntı 4,8. 5,6 büyüklüğünde artçılar olabilir. Hasarlı binalara girmekten kaçınmakta fayda var.”
Kandilli Deprem İzleme Müdürü Prof. Doğan Kalafat, ise “Ülkemizde deprem üreten aktif faylar çok fazla. Bu tür depremler sığ depremler. Tahrip güçleri yüzeyde fazladır” ifadelerini kullandı.
Depremin ardından Kırıkkale, Çorum ve Çankırı‘dan da çok sayıda kurtarma ekibi bölgeye gönderildi. Cep telefonu operatörleri Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom, deprem bölgesinde yaşayan vatandaşlara ücretsiz internet ve konuşma tanımladıklarını duyurdu.
İki kişi enkaz altından sağ çıkarıldı
Depremin ardından arama kurtarma çalışmaları devam ederken, Elazığ Maden’de yıkılan evlerin enkazından iki kişi sağ kurtarıldı. Arama kurtarma çalışmalarının yanı sıra Elazığ ve çevre illerden yapılan yardım çağrılarında yurttaşların cami, KYK yurtları ve ücretsiz şekilde otelde konaklayabilecekleri duyuruldu.
Kızılay’dan yardım kampanyası
Kızılay Başkanı Kerem Kınık, yaptığı ilk açıklamada “Erzurum, Muş, Adana, Elazığ, Ankara’dan afet öncü ekiplerimiz ve komşu il ve ilçe Kızılay gönüllülerimiz bölgeye intikal halindeler. Bölgeye ulaşan ilk ekiplerimiz hasar ve yıkım bilgisi geçiyorlar” ifadelerini kullandı.
Kızılay’dan yapılan paylaşımda, “Muş ve Adana’dan mobil mutfaklarımız deprem bölgesine gönderildi. DEPREM yaz 2868’e gönder, sahadaki çalışmalarımıza destek ol!” denirken, 10 TL’lik yardım kampanyasına başlandığı duyuruldu.
Belediyeler yardıma koştu
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu deprem sonrası yaptığı açıklamada, “Elazığ merkezli gerçekleşen depremin can ve mal kaybına yol açmaması en büyük temennimiz. Tüm bölge halkına geçmiş olsun, gelişmeleri yakından takip ediyoruz. İBB olarak her türlü yardım için hazırız” dedi.
İBB de bölgeye arama kurtarma ve lojistik ekibi gönderdi. Ekipte 10 arama kurtarma aracı, 3 bin kişiye hizmet verecek yemek tırı, su tankı, soğuk gıda kamyonu, açık kasa kamyonlar, 66 itfaiye personeli, 8 aşçı, 8 şoför ve iki yardımcı personel yer alıyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, yardımların hazır olduğunu, yetkililerle irtibat halinde olduklarını söyledi. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar da yardım için ekiplerinin yola çıktığını bildirdi.
Meteoroloji: Sıcaklık -7 ila -12 derece civarına düşecek
Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nden yapılan açıklamada, “Deprem bölgesi ve yakın çevresinde gece sıcaklıklarının yer yer -7 ila -12 derece civarına düşeceği tahmin edildiğinden vatandaşlarımızın aşırı soğuk ve don riskine karşı tedbirli olmaları önem arz etmektedir” denildi.
Avrupa Akdeniz Sismoloji Merkezi: Depremi 120 milyon kişi hissetmiş olabilir
Avrupa Akdeniz Sismoloji Merkezi‘nin yayınladığı haritada, depremden etkilendiği bildirilen bölgeler görselleştirildi. Merkezin açıklamasına göre, depremin 120 milyon kişi tarafından hissedilmiş olabileceği tahmin ediliyor.
Elazığ’da 8 Mart 2010 tarihinde 6,1 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. Depremde 51 kişinin hayatını kaybettiği ve 34 kişinin yaralandığı açıklanmıştı. Kandilli Rasathanesi, büyük depremi takip eden 800 artçı sarsıntı olduğunu bildirmişti.