Ana Sayfa Blog Sayfa 2258

Batıkent’te köpekleri zehirleyen üç kişiye 10’ar yıl hapis

Ankara Batıkent’te sokakta yaşayan köpeklerin zehirlenmesine ilişkin davada yargılanan üç sanık hakkında karar açıklandı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada sanıklar “sahipli hayvanı öldürmek” ve “çevreyi kasten kirletmekten” 10’ar yıl hapse çarptırıldı.

Ne olmuştu?

9 Nisan 2019 tarihinde Batıkent’te 16 köpeğin cesedine ulaşılmış, zehirden etkilenen yedi köpek de tedavi altına alınmıştı.  Emniyet müdürlüğünün çalışmaları sonucunda, köpekleri zehirledikleri tespit edilen üç kişi gözaltına alınmış ancak tutuklama talepleri ve itirazlara rağmen serbest bırakılmıştı.

Köpeklerin zehirlenmesiyle ilgili tepkiler sürerken, Ankara Barosu da şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunmuş, sorumluların cezalandırılması talep edilmişti. Sanıklar, 24 Eylül tarihinde ilk kez Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkartılmıştı.

Dava, Türkiye’de iki açıdan bir ilk

2019 yılında kaybettiğimiz Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Burak Özgüner, davanın iki açıdan Türkiye’de ilk olma özelliğini taşıdığını belirtmişti: “Benzer olaylarla ilgili olarak, daha önce açılan davalar, zehirlenen köpekler bir kişinin korumasında ise genelde ‘mala zarar’ maddesinden açılıyordu. Bu sefer dava, Türk Ceza Kanunu‘ndaki ‘hayvanlara zarar verecek şekilde çevreyi kasten kirletme’ maddesi de hukukî dayanak alınarak açıldı ve sanıklar, dava neticesinde bu kez tutuklanabilir. Öte yandan, ilk kez bir yerel yönetim, Ankara Büyükşehir Belediyesi, bir sokak hayvanı katliamına karşı şikâyetçi oldu.”

 

Afganistan’da uçak düştü, 83 kişinin öldüğü bildiriliyor

Afganistan‘da Taliban kontrolündeki Deh Yak bölgesinde öğlen saatlerinde bir uçak düştü. İçinde 80’in üzerinde yolcu bulunan uçağın sivil ya da askeri uçak olup olmadığı ve Afganistan’a mı yabancı bir devlete mi ait olduğu konusunda bölgeden çelişkili bilgiler geliyor. Bölgenin Taliban militanlarının kontrolü altında ve dağlık kesimde olması alana ulaşımı ve burada inceleme yapılmasını zorlaştırıyor.

Reuters haber ajansı, Afganistan devletine ait Ariana Afgan Havayolları’na ait bir Boeing modeli bir uçağın  Gazne ilinin Deh Yak ilçesinin Sado Khel bölgesinde yerel saatle 13.10’da düştüğünü aktarmış, bu bilgiyi de Gazni vilayeti sözcüsü Arif Noori‘ye dayandırmıştı. Ancak AFP, aynı kaynağın kendilerine de bir açıklama yaparak, “Deh Yak bölgesine bir uçak düştü. Uçağın yandığı ve köylülerin alevleri söndürmeye çalıştığı aktarıldı. Askeri ya da ticari bir uçak olup olmadığını hâlâ bilmiyoruz” dediğini belirtti.

Sputnik’e konuşan Gazni Valisi Vahidullah Kalimzai ise düşen uçağın yabancı bir firmaya ait olduğunu ancak tamamen yandığı için firmayı belirlemenin imkansız hale geldiğini söyledi. Kabil’den üst düzey bir savunma yetkilisi de ABD ya da NATO ait herhangi bir uçağın düşmediğini kaydetti.

Uçağın düştüğü Deh Yak bölgesi Taliban kontrolünde. Bölgeye ulaşma çabaları sürüyor.

Afganistan’ın Herat kentinden başkent Kabil’e gittiği belirtilen uçakta, yerel medyaya göre 83 kişi bulunuyordu, ancak yolcu uçağı mı askeri uçak mı olduğu konusundaki bilgiler yerel medyada da çelişkili.  

Sözcüo Noori, uçağın teknik sorun nedeniyle alev aldığı ve ardından düştüğünü söyledi. Bir diğer yetkili ise olayda ölen veya yaralananların sayısına dair bir bilgileri olmadıklarını kaydetti.

Havayollarından yalanlama

Ariana Afgan Havayolları da, düşen uçağın kendilerine ait olmadığını açıkladı. Kurumun CEO’su Mirwais Mirzakwal uçaklarından herhangi birinin düştüğü yönündeki haberleri yalanladı; “Bir uçak kazası oldu ama düşen uçak Ariana’ya ait değil çünkü bugün Herat-Kabil ve Herat-Delhi seferlerini yapan uçaklarımız güvende” dedi.  Afganistan Sivil Havacılık Kurumu da ticari uçağın düştüğüne dair haberleri reddetti.

Afganistan’da en son Mayıs 2010‘da bir yolcu uçağı düşmüştü. Kunduz’dan başkent Kabil’e giden Pamir Havayolları’na ait bir yolcu uçağı kötü hava koşulları nedeniyle dağlık bir bölgede düşmüştü. Uçakta altı mürettebatın yanı sıra 38 yolcu bulunuyordu.

Licypriya Kangujam: Bana ‘Hindistanlı Greta’ demeyi bırakın

Hindistanlı sekiz yaşındaki iklim aktivisti Licypria Kangujam ülkesindeki medya çalışanlarının haberlerde kendisini “Hindistan’ın Greta Thunberg’i” olarak betimlemelerini eleştiren bir mesaj yayınladı. Kangujam, ülkesindeki karar alıcıların iklim krizine karşı harekete geçmesi için 2018 yılından bu yana eylemler düzenliyor.

‘Kendi kimliğim, hikayem var’

Kangujam, Twitter üzerinden paylaştığı mesajda “Bana ‘Hindistan’ın Greta’sı’ demeyi bırakın. Aktivizmimi Greta Thunberg gibi görünmek için yapmıyorum. Evet, bizim ilham kaynağımız ve bizim üzerimizde bir etkisi var. Ortak bir hedefimiz var ama kendi kimliğim, hikayem de var. Hareketime, daha Greta başlamadan, Temmuz 2018’de başladım” dedi. Kangujam iki yılı aşkın süredir sürdürdüğü iklim hareketini ise şu şekilde anlattı:

‘Greta’dan önce başladım’

Sesimi dünya liderlerine ilk kez 4 Temmuz 2018’te Moğolistan’daki Birleşmiş Milletler etkinliğinde yükselttim. O zamandan beri “Çocuk Hareketi” isimli hareketi başlattım. Dünya liderlerimizi hemen iklim eylemi gerçekleştirmeye çağırmak için başlattığımız hareketin Hintçe karşılığı ‘Bachpan Andolan’.

Çalışmamın organizasyondan daha önemli olduğunu düşündüğüm için daha az tanıtım ve medya yayınım var. Medya beni sadece 21 Temmuz 2019’da Hindistan Parlamento Binası önünde bir hafta geçirdiğimde fark etti. Bundan önce de 2 Şubat 2019’dan beri Parlamento Hareketi‘ne başlamıştık.

‘Çok şey feda ettim’

Hatta her hafta Hindistan Parlamento Binası önündeki protestolarım nedeniyle 7 yaşındayken Şubat 2019’da (1.Sınıf final sınavından önce) okulumu bıraktım. Hayatımın büyük bölümünü feda etmemin sebebi bana ‘Hindistanlı Greta’ denmesi değil.

Eğer bana ‘Hindistan’ın Greta’sı’ demeyi sürdürürseniz hikayemi yazmıyor demeksiniz. Bir hikayeyi siliyorsunuz.

Licypria Kangujam, Aralık 2019’da Madrid’de düzenlenen BM İklim Zirvesi‘ne (COP25)’e katılıp bir konuşma gerçekleştirmişti. Zirvede az gelişmiş ülkelerden gelen ve beyaz olmayan genç iklim aktivistleri, “görünmez” olmalarından ötürü şikayet etmişti.

 

Afrika’da son 70 yılın en büyük çekirge istilası

Doğu Afrika’da son 70 yılın en büyük çöl çekirgesi istilası gerçekleşti. Yüz milyonlarca böceğin Somali ve Etiyopya’dan Doğu Afrika’ya yayıldığı salgında tarım arazileri zarar gördü. Hali hazırda kuraklık sebebiyle tarım açısından zor zamanlar yaşayan bölgedeki insanlar istila sonucunda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Kenya’da 70 bin hektar alan istila edildi

Guardian’da yer alan habere göre Kenya istiladan en çok etkilenen ülkeler arasında yer aldı. 70 bin hektarlık alan çekirgelerin istilasına uğradı. Tarım Bakanlığı yaptığı açıklamada sürü halinde gelen çekirgelerden en büyük kitlenin 60 kilometre uzunluğunda 40 km genişliğinde olduğunu söyledi.

Sürüler, tarladaki ürünleri tüketti

En küçük kitlenin bile 35 bin insanın bir günlük yiyeceğini tüketebildiği belirtiliyor. Tarlasındaki çekirgeleri kovmaya çalışan köylüler çekirgelerin mısır, börülce gibi tarlalarına ektikleri bütün ürünleri yediklerini söyledi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (UN FAO) ise yaptığı açıklamada Mart ayında yağacak yağmur ile birlikte böceklerin kuru havaya kıyasla 500 kat daha hızlı çoğalabilecekleri uyarısında bulundu. BM, onlarla savaşmanın tek etkili yolu olan hava pestisit püskürtmesini hızlandırmak için yaklaşık 70 milyon dolar gerektiğini söyledi. Bölge halkı, hükümetin acilen önlem almasını talep ediyor.

Kobe Bryant helikopter kazasında hayatını kaybetti

Los Angeles Lakers‘ın ünlü basketbol oyuncusu Kobe Bryant, geçirdiği helikopter kazasında hayatını kaybetti. Sis nedeniyle düştüğü söylenen helikopterde Kobe Bryant’ın 13 yaşındaki kızı Gianna‘nın da olduğu toplam 8 yolcu ve 1 pilot olmak üzere 9 kişi olduğu ve hepsinin hayatını kaybettiği belirtildi.

Amerikan Basketbol Ligi‘nin (NBA) efsane oyuncuları arasında sayılan 41 yaşındaki “Majesteleri” lakaplı Kobe Bryant, 5 NBA şampiyonluğu kazanmış, 18 kez allstar seçilmişti. 18 yaşındayken Lakers formasını giyen Bryant, rekoru Jermaine O’Neal ve Andrew Bynum tarafından kırılıncaya kadar “NBA’de oynayan en genç basketbolcu” unvanını elde etmişti.

Kobe Bryant ve kızı Gianna Bryant

Binler Staples Center’da bir araya geldi

Ölüm haberinin ardından binlerce kişi basketbolcunun evi olarak sayılan Staples Center’da bir araya geldi. Bina önünde insanlar “Kobe, Kobe, Kobe!” sloganları eşliğinde yas tuttu. Alana birçok çiçek ve fotoğraf bırakıldı.

Fotoğraf: Mindy Schauer, Orange County Register/SCNG)

Kulüplerden mesaj

Beşiktaş Kulübü’nden paylaşılan mesajda “Seni her zaman hatırlayacağız, huzur içinde yat.” ifadesi kullanıldı. Galatasaray Kulübü, Kobe Bryant’ın sarı-kırmızılı formayı giydiği bir fotoğrafının kullanıldığı mesajında, “Huzur içinde uyu Kobe Bryant. Basketbola kattığın her şey için teşekkürler. Seni özleyeceğiz.” ifadelerine yer verdi. Fenerbahçe Kulübü ise mesajında, “Los Angeles Lakers’ın büyük kaybını duyduğumuz için çok üzgünüz. Sonsuza dek özleneceksin” ifadelerini kullandı.

Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Hidayet Türkoğlu ise Twitter üzerinden Kobe Bryant ile fotoğrafını paylaştı. Türkoğlu mesajında “İnanmak çok zor. Huzur içinde yat kardeşim” dedi.

Basketbol ile üç yaşında tanıştı

Kobe Bean Bryant, 23 Ağustos 1978’de ABD’nin Pensilvanya eyaletinin Philadelphia kentinde doğdu. Babası da basketbolcu olan, Bryant basketbol ile üç yaşında tanıştı. Philadelphia’daki Lower Merion Lisesi’nde gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Bryant, üniversiteye gitmeden doğrudan NBA seçmelerine katılma kararı aldığında 17 yaşındaydı. Ünlü basketbolcu daha sonra 20 yıl formasını giyeceği Los Angeles Lakers tarafından seçildi. Burada pek çok rekora imza attı.

Başarı ve rekorlar

  • 3 defa NBA şampiyonluğu (2000-2001-2002)
  • 8 defa NBA All-Star (1998-2000-2001-2002-2003-2004-2005-2006)
  • NBA All-Star maçı 2002 MVP(en değerli oyuncu)
    NBA 2006 sayı kralı(35.4)
  • 8 kere All-NBA seçiminde 2002, 2003, 2004, 2006 da ilk takıma 2000, 2001 de ikinci takıma, 1999,2005 yıllarında üçüncü takıma seçildi.
  • 6 kere All-Defensive kategorisinde(en iyi defansif takım) 2000,2003,2004,2006 da birinci takıma 2001,2002 yılında ikinci takıma seçildi.
  • 2 kere NBA normal sezon sayı lideri 2003(2461 sayı) 2006(2832 sayı)
  • 1997 yılında NBA en iyi ikinci çaylak takımına seçildi.
    1997 yılında NBA smaç şampiyonu oldu.

Tecavüz suçlaması düşürüldü

Kobe Bryant başarı ve rekor dolu kariyerinin dışında 2003 yılında tecavüz suçlaması ile gündeme geldi. Kolorado’daki 19 yaşındaki bir otel çalışanı oyuncunun kendisin, otel odasında tecavüz ettiğini söyleyerek suç duyurusunda bulundu.

Otel görevlisi, oyuncuya bir otel turu yaptırdıktan sonra Bryant’ın kendisini odasına davet ettiğini ve orada öpüştüklerini söyledi. Genç kadın, sonrasında ayrılmak istediğini defalarca söylediğini ama buna rağmen Bryant’un kendisine tecavüz ettiğini söyledi.

Bryant suçlamalara, aralarında cinsel bir ilişki yaşandığını ancak bunun karşılıklı rıza ile olduğunu söyleyerek cevap verdi. Kadının, ertesi gün doktordan aldığı ve vücudunda “rıza ile olmadığını gösterecek” emareler olduğunu belirten rapora rağmen Bryant hakkındaki suçlamalar düşürüldü.

‘Hem bir spor kahramanı hem de bir tecavüzcüydü’

Bryant’ın ölüm haberinin ardından paylaşım yapan ünlü oyuncu, ve #MeToo hareketinin destekçisi Evan Rachel Would “Olanlar trajik. Kobe’nin ailesi için üzgünüm. Bir spor kahramanıydı. Ayrıca tecavüzcüydü. Ve tüm bu gerçekler aynı anda var olabilir” dedi.

https://twitter.com/evanrachelwood/status/1221542230457905152

 

Çin, tek kullanımlık plastikleri 2022 sonuna kadar tedavülden kaldıracak

Çin, ülkenin en büyük çevre sorunlarından biriyle mücadele etmek amacıyla tek kullanımlık plastik ürünleri kaldırmaya yönelik aldıkları tedbirleri açıkladı.

Ülkede her gün yaklaşık 60 milyon paket servisi yemek kabı çöpe gidiyor ve yüksek miktarlarda işlenmemiş plastik atık ya çöp sahalarına yığılıyor ya da nehirlere atılıyor. Çin’de yaşayan ortalama bir kişi, ortalama bir Amerikalının yaklaşık yarısı kadar katı atık üretse de Asya ülkesi çok daha büyük bir nüfusu barındırıyor.

Tek kullanımlık plastikler, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dünyanın en büyük çevresel sorunlarından biri olarak sınıflandırılıyor.

Taze ürün satan pazarlar 2025’e kadar muaf

Independent‘in haberine göre, yeni planı yayımlayan Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu‘yla Ekoloji ve Çevre Bakanlığı, plastik torbaların 2020 sonuna kadar Çin’in tüm büyük şehirlerinde, 2022’deyse tüm şehir ve kasabalarında yasaklanacağını belirtti.

Taze ürün satan pazarlar 2025’e kadar yasaktan muaf tutulacak. Paket servisi olan restoranlardan plastik kaplar ve plastik kurye paketleri gibi diğer ürünler de aşamalı olarak kaldırılacak.

Alınan karara göre, restoran endüstrisinin 2020 sonuna kadar tek kullanımlık pipet kullanması yasaklanacak. Çin’deki kasabalar ve şehirler, 2025’e kadar restoran endüstrisinde tek kullanımlık plastik ürünlerin tüketimini yüzde 30 oranında azaltmak zorunda.

Bazı bölge ve sektörler de plastik ürünlerin üretimi ve satışı konusunda kısıtlamalarla karşılaşacak ama bunların hangi coğrafi bölgelerde oldukları henüz belli değil. Çin, ayrıca tüm plastik atıkların ithalatını yasakladı.

 

Depremle ilgili ‘provokatif paylaşım’dan 50 kişiye soruşturma

Ankara Başsavcılığı, Elazığ merkezli 6.8 büyüklüğündeki depremin ardından ‘sosyal medyada provokatif paylaşımlar’ yapan, farklı yerlerden çekilen fotoğrafları yayınlayan kişileri takibe aldı.

Bu kapsamda tespit edilen 50 kişi hakkında ‘halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak’‘Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ suçundan soruşturma başlatıldı. Provokatif paylaşımda bulunan kişilerin yer tespiti yapılmasının ardından gözaltı işleminin yapılacağı öğrenildi.

Oyuncu Laçin’e de Kızılay paylaşımından soruşturma

Hakkında soruşturma açılanlar arasında oyuncu Berna Laçin de bulunuyor. Laçin, deprem sonrası Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın sms ile yardım çağrısında bulunmasını sosyal medya hesabından ”Biz her şeyimizi verelim o ayrı, ama neden hala deprem anı ilk akla gelen para toplamak? Onca toplanan deprem vergisine n’oldu? paylaşımıyla eleştirmişti.

Laçin ayrıca depremin ilk olarak 6.8, sonrasında ise 6.5 büyüklüğünde olduğunun açıklanmasının ardından”Hop güncelleme 6.5… Biliyorsunuz bir dereceden sonra o ilde vergi filan depremden dolayı muafiyet alıyor” ifadelerini kullanmıştı.

 

 

Hak savunucuları depremzede hayvanlar için Elazığ’da: Durumları çok kötü

Elazığ’ın Sivrice ilçesinde meydana gelen ve 39 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan depremden birçok hayvan da etkilendi. Sokakta yaşayan hayvanların enkaz altından kurtarıldığı videolar sosyal medyada dolaşırken hayvan hakları savunucuları kurtarma ve bakım çalışmalarına destek olmak için Elazığ’a gitti.

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi tarafından yapılan paylaşımlarda, bölgedeki hayvanların durumunun çok kötü olduğu belirtildi. Göçük altında kalan hayvanların sayısının bilinmediği bilgisini paylaşan Kolektif, kurtulanların ise sakat, yaralı veya yaraları enfeksiyon kapmış halde olduğunu söyledi.

Birçok hayvan enkaz altında kaldı

Arama kurtarma çalışmalarına destek olmak için giden İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri de kurtarma çalışmaları sırasında birçok hayvanın enkaz altında kaldığını bildirdi. İBB tarafından yapılan paylaşımda “Deprem bölgesinde çok sayıda hayvan da göçük altında kalırken, arama kurtarma ekipleri birçok noktada müdahalede bulundu” denildi.

Ahırlar yıkıldı

6.8 şiddetinde gerçekleşen deprem sonucunda birçok ahırın da yıkıldığı bilgisi paylaşıldı. Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın açıklamasında Elazığ’da 48 ahır yıkılırken, 86 büyükbaş ile 110 da küçükbaş hayvanın öldüğü belirtildi. Malatya’da ise 95 ahır hasar oluştu; 55 büyükbaş, 21 küçükbaş hayvan ve dört tavuk deprem sebebiyle yaşamını yitirdi.  Bakanlık, ayrıca hayvancılık ile geçimini sağlayan ailelere yardımda bulunacağını duyurdu.

Fotoğraf: Hayvan Özgürlüğü Kolektifi

Bölgedeki hayvanlara ücretsiz tedavi

Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Merkez Konseyi Başkanı Ali Eroğlu ise yazılı açıklama yaparak Elazığ ve Malatya’da deprem nedeniyle yaralanan hayvanları ücretsiz tedavi edeceklerini duyurdu. Eroğlu, “Mesleğimizle ilgili olarak devletimizin çalışmalarına yardımcı olmak, yanında yer almak, hem vicdani hem de vatandaşlık görevimizdir”dedi.

Fotoğraf: AA

Hayvanlar için deprem tedbirleri

Patili Deprem Dayanışması bir açıklama yayınlayarak olası bir deprem öncesinde ve sonrasında evde veya sokakta yaşayan hayvanlar için alınabilecek önlemleri sıraladı. İnsanlar için alınan tedbirler yetersizken hayvanlar adına alınan tedbirlerin yok denilecek kadar az olduğu söylenen açıklamada şu tavsiyelerde bulunuldu:

‘Taşıma çantası elinizin altında olsun’

Taşıma çantalarımızı, gezdirme tasmalarımızı her zaman elimizin altında, ulaşabileceğimiz bir yerde tutmalıyız. Biliyoruz, bazı kediler taşıma çantasından nefret ediyor. Bu sebeple olası deprem anında vakit kaybetmemek adına öncesinde kedimizi alıştırmak için birkaç önerimiz var:

Taşıma çantasının kapısı açık dursun, kediniz istediği zaman içine girip çıkabilsin. İçine sevdiği oyuncaklardan koyabilirsiniz. Yaş, ödül maması gibi severek yediği mamaları taşıma çantası içinde yedirebilirsiniz. Size düşkün bir kediniz varsa kendi kokunuzun sindiği bir kıyafeti taşıma çantasının içine koyarak kedinizin alışmasını sağlayabilirsiniz.

Hayvanlar için deprem çantası

Açıklamanın devamında hem hayvanlar hem de insanlar için bir deprem çantası hazırlanması gerektiği belirtildi. Deprem çantasında olması gerekenler ise şu şekilde sıralandı:

  • İlkyardım malzemeleri (batticon, oksijenli su, antibiyotikli pomad, sargı bezi, permatik, temiz enjektör, steril eldiven, cerrahi iğne ve ip -bulamazsanız orta boy yorgan iğnesi- steril gazlı bez, hayvanlar için kullanılan ağrı kesici -kesinlikle aspirin değil, aspirin zararlı)
  • Yaş – kuru mama, su ve kap
  • Hayvanlar için kullanılan sedatif (sakinleştirici etkili) hap ya da macun (örn; Sedapet)
  • Küçük battaniye
  • Hasta bezi
  • Göğüs tasması
  • Aşı karnesi
  • Taşıma çantasının dışını sarabilecek büyüklükte bir örtü
  • Sevdiği birkaç oyuncak

 

‘Dikey Ormanlar’ kentlerin yeni geleceği olabilir mi?

Haber: Nebiye Arı

‘Dikey Orman’ı (Bosco Verticale) ilk duyduğumda zihnimde oluşan görüntü, plazaların balkonlarındaki saksı ağaçları oldu, ama bundan çok daha fazlası olduğunu kısa sürede anladım. Kentlerde nüfus artıyor, kalabalıklaşıyor ve barınma ihtiyacını sağlamak için devamlı olarak dikey şekilde büyümeye devam ediyor. Tahminlere göre 2030’a kadar küresel nüfusun %60’ından fazlası kentlerde yaşayacak. Kentlerin nüfusu ve bina sayısı arttıkça da insanların hem doğa ve yeşil arayışı hem de ona verdiği zarar zıt yönlere doğru artıyor.

İlk kez İtalyan mimar Stefano Boeri imzasıyla 2014’te Milano’da inşa edilen 112 ve 80 metre yüksekliğindeki iki binaya ‘Dikey Orman’ adı verildi. Boeri ve ekibi ‘yeşillendirilmiş binalar’ anlamına gelen dikey ormanların bulunduğu alanda hava kirliliğini azaltacağı ve kuşlarla böcekler için bir yuva olacağı iddiasındaydı.

Mimar Boeri, fikrinin kullanım hakkını satın almayı tercih etmedi, verdiği röportajlarda başkalarının da dikey ormanlar inşa etmelerinin kendisini mutlu edeceğini beyan etti. İtalya, Çin, İsviçre’nin Lozan kenti, Hollanda, Brüksel, Tayvan ve Mısır’da denenen dikey orman projeleri sonunda Türkiye’ye de ulaştı. Çin’in Liuzhou kentinde inşa edilen ve 30 bin kişiye ev sahipliği yapacak “Dikey Orman Kenti” projesinin bu yıl sonunda bitmesi planlanıyor. Proje bittiğinde, yeşillendirilmiş binaların etkilerinin ilk kez tam anlamıyla incelenebileceği bir alan oluşturulmuş olacak.

Vertical Forest City projesi, Çin/Liuzhou.

Camdaki kertenkeleler…

Peki dikey ormanlar gerçekten çevre dostu bir “kurtuluş projesi” mi, yoksa gayrimenkul pazarlamanın daha estetik bir yolu mu? Bu soruları İstanbul Ticaret Üniversitesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Gökçer Okumuş ve İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi Öğretim Görevlisi, Orman Yüksek Mühendisi, Doç. Dr. Cihan Erdönmez ile konuştuk.

Gökçer Okumuş’a göre, dikey ormanlar, yeşil, ekolojik, sürdürülebilir bir mimari arayışa ilişkin çözüm önerilerinden biri:

“Kentlerde nüfus arttıkça yatay olarak çok fazla genişlemek istemiyoruz. Kırsal alanlara nazaran kent nüfusunun artışı 2010’dan itibaren yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda. 2050’lere gelindiğinde bu oran yüzde 70’leri bulacak. Yani  kentsel alanlar, aynı zamanda  bu ekolojik katastrofinin çözüm alanları olacak. Biz kentlerde yaşayacağız ve bu çevresel sorunları da buralarda çözmemiz gerekiyor. Yeşille bütünleşmiş yatay mimari örnekleriyle öngörülen çözümler, artan nüfusu karşılamak için daha fazla açık alana, dolayısıyla tarım alanlarına yayılmayı gerektiriyor. Buna karşılık, yapıları yükseltmek ve yoğunluğu azaltmak gibi daha noktasal yaklaşımlarla, kat sayısını artırarak çözüm üretme yaklaşımlarından biri de dikey orman.”

Dr. Gökçer Okumuş.

Dikey orman yaklaşımının temelinde; “Yeşil alan için yatay açıklıklar bırakırken aynı zamanda karbon emisyonunu azaltabilmek, hatta sıfır karbon yerleşimler yaratabilmek için ihtiyaç duyulan “yeşil”i dikeyde de artırabiliriz”  anlayışının bulunduğunu anlatıyor Okumuş. Ancak soruları da hemen sıralıyor: “Ama en büyük dezavantaj, o ağaçları yapının üzerine çıkardığında onların yaşamlarını sağlayabilmek, sürdürebilmekte ortaya çıkıyor. Proje yanlıları, ‘20. kattaki ağaç grubunun o bölgedeki biyoçeşitliliği de arttıracağını’ söylüyorlar. Bu ne kadar gerçekçi? Binanın içinde yaşayan insanlar camlarında kertenkeleleri görünce ya da kuşlar sürekli oradayken rahat edecekler mi etmeyecekler mi? Kullanıcı memnuniyeti henüz ölçülmemiş bir fikir.”

‘Bir kent büyürken etrafında ne varsa ondan bir şeyler çalar’

“Bir kent büyürken etrafında ne varsa ondan bir şeyler çalar. Orman varsa ormandan, otlak varsa otlaktan, tarım alanı varsa tarım alanından ve hatta deniz varsa denizden” diye konuşan Cihan Erdönmez ise kentlerin bu bağlamda dikey olarak büyümesinin bir çözüm olabileceği kanısında.

Doç. Dr. Cihan Erdoğdu.

Bu binalarda dikilecek ve yaşayacak olan her bitkinin hem havadaki oksijen miktarını artırmak, hem de sera gazlarının en başta geleni olan karbondioksit’i azaltmak açısından yararlı olabileceğini anlatıyor:

“Bu binalardaki bitkilerin yararları bunlarla da sınırlı değil. Havadaki nem oranını artırmak, bazı kuş ve böcek türleri için yaşam ortamı oluşturmak yoluyla biyolojik çeşitliliğe katkı yapmak, son derece çirkin görünen yüksek binaların estetik açıdan biraz daha kabullenilebilir duruma gelmesini sağlamak, bitkilerin yarattığı mikro klima etkisi nedeniyle kışın daha az ısınma ve yazın da daha az serinleme amaçlı enerji tüketimi sonucunu doğurmak gibi başkaca yararlarından da bahsedebiliriz.”

Ancak Erdönmez’in fikrin temeline ilişkin eleştirileri de var. Bir binaya ‘orman’ isminin ‘böyle kolayca verilmesine karşı çıkan Erdönmez, ormanın sadece birkaç hayvan ve bitkiden oluşmadığını ve canlılarla birlikte toprak, su ve mikroorganizmalardan meydana gelen bir ekosistem olduğunu hatırlatıyor:

‘İki hafta sulamayın bakalım, ne olacak?’

“Ormanı orman yapan, bu ekosistemi kendi haline bıraktığımızda milyonlarca yıl boyunca varlığını sürdürebilecek denge ve enerjiyi bünyesinde barındırması. Dikey orman denilen bu binaları kendi haline bırakın; diyelim ki iki hafta bitkileri sulamayın, bakalım ne olacak? Ayrıca, bu tuhaf binalara “orman” adının verilmesi, gerçek ormanlardan iyice kopmuş bulunan büyük kentlerde izole bir şekilde yetişen yeni nesillerde, ormanın böyle bir şey olduğu gibi yanlış bir algının oluşmasına yol açmayacak mı dersiniz?”

Erdönmez ayrıca, ormanların iktidarlar tarafından yok edildiği ve yetkililerce ‘yerine daha fazla ağaç diktik’ gibi açıklamaların yapıldığı bir ortamda, dikey ormanların da aynı mantıkla kullanılabileceğinden bahsediyor. Bu akıl yürütmenin gerçek ormanlar için bir tehdit olduğunu unutmamak gerektiğini de ekliyor.

Bosso Verticale – Paolo Rosselli.

‘Binalarda saksılar oluşturup bitkileri dikmek işin kolay kısmı’

Bizler doğada bitkilerin nasıl hayatta kaldıklarıyla pek ilgilenmeyiz. Yahut bizler doğada yaşamayı başaran bitkileri bilir, bir şekilde elenip gidenleri çok da dikkate almayız. Oysa toprağa düşen bitki tohumlarının çok büyük bir çoğunluğu çimlenme şansı bile bulamazken, çimlenip fidan haline gelenlerin çok büyük bir bölümü de vahşi rekabette altta kalır ve ölürler. Bitkiler yaşamak için toprağa, ışığa, suya ihtiyaç duyarlar. Kendi doğal koşullarında yetişmeyen bitkiler ise sağlıklı olabilmek için gübrelenmek, böcek ve mantar zararlarına karşı ilaçlanmak isterler. Dikey orman denilen binalarda saksılar oluşturup bitkileri dikmek işin kolay kısmıdır. Sulama ve gübreleme çözümleri, sulama için harcanacak suyun temin yöntemi, gübre ve ilaçlardaki kimyasalların sağlık üzerindeki etkileri, ideal boyutların dışına çıkan bitkilerin budanması, ölen bitkilerin yerlerine yenilerinin dikilmesi gibi pek çok bütünleşik sorunun nasıl çözülebileceğini ilişkin yanıtları bu aşamada bilemiyoruz. ‘Dikey orman’ denilen oluşum, bu sorunların kalıcı olarak ortaya çıkıp sürdürülebilirlik sorunları yaratacağı yaşa henüz gelmedi. Tabir yerindeyse henüz cicim aylarını yaşıyor. O nedenle biraz daha bekleyip görmekte yarar var.”

The Hawthorn Tower – Utrech/Hollanda.

Sürekli bir yenisiyle karşılaştığımız bu ‘tower’ ya da kulelerin kentin tarihine, dokusuna, ruhuna, kültürüne, doğasına karşı bir ‘tavır’ koyduğunu da unutmamak gerektiğine dair de uyarıyor Erdönmez: “Son zamanlarda mimarlar bu ürkütücü binaları biraz daha hoş göstermek için arayış içerisine girdiler. Yüksekliklerine ek olarak çoğunlukla cam kaplı dış cepheleri ile bu dünyayla hiç ilgisi olmayan, uzaydan yere düşüp saplandığı yerde kalmış bir nesne gibi görünen bu yapılara isim vermekte bile zorlanan ve “tower” ile “kule” arasında gidip gelen çağımız kültürü, heybesinden yeni bir sürpriz çıkarıp “dikey orman”ları armağan etti şimdi de bizlere”

Dr. Gökçer Okumuş da özellikle sürdürülebilirlik konusunda şüphelerini dile getiriyor. Her ağacın yetişebileceği bir yükseklik olduğunu, dağ zemininde yetişen bir ağacın 20’nci katta da yetişebileceğini belirten Okumuş şunları söylüyor: “Ama burada yapısal sorunlar devreye giriyor. O döşemenin kalınlığının artması gerekiyor, çünkü içine toprak dolduracaksınız. Toprak, yetişmiş ağaçlar için zaruri. Ağaçların ağırlığını taşıyabilecek bir taşıyıcı sistem gerekiyor. Bunlar da maliyeti çok fazla arttıran şeyler. Yani bu kadar maliyeti bir yapıya gömmek yerine, kentin çeperindeki ormansızlaştırılmış alanları, yeniden oluşturarak karbon emisyonlarını azaltma ya da karbonu hapsetme yaklaşımı ile bir çözüm bulunması daha mantıklı olur gibi geliyor. Bunlar,  daha çok planlama ve üst ölçekli bir yaklaşımla çözülebilecek bir şey. Ama mimarlar kendi parsellerinde, ellerindeki alanda örnek olsun diye bu tip çözüm önerileri geliştiriyorlar.”

‘Bu ormanın genişleme şansı yok, aslında saksıdan ibaret’

Dikey ormanların kente nefes aldıracağı iddialarına da katılmayan Okumuş, bu binaların aslında daha çok yapılaşmış alana sebep olacağını düşünüyor:

Standart bir yüksek yapı döşeme kalınlığı eşyaları ve insanları taşıyacak şekilde inşa edildiği için siz ona ağırlığı fazla olan ağaçları ve toprağı da eklediğinizde bu kalınlığı 2-3 katına çıkarmanız lazım. Böylece yapıları daha yüksek bir şekilde inşa etmeniz gerekecek. Yani ağaçları yukarılarda yaşatalım ve daha fazla ağaç kentin içerisinde yer alsın diye daha fazla yapılaşmış alan üreteceğiz aslında. Bu ormanın genişleme şansı da yok, aslında saksıdan ibaret. Binalara zarar verebilir, binaların üstünde oldukları için bakımları da çok zor olacak. Bu ağaçlara bakan, budamak için çıkan insanlar açısından yaralanmalara ve ölümlü kazalara da sebebiyet verebilir de. Ağaç kendisi de kırılabilir, aşağıya düşebilir, her şey olabilir. Heykel, sanat ve mimari prototip açısından baktığımızda, her şeyin denenmesi açısından bakılabilir. Denenecek ve görülecek.”

Türkiye’de uygulanması gerçekçi değil!

Dr. Okumuş’a göre, henüz Türkiye’de kentler için başka çözüm yolları bulunabilecek zaman varken, maliyeti yüksek dikey ormanları en son seçenek olarak düşünmeliyiz: Ama mesela bütün dünya Hong Kong gibi yoğun bir yapıya sahip olursa o zaman dikey ormanlar bir çözüm olarak konuşulabilir. Dikey ormanların tartışılması güzel bir başlangıç, belki yapısal değişiklikler de olacak zamanla. Şimdi topraksız bitkiler yetiştirilebiliyor, belki gelecekte topraksız ağaçlar da yetiştirilebilecek. Yani işin bir sürü boyutu var. Geçtiğimiz 10 yılı ve gelecek 10 yılı düşündüğümüz zaman dikey ormanlar bir çözüm gibi gelmiyor. Türkiye’de uygulamamız da ekonomik sebeplerle çok gerçekçi gelmiyor bana. Büyük bir planlamanın sonucu ortaya çıkmış bir şey değil bu, birkaç apartmandan ibaret. Bir şehre nasıl bir etkisi olduğu ölçülemiyor. Bu bir kent planlama yaklaşımına dönüşecekse mümkün ama onu karşılayacak bir ekonomimiz yok. Bizde de Levent-Maslak civarında plazaların çok olduğu bölgede denenebilirdi, ancak bunların yapımı ve bakımı çok maliyetli olacaktır.”

 Türkiye’de ilk dikey orman projesi Greenox Urban Residence, Aycan&Feres İş Ortaklığı tarafından geliştirildi. Ama proje istenilen başarı ve ilgiyi görmemiş olacak ki sahibinden.com’da satılık ilanlarında bolca ilanla karşılaşıyoruz.

Türkiye’de yapılan ağaçlı plazalara dikey orman diyemeyeceğimizi söyleyen Dr. Okumuş, bunlara belki “ekolojik gökdelenler” denebileceğini belirterek sözlerini şöyle bitiriyor:

Yeşili yukarı taşımak, çatı-kat bahçeleri gibi kavramlar kullanılıyor bu yapılar için ama ülkemizde kat bahçeleri daha fazla imar hakkı elde edebilmek adına kullanılan şeylere dönmüş durumda. Gökdelenlerin daha fazla nüfusu, zeminde daha küçük bir alan kaplayarak barındırma özelliği açısından olumlu denebilecek etkisinden söz edilebilir. Böylece doğal alanlara daha az zarar verilmesinden bahsedilebilir ama sosyo-ekonomik planda da pek çok olumsuzluğu barındırıyor. Çok yüksek yapılar, insan yaşamına çok uygun değil, kapalı birer fanus içindesiniz. Dikey orman denemeleri o kapalı fanusu biraz kırmak adına denenebilir belki.”

 Türkiye’de “dikey ormanlar” tartışması, henüz iklim aktivistleri, akademisyen ve gazetecilerin tam anlamıyla gündemine girebilmiş değil. Ancak Boeri’nin projelerinin yayılma hızına da bakarak, yakın gelecekte konu daha fazla gündeme gelecek ve yeşillendirilmiş binaların olumlu/olumsuz etkileri üzerine tartışmalar da artarak sürecek gibi görünüyor.

Sürdürülebilir kalkınma mı sürdürülebilir yaşam mı?

23 Ocak tarihinde Yeşil Gazete’de çıkan bir haber Küba’nın dünyanın en sürdürülebilir ülkesi olduğunun altını çiziyordu.  Habere göre Küba’dan sonra ilk beş ülke ise Kosta Rika, Sri Lanka, Arnavutluk ve Panama… Daha yakından bakıldığında çalışmada, ülkelerin insani gelişim değerlerinin yanı sıra ek olarak doğaya verdikleri zarara ve çevresel kaynakları koruma yaklaşımına göre de değerlendirildikleri görülüyor.

Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılından bu yana yıllık raporları hazırlarken kullanılan İnsani Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index/HDI) ülkeleri değerlendirirken yalnızca doğumda beklenen yaşam beklentisini, ortalama eğitim süresini ve kişi başına gayri safi milli geliri göz önünde bulunduruyor ancak çevresel karnelerini dikkate almıyor. Oysa bu hedeflere ulaşılırken ortaya çıkarılan çevre kirliliği, karbon ayak izinin giderek büyümesi gibi çevresel sorunlar dünyamızı günden güne büyüyen bir ekolojik krizin içine sürüklüyor.

İnsani gelişmişlik indeksinin hesaplanma yöntemi.

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen endekste ise günümüze kadar yapılandan farklı olarak gelişmişlik seviyeleri için kullanılan ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim, kişi başı gelir gibi verilerin yanı sıra kişi başına düşen karbon ayak izinin dünyanın doğal sınırını ne kadar aştığı gibi yeni veriler de eklenip ülkelerin sürdürülebilirlik seviyeleri hesaplanıyor*. Böylece sadece ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim gibi verilerle ortaya çıkan ve ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için neden olduğu çevresel kirliliğin değerlendirilmediği gelişmişlik endeksinden daha farklı olarak ‘sürdürülebilir bir yaşam’ yaklaşımı ile değerlendirme yapılması hedefleniyor.

Çevreye zarar vermeden gelişim

Sonuç olarak bu çalışma ile ortaya çıkan ve Sürdürülebilir Kalkınma Endeksi (SDI) olarak isimlendirilen endeks ile her ülkenin ‘sürdürülebilir yaşam kapasitesi’, başka bir anlatımla çevresel kaynakları koruyarak ve çevre kirliliğine yol açamadan kalkınma düzeyi bulunuyor. İnsani gelişim endeksine ekolojik yıkımı ekleyip sürdürülebilirlik endeksi ortaya çıkınca aslında gerçek bir tablo çıkıyor.  Her iki endekste de sıfır ile bir arasında puanlama yapılıyor ve bire yaklaştıkça o endekse göre ülkenin durumunun iyi olduğu anlaşılıyor.

Örnek vermek gerekirse insani gelişim endeksinde (HDI) 0.920 endeks puanı tutturan ve 15. sırada yer alan ABD’nin puanı sürdürülebilirlik endeksine gelince (SDI) 0.184’e; sıralamadaki yeri 159. düşüyor. Birleşik Krallık’ta da (İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda) benzer bir durum görülüyor; HDI puanı 0.920 ile ABD ile 15. paylaşan Birleşik Krallık 0.399 SDI puanı ile endekste 131. sıraya geriliyor. Yani bu ve buna benzer ülkeler; doğumda yaşam beklentisi, eğitim ve gelir gibi özelliklerini geliştirirken çevresel kaynakları tüketip dünyayı ekolojik krize götüren çevre kirliliğine neden oluyor ve bu duruma da önem vermiyorlar. ABD SDI endeksine göre kişi başına yıllık 18.35 ton, Birleşik Krallık ise 10.08 ton sera gazı salıyor atmosfere…

Aslında uzun bir zamandan bu yana kalkınma ve çevre ilişkisi tartışılıyor. Sürdürülebilir gelişme kavramı tartışmaları 60’lı yıllarda artmış ve 1983 yılına gelindiğinde ise dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin isteği ve teklifi üzerine, Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca (The World Comission on Environment and Development-WCED) konu ile ilgili bir rapor hazırlanmasına karar verilmiş.  Bruntland komisyonu olarak isimlendirilen komisyonun hazırladığı ve ‘Ortak Geleceğimiz’ başlığını taşıyan rapor 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuş. Rapor, 1960’lı yılların ekonomik kalkınmaya öncelik veren yaklaşım ile 1970’li yıllardan sonra gelişen çevreci yaklaşımı uzlaştıran bir yaklaşımı hedeflemiş.

Brundtland raporunda giderek ağırlaşan çevresel sorunlar karşısında, çevresel koruma ile ekonomik kalkınma arasında dengeli bir ilişkinin kurulması ve gelişmenin ‘sürdürülebilir’ olması için bir çıkış yolu bulunabileceği iddia ediliyordu. Ortak Geleceğimiz Raporu’nu hazırlayanlar ve raporu destekleyenler ekonomik kalkınmaya farklı bir bakış açısı getirdiklerini; ekonomik büyüme ve insani gelişmeyi çevresel kaynakların sınırlılığını unutmadan ve karbon ayak izini büyütmeden yapabileceğine inanmaktaydı.

Ülkemizde ilk kez ‘çevreye rağmen ekonomik kalkınmaya karşı çıkış’ Kriton Curi, Oktay Ekinci, Savaş Emek gibi konuşmacıların katıldığı panelde 1992’de; İzmir Aliağa’da da dile getirilmişti.

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik üzerine kurulu veri tabanı bize bunun 90’lı yıllardan bu yana tartışılan Bruntlant raporunun merkez kapitalist ülkeler tarafından hiç dikkate alınmadığını gösteriyor. Bu ülkeler ekonomik kalkınma ve insanı gelişimlerini Brundtland Raporu’nun öncesinde olduğu gibi karbon ayak izlerini büyüterek, sera gazı emisyonlarını yıldan yıla artırarak sürdürüyorlar. Bunun en önemli ispatı ise, Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik endeksi…

Kapitalist üretim ve tüketim modeliyle kriz çözülemez

Peki, aksi mümkün mü? İnsani ve ekonomik kalkınmayı çevresel kaynaklarla uyumlu hale getirerek ve karbon ayak izimizi küçülterek; gezegenimizin sınırlarını sera gazı emisyonlarımızla zorlamadan yapmak olası mı? Sürdürülebilirlik endeksi bunun son derece mümkün olduğunu ispatlıyor bize. İnsani gelişmişlik endeksinde 0.778 puan gibi uygulanan her türlü ekonomik ambargoya karşı bir hayli yüksek puana sahip olan Küba; 0.859 puanla sürdürülebilirlik endeksinin en başında… Bir örnek vermek gerekirse Küba’nın kişi başına atmosfere bıraktığı yıllık CO₂ eşdeğeri sera gazı miktarı sadece 3.42 ton ile sınırlı…  Ekonomik ve insanı kalkınmasını doğa ile uyumlu sürdürüyor sosyalist Küba…

İki endeksin bize anlattığı aslında çok açık: Kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin hakim olduğu bir sistemde günden güne içine daha çok girdiğimiz ekolojik krizi durdurmanın imkanı yok. Temel çözüm sistem değişikliğinde yatıyor. Onun dışındaki çabalar ekolojik krizi çözmek yerine gezegenimize sadece biraz zaman kazandırıyor.

* https://www.sustainabledevelopmentindex.org/