Ana Sayfa Blog Sayfa 2252

Performans sanatçısı Marina Abramović İstanbul’da

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) ve Akbank Sanat, dünyaca ünlü performans sanatçısı Marina Abramović’in ve kendi kurduğu Marina Abramović Institute’ün (MAI) Türkiye’deki ilk sergisini açtı. “Performansın divası” olarak anılan Abramović’in “Akış/Flux” sergisi 26 Nisan’a kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde izleyicilerini ağırlayacak.

Serginin açılışında kısa bir konuşma yapan Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer şunları söyledi: “Bu sergide biz bildiğimiz her şeyi bir kenara bıraktık. Marina Abromovic’in sanatıyla, hayatıyla, performanslarıyla bildiğimiz her şeyi unuttuk. Bu sergide, bu kadar çağdaş sanattan söz edilen bu şehirde herkes için öğrenilecek şeyler var. Bu sergi için müzedeki her şeyi değiştirdik. Abromovich sergisi için müzemiz olağan düzenindeki gibi saat 10’da değil, 12’de açılacak. Her açılışta non-stop 8 saatlik performanslar sergilenecek. Ruhumuzla yüzleşmek, ruhumuzu dinlemek için Hindistan’a gitmeye gerek yok.”

‘Her seferinde farklı bir performans’

Marina Abramović de sanatçıların günde sekiz saat performans sergileyeceklerini belirterek, seyirci desteğinin önemine ve performansın farklılığına vurgu yaptı. Performansta 12 Türkiyeli sanatçının yer altığını ifade eden Abramović, “Her geldiğinizde performansta farklı bir şey görmelisiniz. Bu gösteri duvara asılan bir resim veya bir heykel gibi sabit değil. Sürekli değişken, dönüşken ve farklı bir gösteri” dedi.

 

Sergi; Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı kapsamlı bir retrospektifi, açık çağrıya cevap veren ve projeye davet edilen sanatçılarla MAI ortaklığında geliştirilen canlı performansları, sanatçının halka yönelik oluşturduğu egzersizlerin deneyimleneceği Marina Abramović Metodu bölümünü ve Akbank Sanat’ın bağlantılı olarak ev sahipliği yapacağı belgesel gösterimi ile video galeriyi kapsıyor.

 

Hangisi daha öldürücü?

Zor zamanlardan geçiyoruz. Bir yanda korona virüsü tedirginliği ve etrafında dolaşan akla zarar komplo teorileri, diğer taraftan da deprem ve beraberinde dolanan tartışmalar. 2020 zor geçecek gibi görünüyor. Ancak işin sonunda bedeli kimin ödeyeceği konusunda şüphelerim var. Neden mi? Anlatayım!

Geçen hafta kısmen değindiğimiz bir mesele vardı. İnsanın neden olduğu sıkıntıların cezasını hayvanların ödediğini yazmıştık. Bunun nasıl olduğunu Avustralya’dan kediler ve develer üzerinden iki örnek ile izah etmeye çalışmıştık. Özellikle kedilerin öldürülme gerekçesi olarak sunulan “diğer canlıları ciddi anlamda tehdit ediyor” argümanının kullanışındaki ikiyüzlülüğü anlatmaya çalışmıştık. Madem diğer canlıları gerçekten önemsiyoruz, o zaman gelin hangi canlı kaç canlıyı öldürüyor bir inceleyelim. Çünkü diğer türlerin yok olmasını bir canlıyı toptan itlaf etmenin gerekçesi olarak kullanabiliyoruz.

En fazla canlı öldüren sivrisinek

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre en fazla canlı öldüren hayvanların başında sivrisinekler geliyor. Öldürdüğü canlıların başında da insan var. Her yıl 725.000 insanın ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak sorumlu olan sivrisinekler dünyanın en öldürücü canlıları. Ancak sivrisinekler için bu tespit yapılırken bir şey gözden kaçırılıyor; o da sivrisineklerin bu kadar insanın ölümüne neden olmasının altında yatan sebebin ne olduğu. Taşıdıkları parazitler mi?  Değil. Peki ne? Tabii ki insan. O da mı insan yüzünden? Evet, aynen o da insan yüzünden.

Sivrisineklerin bu öldürücülük unvanını kazanmasına neden olan etken Plasmodium denilen bir parazit. Bu parazitin neden olduğu hastalık da sıtma. Plasmodium falciparum yani sıtmadan sorumlu parazit 50.000-100.000 yıldır var olan bir canlı. Üstelik bu parazitin popülasyonu yakın zamana kadar da sabit kalmış. Ne zaman ki insan aktiviteleri artış göstermiş ve insan tüm dünyanın tek hâkimi olmaya başlamış, işte o zaman bu parazit de kendisine zemin bulmuş ve çoğalmış. Haliyle insanın aşırı faaliyetleri ve yayılmacılığı beraberinde bu parazitin yayılımını getirmiş. Yani, binlerce yıl var olmuş ve herhangi bir parazit gibi öldüreceğini öldürmüş; aşırı çoğalması diğer çevresel faktörler tarafından kontrol edilmiş bir parazit, insanın doğal dengeye müdahalesiyle kendine önemli bir yayılma alanı bulmuş ve bugün sivrisineklerin en öldürücü canlılar olmasına neden olmuş. Peki, insan bu sorunun çözümü için ne yapmış? İlk olarak başka canlıların da yaşamına mal olan bir çözüm bulunmuş. Ne mi o çözüm? Bataklıkların kurutulması. Bugün birçok bölgede bataklık kurutan isimli ağaçlar hala en yaygın bulunan ağaçlar konumunda. Adana bunların en büyük örneklerinden biri. Her yer aşırı su çekme kapasitesi olan okaliptüs ağaçlarıyla dolu.

DDT: Kutuplarda bile halen izleri var

Daha sonra bulunan çözüm ise DDT. Bugün kutuplarda bile hala izlerine rastlanan bu zehrin işe yaramadığı uzun zaman sonra anlaşılmış ve yasaklanmıştı ancak bu durum, kutup canlılarının kanlarında ve dokularında hala DDT’ye rastlanıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Zamanla tıp biliminin de gelişmesiyle artık sıtma bir problem olmaktan çok uzak. Yarattığımız yıkım ile bu hastalıktan kurtulduk diyebiliriz.

İnsan: En öldürücü ikinci canlı türü

Sivrisinekten sonraki sırada bulunan öldürücü canlı ise tam olarak sabah yüzünüzü yıkarken aynaya bakınca karşınızda gördüğünüz yüz oluyor. Evet biziz. İnsan. Öldürdükleri de yine insan. En azından öldürücü canlılar listesini hazırlayanların sundukları veriler bunu gösteriyor. Bunun yanında bizim faaliyetlerimiz sonucu yok olan ya da nesli yok olma seviyesine gelen canlı sayısı ise bizi sivrisinekten daha da öldürücü bir pozisyona taşıyor. Her yıl insan olarak yaklaşık 500 000 başka insanı öldürüyoruz. Başka canlılara ne yaptığımızı ise şu yazıda anlatmıştık. Diğer canlıların öldürücülüğüne karşı takındığımız hoyrat tavrı insana karşı gösteremiyoruz. Çünkü daha önce de sıkça söylediğimiz gibi, bir ayı ormanda karşılaştığı bir insanı öldürürse vahşet, bir insan, ormanda karşılaştığı bir ayıyı öldürürse kendini koruma olarak nitelendirilebiliyor. Hatırlayın, bu ülkede ayıya bir iki insan öldürdü ya da yaraladı diye vur emri çıkartılmıştı.

Son günlerde ortaya çıkan korona virüsü için de benzer bir risk söz konusu. Ne olduğu belli olmayan kaynaklardan aldıkları bilgiye dayanarak hoyratça paylaşımlar yapan sözüm ona doğa korumacı belgeselciler, virüsün kaynağının kediler olduğunu yazdı. Neyse ki buna dair henüz bir aksiyon gerçekleşmedi. Hatırlayın kuş gribi önlemleri adı altında binlerce kümes hayvanı itlaf edilmişti. Önlem almak tabii iyidir ancak önlem akla zarar olduğunda oturup düşünmek gerekiyor. Nitekim kuş gribinin abartıldığı ve öldürülen tavukların da öldükleriyle kaldığı anlaşıldı. Önlem olsun diye hayvan öldürmek en kolay yol olduğu için korona virüs salgının da en sonunda varacağı önlem;  birçok hayvan türünün itlafı olacaktır.

İnsan kendi tehlikesinin farkına varmak istemeyen bencil bir canlıdır. Sorunu kendi yaratır ancak bedelini başka canlılara ödetir. İnsan dünyanın en ölümcül canlısıdır ancak öldürdüğü insan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen köpek balıkları en korktuğu canlılar arasında yer alır.

Bu Şef, Suriyeli mültecilerin yardımıyla iklim değişikliğine karşı mücadele veriyor

Yeşil Gazete için çeviren: Hande Yetkin

Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan şehirlerden birinde, Mardin’de, Şef Ebru Baybara Demir ofisinin penceresinden Yukarı Mezopotamya‘nın kurak ovalarını kaplayan ufkun ötesine, yalnızca 32 kilometre ötedeki Suriye sınırına uzanan altın-yeşil renkli düzlüğe doğru bakıyor.

“Burası tarımın – ve gastronominin – doğduğu yer,” diyerek anlatmaya başlıyor Demir. Kendisi Mardin’de büyümüş, ayrıca yerel ve geleneksel lezzetleriyle ünlü Cercis Murat Konağı‘nın sahibi.

Buğday, mercimek, nohut ve diğer mahsuller avcı-toplayıcı dönemden küreselleşmeye değin yaklaşık 10.000 yıldan beri bu topraklarda hasat ediliyor. Türkiye, bugün nüfusunun %20’den fazlasının istihdam edildiği ziraat sektörüyle dünyanın yedinci en büyük tarım üreticisi pozisyonunda.

Fakat durum Mardin’deki çiftçiler için pek de iç açıcı değil. Demir, iklim değişikliğinden ötürü insanların artık çiftçilik yaparak geçinemediklerini, dolayısıyla bölgeyi terk ettikleri değerlendirmesinde bulunuyor:

“Hasat mevsimine doğru baş gösteren olağandışı aşırı yağışlar 2018’de hasat edilen mercimeğin ve buğdayın %60’ını yok etmişken, bölgenin yeraltı su seviyesi de geçtiğimiz iki yüzyıl içinde artış gösteren kuraklığa bağlı olarak düşüyor. Aynı zamanda Türkiye’nin tarım politikası çiftçileri toprak kaybına neden olan kimyasal gübrelere, enerji yoğun sulama uygulamalarına ve pahalı ticari tohuma bağımlı hale getiriyor.”

Konuşmasına şu sözlerle devam ediyor: “Ben bir şefim ve önümüzdeki on yıl boyunca mesleğime devam etmek istiyorsam gıdanın sürdürülebilir olması gerektiğini fark ettim.”

Demir’e göre çözüm büyük olasılıkla bölgenin köklü tarım geçmişinde ve küçük ölçekli tarım üreticilerinin geleneksel bilgilerinde yatıyor. Bu düşüncesi de onun yerli Türkiyeli kadınlarına ve bölgede yaşayan Suriyeli mültecilere geçim kaynağı sağlayan sayısız sosyal girişimcilik projelerinden biriyle, “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” girişimiyle sonuçlanıyor. Proje, geçmişin izlerini sürerek geçim kaynağı oluşturmanın yanı sıra, Türkiye’de -ve ötesinde- iklim değişikliğine direnebilen tarıma da katkıda bulunuyor.

Yerel tohumun yeniden keşfi

“Tarım, ürünün kalitesini ve miktarını etkileyen iklim değişikliğine karşı en hassas sektörlerden biri olmakla birlikte, mahsullerde çeşitliliğe yönelmek dayanıklılığın artırılmasına yardımcı olabilir.” Böyle diyor, iklim değişikliğinin tarımsal haşerelerin çeşitliliğini ve aktivitesini arttırdığını ifade eden Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) Başkan Yardımcısı Ekrem Yazıcı: “Eğer mono kültür yöntemiyle tarım faaliyeti yaptığınız araziye bir haşere dadanırsa tüm mahsulünüzü kaybedersiniz, bu da çiftçi aileleri için felaketle sonuçlanır. Bitkisel çeşitliliğin mevcut olduğu ekolojik olarak daha karma bir sistem haşerelere, hastalık ve kuraklığa karşı daha dayanıklı olacaktır; ancak küresel tarım giden homojenleşmekte.” 

Yazıcı, insanlık tarihine bakıldığında geçmişte 6.000 farklı ürün ekildiğini; ancak günümüzde üretimin %60’ından fazlasının ağırlıklı olarak yalnızca dokuz çeşit bitkiye dayandığını belirtiyor.

Kadınlardan oluşan küçük bir ziraat mühendisi ekibiyle çalışan Demir, aynı adı taşıyan şehri çevreleyen Mardin bölgesinde dolaşarak Mezopotamya’nın bazı yerel tohumlarını yeniden keşfediyor.

Demir’in projesinde çalışan ziraat teknikeri Rengin Amak Yılmaz, hasadın hala geleneksel yöntemlerle sürdürüldüğü, şehir merkezinden uzak, ulaşım açısından zorlayıcı ve kısıtlı iletişim imkanına sahip yaklaşık 60 köyü ziyaret ettiklerini anlatıyor:

“İnsanlar bizi evlerine davet ettiler ve atalarından yapay gübreler yerine hayvan gübresi kullanarak ve sulama yapmadan yerel tohum yetiştirmeyi nasıl öğrendiklerini anlattılar.”

Köylere gerçekleştirilen bu ziyaretlerde öncelikli olarak -yarısı Türk, yarısı Suriyeli olmak üzere- 70 kadından oluşan topluluğa beş tür yerel buğdayı “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” projesi kapsamında sürdürülebilir yöntemlerle ekip biçmeleri öğretiliyor.

“Suriyeli kadınları eğitmeye başladığımızda, onların bize öğretecekleri daha fazla şey olduğunu fark ettik” diyen Demir şunları kaydediyor: “Suriye’de tarım Türkiye’deki kadar gelişmiş vaziyette değil, dolayısıyla şu an oldukça önemli hale gelen eski yöntemleri kullanıyorlar.”

Türkiye, yaklaşık %70’i kadın ve çocuktan oluşan savaş mağduru 3.5 milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yapıyor, mültecilerin 100.000 kadarı Mardin’de yaşamını sürdürmekte. Bölgenin nüfusu yalnızca 800.000 olmakla beraber, yüksek seviyede işsizlik problemi de söz konusu.

Demir, üretim gerçekleştiremedikleri bir bölgeyi anımsıyor ve Suriyeli bir kadının o alandaki toprağı nasıl daha verimli hale getirebileceklerini anlattığını söylüyor. 66 yaşındaki Şemse, buğday ekmeden önce toprağın bir sezon nadasa bırakılması gerektiğini, sonrasında çorak toprağa nitrojen salan nohut ekilmesi gerektiğini anlatmış. Ayrıca ekibe su tutucuların yapımını da göstermiş. Şemse’nin anlattıkları doğrultusunda su ile doldurulan yoğurt kapları toprağın yüzeyindeki boşluklara yerleştiriliyor ve etraflarına buğday tohumları serpiştiriliyor, böylece ürünler için zararlı olan böcekler alana çekilip yok edilebiliyor.

Üretimi arttırmak için gereken araziyi bulmak da bir başka zorluk. Yerel çiftçiler ilk etapta halihazırda kullandıkları melez tohumların dönüm başına iki kat daha fazla verim sağlıyor olmasından ötürü Demir’le ortak çalışma konusunda isteksizlermiş. “Melez tohumlar her sene satın almayı; bunun yanı sıra su, elektrik, böcek ilacı ve gübrelemeyi gerektiriyor. Tüm bunlara ödeme yapan çiftçiler esasen çok daha az kazanç elde ediyorlar. Başarılı olduğumuzu gördüklerinde yerel tohum kullanmanın mantıklı olduğunu fark ettiler” diye süreci aktarıyor Demir.

Ticari tarımla uğraşan beş çiftçiye ait 1 hektarlık araziye, 70 kadının atalık bir buğday çeşidi olan sorgülü ekmesiyle başlayan proje, yalnızca iki sene içerisinde ticari üretim yapan 16 çiftçiye ait 65 hektarlık alana yayıldı ve 350 kadın çalışanı istihdam edecek kadar gelişim gösterdi. Geçtiğimiz haziran ayında yapılan hasat, yerel tohum stokunu artırmayı sürdürmek üzere yeniden ekilmesi planlanan 485 ton kadar buğday verdi. Demir, projenin Türkiye’nin başka bölgeleri ve küresel ölçekte uygulanabilir bir model olması temennisinde bulunuyor: “Bu birikim yalnızca bizim için değil, dünya genelinde tarımı daha sürdürülebilir bir formatta sürdürmeyi yeniden öğrenmesi gereken topluluklar için önem arz ediyor.”

Makalenin İngilizce Orijinali

 

 

[Cadı Kazanı] Davos’un başına düşen iklim krizi – Nuran Bayer

Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu’nun 50 yıllık tarihinde bu yıl bir ilk yaşandı: İklim aktivisti Greta Thunberg’in konuşmasına yer verilirken, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) başkanı Kristalina Georgieva “Biz ne  yaptık?” diyerek, Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC ) 1,5 derece raporunu okuduktan sonra gece uyuyamadığını itiraf etti. Georgieva’nın uykusunu belki de ilk kez para dışında bir şey kaçırmıştı!

Davos’un başına düşen iklim krizi, Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) “2020 Küresel Risk Raporu”yla bir kez daha doğrulandı. Rapora yine ilk kez çevre sorunları hakim oldu. Buna göre, önümüzdeki 10 yılın risk faktörlerinin ilk beş sırasında çevre konuları yer alıyordu:

1.Beklenmedik hava koşulları,

2.İklim değişiklikleri,

3.Doğal afetler,

4.Biyo çeşitlilik kaybı ,

5.İnsan eliyle oluşan çevresel felaketler.

Image: World Economic Forum Global Risks Report 2020.

Dünyamızın karşılaştığı en büyük tehditleri, olasılık ve etki boyutuna göre tanımlayan raporda; “İklim değişikliği, birçok insanın öngördüğünden daha sert vuruyor ve daha da hızlanıyor. Ve ülkeler küresel ısınmayı sınırlama taahhütlerini yerine getirme çabalarından uzaklaşırken rotadan sapıyorlar. Küresel Şekillendirme Topluluğu için – forumun genç bileşenleri – çevre sorunları daha da baskı altındadır ve hem kısa hem de uzun vadede kaygı listelerinin başında gelmektedir” denilmekte.

Asıl felaketi gelecek kuşaklar yaşayacak

DEF’nun genç bileşenlerinin kaygısı daha çok, çünkü asıl felaketi onlar yaşayacak. Zaten IMF Başkanı’nın uykusunu kaçıran neden de torunuydu. Bugün dünyada karar mekanizmalarının başında olan kişiler çoğunlukla 50 yaşın üstünde ve dönülmez noktaya gelindiğinde büyük olasılıkla bu dünyayı terk etmiş olacaklar. 2030’a kadar yapacaklarımız, o tarihten sonra yaşayacaklarımızı belirleyecek. “İKLİM ACİL” kavramının dağarcığımıza kazınması 2019 yılında oldu, hatta Oxford Sözlüğü bunu, yılın sözü olarak seçti. 2019 Eylül’üne kadar olan kullanımında, bir önceki yıla oranla 100 kat daha yaygın hale geldiği belirtildi ve 2020 yılı “iklim hareketi yılı” olarak belirtildi.

Yapacak çok şey var ama önemli olan ne yapacağımızı ve nereden başlayacağımızı bilerek kararlı adımların atılması. Bireylerden karar mekanizmalarına uzanan bütün bileşenlerin, rotadan asla sapmadan hareket etmeleri gerekiyor. Danimarka 2030 yılına kadar CO2 emisyonlarını %70 oranında azaltmak gibi iddialı bir hedef koydu. İddialı ancak bunu gerçekleştirmek için yapılması gerekenleri yapmaya başladı bile. Umarım bu tutkulu hedef küresel boyutta yayılır.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

(Hannah Arendt)

 

Ermenistan – Türkiye arasında fotoğraflarla köprü kuran hikayeler

Ermenistan ve Türkiye’den 10’ar fotoğrafçının, iki halk arasında barış ve umut vurgusuyla çektikleri kareler sergi oldu. #BridgingStories II adını taşıyan proje, 29 Ocak Çarşamba akşamı UNIQ Gallery’de açıldı.

National Geographic fotoğrafçısı John Stanmayer’in yanı sıra fotoğrafçılar Anush Babajanyan ve Sabiha Çimen rehberliğinde başlayan ve ilki 2016-17’de yapılan #BridgingStories [Köprü Kuran Hikâyeler] Ermenistan’daki ABD Büyükelçiliği’nin desteğiyle, Storyteller’s Cafe adlı sivil toplum örgütü tarafından hayata geçirilmişti.

Ermenistanlı ve Türkiyeli fotoğrafçıları görsel hikâye anlatıcılığı ile bir araya getirmeyi amaçlayan projenin ikinci ayağı ise, 4-11 Ağustos 2019 arasında Ermenistan’ın Dilican şehrinde yapılan bir kampla başladı. Katılımcılar kampın ardından fotoğraf çekmeye devam ederek, yaşadıkları deneyimleri ve keşfettikleri ortak özellikleri yansıtan fotoğrafları, projenin Instagram hesabında paylaştılar.

#BridgingStories II, 7 Şubat Cuma gününe dek UNIQ Gallery’de görülebilir.

Arap yatırımcılar Çeşme’de kanal açacak iddiası

25 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı’nın 2054 nolu kararı ile Urla Zeytineli Mahallesi‘nde toplam 333 adet parsel, Çeşme Alaçatı bölgesinde ise toplam 178 adet parsel, “acele” olarak kamulaştırıldı. Söz konusu bölge, 13.Eylül 2019’da 1532 nolu bir Cumhurbaşkanlığı resmi kararnamesi ile “Çeşme Turizm ve Koruma Kapsamı Turizm gelişme Bölgesi” olarak ilan edilmişti.

Son Kale İzmir’den Ahmet Güler’in haberine göre, Çeşme’de kamulaştırılan arazilerde ne yapılacağı da netleşmeye başladı. Buna göre, Suudi Albassam Group bölgeye “Yeni Çeşme” isimli bir şehir kuruyor. Lansman satış katoloğu çok önceden hazırlandığı belli olan proje kapsamında yüzde 90 lüks konutlar, oteller, havalimanı, marinalar ve AVM’ler yapılması öngörülüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ya da İzmir Valiliği’nin koordinasyonunda hayata geçirilecek “Çeşme Yeni Turizm Alanı Yatırım Projesi’nin, kamu-özel ortaklığı modeliyle ve tamamı yabancı sermaye ile gerçekleştirilebilecek, kendine özgü yerel- uluslararası tasarım özelliklerini taşıyan bir proje olacağı belirtiliyor. 2.5 milyar dolarlık bir yatırım öngörülen projenin ülke ekonomisine de 2 milyar dolar bir gelir sağlayacağı da taslak projenin detaylarında vurgulanıyor.

Taslakta,  2 adet lüks otel, 50 butik otel, 2 marina, 4 eğlence yeri bulunuyor. Toplam 100 mega yat ile birlikte 700 yat kapasiteli marina da proje içinde yer alacak. Bölgeye, proje gerçekleştiğinde 20 bin ek nüfus getirilecek.

Sörf merkezi tehdit altında 

Tanıtım projesinde en dikkat çeken nokta ise dünyaca tanınan sörf merkezlerinden Alaçatı’nın bugünkü gelişmesine temel sağlayan Alaçatı Koyu ile Mersin Körfezi arasında açılacak olan deniz kanalı. Gemilerin geçeceği genişlikte olan bu deniz kanalının açılması halinde burada büyük ve yeni bir ada oluşuyor.

Bölgedeki sörf okulları sahipleri, böyle bir kanalın açılması halinde körfezdeki doğal dengenin bozulacağını, rüzgar ve deniz su akımlarının değişeceğini, Alaçatı’ya binlerce sörf turistinin gelmesinin tehlikeye düşeceğini belirtiyor.

Çevre aktivistleri ise bunun yanı sıra aynı bölgedeki pelikan kuşları vadisinin de yok olacağından, binlerce konut, yol, marina ile bölgenin doğal dengesinin tamamen tehlike altına gireceğinden endişe ediyor.

Yöre halkı dava açmaya hazırlanıyor

Albassam Group’un taslağı, bir piyasaya sürme-satış projesi. Sözkonuşu broşür kamulaştırmadan aylar önce hazırlanmış. Golf alanları, oteller, AVM’ler, yat limanları, marinalar ve çok sayıda konutun yer aldığı projeyi firma, “Çeşme’yi Türkiye’nin Mikonos, İbiza Miami’si yapacakları” vaadiyle pazarlıyor.

Ancak bölge yıllardır susuzluk çekiyor. Çeşme’deki su, Çeşme nüfusuna bile yetmeyip yazları su kıtlığı çekilirken, golf veya bu tür projeler için su ihtiyacının nereden karşılanacağı belli değil.

Yöre köylüleri ve bölgede mülk sahibi olanlar ise çevre dernekleriyle birlikte dava açma hazırlığında.

Güneş enerjisinde 2020’deki artış 150 GW’a ulaşabilir

Bloomberg New Energy Finance (BNEF) küresel güneş elektriği pazarının 2020 yılında bir yıl önceye göre yüzde 14 oranında artış ile 138 GW’a ulaşacağı tahmininde bulundu.

Yeşil Ekonomi’de yer alan habere göre kuruluş bu artışın 121 ile 154 GW arasında değişebileceğini belirtti. BNEF verilerine göre 2019 yılında temiz enerji teknolojileri alanında bir yıl önceye göre %1 oranında artış ile 282,2 milyar ABD Doları yatırım gerçekleşti.

Bu yatırımlardaki güneş enerjisi payı ise, yatırım maliyetlerindeki gerilemenin de etkisi ile bir yıl önceye göre %3 oranında azalış göstererek 131,1 milyar ABD Dolar olarak gerçekleşti.

Bloomberg New Energy Finance

Bloomberg New Energy Finance merkezi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olan ve  temiz enerji, ileri taşımacılık, dijital endüstri, yenilikçi malzemeler üzerinde yaptığı çalışmaları sektöre duyuran özel bir araştırma şirketi. Ekibinde çalışan uzmanlar belirli sektörlere ve pazarlara sektörler arası ve coğrafya arası eğilimler ve sonuçlara bakarak derinlemesine, bağımsız analiz ve içgörü sağlıyor.

Bunu Radyoda Anlatsana sohbetleri 1 Şubat’ta başlıyor

Açık Radyo‘nun 25’inci yıl etkinlikleri sürüyor. Etkinlikler kapsamında gerçekleştirilecek “Bunu Radyoda Anlatsana” sohbetlerinin ilki 1 Şubat Cumartesi günü SALT Galata’da.

Birinci sohbette “Koku” programının yaratıcısı Vedat Ozan‘la “Sanat Uzun, İlham Sonsuz” programlarının yapımcıları Şenol Ayla ve Timuçin Oral fikir ve birikimlerini radyofonik ortama nasıl taşıdıklarının hikâyesini dinleyicileriyle paylaşacak.

‘Dinleyicisiyle yaşayan ve konuşan bir arşiv’

1 Şubat Cumartesi saat 16.00’da SALT Galata’daki sohbet, Açık Radyo ekibinin moderasyonunda gerçekleşecek. “Bunu Radyoda Anlatsana” sohbetlerinin çıkış noktasını Açık Radyo şöyle açıklıyor:

Çıkış noktası, Açık Radyo’nun çok eski bir alışkanlığına dayanıyor: Konusunda uzman veya sadece meraklı insanları suç ortağı yapmak ve onları birer radyo programcısı olmaya teşvik etme alışkanlığı. Zamanla bu suça teşvik, kendiliğinden bir hal alarak birçok dinleyicisini de programcılığa yöneltti. Ve bu bir “gelenek” halini aldı. Bugün tamamı gönüllü programcılar tarafından yapılmış ve yapılmakta olan toplam 1142 programımız var – ve bunun dünyada bir başka örneği olduğundan da emin değiliz doğrusu.

İşte, 25. yayın yılımızda bu birikimi gözler önüne serip, ifade olanaklarını zorlayan ve sorgulayan programlarımızdan kimilerini radyo dışında bir platformda da meraklı insanlarla buluşturmak fikri bizi heyecanlandırdı. Umudumuz, bugüne dek sunduğumuz içeriğin günümüzle temas içinde yeni bir anlama kavuşmasıyla Açık Radyo’nun dinleyicisiyle birlikte yaşayan ve konuşan bir arşive dönüşmesi.

Panelde, koku ve estetiğin radyoda nasıl ifadesini bulduğu ‘meselesi’ üzerine düşünmeye; mecranın sunduğu olanak ve sınırları da birlikte anlamaya çalışacağız. ‘Etik – estetik bütünselliği’, bizce can alıcı önem taşıyan bir ‘mesele’ olmaya devam ediyor çünkü. Bugünlerde, belki her zamankinden de fazla.

‘Koku’

Hazırlayan ve Sunan: Vedat Ozan, Açık Radyo, 2009-2012

“Koku” programında üç yıl boyunca, beş temel duyudan biri olan koku duyumuzun, insan hayatı içindeki yeri ve toplumsal yansımaları ele alınmıştı. Sadece koku alma mekanizmaları ve bunların diğer duyularla etkileşimi değil, kokunun sosyal, ekonomik ve kültürel hayata etkileri de işlenmişti.

Vedat Ozan kimdir?

Parfümör ve koku uzmanı. 1959’da dünyaya geldi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Lisansüstü Programı’nda “Koku ve Duyuların Kültürel Tarihi” adlı dersin eğitmeni. Duyular, duyular arası geçişkenlikler, koku ve tat duyuları ve bunların kültürel izdüşümleri ile ilgilenen, bu bağlamda muhtelif kurumsal eğitim programları yürütüyor. Radyo programlarından literatüre dönüşen “Kokular Kitabı”, “Kokular Kitabı – Parfümler”, “Kokular Kitabı – Kültürler” ve “Kokular Kitabı – Lezzetler” isimli dört kitabı mevcut.

‘Sanat Uzun, İlham Sonsuz’

Hazırlayan ve Sunanlar: Şenol Ayla & Timuçin Oral, Açık Radyo, 2016-2018

Shakespeare’den Frida Kahlo’ya, Tezer Özlü’den Art Brut’e kadar programcıların bizzat ilgisini çekmiş ve dinleyicilerin de ilgisini çekeceğini umdukları başlıklarla; “insan neden sanat yapar”, “sanat biz izleyenlere neler hissettirir”, “sanatçının yaratı sürecindeki psikolojisi ve psikopatolojisi ile sanatçıların eserlerine yansıyan ruh halleri nasıldır” gibi “estetik” alana dahil edilebilecek sorular irdelendi. Dünyayı neden asıl sanat kurtarabilir sorusu da sık sık soruldu.

Şenol Ayla ve Timuçin Oral

Şenol Ayla kimdir?

Aile hekimliği uzmanı. On yıl klinik hekimlik yaptı. Şimdi sağlık iletişimi alanında çalışıyor. Açık Radyo’da “Sanat Uzun İlham Sonsuz” programından önce Serol Teber ile birlikte “Didik Didik Freud” programını (2004) hazırlayıp sunmuşlardı. Açık Radyo’da halen Pazar günleri “I can Rock and I can Roll” programını hazırlıyor ve sunuyor.

Timuçin Oral kimdir?

Psikiyatrist. Uzun yıllar Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesinde çalışarak oradan emekli oldu, ardından çeşitli üniversitelerde dersler verdi. Şimdi serbest çalışıyor. “Sanat Uzun, İlham Sonsuz” programından önce Açık Radyo’da Engin Geçtan ile birlikte “Dünya Hali” (2000-2001) programını hazırlayıp sunmuşlardı.

Aydın’da yeni maden sahaları ihaleye çıkıyor

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), Aydın ve İzmir illerinde yer alan 4. grup maden sahasını uç ürün üretimine yönelik tesis kurulması şartıyla ihaleye çıkarıyor. Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre tesislerden uç ürün olarak feldispat ve kuvars üretilmesi isteniyor.

Sahanın ihalesi 24 Şubat’ta gerçekleştirilecek. Sahaya ait bilgiler ihale ilanının yayınlandığı tarihten ihale gününe kadar MAPEG’in internet sitesinde ilan edilecek. Başvurular, ihalenin yapılacağı tarihte saat 13.30-14.00 arasında ihale komisyonuna doğrudan teslim edilecek.

Aydın’da bulunan Gökbel Feldispat madeni

Başvuru yapılmayan alanlar tekrar ihaleye çıkıyor

Buna ek olarak toplam 74 maden sahasının 52’si bir grup, 22’si ikinci bir grup olmak üzere ihale edilerek aramalara açılacak. Bu sahalar için ihale tarihleri, MAPEG’in internet sitesinden duyurulacak.

MAPEG’in daha önce ihaleye açtığı fakat başvuru yapılmayan 305 maden sahası ise ikinci defa ihale edilecek. Sahalara ait bilgiler 28 Şubat ile 30 Mart tarihleri arasında duyurulacak. Söz konusu sahaların ihaleleri 2 Nisan’da gerçekleştirilecek ve sadece doğrudan yapılan başvurular kabul edilecek.

İhale sahaları yerleşim yerlerini kapsıyor

Aydın’da ihaleye açılan 15 yerin bir kısmı ikinci derece sit alanlarına ve kültür miraslarına yakınken bazı alanlar yerleşim yerlerini kapsıyor. Aydın’ın Bozdoğan, Didim, Çine, Karpuzlu, Karacasu, Kuşadası, Köşk ve Söke ilçelerinde olmak üzere toplam 4 bin 783,31 hektarlık alan maden işletmesi ve araması yapılmak üzere ihaleye açılacak.

Geçtiğimiz yıl Didim Belediyesi için CHP’den başkan aday adayı olan avukat Nesrin Sandalcı, change.org üzerinden ihalenin durdurulması için bir imza kampanyası başlattı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü ve Aydın Valiliği’ne yönelik açılan kampanyada madenlerin bölge ekolojisine vereceği zararlara değinildi. İhalelerin iptal edilmesi talep edildi.

Grip, domuz gribi ve koronavirüsten nasıl korunulur?

İstanbul Eczacı Odası koronavirüs, grip ve domuz gribi hakkında bilgilendirme broşürü yayınladı. Son haftalarda dünyanın gündemini meşgul eden Çin’de ortaya çıkan koronavirüs, şu ana kadar 213 kişinin ölümüne sebep oldu.

Eczacı Odası, koronavirüsün bağışıklık sistemi zayıf olanlarda, astım, diyabet, kalp hastalığı gibi hastalıkları olanlarda, yaşlılar ve çocuklarda ağır seyrettiğini belirterek, bulaşma hızının mevsimsel gribin yaklaşık 2 katı olduğunu vurguladı. Broşürde virüs hakkında şu bilgiler paylaşıldı:

Grip ve domuz gribinde korunma

Aynı zamanda grip ve domuz gribi hakkında bilgilerin de paylaşıldığı broşürde; risk grubundaki kişiler,  gripten korunma yolları ve grip aşısı olmanın önemi ile ilgili bilgiler de yer aldı: