Ana Sayfa Blog Sayfa 2186

Türkiye’de korona krizi: 12 köy ve iki mahalle karantinaya alındı

Türkiye’de etkili olan yeni tip koronavirüs (Covid-19) önlemleri kapsamında Sivas, Yozgat, Çanakkale, Gümüşhane, Giresun, Çankırı, Çorum ve Kütahya‘da 12 köy, Malatya‘da ise 2 mahalle karantinaya alındı. 27 Mart Cuma günü de Rize merkeze bağlı Kendirli beldesi ile 4 köy karantinaya alınmıştı.

Çanakkale’de boş köye karantina

Çanakkale’nin Çan Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamada İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Maltepe köyünün karantinaya alındığı bildirildi. Açıklamada, “Ülke genelinde alınan tedbirler kapsamında bulaşıcı hastalığın önlenmesini sağlamak ve halk sağlığını korumak amacıyla bugün saat 22.00’den itibaren Çan ilçemize bağlı Maltepe köyümüz 14 gün süreyle karantinaya alınmıştır” denildi.

Sözcü’nün haberine göre; Çan ilçesine bağlı Maltepe köyünde yaşayan birçok aile yakın zamanda umre ziyareti gerçekleştirdi. Pazar akşam 22.00 itibariyle de karantina gerçekleştirildi. Kararın karantinadan önce, saat 18.00’da köy meydanında anons ile duyurulması sebebiyle, birçok ailenin Çanakkale ve Çan’da yaşayan akrabalarının yanına gittiği ileri sürüldü. Yaklaşık 370 nüfuslu köyde sadece 3-5 ailenin kaldığı öğrenildi.

Sivas’ta beş köy karantinada

Sivas’ın Akıncılar, Koyulhisar ve Suşehri ilçelerine bağlı beş köy, karantinaya alındı. Sivas Valiliği’nden yapılan açıklamada belirtilen köylere giriş ve çıkışların yasaklandığı belirtildi ve şu ifadeler yer aldı:

“Şehir dışı çok fazla hemşehrimizi ağırladığı için her türlü olasılığa karşı, tedbir amaçlı, koronavirüs salgınının yayılarak vatandaşlarımızın hayatını tehdit etmesini engellemek ve köylerimizin sosyal izolasyona geçmelerini sağlamak üzere Akıncılar ilçesi Şenbağlar, Koyulhisar ilçesi Boyalı ve Dilekli, Suşehri ilçesi Boyalıca ve Gökçekaş köylerimizde karantina kararı alınmıştır.”

Fotoğraf: AA

Yozgat Derbent köyü

Yozgat Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu‘nun 27. ve 72. maddeleri kapsamında, yeni tip koronavirüs salgınının kontrolü amacıyla merkeze bağlı Derbent köyünün 29 Mart itibarıyla karantinaya alındığı belirtildi. Açıklamada, ikinci bir değerlendirmeye kadar karantinanın uygulanacağı, köye giriş ve çıkışların yasaklandığı ifade edildi.

Malatya’da iki mahalle karantinada

Malatya’nın Darende ve Arapgir ilçelerinde iki mahalle de karantinaya alındı. Malatya Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, karantina kararıyla ilgili şu ifadeleri kullanıldı:

Darende İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Darende ilçesi Ilıca Mahallesi, Arapgir İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Arapgir ilçesi Eğnir Mahallesi‘nde, koronavirüs salgını nedeniyle 29 Mart 2020 tarihi itibarıyla karantina kararı alınarak uygulanmaya başlanmıştır.

Gümüşhane’de Yukarı Kulaca köyü

Gümüşhane’de ise Şiran ilçesinin Yukarı Kulaca köyünde karantina uygulandı. Gümüşhane Valiliği tarafından yapılan açıklamada şöyle denildi:

Kent giriş ve çıkışlarıyla köylerde önemli tedbirler alındığına işaret edilen açıklamada, “Kocaeli’den Şiran ilçesine geldiği belirlenen bir kişinin, Kocaeli’de koronavirüs pozitif bulgusu bulunan bir kişiyle teması tespit edildiğinden Şiran ilçesinin Yukarı Kulaca köyünde karantina tedbiri alınmıştır.

Giresun’da Karadikmen köyü

Giresun Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada da Çamoluk ilçesinin Karadikmen köyünde, koronavirüs salgınının kontrolü amacıyla Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27. ve 72. maddeleri kapsamında, bugünden itibaren ikinci bir değerlendirmeye kadar karantina uygulamasına karar verildiği belirtildi.

Çankırı’da Aliözü köyü

Çankırı Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada ise Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla ikinci bir değerlendirmeye kadar Çerkeş ilçesine bağlı Aliözü köyünün karantinaya alındığı bildirildi.

Kütahya’da Yeşildere

Kütahya Valilikten yapılan açıklamada da “İlimiz Simav ilçesi Yeşildere köyünde tespit edilen pozitif vaka nedeniyle karantina uygulanmaktadır” ifadesine yer verildi.

Evlerinde kalmaları yönünde vatandaşların uyarıldığı açıklamada, onlardan, bulundukları şehir, belde ya da köyü terk etmemeleri, zorunlu olmadıkça seyahata çıkmamaları istendi.

Çorum’da Oyaca köyü

Çorum’un Sungurlu ilçesinde de bir köy koronavirüs şüphesiyle tedbir amacıyla karantinaya alındı. İlçeye bağlı Oyaca köyünde yaşayan bir kişinin testlerinin pozitif çıkması üzerine köye giriş ve çıkışlar geçici olarak durduruldu. Jandarma ekipleri tarafından giriş ve çıkışlara kapatılan köyde sağlık ekipleri sürekli kontrol yaparken, yapılan anonslarla da köylülerden dışarı çıkmamaları isteniyor.

Kadınlar için koronavirüs pandemisi: Şiddete karşı ne yapmalı?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Kadın Meclisleri, koronavirüs salgını nedeniyle evde karantinada olan kadınlar için  “Şiddetten Korunma Kılavuzu” yayınladı.

Karantinanın kadınlar için şiddet uygulayan ve şiddet uygulama potansiyeli olan erkeklerle aynı ortamda kalma zorunluluğu anlamına geldiği söylenen kılavuzda buna rağmen açıklanan hiçbir önlem paketinin ve yasağın kadınların durumuna işaret etmemesi eleştirildi.

Yapılan açıklamada “Meydanlarda eylem yapamıyor, davaları fiziken takip edemiyor, yapılması gerekenler için ya da protesto etmek için kitlesel buluşmalar gerçekleştiremiyor olabiliriz. Bu yüzden daha görünmez ve etkisiz olacağımızı düşünmeyin. Koronavirüs pandemisi sizi umutsuzluğa sürüklemesin” ifadeleri kullanıldı.

15 günde 18 kadın öldürüldü

Klavuz içerisinde kadınların koronavirüs salgını sırasında karşılaştıkları zorluklardan bazıları şu şekilde sıralandı: Kadınlar virüsün bulaşma riskinden ötürü darp raporu almak için hastaneye gitmekte tereddüt ediyor. Şiddete uğrayan ya da tanık olanlar, saldırganın korona günlerinde sağlıksız koşullarda kalacağından kaygılanıp şikayetçi olmaktan vazgeçiyor. Kolluk birimlerinin koronavirüs günlerini bahane ederek 6284 kapsamında yükümlülüklerini yerine getirmedikleri gözlemleniyor.

Ayrıca erkek şiddetinin de bu süre zarfında arttığına dikkat çekilen raporda koronavirüs tespit edildikten sonra ilk 15 gün içinde erkekler tarafından 12’si evinde olmak üzere 18 kadının öldürüldüğü söylendi.

Alınması gereken 10 önlem

Kurumların acil olarak kadınlar için alması gereken önlemler ise şu şekilde sıralandı:

  1. 6284 ve İstanbul Sözleşmesi etkin uygulanmalı
  2. 6284 ve İstanbul Sözleşmesi ile ilgili kamu spotu, canlı yayın ve eğitimler düzenlenmeli
  3. Çağrı ve destek hatları 7/24 ulaşılabilir olmalı ve yaygınlaştırılmalı
  4. Kadınlar için de şikayet ve başvuru mekanizmaları dijital ortamda oluşturulmalı
  5. Şiddetle ilgili üçüncü kişilerin ihbarı titizlikle ele alınmalı
  6. Sığınmaevleri koronavirüs tedbirlerine uygun olmalı ve ihtiyaç halinde şuan kullanılmayan mekanlar kadınların güvenli barınma hakkı için kullanıma açılmalı
  7. Yargı ve infaz da aksama olmamalı, tüm gelişmelerle ilgili kadınlara bilgi verilmeli
  8. Ev içerisinde eşitlikçi ve kolektif emek teşvik edilmeli
  9. İşyerlerinde çalışanlar ücretli izne çıkarılmalı, işten çıkarmalar yasaklanmalı
  10. Kayıt dışı çalışan ve göçmen kadınlar için ayrı destek mekanizmaları olmalı

Kadınlar ne yapabilir?

Kadınların şiddet karşısındaki haklarına da değinilen raporda, kadınların şikayetçi olmak için izleyebileceği yöntemler de anlatıldı.

Buna göre; 155 Polis, 156 Jandarma, 183 Bakanlık ve baroların destek hatları acil aranıp yardım istenebilecek hatlar. Faille aynı ortamda olunduğu için telefon edemeyecek durumda olanlar için ise  İçişleri Bakanlığı’nın KADES uygulamasını bir butonla polisin konuma gelmesini sağlıyor.

Üçüncü kişilerin de şikayetlerinin geçerli olduğu ve onlardan yardım istenebileceğinin hatırlatıldığı raporda, şiddetin fotoğraf ve en önemlisi darp raporu ile belgelenmesi gerektiği belirtildi.

Kadınların sahip olduğu haklar

Kadınların şiddete uğradıkları durumda sahip oldukları haklar ise şu şekilde: Uzaklaştırma kararı aldırmak, sığınma talebinde bulunmak, olası failin silahına el konulmasını sağlamak, maddi yardım talebinde bulunmak, 6284 sayılı yasadan yararlanmak.

Kadınların haklarını ararken ihmal ve zorluklarla karşılaşabileceğinin belirtildiği raporda böyle durumlarda Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na telefon aracılığıyla ulaşılabileceği söylendi. Raporun tamamına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Türkiye’de Covid-19’dan ölenlerin sayısı 131’e, vaka sayısı 9 bin 217’ye çıktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de yeni tip Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle bugün (29 Mart) 23 kişinin daha hayatını kaybettiğini  ve toplam vaka sayısının 1815 kişiye daha tanı konduğunu açıkladı.

Sağlık Bakanlığı’nın günlük bilgilendirmesini paylaşan Koca, son 24 saatte 9 bin 982 testin sonuçlandığını kaydederken, 1.815 yeni tanı konduğunu aktardı. Koca, banalığın sitesindeki verilerin her akşam yenileneceğini belirtti.

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:

“Türkiye’nin Günlük Koronavirüs Tablosu’nu, her akşam yenilenen verilerle burada ve aşağıda paylaştığım linkte görebilirsiniz.

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana toplam vaka ve hayatını kaybeden kişi sayıları şöyle:

11 Mart: 1 vaka
13 Mart: 5 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 47 vaka
17 Mart: 98 vaka, 1 ölü
18 Mart: 191 vaka, 2 ölü
19 Mart: 359 vaka, 4 ölü
20 Mart: 670 vaka, 9 ölü
21 Mart: 947 vaka, 21 ölü
22 Mart: 1236 vaka, 30 ölü
23 Mart: 1529 vaka, 37 ölü
24 Mart: 1872 vaka, 44 ölü
25 Mart: 2 bin 433 vaka, 59 ölü
26 Mart: 3 bin 629 vaka; 75 ölü
27 Mart: 5 bin 698 vaka; 92 ölü
28 Mart: 7 bin 402 vaka; 108 ölü
29 Mart: 9 bin 217 vaka; 131 ölü

Koronavirüs krizi: Taksiler trafiğe tek-çift plakaya göre çıkacak

İçişleri Bakanlığı 81 İl Valiliğine koronavirüs tedbirleri kapsamında ticari taksilerle ilgili yeni bir genelge gönderdi. Genelgeye göre; bu gece yarısı saat 00.01’den itibaren İstanbul, Ankara, İzmir’de ticari taksilerin trafiğe çıkışlarında plakasının son hanesine göre sınırlamaya gidilecek.

Buna göre, yarın saat 24.00’e kadar plakasının son rakamı “tek” olan ticari taksiler trafiğe çıkabilecek. Belirtilen saatten sonra plakasının son rakamı çift olan ticari taksiler trafiğe çıkabilecek.

Belirlenen bu sistem takip eden günler için ardışık olarak devam edecek.

İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki illerde de konu valiler tarafından değerlendirilecek, alınan kararlar doğrultusunda uygulanabilecek.

[Korona İzolasyonu Notları] Digital ayak izi…

Zat-ı muhteremleri nedeniyle gerçek düzlemde yapamadığımız toplantı, muhabbet, seminer nev’inden ne varsa teknoloji sağ olsun, mahallecek sanal alemde hallediyoruz.

Sabah pijamalar ve uykudan yeni uyanmış gözlerle (zamanda da hafiften kayma yaşadık) zoomlara, hang outlara, skypelara akıyoruz. Akşamı elde bira, bir canlı yayın odasından bir diğerine girip çıkarak tamamlıyoruz. Zihin yorgun, beden hepten gidik. Ruh zaten nereye kaçtı acaba?

Öte taraftan dijital alem sonsuz nimetleriyle gerçek gündemimize güzel bir alternatif oluyor. Pek çok yenilik, “doğala özdeş” şekilde yerini alıyor bu yeni alemde.

Çok kişinin katılabildiği, herkesin yatay hiyerarişiyi deneyimlediği, eşitsizliklerin ortadan kalktığı dijital toplantı uygulamaları sayesinde deneyim kazanıyoruz. Gerçeğin anatomi ve dinamiğini kavradıkça bir uydu-alem kurmayı başarıyoruz.

Ve bakınız şu işe ki tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi virüsler, bu alemde de var. Anlaşılan hırsız polis ilişkisi gibi bir ilişki bizimkisi bu virüslerle. Biz tam bütün düşünce, duygu, ilişkileri bu tatlı ortama taşımışken haydi bakalım bir virüs de burada.

İnsanın adaptasyon gücüne tanıklık ediyoruz.

Dolayısıyla mesele bu dalgadan sağ çıkıp çıkmayacağımız değil, eğer çıkarsak bu şekilde mi yaşamaya devam edeceğimiz? Bunu düşünmeyi unutmayalım.

Sanal araçların da kırılganlığı diye bir şey var. Bunu da unutmayalım. Dijital ayakizi diye birşey de var. Bunu da unutmayalım.

Farkındalık, ah şu farkındalık!

 

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular II

Bir önceki yazı, bir virüsün, salgın ve bulaşabilme/ öldürücü olabilme riski yüksek olan bir tehdit karşısında dünyadaki, ülkedeki, kentteki ve  mahalledeki dengelerin hepsini birden dikkate alarak, küresel biyopolitik/ ekolojik ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek ve bunun üzerinde sakince düşünebilmek için bir bakış açısı geliştirme arayışına başlamıştık. Bu yazı, aynı düşünceyi, sivil ve demokratik özgürlükleri korumak ve genişletmek isteyen bireyler, ya da topluluklar/ toplum olarak, virüslü günler ve virüs sonrası için hazırlanmak üzere, biraz daha genişletmek ve  derinleştirmek gereği üzerinde durmaya çalışacak.

Toplumun sağlığı bakımından, büyük bir hızla karar verilmesi ve uygulamaya geçmesi için gereğini yapacak ve kararları hiçbir biçimde tartışmaya açmayacak otoritelerin gelişmesi, devlet ya da sınıf baskısının ve emrediciliğinin mutlaklaşması ve normalleşmesine doğru bir anlayışın belirmesine neden olacaktır. Gerçi “virüsün yarattığı durum, geçici bir durumdur ve virüs tehdit olmaktan çıkınca, onun yarattığı bu kutuplaşmalar ve çelişkiler de ortadan kalkacaktır” diye düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle olacak mıdır? 11 Eylül, nasıl bir kez bütün özgürlükler ve birliktelikler üzerinde kalıcı bir sınırlama yaratmak için kullanıldıysa ve bazı davranış-özgürlük alanlarındaki daralmalar öylece kaldıysa (devletin “işkence yaparak bilgi toplaması” vb. gibi), bu tür bir siyasi düşünce, virüs sonrasında da kalıcı olabilir. Ya da belki bazı önlemler, en güçlü olanların en stratejik bulduğu “önlemler” kalıcılaşmaya başlar?

‘Virüs fırsatı’

Kentteki gündelik yaşamın, gecenin ve gündüzün, kültürel ve toplumsal etkinliklerin, protestoların ve direnişlerin, biraz daha sınırlandırılmasını ve iyice denetim altına alınmasını, hangi merkezi otorite istemez? Bütün devletler ve onun bürokrasisi, polisi ve orduları, sivil toplumun serbestliklerini ve özgürlük içinde oluşturduğu beraberlikleri, fikir tartışmalarını ve sokak gösterilerini, elbette “riskli”bulur. Virüs zaten bunları unutturmuşken, yeniden canlanmaması için fırsatlar değerlendirilemez mi?

Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba, yeniden
normalleştirebilecek miyiz?”

Sivil kazanımlar, sivil hakların devletler tarafından kabul edilmesi ve “(kurallar/ kısıtlar çerçevesinde de olsa) uygulanması, zaten son derece güç ve ağır ilerleyen, bazıları yüzyıllar boyu mücadele vererek elde edilmiş kazanımlardır. Ayrıca özgünlük, incelik ve çeşitlilik sağlayan her şey, farklı özelliklerin ve renklerin ve inançların beraberliği, homojeniteden/ ortalamadan ayrılan ve özgün kimliklerde çeşitlenme ve çiçeklenme sağlayan, ayrımcılıkları yenmiş ve gidermiş her kazanım da, çok nazik, çok kırılgan ve çabucak örselenebilir niteliktedir.

Sağ politikalar, her ulusun popülizmi ve milliyetçilikleri, yabancı-farklı düşmanlıkları ve inançlardan oluşan aldatıcı betonarme bloklar, elbette özgürlüklerdeki bu gerilemeyi, alan kayıplarını ve küçülmeyi, gözden kaçıracak değildir. Eğer bu kazanımların ortadan kalkması ve toplumun sorgusuz- sualsiz itaati, virüsün saldığı korkuyla da olsa, bir kez elde edilmişse, bundan geri dönüş olmaması, temel bir siyaset, siyasi bir strateji olabilir.

Tartışmayı, bu noktadan sonra, belki şöyle bir alana yönlendirmek olasıdır: Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba yeniden normalleştirebilecek miyiz?

Ancak bunun sağlanması, dayanışma örgütlenmeleri ve örüntüleri, yeniden sivil ve yaratıcı bir akılla icat edilmeyi gerektirir. Sağlık Bakanı söyleyince balkonlardan sağlıkçıların alkışlanması, başka toplumlardan kopya çekilmiş de olsa, bir dayanışma gösterisidir belki. Ama Bakan önerisini yerine getirmeyi, ana akım medyanın da bu alkışı alkışlamasını, sivil toplumun kendi özgüvenini ve yaratıcılığını kazanması ve bunun sınaması bakımından, bir dirilme belirtisi ve başarı olarak görmek, henüz oldukça zor olacaktır.

Virüs bütün dünya haklarını çok korkuttu ve kendi otoritesi altına aldı. Biz de gönüllü olarak buna razı olduk ve sonuç olarak, bilimsel bir bilginin gereğine göre, yapılması gerekeni yaptığımızı düşünüyoruz. Ama yapılması gerekeni yaparken, kayıplara da uğruyoruz. “Bunlar geçici kayıplar olmalı” diye düşünüyoruz. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu kriz anında yaşatmayı başaramadıklarımızın/ kayıplarımızın, çöken kentsel toplumsal yaşamın, yeniden kazanılması için, önceki normal ve olağan hale dönebilmek için, çaba göstermek gerekecektir. Bireyselleşmek- toplumsallıktan ve dayanışma göstermekten uzaklaşmaya alışmak vb., bu konuda, virüsün yarattığından başka riskler yaratıyor.

Sonunda bu ayrı gibi duran alanlarda ve bu alanlardaki çeşitli durum öbeklerinde/ her öbeğin öğelerine dair “pro” ve “con”ların, kentsel yaşamdaki sentezini nasıl biçimlendirebileceğimizi, bireysel ve toplumsal korkular ve risklerle birlikte yaşarken, kentin o kendine özgü kimliğine katkıda bulunan ve zaten çok kırılgan öğeleri de gözetmeye çalışan ayarlar/ dengeler için ne yapabileceğimizi dikkate almalıyız. Her seferinde “virüs öncesi normal”den çok uzaklaşmaksızın, ya da uzaklaşmayabildiğimiz kadarını elde etmek için, önlemleri, riskleri, tehditleri ve olanakları sürekli gözden geçirmek, tartışmak ve virüsten sonrası için daha iyi bir geleceği aramak da, iyi bir seçenek olabilir.

[email protected]

Koronavirüsten daha fazla zarar veren nedir?

Zamanlama doğrusu manidar.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı oturmuş “Kanal İstanbul” adı verilen proje ile ilgili bir ihale gerçekleştirmiş. Proje hattı üzerindeki iki tarihi köprü ya yıkılacak yerinde yeniden yapılacakmış, ya da başka yerde yapılacakmış.

Bu zor koşullarda nasıl azimle çalıştıklarını göstermek için olsa gerek, maskelerini, eldivenlerini takıp, görselleri basına servis etmişler.

Millet can ve geçim derdindeyken, işini kaybetmişken, evlerinden çıkamazken… Basında “Maskeli İhale” başlığı ile tanıtılan bu proje ihalesi hiç şüphesiz bu olağanüstü günlerin bir belgesi olarak kayıtlara geçecek. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu “akıl alır gibi değil, millet can derdindeyken şunların derdine bak, hala rant peşindeler”demiş.

Bu “Maskeli İhale”nin bu ülkede tek şaşırttığı kişi herhalde yalnızca İmamoğlu değil.

Haşmetli Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı altta kalır mı, hemen cevabı yapıştırmış: “Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür,  salgınla mücadele ederken de bu işleri yapabilir” demiş.

Valla bravo. Madem öyle bu parayı, ki köprülerin yıkılıp yeniden yapılması da sekiz milyarcık tutuyor, hemen işsiz kalan vatandaşlara dağıtsınlar, sonra nasıl olsa başka yerden bir sekiz milyarcık daha bulurlar. “Sorunları piyasa çözer” mantığının iflas ettiği bir dönemdeyiz. “Kanal İstanbul” için öngörülen bütçeyi hızla yapıların hastanelere dönüştürülmesinde, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde, yoksul insanların şu an yaşadıkları acil sorunları çözmekte kullansınlar. Ödenen vergiler, biriken fonlar doğru yerde kullanılsın.

Başka ne demiş?

Yapılan ihale sürecin bir parçasıymış, yani rutin bir iş yapılıyormuş…

Demek ki bu olağanüstü koşullarda aklına gelen farklı bir şey maske ve eldiven takmak. Ama bununla da kalmamış, eleştirenleri “fırsatçı, koronavirüsten daha tehlikeli” ilan edip ötekileştirmiş. “Ülkemizin salgınla mücadele ettiği bu dönemde yatırım ve üretimin durdurulmasının istenmesi, yapılan bir proje ihalesi üzerinden siyasi fırsatçılık yapmak, milletimize koronavirüsten daha çok zarar vermektedir” demiş.

Alay eder gibi ihale, akla ziyan açıklama

Tam da alışkanlıklara uygun bir davranış! Haşmetli Bakanlık uyduruktan yapılan proje ihalesine eleştiri getirmenin “milletimize koronavirüsten daha çok zarar verdiğini” acaba nereden biliyor? Acaba bir etki analizi falan mı yapmış? Ayrıca iki tarihi köprünün projesinin ihale yöntemi ile yaptırılması mümkün mü? Baksanıza kendisi bile ne olacağını (taşınacak mı, yerinde kalacak mı) bilmiyor. O zaman tersini söylemek doğru olmaz mı?: “Ortada olağanüstü bir durum varken, üstelik ne yapılacağına dair bir fikir, bir düşünce yokken otomatik olarak ihale işine girişmek ülkemize koronavirüsten çok daha fazla zarar vermektedir.”  

Bu olan biteni nasıl açıklamalı? Acaba neden can derdinde olan, işsiz kalan çaresiz insanlarla alay eder gibi böyle bir ihale yaptılar? Bununla da kalmayıp, bir de üstüne geniş bir toplum kesimini kızdıracak böyle akıllara ziyan bir açıklama.

İnsanların ruh halini asıl oldu da hiç fark etmediler? Ya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nda birilerinin, yönetimi zor durumda bırakmak için bir komplo kurduğunu düşüneceksiniz ya da “Kanal İstanbul” adı verilen projeye fena halde gıcığı olduğunu.

Koronavirüs-öncesi olsaydı, bu yaptıkları, bir de üstüne eleştirenleri kibirle suçlamaları çok normal, hep alışageldikleri bir davranıştı.

Uçsa da uçmasa da, geçse de geçmese de paraları ödeniyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu rutin işleriyle uğraşırken İstanbul Havalimanı‘nın işbilir yatırımcısı da (çalışanlarıyla) bir teşekkür reklamı hazırlatmış. İçinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda teşekkür etmesi çok yerinde bir davranış.

Çünkü millet koronavirüs yüzünden işsiz kalıyor. İşsiz kaldığında aç kalıyor. Yoksulların durumu çok kötü. Ama yatırımcının işi tıkırında. Havalimanı’ndan hiç uçak uçmasa da uçsa da yatırımı millet finanse ediyor. 3. Köprü, Körfez Köprüsü, Araç Tüneli… aklınıza hangi özel işletmenin gerçekleştirdiği hangi proje gelirse. Onlardan da araç geçsin, geçmesin yatırımcılarının gelirleri milletin cebinden çıkıyor. Onlar işlerini sağlama almışlar. Çalışsalar da, çalışmasalar da, her koşulda millet onlara para ödüyor. Nasıl teşekkür etmesinler? Minnet duygusu bu olmalı.

Evet, sosyal medyada paylaşılan “bu iktidarın hayatında acaba başka bir millet mi var” esprisi tam da bu trajikomik durumu yansıtıyor. Millet dediğin sürünür, acı çeker. Ama o fark etmez. O başka bir dünyada yaşar. İktidarın başka bir dünyada yaşaması koronavirüsten daha çok zarar verir. Bu yüzden iktidarların dünyayı anlama tekeli kurmasına asla izin vermemek gerekir.

Acil durum budur.

Lityum pil bağımlılığımızın giderek artan çevresel maliyeti

Yazan: Amit Katwala

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

İşte tamamen modern bir bilmece: Akıllı telefonunuzdaki pili Tibet nehrinde yüzen ölü bir yakla ilişkilendiren nedir? Cevap lityum: Telefonlarımıza, tabletlerimize, dizüstü bilgisayarlarımıza ve elektrikli arabalarımıza güç veren reaktif alkali metal.

Mayıs 2016’da, yüzlerce protestocu Tibet platosunun doğu kenarındaki bir kasaba olan Tagong sokaklarına ölü balıklar attı. Balıkları Ganzizhou Rongda Lityum Madeni‘nin zehirli kimyasal sızıntılarının yerel ekosisteme zarar verdiği Liqi nehrinin sularından çıkarmışlardı.

Derenin yüzeyinde ölü balık sürülerinin resimleri arşivlerdeki yerini aldı. Bazı görgü tanıkları,  ineklerin ve yakların, nehir aşağıya akan kontamine su içmekten öldüğünü söyledi. Bu, akıllı telefonlar ve elektrikli otomobiller için dünyanın en büyük lityum iyon pil tedarikçisi BYD tarafından yürütülen operasyonlar da dahil olmak üzere madencilik faaliyetlerinde büyük bir artış görülen alanda, yedi yıl içinde gerçekleşen üçüncü olaydı. İkinci olaydan sonra, 2013 yılında yetkililer madeni kapatmıştı, ancak Nisan 2016’da yeniden açıldığında balıklar tekrar ölmeye başladı.

Salar de Uyuni, Bolivya. İşçiler, dünyanın en büyük tuz düzlüğünün kabuğunda ağır ekipmanlarla sondaj yapıyorlar. Lityum zengin noktalar bulma umuduyla magnezyum ve potasyum alanlarının altındaki tuzlu suyu hedefliyorlar. 2000’li yıllardan bu yana, spodumen, petalite ve lepidolite gibi mineral cevherleri kullanmak yerine, lityumunun çoğu bu şekilde çıkarılmıştır.

Lityum-iyon piller, gezegeni temizleme çabalarının önemli bir bileşenidir. Tesla Model S‘nin bataryasında yaklaşık 12 kilogram lityum bulunurken, yenilenebilir enerjinin dengelenmesine yardımcı olacak grid depolama çözümlerinin çok daha fazlasına ihtiyacı olacak.

Talep katlanarak artıyor ve 2016 ile 2018 arasında fiyatı iki katına çıktı. Danışmanlık şirketi Cairn Energy Research Advisors‘a göre, lityum iyon endüstrisinin 2017 yılındaki 100 gigawatt saatt (GWh) yıllık üretiminin 2027’de yaklaşık 800 GWh’ye çıkması bekleniyor.

Metal Bulletin araştırma başkanı William Adams, mevcut talep artışının izinin Çin hükümetinin 13. Beş Yıllık Planı’nda elektrikli araçlara yönelik büyük eğilimini ilan ettiği 2015 yılına kadar sürülebileceğini belirtiyor: “Bu, lityum çıkarmak üzere hazırlanan proje sayısında büyük bir artışa yol açtı ve arkadan gelmekte olan yüzlercesi daha var.”

Ama bir sorun var. Dünya fosil yakıtları temiz enerjiyle değiştirmeye çalışırken, bu dönüşümü sağlamak için gereken tüm lityumun bulunmasının çevresel etkisi kendi başına ciddi bir sorun haline gelebilir. Elsevier analisti Christina Valimaki şunları söylüyor: “En yeni ve en akıllı cihazlara olan sonsuz açlığımızın neden olduğu en büyük çevresel sorunlardan biri, özellikle pillerimizi yapmak için ihtiyaçla birlikte büyüyen bir mineral krizidir”

Tahua, Bolivya. Tuz madencileri bir kamyona, lityum bakımından zengin tuz yüklüyor. Bolivya’nın tuz düzlüklerinin altındaki zeminin dünyanın en büyük metal rezervlerini içerdiği düşünülüyor. (Bolivya And Dağları gezegenin lityumunun yüzde 70’ini içerebilir.) Birçok analist, lityumun tuzlu sudan çıkarılmasının kayadan daha çevre dostu olduğunu savunuyor. Ancak talep arttıkça, şirketler daha fazla enerji yoğun olan, lityumun tuzlu sudan ısıtılarak çıkarılmasına başvurabilirler.

Güney Amerika‘da ise en büyük sorun su. Kıtanın, Arjantin, Bolivya ve Şili’nin bazı bölümlerini kapsayan Lityum Üçgeni, tuz düzlükleri altında dünya metal arzının yarıdan fazlasını barındırıyor. Aynı zamanda dünyanın en kuru yerlerinden biri. Bu ciddi bir sorun, çünkü lityum çıkarmak için madenciler, tuzlu dairelerde bir delik açıp yüzeye tuzlu, mineral bakımından zengin tuzlu su pompalayarak işe başlarlar.

Daha sonra aylarca buharlaşmaya bırakılır, önce manganez, potasyum, boraks ve lityum tuzlarının bir karışımını oluştururlar, ardından filtrelenir ve başka bir buharlaşma havuzuna yerleştirilir ve böyle devam eder. 12 ila 18 ay sonra, karışım lityum karbonat – beyaz altın – süzülerek çıkarılır.

Nispeten ucuz ve etkili bir işlemdir, ancak çok fazla su kullanır: Bir ton lityum başına yaklaşık 1,9 milyon litre. Şili’nin Salar de Atacama bölgesinde, madencilik faaliyetleri bölgedeki suyun yüzde 65’ini tüketiyor. Bu, zaten başka yerlerden su taşımak zorunda kalan bazı toplulukların, kinoa ve lama yetiştiren yerel çiftçilerin üzerinde büyük bir olumsuz etkide bulunuyor.

Ayrıca, Tibet’te olduğu gibi zehirli kimyasalların buharlaşma havuzlarından su kaynağına sızma potansiyeli de var. Bunlar, lityumun satılabilecek bir formda işlenmesinde kullanılan hidroklorik asit dahil kimyasalların yanı sıra her aşamada tuzlu sudan filtrelenen atık ürünler.  Avustralya ve Kuzey Amerika‘da, lityum daha geleneksel yöntemler kullanılarak kayadan çıkarılır, ancak yine de yararlı bir şekilde ekstrak etmek için kimyasalların kullanılmasını gerektirir. Nitekim, Nevada‘daki araştırmalarda, lityum işleme operasyonunun yapıldığı yerin yaklaşık 240 kilometre aşağısında balıkların etkilendiğini tespit edildi. 

Rio Grande, Bolivya. Tuz dairelerinin kenarındaki Rio Grande deltası boyunca uzanan mineral oluşumlarının havadan görünümü. Delta, yapay sığ tuzlaları ya da minerali geride bırakacak şekilde aylarca güneşte kurutma işlemi yüzünden ve suya bağımlı olan lityum madenciliğinden ötürü olarak çoğunlukla kurudur. Deltanın kuruması, yüzeyin hem üstünde hem de altında su seviyelerinde stabilite eksikliğine yol açmıştır. Nehir, birçoğu Amazon havzasından gelen çok çeşitli tatlı su balıklarına ev sahipliği yapıyor

Friends of the Earth‘ün raporuna göre, lityum ekstraksiyonu kaçınılmaz olarak toprağa zarar veriyor ve hava kirliliğine neden oluyor. Arjantin’in Salar de Hombre Muerto’sunda yerel halk, lityum işlemlerinin insanlar, çiftlik hayvanları ve ekin sulama için kullanılan akarsuları kirlettiğini iddia ediyor. Şili‘de, lityum madenciliğinin geride dağlarca atılmış tuz ve doğal olmayan maviye boyanmış suyla dolu kanallar bıraktığını söyleyen yerel topluluklar ve madencilik şirketleri arasında çatışmalar yaşanıyor.

Şili Üniversitesi’nden lityum pil uzmanı Guillermo Gonzalez, 2009’daki röportajında, “Herhangi bir madencilik süreci gibi istilacı, yüzeye kalıcı hasar veriyor, su tabakasını yok ediyor ve toprağı ve yerel kuyuları kirletiyor” demişti: “Bu yeşil bir çözüm değil – bu bir çözüm bile değil.”

Ancak lityum, modern şarj edilebilir pillerin en sorunlu bileşeni olmayabilir. Nispeten boldur ve teorik olarak çok zorlu bir süreç olsa da gelecekte deniz suyundan üretilebilir.

Salar de Uyuni, Bolivya. Madencilik şirketi Comibol için potasyum çıkarma şefi Lino Fita, fabrikasına bakıyor. Bu bölgedeki tuzlu su, potasyum ve magnezyum açısından zengindir, bu da lityumun çıkarılmasını daha zor ve pahalı hale getirir. Tuzlu su, fazla suyu buharlaştırmak ve tuzlarını ayırmak için aylarca büyük havuzlara konur. Kalan bileşik daha sonra saflaştırılır ve işlenir. Ülke çapında personel sıkıntısı olduğu için fabrikada çok az lityum işleme uzmanı çalışıyor. Geçmişte, fabrikanın tüm üretim hattını üç kişi çalıştırırdı.

Diğer iki önemli bileşen; kobalt ve nikel, dünya elektrikli araçlara doğru ilerlerken ve potansiyel olarak büyük bir çevre maliyetiyle, bir dar boğaz oluşturma tehlikesi yaratıyor. Kobalt, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika‘da bolca mevcut ve hemen hemen başka hiçbir yerde yok. Fiyatı da son iki yılda dört katına çıktı.

Akü malzemeleri şirketi Sila Nanotechnologies‘in kurucusu Gleb Yushin‘e göre, zeminden metal cevherleri olarak çekildiklerinde toksik olmayan çoğu metalin aksine kobalt, “benzersiz şekilde korkunç”.

“Kobaltla ilgili en büyük zorluklardan biri, bir ülkede bulunmasıdır” diye ekliyor Yushin:”Kelimenin tam anlamıyla araziyi kazıp kobalt bulabilirsiniz, bu yüzden bunu yaparken güvensiz ve etik olmayan davranışlar için çok fazla motivasyon oluşturuyor.” Kongo, kobaltın genellikle çocuk işçiliği kullanarak, koruyucu ekipman olmadan, elle çıkarıldığı ‘zanaat madenlerine’ ev sahipliği yapıyor.

Salar de Uyuni, Bolivya. Tuzlu su, yakındaki bir gölden bir dizi buharlaşma havuzuna pompalanır ve 12 ila 18 ay boyunca bırakılır. Çözelti daha konsantre hale geldikçe çeşitli tuzlar farklı zamanlarda kristalleşir. Magnezyum izlerini gidermek için kireç ile de işlenir. Mineraller işlenmeye hazır olduğunda, pillere konulacak iyonları üretmek için yakındaki Planta Li lityum fabrikasına götürülür. 2017 yılında fabrika 20 ton lityum karbonat üretti.

Dikkate alınması gereken politik bir bakış açısı daha var: Bolivya lityum kaynaklarını 2010’da kullanmaya başladığında, büyük mineral zenginliğinin bu yoksul ülkeye Ortadoğu‘nun petrol zengini uluslarının ekonomik ve politik hükümranlığını sağlayabileceği öne sürülmüştü. Elektrikli otomobil akü üretiminin çevresel ayak izi hakkında geçen yıl bir rapor hazırlayan IVL İsveç Çevre Enstitüsü’nden Lisbeth Dahllöf, “Yeni bir OPEC’e ödeme yapmak istemiyorlar” diyor.

Nature‘da yakın zamanda yayımlanan bir makalede Yushin ve eş yazarları, pil yapmak için daha yaygın ve çevre dostu malzemeler kullanan yeni pil teknolojisinin geliştirilmesi gerektiğini savundu. Araştırmacılar, daha yaygın ve daha az toksik maddelerle, kobalt ve lityumun yerini alan yeni pil kimyaları üzerinde çalışıyorlar.

Ancak, yeni piller lityumdan daha az yoğun veya daha pahalıysa, genel olarak çevre üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilirler. “Çevre maliyetini değerlendirmek ve azaltmak başlangıçta göründüğünden daha karmaşık bir konudur” diyor Valimaki: “Örneğin, daha az dayanıklı, ancak daha sürdürülebilir bir cihaz, nakliye faktörünüz ve gerekli ekstra ambalajlamadan sonra daha büyük bir karbon ayak izine neden olabilir.”

Salar de Uyuni, Bolivya. Bunun gibi mezarlar tuz düzlüklerinde yaygın bir manzaradır. Bölge, son iki yılda yerel kinoa çiftçilerinin hayatlarını etkileyecek şekilde çok az yağış aldı. Çok miktarda su kullanan lityum tesislerinin yarattığı sıkıntı daha da arttı: Pastos Chicas gibi yerlerde ve Arjantin / Şili sınırına yakın bölgelerde, talebi karşılamak için başka yerlerden ilave su getirilmesi gerekti.

Hükümetin batarya araştırması için Birmingham Üniversitesi‘nde gerçekleştirilen ve Faraday Challenge tarafından 246 milyon £ tutarında finanse edilen araştırma, lityum iyonu geri dönüştürmenin yeni yollarını bulmaya çalışıyor. Avustralya’daki araştırmalar, ülkenin 3.300 ton lityum iyon atığının sadece yüzde ikisinin geri dönüştürüldüğünü tespit etti. İstenmeyen MP3 çalarlar ve dizüstü bilgisayarların sonu çöplük olduğunda,  bunların elektrotları ve elektrolitten iyonlaşmış sıvılar çevreye sızabilirler.

Birmingham Enerji Enstitüsü liderliğindeki bir araştırmacılar konsorsiyumu, potansiyel olarak patlayıcı lityum iyon hücrelerini, elektrikli araçlardan güvenli şekilde çıkarmak ve sökmek için nükleer güç santralleri için geliştirilmiş bir robot teknolojisi kullanıyor. Geri dönüşüm tesislerinde, lityum iyon pillerin yanlış saklandığı veya kurşun-asit pillerle karıştırılıp bir kırıcıya yerleştirildikleri için yangınlar çıkmıştı.

Xiangtan, Çin. Doğu Çin’de büyük bir lityum iyon pil şirketi olan Soundon New Energy’deki üretim hattında çalışanlar. Günümüzde kullanılan çoğu elektrikli araç henüz döngülerinin sonuna ulaşmadı. Lityum iyon pillerle çalışan ilk tamamen elektrikli otomobil Tesla Roadster, 2008 yılında piyasaya sürüldü. Bu, ilk nesil elektrikli araç akülerinin geri dönüşüm aşamasına henüz ulaşmadığı anlamına geliyor.

Lityum katotları zamanla bozulduğundan, yeni pillere yerleştirilemezler. (Enerji yoğunluğunun daha az kritik olduğu enerji depolama uygulamaları için eski araç akülerini kullanmak üzere bazı çabalar devam etmektedir) ZapGo’nun CEO’su ve kurucusu Stephen Voller, “Elektrokimyaya sahip herhangi bir pil türünün geri dönüştürülmesindeki sorun budur: Ömrünün hangi aşamasında olduğunu tam olarak bilmiyorsunuz” diyor. “Bu yüzden çoğu cep telefonunun geri dönüşümü uygun maliyetli değildir.”

Faraday Enstitüsü’nün lityum geri dönüşüm projesinden Dr.Gavin Harper‘ın ifadesine göre bir başka engel de üreticilerin pillerine gerçekten neyin girdiği konusunda anlaşılır bir şekilde ketum olmaları ve bunun da düzgün bir şekilde geri dönüştürülmelerini zorlaştırması. Şu aşamada geri kazanılan hücreler genellikle parçalanıyor, daha sonra pirometalurjik teknikler – yanma kullanılarak ayrılabilen bir metal karışımı oluşturuluyor.  Ancak, bu yöntem lityumun çoğunu boşa harcıyor.

Linyi İlçesi, Çin. Elektrikli otomobil şirketi ZD’nin bir üretim hattı. Şirketin küçük, kentsel, çift koltuklu elektrikli araçları, ZD’nin ortak olduğu Milano’daki araba paylaşım şirketi Share’ngo’nun bulunduğu İtalyan pazarı için üretildi. Çin, dünyanın en büyük elektrikli otomobil üreticisi ve son birkaç yıldır ihracat yaptığı ülke sayısını artırmak istiyor.

Birleşik Krallık‘tan araştırmacılar, bakterilerin malzemeleri işlemek için kullanıldığı biyolojik geri dönüşüm ve alternatif olarak kimyasal çözeltilerin tuzlu sudan başlayarak lityumun ilk ekstraktına benzer şekilde kullanıldığı hidrometalurjik teknikleri içeren alternatif yöntemler araştırıyorlar.

Harper’a göre, bütün olay tüm yaşam döngüleri boyunca lityum iyon pillere güvenli bir şekilde kılavuzluk etmek ve gereksiz yere fazla çıkarmadığımızdan emin olmak ya da eski pillerdeki kimyasalların zarar vermesine izin vermemekle ilgili: “Bu pillerdeki tüm malzemelerin çıkarılmasında zaten çevresel ve sosyal etkiler gerçekleştiği düşünüldüğünde, onları iyi denetlemeliyiz.”

Lüks bir otelde, Hollandalı varlık yöneticisi APG için çalışan Çinli bir madencilik sektörü yöneticisi. Çin’deki devlet destekli şirketler agresif bir şekilde yeni lityum karbonat yatakları arıyor. Yalnız değiller: Japonya, Almanya, İsveç, Fransa, İsviçre, Güney Kore ve Kanada’dan şirketler de artan talebi karşılama umuduyla lityum madenleri alıyor.

Makalenin İngilizce Orijinali

Koronavirüs yüzünden 16 kişi daha hayatını kaybetti, toplam can kaybı 108

İlk olarak 11 Mart’ta tespit edilen koronavirüs’ün ardından Türkiye’deki toplam vaka ve hayatını kaybeden kişi sayıları şöyle:

11 Mart: 1 vaka
13 Mart: 5 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 47 vaka
17 Mart: 98 vaka, 1 ölü
18 Mart: 191 vaka, 2 ölü
19 Mart: 359 vaka, 4 ölü
20 Mart: 670 vaka, 9 ölü
21 Mart: 947 vaka, 21 ölü
22 Mart: 1236 vaka, 30 ölü
23 Mart: 1529 vaka, 37 ölü
24 Mart: 1872 vaka, 44 ölü
25 Mart: 2433 vaka, 59 ölü
26 Mart: 3629 vaka; 75 ölü
27 Mart: 5698 vaka; 92 ölü
28 Mart: 7402 vaka; 108 ölü

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/