Ana Sayfa Blog Sayfa 2144

30 Nisan gecesinden itibaren üç gün daha sokağa çıkma yasağı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kabine toplantısı sonrasında gündeme dair açıklamalarda bulundu. 30 Nisan gecesinden itibaren üç günlük sokağa çıkma yasağı ilan edileceğini duyuran Erdoğan 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta uygulanan yasağın Ramazan sonuna kadar her hafta sonu uygulanacağını belirtti. Erdoğan, cuma günü marketlerin 09.00-14.00 saatleri arasında açık olacağını belirtti.

Türkiye’nin salgınla mücadelede önemli yol kat ettiğini belirten Erdoğan, “Tünelin ucu göründü. Ramazan sonrasında çifte bayram istiyoruz” dedi.

ABD’ye tıbbi malzeme yolda

Hayatı normale döndürmeye yönelik kapsamlı bir program hazırladıklarını söyleyen Erdoğan, bu programın yakında kamuoyuyla paylaşılacağını belirtti.

“Biz kendimize yeterli olmanın ötesinde, dostlarımıza destek olabilecek noktaya ulaştık” diyen Erdoğan son olarak ABD’ye tıbbi yardım malzemesi göndereceklerini söyledi.

Yine CHP’ye yüklendi

Erdoğan, koronavirüs dışında gündemdeki konulara da değindi. CHP‘li belediyelerin yardım hesaplarının bloke edilmesini yalanlayan Erdoğan, Adana‘da fuar alanının ihtiyaç halinde kullanılabilecek sahra hastanesine dönüştürülmesinin de gerçek olmadığını olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun‘un evinin fotoğrafının çekilmesi konusuna da değinen Erdoğan bunu ‘saldırı’ olarak nitelendirdi;  “CHP’nin başını çektiği bu anlayış, birlik beraberlik yerine bölücülüğü esas almıştır” dedi. Altun’un kendisine ait olmayan arazide inşaat yapması konusunda ise şunları söyledi:

“Kendisi ailesiyle birlikte 45 metrekare taban oturumu olan mütevazı bir evde oturmayı seçmiştir. Evinin ve bahçesinin hemen yanında bulunan 200 metrekarelik bir alanı kiralayarak bakımını üstlenmiştir. Bu zihniyetin arkadaşımıza ve ailesine karşı sürdürdüğü çirkin saldırıdaki tutarsızlıklar siyasi kokuşmuşluğun en bariz örneğidir.”

Diyanet İşleri Başkanı’na destek: Söyledikleri sonuna kadar doğru

Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ramazan hutbesinde koronavirüsün eşcinsellik sebebiyle yayıldığını söylemesi üzerine gelen tepkiler hakkında da yorum yaptı. Ankara Barosu, bunun bir nefret suçu olduğunu söylemiş ve hutbede söylenenleri “çağ dışı” olarak nitelendirdiği bir metin kaleme almıştı. Daha sonra Ankara Barosu hakkında soruşturma açılmıştı. Erdoğan konuyla ilgili şunları söyledi:

“Bu zihniyetle iş bitmiyor. Bir başkasını da Diyanet İşleri Başkanı’mıza gösterilen tepkilerde görmek mümkün. Başkanımız bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancını, ilminin ve yürüttüğü görevin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette onun sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatla tanımlamayanlar için bir görüşten ibarettir.

Ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Başkanımız da herhangi bir konu dini noktada olduğunda anlatmakla yetkilidir. Bu Ankara Barosu’nun yetkisinde olan bir konu değildir. Ankara Barosu’un açıklaması başta olmak üzere Diyanet İşleri Başkanı’mıza karşı kullanılan üslup İslam’a karşı kasıtlı bir saldırı halini almıştır.

Diyanet İşleri Başkanı’mıza yönelik yapılan açıklama İslam’a ve devletimize yapılan bir saldırıdır. Yapılan her gönderme karşımızdaki zihniyetin ilkelliğinin birer yansımasıdır. Milletimizi temsil eden kavramlara böylesine kin duyulabildiğini görmekten üzüntülüyüz. Demokratlık adına faşizmi, halkçılık adına millet düşmanlığını, yargı adına hukuksuzluğu, eşitlik adına sapkınlığı yüceltenlerin gerçek yüzleri birer birer ifşa olmaktadır.”

 

Türkiye’de koronavirüs: 95 kişi daha hayatını kaybetti, vaka sayısı 112 bin 261

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, son 24 saatte 95 kişinin daha koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğini ve 2 bin 131 kişiye daha Covid-19 tanısı konulduğunu duyurdu.
 
Böylelikle şimdiye kadar Covid 19 nedeniyle ölenlerin sayısı  2 bin 900‘e, toplam vaka sayısı da 112 bin 261‘e yükselmiş oldu. 27 Nisan günü toplam 20 bin 143 test yapılırken, 4 bin 651 hasta iyileşti. İyileşen toplam hasta sayısı 33 bin 791‘e yükseldi.
 

Koca: En fazla iyileşen hasta sayısına ulaştık

Koca, yaptığı paylaşımda “Bir gün içinde iyileşen en yüksek hasta sayısına ulaştık. Temaslı sayısı ve temas ortamı azaldığı için, ihtiyaç duyulan test sayısında azalma bugün de devam etti” ifadelerini kullandı. 

23’üncü Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde ödüller belli oldu

Uçan Süpürge Vakfı tarafından bu yıl 23’üncüsü düzenlenecek Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali‘nin 7 Mayıs’taki açılış töreninde ödül alacak isimler belli oldu.

Ödüller bugün çevrimiçi gerçekleştirilen basın toplantısı ile açıklandı.   Toplantı, Türkan Şoray‘ın açılış konuşmasıyla başladı. Toplantıda ayrıca Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen ve Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar’ın video mesajlarına yer verildi.

Festival bu sene 7-14 Mayıs tarihlerinde #EvdeKaldık temasıyla çevrimiçi yapılacak.

Ödüller sahiplerini buldu 

Festival Onur Ödülü, Bilge Olgaç Ödülü, Genç Cadı Ödülü ve Tema Ödülü olmak üzere dört farklı dalda ödül verdi. Ödüller, 23’üncü yılda açılış gecesinde sahiplerini bulacak.

Genç Cadı Ödülü, son yıllarda başarılı oyunculuğuyla da dikkat çeken Cemre Ebüzziya’ya; Bilge Olgaç Ödülü ise Handan İpekçi, Sevil Demirci ve Işıl Özgentürk’e verildi.

Onur Ödülleri Nebahat Çehre ve Şahika Tekand’a

Onur Ödülü ise Nebahat Çehre’ye ve Şahika Tekand’a verildi. Uçan Süpürge Ödülleri, festivalin açılış günü 7 Mayıs’ta festival özel canlı yayın programlarında ödül sahipleri ve izleyiciyle paylaşılacak.

7-14 Mayıs tarihleri arasında yapılacak Festival kapsamında 76 film çevrimiçi gösterilecek. Gösterim programında 31 farklı ülkeden 76 film yer alacak. Ayrıca farklı zaman dilimlerinde yaşayan insanlar olduğu göz önüne alınarak her film 24 saat içinde iki kez gösterilecek. 

‘Kadınlar bu hayatta ne yaşıyorsa…’

Seçkide, farklı kategorilerden olmak üzere, Afrika’dan 12, festival ülkesi olan İrlanda’dan seçkisinde sekiz film var. Kısa kurmacada 19, deneyselde yedi, animasyonda beş, belgeselde 14, uzun metrajda 11 film yer alıyor.

Festivali komitesi tarafından yapılan açıklamada “Kadınlar bu hayatta ne yaşıyorsa, neleri dert ediyorsa kameranın gözü 23. yılda da yine bunları görüyor. Dileriz festivalimiz, kameranın gördüklerini her kesimden insana ulaştırmaya yarar” denildi.

Koronavirüs için LGBTİ+’leri suçlayan Diyanet’e tepki gösteren Ankara Barosu hakkında soruşturma

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ramazan ayının ilk hutbesinde “tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığını” söylemesine tepki gösteren Ankara Barosu hakkında soruşturma başlatıldı.

Kaos GL’de yer alan habere göre Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Barosu hakkında “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216/3 maddesi kapsamında, “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama” iddiasıyla re’sen soruşturma başlattı.

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ise “Ankara Barosunun ifade ettiği hususların, köklü bir hukuk kurumuna yakışmadığını düşünüyor, açıklamayı esefle kınıyorum” dedi.

Baro: Sesi çağlar öncesinden geliyor

Ankara Barosu tarafından yapılan açıklamada “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın insanlığın bir kesimini nefretle aşağılayıp kitlelere hedef gösterdiği konuşmayı şaşkınlık ve ibretle izledik” denilmişti. Açıklamanın devamı ise şu şekilde:

Şaşkınlığımız; sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup söylemini kutsal sayılan değeler üzerine inşa ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti sebebiyledir.

Aldığımız ibretse, anılan şahsın içinde bulunduğu takvim yılında yaşamasına rağmen bundan sekiz-dokuz nesil önceki büyükleriyle aynı zihinsel ve dogmatik sınırlara sahip olmak için insan onuruna karşı gösterdiği büyük direnişten kaynaklanmaktadır.

‘Cadı diye kadın yakmaya davet etmesi şaşırtmayacak’

Görevde olduğu süre boyunca çocuk tecavüzcülerine gözlerini kapatıp kadın düşmanlığının manevi zeminini dini söylemlerle meşrulaştırma çabası karşılığında maaş alan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın deprem, LGBTİQ+, kadın ve çocuk söylemlerine rağmen halen görevde kalması durumunda, sonraki konuşmasında halkı ellerinde meşalelerle meydanlarda cadı diye kadın yakmaya davet etmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

İHD’den dava

Geçtiğimiz hafta ise İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın nefret suçu içeren konuşması hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Şube,  “LGBTİ+’lara yönelik özellikle oluşturulan bu nefret dalgasının karşısında olduğumuzu yineliyoruz” açıklamasını yaptmıştı.

‘Dünyanın üçte ikisi iklim değişikliği konusunda en az koronavirüs kadar endişeli’

Koronavirüs salgını sadece devletlerin ve vatandaşları değil, araştırma şirketlerinin de gündeminde. Yapılan çeşitli çalışmalar ve anketler aracılığıyla şirketler de salgın boyunca vatandaşın davranışlarındaki değişiklikleri anlamaya çalışıyor. Covid-19 salgını sonrası Türkiye’nin fotoğrafını çekmeye çalışan Ipsos Araştırma Türkiye‘nin CEO’su Sidar Gedik, T24’den Metin Kaan Kurtuluş‘a verdiği yanıtlarda, yaptıkları anketlerle ilgili verileri değerlendirdi. 

Türkiye’de toplumun tamamına yakınının ekonomik açıdan risk gördüğünü söyleyen Gedik ” Salgından sonra küçük şehirlerin popülaritesi artacak, merkezi semt tanımı değişecek” dedi.

En büyük beklenti devletten

Dünyanın ve Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda, en az koronavirüs kadar endişeli olduğunu da kaydeden Gedik’in konuyla ilgili soruya yanıtı şöyle: 

Ipsos, uluslararası bir araştırma şirketi, birçok farklı konularda araştırmalarınız bulunuyor. Ipsos’un yeni yayımladığı bir açıklamaya göre dünyanın üçte ikisi iklim değişikliği konusunda en az koronavirüs kadar endişeli. Türk basınında da sıkça sokağa çıkan insan sayısının azalmasının ardından çevre kirliliği seviyesinin düştüğüyle ilgili haberler görüyoruz. Sizin bununla ilgili çalışmalarınız var mı? Türkiye’de iklim değişikliğine yaklaşım nasıl?

Evet iklim değişikliği konusunda çeşitli global ve yerel araştırmalar yapıyoruz. Bahsetmiş olduğunuz bulgu 16-19 Nisan tarihlerinde 14 ülkeyi kapsayan bir araştırmamızdan… burada Türkiye verisi bulunmuyor fakat 21 Şubat – 6 Mart tarihlerinde yaptığımız ve Türkiye dahil 29 ülkeyi kapsayan başka bir global araştırmamız var ki burada da iklim değişikliği konusunda kamuoyunun hassas tutumunu görebilmek mümkün. Bu araştırmamızda sıralanan iklim değişikliği/küresel ısınma, hava kirliliği, ormanların yok edilmesi, su kirliliği, doğal kaynakların tükenmesi vb çevre sorunları sıralandığında global ortalamada iklim değişikliği yüzde 37 ile en önemli sorun olarak belirtiliyor. Geçtiğimiz yılki sonuçlara göre bu konuda 7 puanlık bir artış var. Bu araştırmamıza Türkiye’den katılan bireylerin gördüğü en önemli ilk 3 çevre sorunu ise ormanların yok edilmesi (yüzde 37), Doğal kaynakların tükenmesi (yüzde 36) ve iklim değişikliği/küresel ısınma (yüzde 32) olarak sıralanıyor. 

Türkiye’yi Anlama Kılavuzu adını verdiğimiz ve yaklaşık 16 bin bireyin katılımıyla 2004 yılından bu yana düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz geniş kapsamlı bir yaşam tarzları ve tutumlar araştırmamız var. Bu araştırmamızda Türkiye’deki en güçlü tutumları da belirliyoruz. Burada da en öne çıkan tutum Çevreye Duyarlılık… Araştırmanın son döneminde her 10 kişiden 8’i Çevreye Duyarlı olduğunu belirtiyordu. 

Genel olarak tutumsal açıdan hem global hem de yerel kamuoyunun çevre konusunda hassas olduğunu söyleyebiliriz fakat davranışlarımızı değerlendirdiğimizde benzer yüksek sonuçları göremiyoruz. 

Global araştırmamızda iklim değişikliği konusunda çeşitli bireysel aksiyonları alma konusunda istekli olup olmadıkları da bireylere soruluyor. Fazla paketli gıda almaktan imtina etmek, çöpleri geri dönüşüm için ayrıştırmak, ihtiyaç dışında ürün almamak vb aksiyonları alma konusunda bireyler 4 yıl önce belirttikleri düzeyde, hatta bazı aksiyonlarda 4 yıl önceye göre daha az istekliler. Bu da bize davranış değiştirme konusunda bir ilerleme kaydedilmediğini gösteriyor. 

Öte yandan iklim değişikliği konusunda devletten beklentiler büyük.  Global kamuoyunun yüzde 68’i eğer hükümetleri iklim değişikliği ile mücadele için aksiyon almazsa onları hayal kırıklığına uğratacağını düşünüyor. yüzde 57’si ise iklim değişikliği konusundaki politikaları ciddi bir aksiyona götürmeyen siyasi partiye oyunu vermeyebileceğini belirtiyor. Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin yüzde 47’si de bu konuda hem fikir.

Hava kirliliğinin yeni koronavirüs salgınına etkisi

Enerji ve Temiz Hava Araştırmaları Merkezi (CREA) hava kirliliğinin Covid-19 üzerindeki olumsuz etkilerini gösteren ve güncel bilimsel gelişmeleri özetleyen bilgi notu yayınladı.

Yapılan araştırmalardan yola çıkarak hazırlanan çalışmaya göre ABD, Avrupa ve İngiltere’de gerçekleştirilen araştırmalar hava kirliliğinin, kirli havaya uzun süre maruz kalmış insanlar için, korona virüsten kaynaklanan ölüm oranını artırabileceğini ortaya koyuyor. Bu durum, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve kronik hastalıklar gibi pek çok sebepten kaynaklanıyor:

‘Doğal savunmayı etkiliyor’

Yüksek seviyedeki hava kirliliği, vücudun hava yoluyla taşınan virüslere karşı doğal savunmasını etkiliyor ve insanların viral hastalıklara yakalanma olasılığını arttırıyor. Bu durumun Covid-19 için de geçerli olduğu tahmin ediliyor. Bu da, hava kirliliğine maruz kalmanın hastalığın yayılımında etkili olduğuna işaret ediyor.

‘Kronik hastalıklara yol açıyor’

Hava kirliliğine maruz kalmak, insanların Covid-19 virüsü nedeniyle hastalanma olasılığını artıran, yoğun bakım ve solunum cihazı gerektiren ve bazı durumlarda ölümle sonuçlanabilen birçok kronik hastalığın oluşmasında önemli bir risk faktörü.

Çok sayıda bilimsel araştırma, dünya çapında kronik solunum hastalıkları, kalp hastalıkları, astım ve diyabet gibi birçok kronik hastalığın önemli bir kısmının hava kirliliğiyle ilişkilendirilebildiğini gösteriyor. Bu da geçmişte uzun dönemli hava kirliliğine maruz kalmış olmanın, bugün ölüm vakalarını artırdığı ve küresel ölçekte sağlık sistemleri üzerinde oluşan baskıya katkıda bulunduğu anlamına geliyor.

‘Semptomları kötüleştiriyor’

Birçok solunum yolu enfeksiyonunda, enfekte kişilerin hava kirliliğine maruz kalmasının, semptomlarını kötüleştirebildiği ve hastaneye yatış ve ölüm riskini artırabildiği biliniyor. Benzer etki Covid-19 hastaları için geçerli olsa da, güncel duruma yönelik çalışmalar henüz doğrulanmadı.

Mevcut bilgi, virüse karşı alınan önlemler sayesinde hava kirliliğinde yaşanan azalmaya rağmen, dünyanın birçok bölgesinde tehlike arz eden hava kirliliği seviyelerinin, COVID-19 kaynaklı vakaların ve ölümlerin sayısını arttırdığına işaret ediyor. Mevcut hava kirliliğinin, birçok hastalığa neden olduğu, hastalıkların etkilerini arttırarak tıbbi bakım ihtiyacı doğurduğu ve sağlık sistemleri üzerindeki baskıyı arttırdığı kesin olarak biliniyor.

Yılda 400 bin ölüm

Hava kirliliği, alt solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanan ölümlerin temel nedeni olarak gösteriliyor. Küresel ölçekte, alt solunum yolu enfeksiyonu kaynaklı her altı ölümden birinin PM 2.5 hava kirliliğine bağlı olduğu ve yılda yaklaşık 400 bin ölümle sonuçlandığı belirtiliyor.

Zonguldak’ta hava kirliliği sebebiyle koronavirüs ölümlerinin daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

Virüslerin yayılımını kolaylaştırıyor

Bilgi notunda ayrıca, Yüksek hava kirliliği seviyelerinin, virüslerin enfekte etme oranında ve yayılımınında kolaylaştırıcı rol üstlendiğini gösteren çok sayıda çalışma bulduğu belirtildi.

Hava kirliliğini virüs bulaşmasına ve enfeksiyon olasılığına bağlayabilecek mekanizmalar arasında; kirliliğin solunum yollarına ve epitelyal hücre bariyerlerine verdiği hasar ve hava kirliliğinin virüs damlacıklarının bağlanmasını ve havada taşınmasını sağlayan bir nevi “yoğunlaşma çekirdeği” olarak görevi yapması sayılıyor.

‘PM 2,5 mevzuatı hazırlanmalı’

Raporun sunduğu sonuçlar ile ilgili değerlendirmede bulunan Temiz Hava Hakkı Platformu Türk Tabipler Birliği Temsilcisi Dr. Gamze Varol şu ifadeleri kullandı:

“İtalya, ABD, İngiltere gibi ülkelerde uzun süredir kronik hava kirliliğine maruz kalan kişilerin Covid-19 virüsünden çok daha kötü etkilendiğine dair bulunan kanıtlar eski bilgilerimizi de destekliyor. Yıllardan beri yapılan araştırmalar hava kirliliğinin solunum, kalp ve damar sistemi başta olmak üzere insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ve bağışıklığın düşmesi sonucunda SARS gibi virüslere karşı daha savunmasız hale geldiklerini açıkça göz önüne seriyordu. Platformumuz tarafından geçtiğimi yıl yayınlanan Kara Rapor’da da belirtildiği gibi ülkemizdeki 81 ilin %99’una yakını Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği limitleri aşan kirlilikte hava soluyor.

Hava kirliliğinin 3 yıl üst üste yoğun olduğu Kahramanmaraş, Iğdır, Ankara, Manisa, Muğla, Bursa gibi illerimiz ve Zonguldak, Kütahya, Afşin, Çanakkale, Manisa, Sivas, İzmir gibi kömürlü santral yakınında yaşadığı veya madende çalıştığı için kronik solunum hastalığı olan kişilerin yoğun olduğu il ve ilçeler başta olmak üzere tüm ülkemizde acilen hava kirliliğini azaltacak yapısal önlemler alınması gerekiyor. Bu önlemlerin başında da PM2,5 mevzuatının hazırlanması ve limitlerin yürürlüğe konması geliyor.”

Balıksız geçen balık sezonu: Marmara Denizi ölüyor

Türkiye’de 1 Eylül’de başlayan ve 15 Nisan’da biten balıkçılık sezonu boyunca Marmara Denizi’nden neredeyse hiç balık çıkmadı. Suların soğumaya başladığı ekim ve kasım aylarında balığın en bol olduğu dönem olarak biliniyor ancak balıkçılar ne hamsi, ne palamut ne de lüfer bulabildi.

DW Türkçe’den Serkan Ocak’ın haberine göre İstanbul Üniversitesi Balıkçılık Teknolojisi ve Yönetimi Ana Bilim Dalı Bakanı Prof. Dr. Saadet Karakulak, balığın tükenmesinde önemli bir nedenin deniz kirliliği olduğunu söylüyor.

Karakulak: Oksijen bile kalmadı

Karakulak, balıkların temiz denizleri sevdiğini ve artık Karadeniz ve Marmara’nın eskisi gibi temiz olmadığını söylüyor. Marmara’da oksijenin bile kalmadığını belirten Karakulak, şöyle devam ediyor:

Balıkçılar ağ atamadığını, attığında da çekemediğini söylüyor. Çünkü ‘müsilaj’ denilen sümüksü bir tabaka var. Balık ağlarına takılıyor. Alglerden dolayı oluyor. Oksijen bitince çoğalıyor. Marmara ölüyor. Önce denizi, sonra balığı koruyacağız.

‘Ekonomik kayıplara neden olur’

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar, bu yıl Marmara’da görülen müsilajı ‘çok geniş alanlara yayılan ve uzun süreli gözlenen organik materyal birikimi’ olarak açıklıyor.

Okyar, özel meteorolojik, mevsimsel ve trofik koşullar (beslenme basamağı) altında bazı denizel organizmalar tarafından üretilen müsilajların oluşmasında bakteriyel aktivitenin de rol oynadığına değiniyor. Müsilajın deniz ekosisteminde ‘oksijen yokluğuna’ neden olacağının altını çizen Okyar, meydana getirdiği görsel kirliliğin yanı sıra balıkçılık ve turizmi de olumsuz etkilediğini, ekonomik kayıplara neden olduğunu savunuyor.

Aşırı avlanma, kirlilik ve küresel ısınma

Prof. Okyar’ın verdiği bilgilere göre, müsilaj en son 2007 ve 2008 yıllarında oluştu. Fakat bu olay özellikle Adriyatik Denizi’nde 1800’lü yıllardan beri görülen bir olay. Marmara Denizi’nde ise görülen müsilaj bir sonuç. Yani aşırı kirliliğin, aşırı balık avcılığının ve küresel ısınmanın bir sonucu.

Marmara Denizi’nin son derece dinamik yapıya sahip olduğunu belirten Okyar, şöyle devam ediyor: “Karadeniz ve Ege Denizi’nden boğazlar vasıtasıyla gelen akıntılar Marmara Denizi’nin yenilenmesine yardımcı oluyor. Fakat aşırı kirlilik girdisi var. Marmara Denizi’nin korumamıza ihtiyacı var. Burada da yerel ve bölgesel yönetimlere önemli işler düşüyor.”

‘Koruma alanları oluşturulmalı’

Türkiye sularındaki denizleri ve balıkları uzun yıllardır araştıran İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesinden Prof. Dr. Bayram Öztürk, misafir öğretim üyesi olarak şu sıralar Tokyo Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi’nde görev yapıyor. Öztürk, sorunun aslında yeni olmadığını, yıllardır aynı konuları anlattıklarını ancak pek dinleyen olmadığını belirtiyor.

“Artık denizlerde sadece su var” diyen Öztürk’e göre, Marmara Denizi’nde hiçbir koruma alanı yok. Yapılması gereken ilk iş denizlerde koruma alanları oluşturmak. Denizlerde balığın bitmesinin en büyük nedenlerin başında aşırı avcılığın geldiğine de değinen Öztürk, şunları söylüyor:

Ortak alanlar anlayışı da yok. Bizim şu anda tuttuğumuz balık gelecek nesillerin balığı. 10 santim bile olmayan mezgit, küçücük izmarit, küçücük barbun, tekir, yavru halde avlanıyor. Biraz balık olduğunda avcılık bir hafta devam ediyor. Aşırı avlanılıyor. Herkes eylül ayında balığın peşinde. İki haftada balık bitiyor, sonra balık kalmadı deniliyor. Türkiye’nin bu döngüden kurtulması gerekiyor. Bunun içinde ulusal bir plan olması gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde bir daha denizlerde hiç balık kalmayacak.

Çamura benziyor

Uzmanların belirttiği müsilaj balıkçıların da kâbusu. Deniz salyası olarak da bilinen müsilaj görüldüğü günlerde balıkçılar ağlarını atamıyor. Silivri Su Ürünleri Kooperatifi Başkan Yardımcısı Barış Köksalan, müsilaj olarak bilenen maddeye Marmara Denizi’ndeki balıkçıların ‘kaykay’, Karadeniz’deki balıkçıların ise ‘lez’ adı verdiğini söylüyor.

Köksalan’a göre, kaykay denizanalarının ölmesi ya da kimyasal atıkların tarlalardan denizlere gelmesiyle oluşuyor. Çamura benziyor. Bu çamur tabakası da küçük balıkları öldürüyor. “Kendi gözlerimle yüzlerce küçük balığın öldüğünü gördüm” diyen Köksalan, “Denizde gözlemliyoruz bunu. Balıkçı ağlarına da yapışıyor. Ağ çok zor çekiliyor tekneye. Zaten bölgeye de ağ atılamıyor. Balıkların ağa gelmesini de engelliyor. Duvar etkisi yapıyor. Bu kış ne zaman denize çıksak vardı” diyor.

Yaklaşık bir ay önce müsilajın kalkmaya başladığını belirten Köksalan, çok önemli bir bilgi de veriyor: “Bu yıl ilk defa Saroz Körfezi’nde bile görüldü. Saroz önemli bir yer çünkü orası kendini sürekli temizleyen bir yer. Orada görülmesi durumun çok ciddi olduğu anlamına geliyor.”

‘Küçük balıkçıları koronavirüs vurdu’

Av yasakları 15 Nisan’da başladı. Boyu 12 metreden küçük tekneler bu yasaktan muaf. Balığa çıkabiliyorlar. Ancak küçük balıkçıları bu kez de koronavirüs vurdu. Balık halleri kapalı. Köksalan, restoranların da kapanmasıyla küçük balıkçıların neredeyse hiç iş yapamadığını söylüyor. Günübirlik tuttuğu balıkla yaşamlarını sürdüren 13 bin küçük balıkçı için acilen bir çözüm bulunmazsa bu sektörün yok olacağını ifade ediyor.

Aşırı avlanma, deniz kirliliği, koronavirüs derken balık sezonu sona erdi. Bazıları denizlerdeki bu avlanmanın önümüzdeki yıl balık nüfusuna olumlu etkisinin olacağını da söylüyor. Şimdilik bu durum belirsiz. Ancak bilinen bir gerçek var ki denizleri kirletmeye, balıkları aşıra avlamaya devam ettikçe bir zamanlar Marmara Denizi’nde görülen kılıçbalıkları, orkinoslar gibi diğer türlerden de geriye eser kalmayacak.

İnfaz yasasıyla serbest kaldı, çocuklarını rehin aldı

Kamuoyunda çok tartışılan ve şiddet olaylarına yol açabileceği yolunda pek çok kişi ve kurum tarafından uyarıların yapıldığı yeni ceza infaz düzenlemesinin yasalaşmasının ardından Ankara’dan bir şiddet haberi geldi. 

Yasadan yararlanarak cezaevinden çıkan Fatih S., şiddet uyguladığı eşi Alev S.‘nin evi terk etmesinin ardından, çocuklarını silahla rehin aldı ve Alev S.’yi evine gelmezse çocukları öldürmekle tehdit etti. Alev S.’nin ihbarı üzerine polis, itfaiye ve sağlık ekipleri bölgeye geldi.

Polisin çabasına rağmen ikna olmayan Fatih S., Alev S.’nin eve gelmesini istedi. Bunun üzerine Alev S. çelik yelek giydirilerek polisler eşliğinde binaya girdi. Fatih S. daha sonra ikna edilerek gözaltına alındı. Adliyeye sevk edilen Fatih S., çıkarıldığı nöbetçi mahkemece “6284 sayılı kanuna muhalefet” ve “tehdit” suçlarından tutuklandı. 

Sivil toplum örgütleri itiraz etmişti

Gazetecileri, siyasi tutukluları ve hükümlüleri kapsamayan yeni düzenlemenin kadına şiddet uygulayan kişilerin tahliyesini öngörmesi, insan hakları savunucularının tepkisini çekmişti.

Kadına karşı şiddetle mücadele örgütleri durumun aile içi şiddete maruz kalmış kişiler açısından yaratacağı tehlikelere işaret etmiş, şiddet nedeniyle cezaevine girenlerin düzenlemenin dışında kalmasını talep etmişti. Ancak düzenleme itirazlara rağmen öngörüldüğü biçimde yasalaştı. 

Öte yandan bu, tahliyelerin ardından yaşanan ilk şiddet olayı değil. Geçtiğimiz hafta da Gaziantep‘te, yeni düzenlemeyle cezaevinden çıkan Müslüm A., 9 yaşındaki kızı Ceylan Aslan‘ı döverek öldürmüştü. 

 

 

Alman şirketlerinden hükümete koronavirüs ve iklim hedeflerini birlikte ele alma çağrısı

Aralarında ThyssenKrupp, Salzgitter, Bayer, Covestro, E.ON, HeidelbergCement, Puma, Allianz ve Deutsche Telekom gibi şirketlerin de bulunduğu bir grup Almanya merkezli şirket koronavirüse karşı verilen devlet desteklerinin iklim krizini de dahil edecek şekilde ayarlanmasını talep etti.

Handelsblatt’in haberine göre 60’ın üzerinde şirket Pazartesi günü başlayan Petersberg iklim diyaloğu öncesinde bir mektup kaleme aldı.  Mektupta “Federal hükümete hem iklim krizini hem de koronavirüs krizini aşmak için ekonomik politika önlemlerinin birlikte ele alınması çağrısında bulunuyoruz” denildi.  

İklim hedeflerinin arka plana atılma endişesi

Otomobil üreticileri, araçlardaki emisyon limitlerinin azaltılmasına yönelik önlemleri kaldırmak, plastik endüstrisi ise bazı plastik ürünlere getirilecek yasağı kaldırmak için lobi yapmaya başladı. İmzacı şirketler, çevresel meselelerin koronavirüs pandemisi sırasında arka plana atılmasından endişe duyduklarını belirtti.

Mektupta “Pandemi, küresel ekonomik sistemimizin yalnızca bölgesel veya endüstrilere dayalı olmayan tehditlere karşı ne kadar savunmasız olduğunu ortaya çıkardı. İklim krizini de bu karşılaştırmaya koyabiliriz” ifadeleri kullanıldı.  

Fotoğraflar: Jeremy Hogan /Bloomingtonian

‘İklim yatırımları devam etmeli’

Plastik üreticisi Covestro “Olay gerçekten sürdürülebilir, iklim açısından nötr bir gelecek için ekonomimizi krize daha dirençli ve rekabetçi kılmakla ilgili” dedi.

Almanya Endüstri Birliği (BDI) ise Avrupa’nın iklim nötr hedeflerine ve 2050 yılında sıfır sera gazı emisyonu hedeflerine bağlı kalacaklarını söyledi. Ancak hükümetlerin, şirketlerin ve ev hanesinin gelecekte bu alana yatırımlarını azaltmamaları gerektiği konusunda uyardı.

 

Sağlık Bakanı başarılı mı?

Korona salgını bittikten yıllar sonra bugünleri anarken zihnimizden gitmeyecek görüntülerden biri de her akşam televizyon  haberlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın günlük vaka verilerini paylaşması  olacak. Bazı günler canlı olarak ekranlara çıkan Bakan’ın kendine has üslubuyla yaptığı açıklamaları her akşam merakla ve endişe içinde izleyerek  salgın tünelinin ucunda görünecek ışığı bekleyişimiz bu korona günlerinin en kalıcı izlerini bırakacak.

Sağlık Bakanının toplum nezdinde bir sempati yarattığına kuşku yok. Bunda basın toplantısı sonrasında gelen her türlü soruyu cevaplarken sakinliğini ve kibarlığını hiç bozmayışının rolü büyük. İktidar cephesindeki kibrin, tepeden bakışın ve nobranlığın standart oluşturduğu günlerde aslında çoktan beri görmeye alışık olmadığımız böylesi bir Bakan tavrının takdirlerimize neden olması başlı başına garip. Bakanın kimseye tepeden bakmadan, kimseyi azarlamadan, her soruyu sabırla cevaplamaya çalışması bir sağlık görevlisinin tansiyonumuzu ölçmesi,  serum vermesi, yaralarımıza pansuman yapması kadar sıradan, zaten olması gereken davranışlar olduğunu unuttuğumuz için takdir ediyoruz Koca’yı.

İstatistik yalan söyler mi?

Bakan açıklamalarıyla ölçülü bir şekilde bize uyarılarını sürdürürken Sağlık Bakanlığının ve 18 yıllık AKP iktidarının sağlık politikalarının ne denli başarılı olduğunu vurguluyor ve bu nedenle kendilerine medyun olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Bizlerin de Bakan’a bakarak başarılarından dolayı ikna olmamız bekleniyor.

 Peki,  Türkiye’nin bu sınavı başarıyla geçtiğini söyleyebilir miyiz?

19’uncu yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi Disreali’ye atfedilen sözü hatırlayarak bu sorunun cevabını aramaya başlayabiliriz. Disraeli daha post- truth (gerçek ötesi?) kavramının bilinmediği çağda üç tür yalan olduğunu söylermiş: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Bizler de elimizdeki istatistiklere bakarak gerçeğin değişik yönlerini görebilir/gösterebiliriz. Bakan sadece görece daha iyi olduğumuz yönlere dikkat çekerek Batı ülkelerine olan üstünlüğümüze vurgu yapıyor. Biz de yine istatistiki verilere başka açılardan bakarak sorgulama yapabiliriz.

Bu sorgulamayı yaparken ülkemizde vaka sayısının 100.000’i geçtiği günkü verilere göre önce korona salgınına dair gerçeklere, ardından da AKP’nin genel sağlık politikasına dair rakamlara bakabiliriz.

Salgının ülkemize bazı ülkelere göre nispeten geç girmiş olmasının sağladığı muazzam avantaja rağmen iktidarın futbol maçlarını, okulları ve camileri geç kapatmak gibi bazı tedbirleri gecikerek aldığı gerçeğini ve bir çok eleştirimizi  bir yana bıraksak bile, mevcut manzaranın görünen yüzü ortada bir başarı olduğu kadar ciddi bir başarısızlık olduğunu da gösteriyor.

23 Nisan tarihi itibariyle 100 000 kişinin enfekte oluşuyla Çin ve İran’ı bile geçerek vaka sayısında dünyada yedinci durumdayız. Üstelik 2.491 insanımızı kaybettiğimiz gerçeği ortada. Bu sayılar “Başka türlü politikalar izlenseydi kayıplar daha az olmaz mıydı” sorusunu gündeme getiriyor.

Test  oranları

Türkiye tanı testlerine gecikmeli başlamış olsa da fena bir performans sergilemiyor. Yine de milyonda /kişi başı 9.2 test oranıyla sadece bu süreçte en başarısız ülkeler arasında oldukları kuşku götürmeyen İngiltere ve Fransa’dan biraz daha iyi görünüyor.

Buna karşılık İtalya, İspanya, Almanya ve ABD gibi en çok vaka görülen ülkelerin ve Rusya, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinin bir hayli gerisinde.

Ölüm oranları

Türkiye’nin  korona sınavında başarılı olduğunu dile getirirken dikkat çektikleri husus  vaka sayısına oranla ölüm oranlarının düşüklüğü. Eğer vaka sayısı neden bu kadar çok sorusunu sormazsak bu düşüklüğün bir anlamı olabilirdi.  Biz herkese açık olan istatistiki verilere bakarak  nüfusa oranla ölümlerin pek çok ülkeden kötü olduğunu görebiliriz.

Aşağıdaki tabloda bir çok bakımdan karşılaştırma yapmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz yakın coğrafyamızdaki bazı ülkelerdeki ölüm oranlarıyla Türkiye’deki ölüm oranlarını topladık. (Verilerin güvenilir olmayabileceği kuşkusuyla İran, Irak ve Suriye’yi bu tabloya dahil etmedik)

Kaynak: https://www.worldometers.info/coronavirus (24.04.2020 tarihli veriler)

Tabloda görüleceği gibi Türkiye  gerek toplam ölüm sayısında, gerek milyon kişi başına enfekte olma ve ölüm oranları ile yakın coğrafyamızdaki diğer ülkelere göre pek başarılı sayılmaz.

Aynı karşılaştırmayı Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin verileriyle karşılaştırsaydık başarımızı ön plana çıkartırken biraz ölçülü davranırdık.

AKP sağlık politikaları başarılı mı?

Vaka sayısına oranla ölüm sayısındaki görece düşüklüğü başarı olarak sunan iktidar sözcüleri bu başarının altında 18 yıllık AKP yönetiminin sağlık politikası olduğunu ısrarla  dile getiriyorlar.

Adil ve sürdürülebilir bir sağlık politikası ne olmalıdır tartışmasına hiç girmeden herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bazı istatistiklere göz atarak AKP döneminin hiç de iddia edildiği gibi başarılı sayılamayacağını görebiliriz.

OECD sağlık harcamaları/ Kaynak : Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda açıkça görüleceği gibi OECD ülkeleri arasında gayrı safi hasıla içinde sağlığa en az bütçe ayıran ülke Türkiye. Bütün bu harcamaların ne kadarının inşaat harcamaları olduğunu da ayrıca tartışmaya değer.

Bir diğer tabloya  bakarak yıllar içinde AKP yönetiminin sağlık için ayırdığı bütçenin nasıl azaldığını da görebiliyoruz.

Dünya bankası verilerine göre yıllar içinde sağlık harcamaları.

Bir başka tabloda ise yine OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen hekim ve kişi başına düşen yatak sayılarına baktığımızda pek de iftihar edecek bir manzarayla karşılaşmıyoruz.

OECD rakamları/ Kaynak: Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi kişi başına düşen hasta yatağı sayısı bakımından sadece dört ülkeden (Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka) daha iyi durumda sayılırız. Yine aynı tabloya göreyse bin kişi başına düşen hekim sayısıyla en kötü durumdayız. Bu da başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımıza nasıl bir yük düştüğünü açıkça göstermektedir.

AKP’nin salgına hazırlıklı olduğu iddiasının temelsizliğini başka bir çok  açıdan tartışmaya açmak mümkün. Salgın bir tehdit olmaktan çıkıp hayat normalleşmeye başladığı zaman tartışmaya ve başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu yüksek sesle söylemeye devam edebiliriz.

Şimdilik sadece son derece kabarık vaka sayısına rağmen düşük seyreden ölüm sayısıyla teselli bulabiliriz.

İstatistiki verilere bakarak bazılarının bir başarı olduğundan söz edebileceği gibi biz de büyük bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer bir başarıdan söz edeceksek  aylardır büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, bütün risklere rağmen rahat evlerimizde yaşamımızı sürdürmemiz için çalışmak zorunda olan emekçilere ve öncelikle salgının etkilerini en aza indirebilmek için bu bahar günlerinde evlere hapsettiğimiz 65 yaş üstü insanlarımıza  borçluyuz.

Eğer bir başarısızlık varsa tamamen ülkeyi 18 seneden beri yöneten AKP iktidarı sorumludur.