Ana Sayfa Blog Sayfa 2143

Salda Gölü’nün halk plajı bitişiğinde pansiyon inşaatı

Birinci derece koruma alanı ilan edilen ve şu anda Millet Bahçesi yapılması tehdidindeki Salda Gölü’nün halk plajı bitişiğinde yer alan Akçeşme Tesisleri’nde, 70 kişilik pansiyon inşasına başlandığı iddia ediliyor.

Cumhuriyet’ten Bülent Ecevit’in haberine göre Akçeşme Tesisleri arazisinde süren çalışmada 70 kişilik bungalov, kamping tipi pansiyonun yapıldığı öne sürüldü. Tesis bir önceki dönem AKP’den Yeşilova Belediyesi başkan adayı olarak seçime giren Yılmaz Gürcan’ın kardeşi Hasan Gürcan ve ailesine ait.

AKP’li milletvekili yıkımı durdurdu iddiası

Tesis için, kaçak bölümleri ve inşaat taşmaları nedeniyle Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü ve Yeşilova Belediyesi’nce bilgilendirme yapılmış olduğu ve ceza yazılması gündemdeyken araya AKP Burdur Milletvekili Bayram Özçelik’in girdiği ve tesisin tamamen yıkımının durdurulduğu belirtiliyor.

Seçimle birlikte getirilen imar affı ile Gürcan ailesinin tesisleri yıkılmaktan kurtulurken, Hasan Gürcan yakın çevresine, belediyeye cezalar dahil 800 bin liradan fazla bir bedel ödediğini söylediği konuşuluyor.

Salda’nın anlık görüntüsü canlı yayın olarak yayınlanıyor.

‘Salda Gölü bir dünya mirası’

Salda Gölü’nde koronavirüs sebebiyle ziyarete kapatıldığı sırada başlayan inşaat büyük tepkilere sebep olmuş ve çalışmalar durdurulmuş, taşınan canlı yapıdaki beyaz kumlar ise geri yerine taşınmıştı.

Gölün korunması için Millet Bahçesi yapımının iptal edilmesi gerektiğini belirten Salda için Türkiye Grubu bir imza kampanyası başlattı. Grup tarafından yapılan açıklamada şöyle söylendi:

Sahip olduğu 184 m. derinlik ile Türkiye’nin 3'üncü en derin gölü olup, temiz, oligotrofik özellikte, az tuzlu, yüksek alkalin değerine sahip jeomorfolojik özellikleriyle, dünyaya 225 milyon km uzaklıkta bulunan Mars gezegeninin yüzey özelliklerini taşıyan dünyamızdaki 2 bölgeden birisi olma özelliğini taşımaktadır.

Biz ve herkes biliyoruz ki, Salda Gölü mutlak korunması gereken ‘I. Derece Doğal Sit Alanı’ özelliği taşıyan çok ender bulunan bir ekosistemdir. Salda Gölü bu özellikleriyle, yalnızca bizim olmaktan çıkmış ve kabul etmemiz gerekir ki; ‘Salda Gölü; bir Dünya Mirası’dır.

‘Proje ve inşaat durdurulsun’

Göl çevresinde 61 familyaya ait 20’si endemik 301 sucul ve karasal bitki türü bulunduğu belirtildi. Alanda ayrıca 8 adet iç su balığı, 5 adet iki yaşamlı, 27 adet sürüngen, 69 adet kuş, 5 adet memeli olmak üzere toplam 114 omurgalı canlı türü bulunduğu hatırlatıldı.

Açıklamanın devamında “Yukarıda belirtilen özelliklerden dolayı çivi bile çakılmaması gereken eşsiz bir alan olan Salda Gölü’nde Millet Bahçesi projesi kapsamında 43 bina dikilecek ve 140 bin m 2 inşaat yapılacaktır” denildi. İnşaatın hemen durdurulması ve projenin iptal edilmesi çağrısı yapıldı.

 

 

 

Dünyanın bütün film festivalleri birleşti: We Are One

Tribeca Enterprises, Cannes, Berlin ve Venedik gibi dünyaca ünlü film festivalleri internet üzerinden bir araya geliyor. Dünyanın dört bir yanından 20’nin üzerinde film festivalinin ortaklaşa hazırlayacağı çevrimiçi film festivali We Are One: A Global Film Festival 29 Mayıs – 7 Haziran tarihleri arasında Youtube üzerinden ücretsiz olarak izlenebilecek. 

Herkes film sanatını ve gücünü takdir etmeli

Festival kapsamında 20 film festivali, kendi programlarından içerikler seçecek. Tribeca Film Festivali’nin kurucularından Jane Rosenthal, festivalle ilgili olarak şunları söyledi:

We Are One: A Global Film Festival, küratörleri, sanatçıları ve hikaye anlatıcılarını birleştirerek dünyadaki izleyicileri eğlendirmek ve rahatlatmak için bir araya getiriyor. Olağanüstü festival ortaklarımızla ve Youtube’la çalışırken, herkesin her festivali bu kadar benzersiz kılan şeylerin tadına bakmasını, film sanatını ve gücünü takdir etmesini umuyoruz.

Youtube’un baş işletme sorumlusu Robert Kyncl, on günlük dijital film festivalinin daha önce hiç yapılmamış bir etkinlik olduğunu ve dünyanın dört bir yanındaki insanların ücretsiz olarak takip edebileceği festivalin ev sahibi olmaktan gurur duyduklarını söyledi.

Yardımlar koronavirüsle mücadeleye

Daha önce 73’üncü Cannes Film Festivali’nin çevrimiçi olarak düzenlenmesinin söz konusu olmadığını açıklayan Cannes Film Festivali direktörü Thierry Frémaux ve festival başkanı Pierre Lescure, olağanüstü filmleri ve yetenekleri vurgulamak için ortak festivallere katılmaktan gurur duyduklarını belirtti.

YouTube ve Tribeca Enterprises, festivali izleyecek olanları Dünya Sağlık Örgütü’ne ve küresel bölgelerdeki yerel kuruluşlara bağış yapması için teşvik edecek. Festival süresince toplanan tüm fonlar, koronavirüs için yardım toplayan kuruluşlara bağışlanacak.

‘Dini değerleri aşağılamak’tan bir soruşturma da Diyarbakır Barosu’na

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Barosu yöneticileri hakkında Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş‘a yönelik açıklama nedeniyle soruşturma başlattı. Aynı gerekçeyle Ankara Barosu hakkında da soruşturma açılmıştı. 

Başsavcılık, baronun “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Nefret Söylemi Hakkındaki Basın Açıklaması” başlığıyla yaptığı açıklama nedeniyle Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında açtığı soruşturmada, baro yöneticilerinin halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağıladığını öne sürdü. 

Diyarbakır Barosu açıklamasında şöyle demişti:

Diyanet İşleri Başkanının taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde ve açıkça Anayasanın 10. Maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine aykırı söylemlerde bulunamayacağını; hiç kimsenin cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği ve hastalık durumu sebebiyle ayrımcılığa uğrayamayacağını ve bunun bütün kamu kurumları tarafından da bağlayıcı olduğunu vurguluyoruz.

Kendisini ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadelerinden dolayı kınıyor, nefrete inat yaşamı savunmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiriyoruz.”

TCK’nin 216’ncı maddesinin 3’üncü fıkrasında “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmü bulunuyor.

Gergerlioğlu: Üç tutuklu intihar etti

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, yürürlüğe giren yeni infaz yasasından yararlanamayan ve üç ayrı cezaevinde kalan üç tutuklunun intihar ettiği bilgisini paylaştı.

Bu intiharların iktidarın uyguladığı politikalardan dolayı yaşandığını söyleyen Gergerlioğlu, “Adalet Bakanlığı cezaevinde meydana gelen ölümleri, intihar olaylarını ve Kovid-19 salgınından dolayı yaşanan ölümleri duyurmamak için kırk takla atıyor” dedi.

Belirli suçlarda indirim ve tahliye öngören infaz yasası 14 Nisan’da Meclis’te kabul edilmişti. Pakette öldürme, cinsel taciz gibi suçlarda ceza indirimi devreye girerken siyasi suçlarda herhangi bir indirim uygulanmamıştı. Kanundan yararlanan yaklaşık 90 bin tutuklu ve hükümlü tahliye edilmişti.

Aile haber verdi

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Gergerlioğlu, Kilis L Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan bir tutuklunun eşi ile yaptığı telefon görüşmesinde, cezaevinde yaşanan bir intihar vakasını öğrendiğini ve ailenin kendisine ulaşıp bilgi verdiğini söyledi.  

Gelen bilgi ile o gece hemen cezaevini aradığını söyleyen Gergerlioğlu, “Telefona baş memur çıktı. Baş memur, olayın iki gün önce sabah saatlerinde yaşandığını söyledi. Ayrıca olay anında olayı gören kameraların da olduğunun bilgisini paylaştı. İntihar eden tutuklu ise 1973 doğumlu yani 47 yaşında olan adli tutuklu Halit Refik Kertmen olduğunu öğrendik” dedi.

Düzenleme 51’e karşı 279 oy ile kabul edildi. Fotoğraf: AA

İki intihar vakası daha doğrulandı

İkin gün önce de Hatay T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bir adli tutuklunun intihar ettiği yönünde haber aldıklarını ve intiharı doğruladıklarını belirten Gergerlioğlu, intihar eden kişinin 36 yaşındaki adli tutuklu Hakan Karakaş olduğunu aktardı.

HDP’li vekil, bir başka intihar vakasının ise Samsun Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde yaşandığını kaydetti. Gergerlioğlu, intihar eden bu kişinin Ersen Yıldız adlı adli bir tutuklu olduğunu ifade etti.

Gelen emir: İntiharı ne doğrulayın ne yalanlayın

Yaşanan intihar olayıyla ilgili Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’ni arayan Yeni Yaşam Gazetesi, görevli santral memurundan şu cevabı aldı: “Herhangi bir konu hakkında dışarıya bilgi veremiyoruz.”

Kilis L Tipi Kapalı Cezaevi santralinde görevli memur ise, Cezaevi Müdürü’nün “intiharı ne doğrulayın ne de yalanlayın” dediğini ifade etti. Yine Hatay Cezaevi santralinin telefonlarını ise açan olmadı.

Halkın gündemi salgın, devletinki polipropilen

Haber: Abidin Yağmur

Mersinliler, bütün Türkiye gibi koronavirüs salgını riskiyle mücadele ederken Ankara’da sessiz sedasız bir karar alındı.  Tekfen’e bağlı Toros Tarım Sanayii’ne ait, yerleşim alanlarına ve tarım bölgelerine 60 metre mesafedeki arazi, polipropilen tesisi yapılmak üzere Mersin Toros Özel Endüstri Bölgesi ilan edildi.  Tesisin ÇED raporuna da olumlu görüş verilince projenin önünde yasal engel kalmadı. Ancak Mersin’de çevreciler ve baro hemen pes etme niyetinde değil. Polipropilen tesisinin ÇED raporuna karşı idari dava açıldı. Son sözü mahkeme söyleyecek.

Tekfen bünyesindeki Toros Tarım Sanayi A.Ş, Mersin’de uzun süredir gübre fabrikası ile faaliyet yürütüyordu. Gübre fabrikasının bitişik parselinde mülkü bulunan Tekfen, bu arazide polipropilen tesisi kurmak için istedi. Bu amaçla hazırlanan polipropilen tesisi projesine ÇED olumlu raporu verildi, tesisin kurulacağı arazi de Özel Endüstri Bölgesi ilan edildi. Böylece polipropilen tesisi önemli devlet teşviklerinden yararlanma hakkını daha kurulmadan elde etti. Ancak Mersinli çevreciler ve hukukçular, tesisin denize, havaya ve yeraltı sularına vereceği zarar konusunda endişeli. Nitekim tesis önemli tarım alanları ve yerleşim birimlerine 60 metre mesafede ve denize sıfır konumda.

Devlet teşvik için kesenin ağzını açacak

Polipropilen; otomotiv sanayinde kullanılan parçalardan, tekstil ve yiyecek paketleme alanına kadar hemen hemen her türlü plastik ürünün ham maddesi olan termoplastik bir polimer.  Türkiye’de toplam polipropilen tüketiminin yaklaşık yüzde 50’si ambalaj,  yüzde 31’i elektrik, elektronik ve beyaz eşya, yüzde 8’i otomotiv sektörlerince gerçekleştiriliyor.

2016 yılı itibari ile yıllık tüketiminin yüzde 95’si ithalat ile karşılanan madde, yıllık 2,5 milyar dolar cari açığa neden oluyor. Mersin’de kurulacak tesisin önemli oranda devlet teşviki alacak olmasının nedeni de bu. Devlet, bu proje için yatırımcıya KDV istisnası, Gümrük vergisi muafiyeti, KDV iadesi, Kurumlar vergisi indirimi, 10 yıl sigorta primi işveren hissesi desteği, 10 yıl gelir vergisi stopajı desteği, nitelikli personel desteği, faiz desteği verecek.

Çevre Mühendisleri Odası Mersin Şubesi’nin hazırladığı ve oda başkanı Sinan Can’ın kentteki kurumları tek tek gezerek dikkat çektiği raporda ise, bu kadar devlet desteği alan polipropilen tesisinin, cari açığın kapatılmasına katkı vermeyeceği, aksine ithalata bağlı olacağı belirtiliyor.

ÇMO: Cari açığın miktarı değil yalnızca konusu değişecek

Çevre Mühendisleri Odası’ nın raporun ilgili bölümünde şu görüşlere yer veriliyor:

“Projenin, Türkiye’de polipropilen ithalatını azaltmayı amaçlamakta olduğu belirtilmekte fakat polipropilen üretimini sağlayabilmek için de fazla miktarda propan gazı ithal etmektedir. 500.000 ton/yıl polipropilen üretebilmek için en az 650.000 ton/yıl sıvılaştırılmış propan alınması gerekmektedir. ÇED raporunda propan gazının ithal edilmesinin yanında yurt içinden de aynı özellikte ve ekonomik olması durumunda temin edilebileceği ifadeleri yer almaktadır. Ancak, konu ile ilişkili olarak 16.09.2019 tarih ve 1542 karar sayısıyla bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmıştır. Kararname ile polipropilen tesislerinde kullanılmak üzere ithal edilecek olan propan gazlarında özel tüketim vergisi sıfıra indirilmiştir. Tesisin kuruluşuna konu olan ve tesisi gümrük vergisinden muaf tutucu teşvikler içeren 26.11.2018 tarih ve 385 karar sayısıyla çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de hatırlandığında mevcut tesisin propan gazını yurt içinden temin değil yurt dışından ithal edeceği dolayısıyla cari açığı artıracağı gerçeğini ortaya koyacağı açıktır. Sonuç olarak, proje ile cari açığın miktarı değil yalnızca konusu değişecek olup, polipropilen yerine propan ithalatı cari açığın konusu olacak.”

Suyu Deliçay Deresi’nden mi gelecek?

ÇMO’nun raporunda polipropilen tesisi projesinin çevreye olası etkileri de ÇED raporunda yer alan bilgiler ve değerler dikkate alınarak değerlendiriliyor. ÇMO’nun dikkat çektiği konuların başında tesisin denize, akarsulara, yeraltı sularına ve havaya olası etkileri geliyor.

Projenin ÇED Nihai Raporunda tesiste kullanılacak olan soğutma sistemi proses suyunun saatte 300 m3, günlük 7.200 m3, yıllık ise 2.400.000 m3 olacağı, soğutma suyunun proseste 42 dereceye kadar ısınıp soğutma kulesi havuzunda 32 derece kadar soğutulacağı ve doğrudan Akdeniz’ e deşarj edileceği belirtiliyor. ÇMO’nın karşıt raporunda ise soğutma suyu ile ilgili olarak şu uyarılar yer alıyor:

“…Bu durumda hiç kuşkusuz bu suyun deniz ekosistemini bozucu etkileri olacaktır. Deniz ekosisteminde yaşanabilecek bu gelişmeler balıkçılık sektörünü de olumsuz etkileyecektir. Bu olumsuz etki ilerleyerek balıkçı kasabası olarak bilinen Karaduvar bölgesine ilerleyen zamanlarda büyük zarar verebilecektir. Projede, su tüketim talebi net olarak ortaya konmasa da su talebinin nereden karşılanacağı ifade edilmiştir. Su kaynağı olarak Deliçay Deresi ve yeraltı suları gösterilmiştir. Deliçay deresi ve çevresinin hidrolojik etüt potansiyelinin ne olduğu, halihazırda hidrolojik çalışmaların ortaya konulmadığı görülmektedir. Deliçay Deresi’nden 9.000.000 m3/yıl su kullanımı talebi eğer uygun akış sağlanamadığı ve temin edilmediği takdirde yeraltı suyundan takviye yapılması öngörülmektedir. Bu durum hali hazırda üreticilerde şikâyet konusu olan tarım alanlarında yeraltı su çekilmelerini artırıp yeraltı su kalitesini olumsuz yönde etkileyebilecektir. Taban suyunda var olan bu çekilme deniz sularının bu alanlara etkisini artıracak dolayısıyla taban suyunun tuzlanmasını hızlandıracaktır. Taban suyunun tuzlanması beraberinde tarım alanlarının tuzlanmasını dolayısıyla toprağın çoraklaşmasını neden olabilecektir. Bu durum ürünlerde verimlilik kayıplarını, üreticilerde ise gelir kayıplarını doğuracağı açıktır…”

ÇMO raporunda ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2018 yılında hazırladığı, “Doğu Akdeniz Havzası Kuraklık Yönetim Planı” raporuna da gönderme yapılıyor. Doğu Akdeniz alt havzasının, sanayi sektörü açısından kuraklıktan en fazla etkilenecek alt havza olarak tanımlandığını hatırlayan raporda, “Bu riskler öngörülmeden yapılacak bir yatırım suyun tarım, sanayi ve hane halkları arasında paylaşımını zora sokabilecekken, tesise yeterli su girdisi sağlanmadığında üretim kayıplarına neden olarak tesiste atıl kapasite yaratabilecektir” deniliyor.

‘Hava kirliliği riskleri ÇED raporunda yok’

Raporda tesisin yerleşim alanlarına ve tarım alanlarına 60 metre mesafede olduğu da vurgulanarak şu ifadeler kullanılıyor:

 “Atık gaz yakma tesisi, ilgili yatırım kapsamında yakma tesisi kurulacağını göstermektedir. Yakma tesisleri havayı kirletici gazlar salacağı ancak bu kirliliğin derecesi konusunda net bir öngörü yapılamadığı görülmektedir. Tesise en yakın yerleşim yeri 60 metre doğusundaki Karaduvar Mahallesi’dir. Yerleşim yerine bu kadar yakın ve kirletici etkisi olabilecek bir sanayinin bulunması halk sağlığını tehdit edecektir. TEKFEN Holding ÇED Nihai Dosyasında;  Proje sahası için yer alternatifi bulunmamaktadır” denilmiştir. Ancak polipropilen üretim tesisi özel kimyasal ürünlerin üretilebileceği bir organize sanayi bölgesinde kurulması gerekirdi. Ancak, proje yeri olarak Organize Sanayi Bölgesi (OSB) altyapısı olmayan bir bölge seçilmiştir. Bu açıdan bakıldığında proje yer seçimi tartışma konusudur.”

Baro ve çevre dernekleri dava açtı

Mersinli çevre örgütleri ve Baro ise projenin hayata geçirilmesini engellemek için hukuk mücadelesi başlattı. Mersin Barosu Başkanı Bilgin Yeşilboğaz, MERÇED Başkanı Sabahat Aslan ve Mersin Barosu Kent ve Çevre Komisyonu üyesi Semra Kabasakal, ÇED olumlu raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Mersin İdare Mahkemesi’ne dava açtı.

Dava dilekçesinde, ÇED raporunda tesiste aşırı su kullanımının sağlayacağı negatif dışsallıkların ele alınmadığı,  projenin etkileyebileceği tarım ve gıda sektörlerine olan etkilerin göz ardı edildiği, verimli ve 1. derecede tarım alanlarına yakın olmasının, bölgede zeytinliklerin bulunmasının bilerek göz ardı edildiği kaydedildi.

Tesisin Mersin Limanı, Serbest Bölge ve Karaduvar Balıkçı Barınağı’nın işlevlerini kısıtlayabileceği de vurgulanan dava başvurusunda,  ÇED raporları hazırlanırken kümülatif etkinin de hesaplanması gerektiğine işaret edildi:  

“Mahkeme kararlarında ÇED kararlarının tesis edilmesi sürecinde ÇED raporuna konu projenin çevresel etkilerinin yanı sıra, bölgede planlanan ve yapılmış olan projelerin de dikkate alınarak çevresel etkinin değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bu kararlar Danıştay tarafından da onaylanmıştır.  Projenin yer seçiminin doğru olmadığını, bölgede halihazırda kent ve çevre sorunları yaşanıyorken ciddi çevresel ve ekolojik problemlere neden olabilecek bir projenin bölgeye yapılmak istenmesi doğru olmadığından işbu davanın açılması zorunluluğu hasıl olmuştur.”

Kent Konseyi: Akla ve vicdana sığacak kararlar değil

Kurulmak istenen polipropilen tesisi için Özel Endüstri Bölgesi ilanı karantina günlerine rastladı ancak kamuoyunun gözünden de kaçmadı. Şehirde halkın ve yerel yönetimlerin gündemi salgınla mücadele olsa da çevreciler, hukukçular ve kent konseyleri süreci yakından izliyor.

Mersin Kent Konseyi, tesisin yapılacağı alanın Özel Endüstri Bölgesi ilan edilmesinin ardından yaptığı açıklamada şu görüşlere yer verdi:

“Ülke olarak koronavirüs salgını mücadelesi verirken, Serbest Bölge ve Karaduvar arasında kalan Tekfen grubuna ait olan ve Polipropilen Fabrikası yapılması planlanan alanın, Özel Endüstri Bölgesi ilan edilmesi düşündürücüdür.  Mersin’in üzerinde kirlilik ve olumsuz çevresel etkileri ile yük olmuş olan tesislerin varlığına ilaveten, aynı bölgede Polipropilen tesisisin yapılması, Karaduvar halkının geçim kaynağı olan balıkçılık ve sebze yetiştiriciliği faaliyetlerini sona erdirecektir. Bölgenin çevre yükünü daha da arttırıp, Mersin yerelinde halk ve çevre sağlığını olumsuz yönde etkilemesi ise kaçınılmazdır. Daha da önemlisi Liman ve Serbest Bölge gelişimini sekteye uğratarak, her anlamda Mersin’in geleceğini katledecektir.  Halkın haklı taleplerine, sivil toplum kuruluşlarının uyarılarına, ilgili kurum ve kuruluşların itirazlarına rağmen, bu projeyi hayata geçirecek adımların atılması akla ve vicdana sığacak kararlar değildir.”

‘Sızıntı riskinin önüne geçebilmiş tesis yok’

Bu tür tesislerin tarım ve gıda üretim alanlarının ortasında yapılmasının prensip olarak yanlış olduğuna işaret eden Çukurova Üniversitesi’nden  Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, benzer plastik hammadde fabrikalarındaki en büyük riskin, sızıntı olduğunu vurgulamış; bu tür kirletici yatırımların en aza indirilmesi için neler yapılabileceğine ilişkin de şunları söylemişti: 

 “…Türkiye’de çok ciddi bir plastik üretimi ve tüketimi söz konusu. Bu denli tüketim ve üretim olmaya devam ettikçe bu hammaddelerin de ithal edilmesi/üretilmesi kaçınılmaz. Ortada var olan parasal boyut da yeni yatırımlarla bu ithalatı azaltmanın yollarını arayan girişimcilere fırsat doğuruyor. Türkiye yılda 11 milyon ton plastik üreten bir plastik endüstrisine sahip. Bu plastiğin de çoğunluğu iç piyasaya sunuluyor. Yani tesis aslında biraz da bizim tüketim çılgınlığımızın bir sonucu olarak oluşan bir ihtiyaca binaen yapılıyor. İzmir/Aliağa’da Petkim’e ait bir fabrika var. Bunun yanında Adana/Ceyhan’da da böyle bir fabrika kurulması planı söz konusu. Bu plastikten 1.8 milyon tona yakın ithal eden Türkiye, önemli bir ithalatçı. Fabrika ekonomi için faydalı ekoloji için tehlikeli.”

Ekolojik Haklar Merkezi: İstanbul’a içme suyu için baraj şart değil

İstanbul‘un ilçesi Şile ile Kocaeli’nin Kandıra ilçesi arasında yapılması planlanan Sungurlu Barajı ve HES projesi için yeniden verilen “ÇED Olumlu” kararı  tartışma yarattı. Proje iki ay önce iptal edilmiş ve tekrar başvuru yapılmıştı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan çıkan kararla birlikte, Ağva ve Kocaeli Akçaova bölgesinde kurulacak Sungurlu Barajı ile İstanbul’a içme suyu sağlanması planlanıyor.

Ekolojik Haklar Merkezi kararı değerlendirdi. 

İptalden iki ay sonra tekrar başvuru yapıldı

Sungurlu Barajı hakkında 2016 yılında verilen ÇED Olumlu Kararı, proje hakkında saha çalışması yapılmadığı, ÇED Raporunda verilen verilerin, uzun süreli ölçüm ve gözlemlere dayanmadığı nedeniyle iptal edilmişti.

Uzun süreli ölçüm ve gözlemlerin dört mevsim olarak gerçekleşmesi gerektiği halde, kararın Danıştay tarafından onanmasını takip eden iki ay içinde rapor Devlet Su İşleri tarafından tekrar Bakanlığa sunuldu. Raporda revize edildiği belirtilen konular, dört mevsim gözlemden uzak olduğu gibi, günübirlik çalışmalara dayanıyor.  

Tahribatın çevreye etkisi gözardı edilmiş

Ekolojik Haklar Merkezi’nin konuyla ilgili yayınladığı açıklamada proje bölgesinin, tarım, orman, mera ve yerleşim yerlerinden oluştuğuna dikkat çekerek, ÇED Raporunda tahribatın etkisinin ve değerlendirmesinin, sadece havza açısından değil, projenin asıl etkisini göstereceği bölge açısından da eksik olduğu belirtildi.

https://www.instagram.com/tv/B_eqW3eAJ77/

Açıklamada, barajın faaliyet göstermesi ile birlikte Tekzen ve Akaova Mahalleleri‘nin tamamen sular altında kalacağı ve bölgede yer alan 12 diğer köy de projenin doğrudan etki alanında olduğuna dikkat çekildi ve şöyle denildi:

Bu kapsamda projenin etki alanında yer alan nüfusun büyük bir çoğunluğu yer değiştirmek zorunda kalacak. Barajın faaliyet göstermesiyle birlikte sular altında kalacak ve kuraklaşacak toplam tarım ve orman alanı ise 2 bin 575 ve 615 hektar.

Açıklamada ayrıca iki kanalın Ağva yerleşiminin temel öğesi olduğu ve baraj faaliyeti ile birlikte suyu kesilecek çaydan beslendiği belirtildi.

Bir projenin tahribatı yenisiyle giderilemez

Kanal İstanbul Projesi ile birlikte İstanbul’un su sorununun ortaya çıkacağı öngörüsü üzerinden su ihtiyacının olduğu ön plana çıkarılmak istendiğinin altı çizilen açıklamada, bir projenin getirdiği tahribatın yeni bir proje ile giderilemeyeceği belirtildi:  

Kanal İstanbul projesi ile birlikte iki tane içme suyu barajı yok olacak. Bu durumda içme suyu ihtiyacı ortaya çıkacaksa Kanal İstanbul projesi neden yapılıyor sorusu yine aklımıza gelmekte.

Kayıp-kaçak engelleme çalışmalarıyla karşılanabilir

Açıklamada, İSKİ’nin kayıp-açak engelleme çalışmalarıyla elde edebileceği su miktarının projenin sağlayacağıyla aynı düzeyde olduğuna dikkat çekti ve şöyle dedi:

“İSKİ’nin performans raporlarında İstanbul’un kayıp-kaçak su oranı yüzde 24.1 olarak ifade ediliyor. Proje ile temin edilmesi amaçlanan 30 milyon m3/yıl ek su miktarı ise İSKİ’nin kayıp-kaçak engelleme çalışmalarıyla karşılanabilecek düzeyde. 

İklim krizi Avustralyalı sağcıların eğlencesi oldu

Söndürülemeyen yangınlarda ormanlarının yüzde 21’ini kaybeden Avustralya‘da, koronavirüs salgınıyla birlikte ana akım medyada haberler yerini büyük ölçüde koronavirüse bırakmış durumda.

Buzzfeed’e göre bu eğilim sosyal medyada da bir hayli aşikar. Özellikle sağ görüşlü ve muhafazakar Facebook sayfalarında sıklıkla durumu tiye alan paylaşımlar görülüyor, bu paylaşımlar binlerce kişi tarafından etkilemiş alıyor.

Muhafazakarların Greta Thunberg mizahı

Söz gelimi, The Quiet Australian Facebook sayfasında koronavirüsün küresel ısınmayı “çözdüğünü” söyleyen bir ileti 1.300 kere paylaşıldı. Aussie Stuff for Aussies sayfasında 11 Mart’ta yayınlanan Greta Thundberg‘li görsel ise 3 hafta içinde 6 bin 700 kişi tarafından paylaşıldı. 

Fotoğraf, genç iklim savunucusunun 2019 BM İklim Zirvesi‘nde yaptığı konuşmadan alınmış. Üzerinde “Başlarım koronavirüsüne, bizim iklim değişikliği nedeniyle ölmemiz gerekiyordu” yazılmış. 

Elbette görsel, gerçeği yansıtmıyor. Nitekim Thunberg, geçen martta, iklim değişikliğinin de koronavirüsün de eşzamanlı olarak ciddiye alınması gereken meseleler olduğu yorumunda bulunmuştu.

Avustralya medyasında yangın yerine salgın

Her ne kadar karantina önlemlerinin emisyonları tüm dünyada düşürdüğü bir gerçek olsa da, insanların yol açtığı iklim krizi ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor. Bununla birlikte, koronavirüsün tüm dünyayı sarmasından önce, aralık ve ocak aylarında Avustralya’nın asıl sorunu, salgından ziyade ülke çapındaki orman yangınlarını kontrol edememekti. 

Geçtiğimiz aylardaysa ülke medyasında yangınlara ayrılan yer gözle görülür şekilde düştü. Avustralya medya izleme platformu Streem‘in hazırladığı grafiklerde, sosyal medyada yapılan koronavirüs konulu paylaşımların yangınlarla ilgili olanların açık ara önünde olduğu görülüyor.

Radyo ve televizyonlarda da durum çok farklı değil. Öte yandan sağ gruplar, koronavirüs karşısında yükselen endişe dalgasını, iklim değişikliğinin önemini yok saymak için kullanıyor.

‘Histeriden histeriye koşmak…’

Ülkenin popüler radyocusu Alan Jones, koronavirüs için “küresel ısınma tantanasının sağlık versiyonu” diyerek her iki konuyu da hafife alırken, bir diğer muhafazakar meslektaşı Dennis Prager, insanların ilgi alanlarındaki bu kaymayı “histeriden histeriye koşmak” olarak yorumluyor. 

17 Mart’ta Avustralya’nın Sky News televizyonuna konuşan ve kendini çevre aktivisti olarak tanıtan Chris Kenny ise “Yeryüzü yıkımla karşı karşıya dediler, bunun karşılaştığımız en büyük tehdit olduğunu söylediler şimdi de birden aslında bu bir kriz ya da acil durum değil diyorlar” diye yakınarak artık çevre konularıyla ilgilenmediğini söyledi. 22 Mart’ta Herald Sun yazarı Andrew Bolt‘un “Koronavirüs hiç bir şeyi değilse de küresel ısınma korkusunu kesinlikle öldürdü” sözleri de bu ruh halini özetler gibi.  

‘Yeşiller gerçek bir acil durum karşısında ne yapıyor?’

Koronavirüs salgınını, küresel ısınmaya karşı alınması gereken önlemleri bastırma amacıyla öne çıkarma taktiği siyasete de yansıdı. Muhafazakar Advance Australia grubu, 26 Mart’ta yayınladığı basın açıklamasında, Avustralya Yeşilleri‘ni (AG)Avustralya medyasını domine edip insanları küresel ısınma ve sığınmacılar konusunda kolektif paniğe sürüklemekte üstünüze yok da karşınıza gerçek bir acil durum çıktığında ne yapıyorsunuz?” sözleriyle eleştirdi.

Bu, eski başbakan Tony Abbott‘un retoriğiyle aynı. O da şu sözlerle, “daha vahim” nedenler üzerinden kömür yakıtlı fabrikaların kurulmasını gerekli göstermeye çalışıyordu: “Evet, çevrenin geleceği gerçekten de çok endişe verici, ama ya şimdi, şu anda, insanları hayatta tutabilme meselesi?”

‘Gerektiğinde krize karşı harekete geçebileceğimizi gördük’

Kar amacı gütmeyen Climate Council CEO’su Amanda McKenzie‘nin çıkarımı ise bu koşullarda bir hayli iyimser. Konsey’in salgın sayesinde önemli savunma taktikleri öğrendiğini söyleyen McKenzie, salgına verilen güçlü tepkiyi, iklim mücadelesi savunucuları açısından bir umut ışığı olarak görüyor:

Bu, krize karşı harekete geçebileceğimizi ancak bunu istemediğimizi gösteriyor. Ancak geç olmadan önlem almalıyız, ne kadar hızlı harekete geçersek o kadar iyi.

Canan Kaftancıoğlu ifadeye çağrıldı

 

Salgın günlerinde sağlıklı gıdaya ulaşmanın yolları: Beşiktaş Kooperatifi

Haber: Cansu Kılınçarslan

Karantina günlerinde herkesin evlerine kapandığı şu günlerde, Beşiktaş’ta bir kooperatif girişimi, sağlıklı ve adil gıda ihtiyacına yanıt verebilmek için kapılarını açık tutuyor. Geçtiğimiz mart ayında kurulan Beşiktaş Kooperatifi Girişimi, Cumartesi Pazarı yakınındaki bir sokakta açtıkları küçük bir dükkanda, salgın yüzünden resmi açılışlarını yapamasalar da gönüllülerden oluşan bir ekiple, dönemin ihtiyaçlarını göz önüne alarak çalışmalarını sürdürüyor.

İki yıldan uzun süredir İstanbul’da faaliyet gösteren Girişim, her ay sosyal medyadan düzenli yaptıkları duyurular yoluyla stant satışları gerçekleştiriyordu. Zeytin, zeytinyağı, bakliyat, mısır unu, tahin, bal, kahve, kırmızı biber, kurutulmuş elma, fındık, yumurta gibi ürünlerin satıldığı stantlar, kooperatifin kurulmasıyla peynir, tereyağ gibi çeşitler de eklenerek dükkana taşındı. Haftanın en az üç günü gündüz ve akşam saatlerinde iki vardiya halinde çalışan kooperatif çalışanları, amaçlarının tüketicilerin sağlıklı ve adil gıda ihtiyacına cevap vermek, endüstriyel üretim dışında kalan üreticileri güçlendirmek olarak anlatıyor.

Beşiktaş Kooperatifi’nden Tuba Ayhan ve Necdet Demir’le bir kooperatifin tedarik zinciri, dükkan süreci ve salgın ortamında da boyunca nasıl ayakta kaldıklarını konuştuk.

‘Adil ekolojik gıda semte geldi’

Tuba Ayhan dükkan açma kararının tüketiciden gelen taleplerle şekillendiğini söylüyor. Muhafazası zor ürünlere talebin artmasının yanı sıra tüketiciyle iletişimin arttırma heyecanı da dükkan açma kararlarını etkilemiş. Bugünlerde pandemi tedbirlerinin herkes gibi onların planlarını da sekteye uğrattığını anlatıyor:

“Dükkanımız ufak olsa da gelen tüketicilerle sohbet edebileceğimiz, çay ikram edeceğimiz masamız hazırdı. Pandemi nedeniyle gelenlerle ancak kapıdan görüşebiliyoruz. Sınırlı süre içerisinde ufak da olsa hal hatır sorarak olabildiğince kısa sürede sıradakilere yer vererek geçiyor nöbet zamanları. Dükkanla beraber kooperatifin sabit bir mekanı ve genişleme imkanı olacaktı ancak bu süreç örgütlenmemizi biraz baltaladı.”

Yine de bu yeni duruma uyum sağlayarak açık çağrılı toplantı rutinlerinin online ortamda devam ettiğini ekliyor: “Bizi tanımak isteyen, gönüllümüz olabilecek insanlarla online olarak iletişim kurabilmenin de yollarını arıyoruz.”

Açılış olmamasına rağmen kooperatife ilginin arttığını aktaran Necdet Demir ise şunları söylüyor: “Mart ayı içerisinde çok fazla gelen olmasa da Nisan başından itibaren düzenli gelenlerin sayısı artış gösterdi. Hangi ürünün haftalık ne zaman elimize ulaştığını bilerek alışverişlerini programlıyorlar. Pandemi özelinde dükkanda nöbet tutan kişi sayısını bire indirmiştik ancak sokağa çıkma yasağı sonrasında iki kişiye çıkarttık, dükkan nöbetleri çok yoğun geçiyor.”

Maskeli, kolonyalı teslimat

Beşiktaş Kooperatifi’nin bu süreçte en çok tercih edilen ürünleri; tahin, fındık ezmesi, un, salça, kahve, peynir, zeytin, yumurta ve ekmek . Ürün tedarikini kargo yoluyla gerçekleştirdiklerini söyleyen Demir, aldıkları önlemleri de şöyle anlatıyor: “Kargodan gelen ürünleri satışa çıkarmadan bir müddet bekletiyoruz, satışlarımızı kapıdan yapıyoruz, maske takarak, elleri bol bol yıkayıp kolonyalayarak geçiyor günlerimiz. ”

Bu süreçte en çok da sosyal medyayı kullanarak işlevsel davranmaya odaklandıklarını aktaran Demir, sokağa çıkma engeli olanlara erişim için etkili bir model üzerinde çalıştıklarını anlatırken salgın sürecindeki rollerini de şöyle tanımlıyor:

 “Adil ekolojik gıda semte geldi diyerek yola çıkmıştık, bugün de söylemimizi değiştirmeden işlevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Hayatın akışını sağlamak zorunda olan diğer çalışanlar kadar önemli bir rolümüz var.”

Üreticilerin Seçimi: Bilge Köylü Tarımı

Beşiktaş Kooperatifi üreticileri ürünlerini diğer kooperatiflerin üretici havuzundan seçmeyi tercih ediyor. Ayrıca üretici ağını geliştirmek için karşılıklı güvene dayanan bir bilgi toplama yöntemi üzerinde çalışıyorlar. Ürün seçiminde organik sertifikasının tek koşulları olmadığını, ‘gerçek’ (atalık) tohumlarla, geleneksel yöntemlerle yapılan üretim anlamına gelen Bilge Köylü Tarımı usulünü öne çıkardıklarını anlatıyorlar:

“Standart konvansiyonel üretimde, tarımda siz tohumu, ilacını, gübresini bir yerden alıyorsunuz o firmaya bağlı kalıyorsunuz. Organik üretimde de aslında usül olarak benziyor.  Organik’ damgası almanın koşulları arasında bir şirket süreci var. Organik ürünler satıyoruz, ama bir yandan daha çok ‘gerçek’ tohumlardan, bilge köylü tarımı dediğimiz usulle yapılmış ürünleri tercih etmeye çalışıyoruz. Daha doğal ve biraz da unutulmaya yüz tutmuş yöntemleri destekliyoruz.”

Ayhan bu üretim sürecinin aynı zamanda olabildiğince adaletli olduğuna dikkat çekiyor: “Geleneksel usülde ürünler aile ya da köy çalışması gibi bir imece çalışmayla üretiliyor. Bu sadece tohumun atılması, toprağın sürülmesi ve hasattan ibaret değil. O tohumun korunması, sonraki seneye saklanması ve tekrar toplanması gibi hasat sonrası aşamaları da, meyvenin kurutulmasını da içeriyor. Bu aşamalar ise ailenin tüm fertlerinin emeğiyle gerçekleşiyor. Bu yüzden üretim süreci erkek emeğini aşarak, diğer süreçlerin bilgisini de içeriyor. Bu bilgiye sahip olan aktörleri de… Bunun hane içindeki iş dağılımına, karar alma süreçlerine etkisini de sorgulayarak ele aldığımızda bilgeliği adillikle birlikte düşünebiliriz.”

Dayanışma ve işbirliği 

İstanbul’daki diğer tüketim kooperatifleri ve ekoloji hareketleriyle dayanışmayı hedefleyen Beşiktaş Kooperatifi, Kadıköy Kooperatifi’nin örgütlenme modelini örnek alıyor. Geçmişte Beşiktaş Belediyesi ile de ortak projelerde yer aldıklarını anlatan kooperatif girişimcileri, belediyenin kompost merkezi kurması, atık yağ toplama gibi işlerle de uğraşması ve belediye bünyesinde gıda birimi kurulması gerektiğine işaret ediyor.

Demir’e göre; “Kooperatifçilik, ekoloji mücadelesinden kopuk bir iş değil. Üreticinin yaşam alanını savunmadan, üretimi ve de tüketimi sürdürmek mümkün değil.” Bu nedenle de açtıkları kooperatif merkezinin salgından sonra, Beşiktaş sakinleriyle adaletle üretilmiş ekolojik gıdaya ulaşım, dayanışma ekonomisi ve tüketim kooperatiflerinin işleyişine ilişkin fikir alışverişinde bulunabilecekleri bir mekan olmasını hedefliyorlar.

Beşiktaş Kooperatifi, Muradiye Mahallesi, Deryadil sok. 9A adresinde. Dükkanın açık olduğu saatler ve ürünler sosyal medya hesaplarından düzenli olarak güncelleniyor.

Bu hafta açık oldukları gün ve saatler şöyle:

29 Nisan Çarşamba 19.00-21.00,

30 Nisan Perşembe 12.00-14.00 ve 19.00-21.00

Maldivler’den Millet Bahçesine: Salda Gölü

Video kurgu: Defne Sarıöz

Haber: Elif Ünal

 

Biz ilk çalışmalara gittiğimizde şimdi birçoğu profesör olan o zaman araştırma görevlisi olan öğrencilerimize şunu söylerdik: Aman gençler, Salda’nın siyah beyaz fotoğrafını bile paylaşmayın. Burası gizli cennet olarak kalsın.

Bu sözler 1990 yılından bu yana Salda Gölü üzerine araştırmalar yapan ve şu anda Türkiye Tabiatı Koruma Derneği Bilim Danışmanlığı görevindeki Erol Kesici’ye ait. Kesici, Salda Gölü için “Salda benim evladım gibi” diyor. Ancak ne yazık ki, göl şu anda gizli bir cennet olmaktan çok uzakta.

Burdur’un Yeşilova ilçesinde yer alan Salda Gölü ekolojik ve jeolojik yapısıyla dünyada ender bulunan göllerden biri. Kesici, dünyada bunun gibi yalnızca iki göl olduğunu söylüyor. Diğeri ise Kanada’nın kuzey kısmında. Onu bu kadar eşsiz yapan ve Maldivler’in güzelliğiyle anılmasına sebep olan şey ise beyaz ‘kum’ denilen aslında biyomineralizasyon sonucunda oluşan çökeltiler.

Üç milyon yılda oluştu

Kesici, biyomineralizasyon sürecinde canlı ile minerallerin yan yana gelerek beyaz bir çökelti oluşturduğunu anlatıyor. Bunlar suyun kaynağında oluşuyor, suyun içerisinde mineralleşme devam ediyor ve suyun yüzüne çıktıklarında da havadaki karbondioksiti emerek beyaz çökeltiyi oluşturuyor.

Bu süreç üç milyon yıldır devam ediyor. Kesici, gölün özelliklerine dair şu bilgileri paylaşıyor: “Suyu biraz sodalı biraz tuzlu özelliğe sahip. İçerisinde yaşamdaki tarihi 3.6 milyar yıl öncesine giden mavi-yeşil algler ve başka hiçbir yerde olmayan Salda yosun balığı yaşıyor. Yine içerisinde tatlı su süngerlerinin en güzellerini görebileceğimiz süngerler yaşıyor.”

Gizli cennetin kapıları açıldı

1989 yılında 1’inci Derece Doğal Sit Alanı ilan edilen Salda Gölü, 21 Ağustos 2006 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Turizm Merkezi, çevresindeki alan ise 2011 yılında Tabiat Parkı ilan edildi. 2010’lu yıllara gelindiğinde ise gizli cennetin kapıları yerli ve yabancı turistlere çoktan açılmıştı.

Kendisi de Yeşilova’da yaşayan Salda Gölüme Dokunma Platformu Başkanı Gazi Osman Şakar gölün popülerleşmesini şu şekilde anlatıyor: “Bundan dört beş yıl önceye kadar Salda Gölü kendi halinde bir göldü. Ne zaman Saldivler, Maldivler denilmeye başlandı, popüler oldu, insanlar gelmeye başladı. Geçen sezon yaz döneminde 1 milyon 400 bin insan geldi. Bu insanlar göle giriyor, teriydi, kiriydi, güneş yağıydı, idrarıydı hatta katı idrarıydı bunlar gölün içinde kalıyor ve göl zarar görüyor.”

Geç gelen iptal kararı ve suyu temizlenemeyen bir göl

Kapalı bir havza olduğu ve gölü besleyen derelerin üstüne yapılan göletler sebebiyle temizlenme şansını iyice yitiren Salda Gölü, bu yıllarda büyük bir tahribata uğruyor. Her ne kadar Danıştay 18 Haziran 2019’da, Kayadibi Göleti için verilen ‘ÇED Gerekli Değil’ raporunu iptal etse de bu süreçte gölet çoktan inşa edilmiş oluyor.

Kesici, yaptıkları incelemede gölün kıyısındaki çamurun içerisinde sümüksü bakterilerin oluştuğunu gördüklerini belirtiyor. Bu bakterilerin vücuda da zararlı olduğunu söyleyen Kesici “Göl plaj olarak kesinlikle kullanılmamalı” uyarısında bulunuyor.

Fotoğraf: AA

Tozları sağlık için tehlikeli

Diğer bir sorun ise biyomineralizasyon sonucu oluşan beyaz çökeltilerin ezildiğinde hemen toz haline gelmesi. Bu durumun sağlık için ciddi sonuçları olduğunu söyleyen Kesici “Rüzgar dahi olmasa solunum vasıtasıyla akciğerlere üst solunum yoluna direk etki edebilmekte. Cilt üzerinde zararları olabilmekte” diyor. Kesici, hem bu canlı yapının zarar görmemesi için hem de sağlık için bu çökeltiye kesinlikle basılmaması gerektiğini söylüyor.

Uyarılara rağmen, Salda Gölü’nün potansiyelini fark eden organizatörler burada bir Müzik Festivali düzenlemek istedi. Bölge halkının itirazları sonucunda festival, 9 Haziran 2018’de Burdur Valiliği tarafından iptal edildi. Ancak turistlerin ziyaretinin arkası kesilmedi.

Millet Bahçesi hazırlıkları

Hali hazırda yoğun ziyaretler ile darbe alan göl şu anda başka bir tehdit ile karşı karşıya. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerel seçimler öncesinde Burdur’a yaptığı bir ziyarette Salda Gölü’ne bir Millet Bahçesi yapılacağı ‘müjdesini’ verdi.

300 bin metrekarelik alana yapılması planlanan Millet Bahçesi’nde şu yapıların inşa edilmesi öngörülüyor: Büfe, iki adet kafe, restoran, yönetici-sağlık ünitesi, yöresel ürünlerin satılacağı çoklu alan, giyinme-soyunma kabinleri, mescit ve cankurtaran birimleri.

Şakar, “Millet Bahçesi yapılacak denilince insanların aklına güzel bir şey geliyor ama biz kuşkuyla baktık. İhaleye çıkacağında projeyi gördük. Kum denilen canlı yapının yok edileceğini öğrendik” diyor.

İhaleye çıkıldı, imar planı değiştirildi

31 Temmuz 2019’da Millet Bahçesi için ihale yapıldı. İhaleyi Güngör Tarım İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş firması 21 milyon 770 bin lira ile kazandı. Her ne kadar, ihalenin iptali için dava açılsa da kararını 5 Kasım’da açıklayan mahkeme ihale iptalini reddetti, dava ise temyize gitti.

İhale sonrasında ise gelişmeler hızla devam etti. 14 Eylül’de Turizm Merkezi olmaktan çıkarıldı. 7 Ekim’de Salda Gölü Özel Çevre Koruma Bölgesi imar planı değişti. Ertesi gün imar değişikliğine karşı da dava açıldı. Süreci zaman cetvelinden de takip edebilirsiniz:

Mahalleden köye çevrildi

Şakar, bu sırada gerçekleşen önemli bir gelişmeden bahsetti. Buna göre, projeye başından itibaren karşı çıkan Yeşilova Belediyesi’nin bölgedeki yetkisini sonlandırmak için 8 Aralık 2019’da Kayadibi Mahallesi’nin köy olması için referandum yapıldı. Büyük bir çoğunluk ‘hayır’ dedi. Ancak 7 Şubat 2020’de Burdur İl Genel Meclisi referanduma rağmen Kayadibi Mahallesi’ni köy ilan etti.

Koronavirüs gerekçesiyle kapatıldı, inşaat başladı

Projenin büyük destekçisi Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum pek çok açıklamada bulundu. Bu açıklamalarda Salda Gölü’ne asla zarar verilmeyeceğini, ‘çivi dahi çakılmayacağını’ belirtti.

Ancak CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker’in koronavirüs salgını gerekçesiyle ziyarete kapatılan göle iş makinelerinin girdiği ve beyaz kumları taşıdığı görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşmasıyla tepkiler yeniden artmaya başladı.

Murat Kurum da, olaydan sonra yaptığı açıklamada, “Bizlerin de asla kabul etmeyeceği görüntülerle ilgili, gerekli soruşturmayı başlattık” dedi. 22 Nisan’da ise kaynaktan alınan kumlar küreklerle yerlerine taşındı.

Göker: Pandemi atmosferinde yapılması fırsatçılık

Yeşil Gazete’ye konuşan Milletvekili Göker, bu işlemin tam koronavirüs atmosferinde yapılmasını “fırsatçılık” ve “art niyet” olarak yorumluyor ve şu soruyor: “Biz görüntüleri yayınlamasak ve sosyal medyada tepki oluşmasa kim bilir oranın başına ne işler gelecekti?”

Kurum’un sonraki açıklamasına da tepki gösteren Göker, “Bu yapılanı kabul etmemek muhalefet olarak, doğasever olarak bize düşer ama bunun kontrolünü yapacak çevre bakanına bu düşmez, o gereğini yapmak zorunda. Demek ki ortada bir denetim sorunu var, demek ki bir denetimsizlik var ki ortaya böyle bir şey çıkıyor. Demek ki ‘gözümüzün nuru gibi bakacağız’ dedikleri yere sahip çıkmamışlar” diyor. Göker ayrıca sorumluların bulunması için olayın gerçekleştiği gün yasal süreci başlattıklarını da belirtti.

Yeşilova Belediye Başkanına silahlı saldırı

Tüm bu süreçte tek zarar gören göl olmadı. Salda Gölü’nü koruma mücadelesinde yer alan Yeşilova Belediye Başkanı Mümtaz Şenel ve eşi 20 Nisan’da silahlı bir saldırıya uğradı. Şu anda sağlık durumunun iyi olduğu söyleniyor.

Göker, saldırının kumulların taşınmasıyla doğrudan ilgisi olmadığını ama “Salda Gölü’nde oluşan ranta dayanan ve bundan oluşan bir husumetin söz konusu” olduğunu söylüyor.

Gölü kurtarmak

Şu anda Salda Gölü 7/24 canlı yayın ile izlenebiliyor böylece herhangi bir işlem yapıldığında insanların haberleri olabilecek.Ancak Salda Gölü, şu ana kadar çok fazla zarar almış durumda.

Salda Gölüme Dokunma Platformu gölün korunması için şu taleplerde bulunuyor: Millet Bahçesi projesinin iptal edilmesi, rehabilitasyon çalışmalarına başlanması ve bölgedeki zirai ilaçlamaların yasaklanması. Platform başkanı Kesici son olarak şu ifadeleri kullanıyor:

Göl dünya mirasıdır, bize çocuklarımızın emanetidir. Bize kimse hediye etmedi doğa kendiliğinden oluşturdu. Bizden sonraki insanların da görebilmeleri için Millet Bahçesi yapılmaması gerekiyor. Doğal yapıyı bozacak her eylem, her yapı her iş göle zarar verecektir.