İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeti, (NHS) koronavirüsü atlatan ve plazma bağışında bulunmak isteyen eşcinsel ve biseksüel erkeklerin bağış yapmalarının engellendiği yolundaki haberleri doğruladı.
Başkent Londra‘daki Guys and St Thomas Hastanesi doktorları virüsü geçirmiş bağışçıların plazmalarını hastaların tedavisinde kullanıyor, ancak
bağışçı olmak isteyen erkekler için bir koşul var: Son üç ay içinde başka bir erkekle birlikte olmamış olmak.
‘Şimdilik kılavuza uyacağız’
NHS’nin Kan ve Bağış kılavuzunda yer alan bu düzenlemenin kaynağı, 1970 ve 1980’li yıllarda tedavisi bulunamamış olanHIV‘e karşı alınan kısıtlamalar ve önlemler. Ancak bugün tedavi gören HIV+’ların kanında virüs belirlenemiyor ve bu yüzden de bulaşmıyor. Dolayısıyla düzenlemenin bugünün gerçeklerine uymadığı söylenebilir.
Independent’a konuşan bir NHS sözcüsü konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:
Kılavuz donörün ve alıcının sağlığını korumamız için bize yol gösteren bir araç. Ve güncel versiyonu, bize başka bir erkekle ilişkiye girmiş bir erkeğin donör olmadan önce üç ay beklemesi gerektiğini söylüyor.
‘Destek olmak isteyen eşcinseller ve biseksüeller adına üzücü’
Öte yandan salgınla mücadelede LGBTİ+ örgütleriyle birlikte çalışıldığını söyleyen sözcü, plazma bağışıyla ilgili daha dar kapsamlı bir düzenleme üzerinde çalıştıklarını söyledi.
LGBTİ+ hakları örgütü Stonewall‘un yöneticisi Laura Russell ise “Bu, koronavirüs salgını karşısında verilen mücadeleye destek olmak isteyen eşcinsel ve biseksüel erkekler adına gerçekten üzücü” diyerek, düzenlemenin kişilerin cinsel yönelimi üzerinden değil, her birey üzerinden ayrıca değerlendirme yapılmasına olanak verecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini savundu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) dün önemli bir dayanışma uygulamasını başlattı. Askıda Fatura uygulaması, İBB tarafından onaylanmış ihtiyaç sahibi aileler için su ve doğalgaz faturalarının hayırseverlerce ödenmesini sağlayacak. Alan elin veren eli görmediği bu uygulamaya şimdiden 120 bini aşkın hayırsever destek verirken 72 bine yakın insan faturasını askıdan aldı. Toplamda 8 milyon TL’yi aşkın yardımın gerçekleştiği kampanyaya yardımlar hızla devam ediyor.
İBB bağış kampanyası hamlesi
Hatırlayacak olursak İBB daha önceden de Mart ayı sonlarında Covid-19 ile mücadele kapsamında bir bağış kampanyası başlatmıştı. Kampanyaya destek hızla büyürken İçişleri Bakanlığı 30 Mart’ta yayınladığı “Yardım Toplama” konulu genelgeyle kampanyayı izinsiz olduğu gerekçesiyle durdurdu.
Kampanya için sadece üç günde yaklaşık 6,5 milyon TL toplanmıştı. İstanbul Valiliği, İçişleri Bakanlığı’nın genelgesine dayanarak 31 Mart’ta aldığı kararla İBB’nin dört ayrı bankadaki yardım paralarının toplandığı hesapların dondurulması kararı aldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında da soruşturma başlatıldı.
Benzer durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de yaşandı ve belediyenin bağış kampanyası da durdurularak Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında soruşturma açıldı. İBB ise hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kararın durdurulmasını ve iptalini istedi. Nitekim 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15’inci maddesine göre bağış kabul etmek belediyenin yetki ve imtiyazları arasında sayılıyordu. Aynı kanunun 59. maddesine göre de bağışlar belediyelerin gelirleri arasında gösteriliyordu. Dolayısıyla aslında ortada yasa dışı veya kitaba uymayan bir durum yoktu.
Belediyelerin kanunlarla belirlenmiş yetkilerini kısıtlayıp yardıma muhtaç insanlar için toplanmış paraları bloke ettirmek ne demektir iyi düşünmek lazım. Amaç yardıma muhtaç olana el uzatmaksa kimin uzattığının önemi olmamalıdır. Ama görünen o ki AKP hükümeti için böylesine bir dayanışmadan toplanacak artı puanları kendi hanesine kaydettirmek yardımın kendisinden daha önemli olabiliyor. Merkezi hükümetlerin görevi yerel yönetimlerin Covid-19 krizine karşı hızla oluşturdukları çözümleri engellemek değil kolaylaştırmak olmalıdır.
Askıda faturaya nasıl dâhil oluruz?
Tüm bu zorluklara rağmen dayanışmanın yeni yolları her zaman yeniden üretiliyor. İBB’nin Askıda Fatura web sitesinden 2 dakikada doldurabileceğiniz bir formla bağışta bulunabiliyorsunuz. Son derece kullanıcı dostu olan sitede, yönlendirmelerle zor durumda olan bir ailenin veya bireyin ister su isterse gaz faturasını ödeyebiliyorsunuz. Eğer parasal yardımınız dokunamayacaksa bu uygulamayı sosyal medyada paylaşarak daha fazla sayıda insanı haberdar etmek katkı sağlayacaktır. Başta su olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumun bu krizle mücadele etmesi zordur. Mücadeleyi kolaylaştırmak için su veren el bu sefer sizin eliniz olsun.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle 57 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1977 yeni tanı konduğunu açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 3 bin 641’e toplam vaka sayısı 133 bin 721’e yükseldi.
Koca test sayısının yakında 1.5 milyona ulaşacağını belirterek şu ifadeleri kullandı:
Vaka sayısında dün göze çarpan kısmi artış, geriledi. Vefatta, yoğun bakım sayısında düne göre yine düşüş var. Virüsü, kararlı bir şekilde geriletmeli, tedbirlerle yenmeliyiz. Kanıtladık: Sonuç almak zor değil.”
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), FOX TV ve Tele 1‘e verdiği cezaların ardından Halk TV‘ye de beş kez program durdurma ve yüzde beş idari para cezası verdi. Bu üst sınırdan ceza anlamına geliyor.
Ceza gerekçesi olarak ise CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu‘nun ‘Sözüm Var’ programındaki daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Eroğan tarafından hedef gösterilen yorumları gösteriliyor.
RTÜK’ün CHP kontenjanından üyesi İlhan Taşçı’nın Twittter hesabından duyurduğuna göre karar üçe karşı altı üyenin oyuyla alındı.
Canan Kaftancıoğlu kararı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunda 3’e karşı 6 üyenin oyuyla, oy çokluğuyla kabul edildi https://t.co/pww8KKVZMT
Kaftancıoğlu’nun, Erdoğan tarafından darbe imasında bulunmak ile suçlandığı ve söz konusu cezaya sebep olan sözleri ise şu şekildeydi:
Bu akılla değil; öfkeyle, hırsla, egoyla, bir kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle ya da başka bir şekilde… Bu ülkenin, halkın gözü açıldı. Kimin kendine hizmet ettiğini görüyor. Şöyle söyleyeyim; bir iktidar değişikliğine, hatta bir sistem değişikliğine gidişatı görüyorum ve böyle olacağını düşünüyorum.
Bunun üzerine Erdoğan, Kaftancıoğlu’nun darbe imasında bulunduğnu savunarak “Sandığı hazmedemeyen bu faşist zihniyet hala vesayet, darbe, cunta özlemiyle yanıp tutuşuyor” demişti.
RTÜK, geçtiğimiz hafta da, İstanbul Milletvekili Ahmet Şık‘ın katıldığı Ayşenur Arslan ile Medya Mahallesi programına da beş program durdurma ve yüzde beş idari para cezası vermişti.
Yayınlanmadan önce çeşitli gazetelerde ve sosyal medya hesaplarında homofobik eleştiri yağmuruna tutulanNetflix’in gençlik dizisi Aşk 101 hakkında savcılık kararı belli oldu.
Savcılık, söz konusu dizinin paralı bir platformda yayınlanması ve istemeyen kişilerin izlemeyebileceği gerekçesiyle soruşturmaya yer olmadığına karar verdi.
Savcılık: İradesiyle izlemeyebilir
Sabah gazetesinden Dilek Yaman‘ın haberine göre, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) bir ihbar yapıldı. İhbarda Netflix film ve dizi izleme platformunda ‘Aşk 101’ isimli bir dizi yayınlandığını, dizinin gençleri eşcinselliğe yönlendirdiğini ve genç bireylerin gelişimini olumsuz yönde etkilediğini ileri sürüldü.
Savcılık, söz konusu dizinin kamuya açık bir televizyon programında yayınlanmadığını, dizinin yayınladığı Netflix platformuna üye olunması gerektiği ve üyelik için de ücret talep edildiğini belirtti. Kararda, kişilerin hür iradesiyle para vererek izlediği bir dizide insanların yine iradesiyle izlememesi gerektiği belirtilip, ihbar değerlendirmeye alınmadı.
Avrupa’da kömürden çıkış taahhütleri veren ülkeler kömürden elektrik üretimlerini de sınırlamaya başladı. Birleşik Krallık’ta 28 gündür, Portekiz’de ise Nisan ayı boyunca kömürden elektrik üretilmedi.
Portekiz elektrik idaresi Redes Energéticas Nacionais tarafından yayınlanan açıklamaya göre bu durum ülkede kömürden elektrik üretiminin başladığı 1985’ten beri ilk defa gerçekleşti.
Yeşil Ekonomi’de yer alan habere göre ülkede Nisan ayında elektrik tüketimi yüzde 12 oranında düştü. Tüketim ise yüzde 69,1 oranında yenilenebilir enerji kaynaklarından, yüzde 16,4 oranında doğal gaz santralleri ve yüzde 14,4 oranında İspanya’dan gerçekleşen ithalat ile karşılandı.
Yenilenebilir enerjiden karşılandı
Yılın ilk dört aylık döneminde ise tüketimin yüzde 69,4’ü yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlandı. Hidroelektrik santrallerinde gerçekleşen üretimin tüketimdeki payı yüzde 35, rüzgar enerjisi santrallerinin yüzde 26 oldu. Biyokütle ve güneş enerjisi de sırası ile yüzde 6 ve yüzde 2 oranlarında pay sahibi oldular.
Tamamına yakını doğalgaz santralleri olmak üzere fosil yakıtların payı yüzde 28,3 olurken, ithalatın payı ise yüzde2,3 olarak gerçekleşti.
2023’te kömüre veda
Portekiz’in sosyalist Başbakanı Antonio Costa’nın geçtiğimiz yıl Ekim ayında gerçekleştirdiği görev kabul konuşmasında, ülkenin kömürden çıkış takviminin yedi yıl öne çekildiğini söylemişti. Açıklamaya göre Portekiz 2023 yılına kadar son kömürlü termik santralinde de üretimi durdurarak kömür kullanımını sıfırlayacak.
Bu santrallerden 1993 yılında devreye girmiş olan 576 MW gücündeki Pego I 2022 yılı sonunda devreden çıkacak. 1985 yılında devreye giren, 1.180 MW gücündeki Sines KES ise 2023 yılında devreden çıkacak. Bu santrallerin yaratacağı boşluğun ise üç baraj, üç santral ve bir pompaj depolama istasyonundan oluşacak 1.158 MW gücündeki Tamega projesi ile doldurulması hedefleniyor.
Birleşik Krallık 28’inci gününde
1882 Endüstri Devrimi’nden bu yana kömüre bağımlı yaşayan Birleşik Krallık da bugün itibariyle kömürsüz geçirdiği 28’inci gününde. Ülke ilk rekorunu 9 Mayıs 2016’da bir gün boyunca kömür kullanmayarak kırmıştı.
Geçtiğimiz Haziran ayında ise art arda 18 gün kullanmayarak yeni bir rekora imza atmıştı. Elektrik sistemleri operatörü National Grid ESO, önümüzdeki hafta sonu boyunca da bu durumun devam edeceğini duyurdu.
It's now a record breaking 27 days of coal free #electricity generation! ⚡️🍃 We're expecting this record to extend over the weekend. Read more ➡️ https://t.co/r6BsVXUTBG
— National Grid ESO (@NationalGridESO) May 7, 2020
Aralarında Juliette Binoche, Madonna ve Robert De Niro gibi isimlerin de bulunduğu yaklaşık 200 sanatçı ve bilim insanı, koronavirüs sonrası için eylem planı çağrısında bulundu.
Le Monde‘da yayınlanan açık mektupta salgın sonrasında ekolojik bir felaketten kaçınmak isteniyorsa, hedeflerin, değerlerin ve ekonominin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerektiği belirtildi.
‘Küresel ekolojik çöküşün çok ağır sonuçları olabilir’
“Normale Dönüşe Hayır” başlığıyla yayınlanan yazıyı Juliette Binoche ve astrofizikçi Aurélien Barrau birlikte kaleme aldı. İkili yazdıkları metinde “Covid 19 trajedisinin insanları neyin önem taşıdığını gözden geçirmeye” davet ettiğini yazdı:
Gördüğümüz şey oldukça basit: ‘Düzenlemeler’ yeterli değil. Sorun sistematik.
Devam eden ekolojik felaketten bir “meta-kriz” olarak bahsedilen yazıda dünyadaki yaşamın büyük ölçüde yok olduğu gerçeğinin şüpheye yer bırakmadığı savunuldu. Yazıda bu durumun doğrudan varoluşsal bir tehdidi işaret ettiği vurgulandı ve küresel boyutta bir ekolojik çöküşün tahmin edilemeyecek boyutta sonuçları olacağı ifadelerine yer verildi.
Kökten değişim çağrısı
Metinde ayrıca “tüketim çılgınlığının” ve “verimlilik takıntısının” hayatın kendi değerinin inkar edilmesine neden olduğu savunuldu ve artan sosyal eşitsizliklere dikkat çekildi.
Yazının sonunda liderlere ve vatandaşlara, sürdürülemez olan anlayışı geride bırakıp, “amaçları, değerleri ve ekonomiyi kökten değiştirecek bir girişim” için çağrıda bulunuldu:
İhtiyacımız olan radikal dönüşüm, her kademede, cesaret ve kararlılık gerektirir. Toplu bir bağlılık olmadan gerçekleşmeyecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Bu bir itibar ve mantık meselesi olduğu kadar bir hayatta kalma meselesi.
Hepimiz Göçmeniz, Irkçılığa Hayır Platformu koronavirüs krizinin ortasında krizin en büyük mağdurlarından olan göçmenlerin mültecilik haklarının tanınması talebiyle bir imza kampanyası başlattı.
Türk Tabipler Birliği‘nin verilerine göre üç bine yakını Suriyeli toplamda dört bin kadar göçmen doktorun da koronavirüs ile mücadele ettiğini ve iki göçmen doktorun hayatını kaybettiğini hatırlatan aktivistler, her türlü probleme karşı göçmenlerle birlikte mücadele edildiğinin altını çizdi.
Göçmenlerin en az yarısı işsiz
Salgının ekonomik sonuçlarından en çok etkilenin Türkiyeli işçiler ve göçmenler olduğu belirtilen açıklamada iş yerleri kapananların işsiz kaldığı ve Adana’da polis kurşunu ile ölen Ali Hemdan gibi kayıtsız çalıştırılan göçmenlerin en az yarısının işsiz olduğu belirtildi.
Açıklamada “Göçmenlere, yıllardır herhangi bir statü verilmiyor. Tüm temel haklardan yoksun bir şekilde, çok zor koşullarda hayatlarını devam ettiriyorlar. Göçmenlerin yaşam koşulları, salgınla beraber, daha da kötüleşti” ifadeleri kullanıldı.
Suriyeli Ali Hemdan, sokağa çıkma yasağı sırasında çalışmaya giderken polis tarafından vurularak öldürülmüştü.
‘Mültecilik hakkı verilsin’
Göçmenlerin mültecilik hakkı tanınmadığı için devlet yardımlarında yararlanamadıklarının, sağlık hizmeti alamadıklarının hatırlatıldığı açıklamada şu talepler sıralandı:
Tüm göçmenlere salgın süresince geçici vatandaşlık hakkı verilsin. Böylece tedavi olma kısıtlamaları kaldırılmış olsun, devlet yardımlarından yararlanabilsinler, en azından salgın döneminde sınır dışı edilme korkusu olmaksızın yaşayabilsinler.
Göçmen sorununun kalıcı olarak çözümü için, tüm göçmenlere yasal bir şekilde çalışabilecekleri, korkmadan yaşayabilecekleri olanakları sağlayan, mültecilik hakkı tanınmalıdır. Salgının hepimizi korku içinde yaşamaya sevk ettiği bu günlerde, dayanışmak, göçmenlere insanca yaşama hakkı vermekle mümkün.
İmzacılar
“Türkiye’deki tüm göçmenlere Mültecilik hakkı verilsin!” başlığıyla gerçekleşen imza kampanyasına şu ana kadar Adalet Zemini, Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Derneği, Halklar Arası Dayanışma Köprüsü Derneği, Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır platformu, İzmir Müzisyenler Derneği, Mülteci Medyası Derneği gibi kurumların dışında Atilla Aytemur, Berrin Sevimli, Burhan Kavuncu, Evrim Kepenek, Fatma Akdokur, Fatma Örgel, Ferda Keskin, Ferhat Kentel, Gülayşe Koçak, Hidayet Şefkatli Tuksal ,İslam Özkan, Jale Mildaoğlu, Mehmet Ali Devecioğlu, Mehmet Arif Koçer, Nurcan Kaya, Şenol Karakaş, Yasin Altıntaş, Yıldız Önen, Yasemin Kipkurt ve Zeycan Alkış gibi isimler destek verdi.
Kampanyaya imzacı olmak için burayı tıklayabilirsiniz.
Whitley Doğa Fonu tarafından her yıl gelişmekte olan ülkelerde yaptıkları doğa koruma çalışmalarından ötürü çevre savunucularına verilen 2020 Whitley Ödülleri sahiplerini buldu.
Güney Asya, Güney Afrika ve Güney Amerika‘da tükenmekte olan hayvan türlerinin korunması için çalışan çevre savunucuları bu yılın kazananları oldu.
Tapirlerin koruyucusu Medici
Önde gelen bir çevre korumacısı olan Patricia Medici, Whitley Fund for Nature‘un en büyük ödülüne layık görüldü. Medici, Güney Amerika‘daki, yaşayan en büyük fosiller olarak kabul edilen Tapirlerin ve büyük memelilerin korunması için çalışıyor. Milyonlarca yıldan beri, pek çok tükenme dalgasını atlatıp günümüze gelen bu tür, geniş ölçekli tarım ve madencilik uygulamaları nedeniyle insanlığın tehdidi altında.
Medici (soldan üçüncü) dünyadaki canlı türlerinin yarısına ev sahipliği yapan yağmur ormanlarında, Amazonlar’da çalışıyor. Ancak 14.4 milyon hektarlık yüzölçümüne sahip Amazonlar, 1970’lerden bu yana orman kıyımıyla karşı karşıya.
Medici’nin çalışmaları, küresel iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve birbirinden ayrılmış orman parçalarını birleştirmek üzere tapirlerin rotalarının haritalandırılmasını ve bu yolların ağaçlandırılmasını da içeriyor.
Medici ödülü alırken, tam da doğayı korumaya çalışan devlet kurumlarının çökmeye başladığı bir sırada, ödülün zamanlamasının daha iyi olamayacağını söyledi.
Hirolaların koruyucusu Ali
Kenya‘da Abdullah Hüseyin Ali, Hirola antilobunun tükenişini önlemek üzere Hirola Koruma Programı‘nı kurdu. Ülkede geçen dört yılda, Hirola türleri yüzde 95 oranında azaldı. Sayıları 500’ün altına düşen antiloplar, tükenme riski altında.
Ali’nin projeyi yürüttüğü bölge, Kenya-Somali sınırında, merkezin uzağında bir yer. Yoksulluğun yüzde 80’lere vardığı, Kenya’nın en dezavantajı bölgesi sayılan Garissa‘da. Ali (sağdan üçüncü) ülkede Hirola korumasını başlatmaya talip olan ilk kişiydi, çünkü içinde büyüdüğü bölgeyi iyi tanıyordu.
O ve ekibi, türlerin tükenişinin sebeplerini anlamak için yaptığı araştırmalar neticesinde buna yol açanın habitatın bozulması olduğunu tespit ettiler.
Ödülden gelen destek sayesinde Ali, bölgedeki topluluklarla birlikte çalışarak otlakları Hirolalar lehine yeniden eski haline getirmeye çalışacak ve aşırı otlamaya engel olabilmek adına çobanları eğitecek.
Miğferli Guguk Kuşlarının koruyucusu Hadiprakarsa
Endonezya Miğferli Guguk Kuşu Koruma Topluluğu‘nun kurucusu çevre korumacısı Yokyok ‘Yoki’ Hadiprakarsa da 40 bin sterlin değerindeki Whitley Ödülü’nü kazananlardan. Türü tehlikede olan kuşları vahşi yaşam ticaretinden korumak için mücadele ediyor.
Miğferli Guguk Kuşu, Kalimantan‘ın yerlisi olan Dayaklar için kutsal bir tür sayılıyor. Dayaklar bu kuşların “hayatın bekçisi” olduğuna inanıyorlar ve onları Tanrı’ya ulaşmada bir kılavuz olarak görüyorlar. Kuş ayrıca savaşçılar için cesaretin sembolü. Ancak aynı zamanda bu tür, dikkat çekici renkleriyle avcılar için karlı bir hedef. Miğferli Guguk Kuşları yüzyıllardır başları kesilerek, aralarında Kraliyet ailelerinin de olduğu koleksiyonerlere satılıyor.
Hadiprakarsa, topluluklarla çalışırken bu türlerin, ülkenin turizmine nasıl katkı sağlayabileceğini ve canlıyken, ölüyken olduklarından daha değerli olduğunu anlatıyor.
Güney Batı Nijerya Delta Ormanları Projesi’nin direktörü Nijeryalı Rachel Ashegbofe Ikemeh ise, şempanzelerle olan çalışmaları sayesinde ödülü kazandı. Ikemeh’in çalışmaları ve koruma faaliyetleri, şempanzelerin ve onların habitatının tükenişine yönelikti. Şempanzelerin yüzde 80’inin bölgedeki ormanların tarım ve kesimler nedeniyle yok edilmesine bağlı olarak azaldığı biliniyor.
Ikemeh, projesini, Nigerian-Cameroon şempanzesinin en tehlikedeki şempanze türleri arasında duyurulması üzerine, 2012 yılında başlattı. Geçen sekiz yılda o ve ekibinin yürüttüğü genetik araştırma, daha önce aynı türden olduğu sanılan farklı bir şempanze türünü ortaya çıkardı.
Ikemeh’nin yeni keşfedilen primatı koruma çalışmaları; takip, eğitim, araştırma ve politikalarda reform gibi çalışmaları içeriyor.
Ikemeh, işini yaparken toplumsal cinsiyet temelli kalıp önyargılarla da mücadele etmek zorunda. Nitekim ailesi başlangıçta, bu işin “kadınlar için tehlikeli bir iş” olabileceğinden yana endişelenmiş.
Kara Aslan Maymunu’nun koruyucusu Rezende
Brezilya‘da Gabriela Rezende, São Paulo‘nun Kara Aslan Maymunu‘nu korumak için yaptığı çalışmalarla ödüle layık görüldü.
Kara Aslan Maymunu önceleri bölgede pek fazla tanınmıyordu. Ancak eğitim sayesinde türler öğrenildi. Rezende ve ekibine göre, Brezilya’da türün korunması için 45 bin hektarlık bir ormanlık alana ihtiyaç var.
Rezende vahşi doğada ilk kez bir Kara Aslan Maymunu’nu BBC için çekim yaptığı sırada gördüğünü anlatıyor. Ancak arka plandaki Maymun’u röportaj sırasında değil kurguda fark etmiş.
Ekip, birbirinden kopmuş Kara Aslan Maymunu popülasyonlarını bir araya getirmek için çalışıyor. Bunu yapmalarının yolu ise, orman koridorları açarak habitat parçalarını birleştirmek.
Misk Geyiği‘nin koruyucusu Thinley
Bhutanlı bir vahşi yaşam biyolojisti olan Phuntsho Thinley, Misk Geyiği‘ni koruma çalışmalarıyla ödülü kazandı. Alplerde yaşayan Misk Geyiği koruma altında bir tür, ancak avcılar Geyiği, uluslararası karaborsada altından daha değerli olan testisleri için avlıyor.
Thinley’nin çalışma alanı, kent merkezine “üç günlük yürüyüş mesafesindeki” Thimphu‘da. 700’e yakın insanın yaşadığı bölgede insanların geçim kaynağı yaban sığırı yetiştiriciliğ ve şifalı ot toplayıcılığı. Misk Geyiği de besin zincirinde önemli bir yer tutuyor ve yok olmasının ekolojik dengede yıkıcı sonuçlara yol açabileceği tahmin ediliyor.
Yalnızca 16 park görevlisinin bulunduğu 74 bin 500 hektarlık alanda, kaçak avcılığın önüne geçilmesi için acilen önlem alınması şart. Thinley’in ekibi, kaçak avcılığın önlenmesi için izleme ve takip imkanlarını arttırmayı umuyor. Ekip ayrıca avcılığı azaltmak için yerelde eğitimler de veriyor.
Güney Afrika kurbağalarının koruyucusu Jeanne Tarrant
Güney Afrikalı Jeanne Tarrant, yerliler tarafından “Kurbağa Hanım” diye anılıyor. Endangered Wildlife Trust için çalışan ve doğayla iç içe büyüyen Tarrant’ın uzmanlığı, Güney Afrika kurbağaları.
Güney Afrika‘da, neredeyse üçte ikisi dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan 135 kurbağa türü bulunuyor ve bu türler; madencilik, tarım ve kirlilik nedeniyle yaşanan habitat kaybından ötürü tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
Tarrant ve ekibinin koruduğu türler arasında, kendisi ve meslektaşları tarafından 2011’de keşfedilen ve tehlikede olan Amathole kara kurbağası da var.
Bazı Güney Afrika kültürlerinde kurbağalar cadılıkla ilişkilendiriliyor ve onlardan korkuluyor. Tarrant bu miti de değiştirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla çalışmalar yürütüyor.
Eskişehir’in verimli tarım arazisi Alpu Ovası’nda yapılmak istenen termik santrale karşı verilen uzun soluklu mücadele kazanımla sonuçlandı. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (DİDDK), bölgede termik santral yapılması için kömür rezerv alanlarının özelleştirilmesine ilişkin kararı iptal etti.
Gerekçe olarak ise alanın, Büyük Ova Koruma Alanı olarak belirlenen Alpu Ovası içinde kalması nedeniyle bölgenin en verimli tarım arazilerinin tarımsal bütünlüğünün bozulacağına tereddüt bulunmaması ve insan sağlığına olası etkilerin hesaba katılmaması gösterildi.
Mücadele, yalnızca hukuki boyutu olarak değil yerel halkın örgütlenmesi, diğer çevre hareketleriyle gösterilen dayanışma ve sahada iş birliği içerisinde yürütülen çalışmalarda kullanılan taktikler açısından da diğer termik santral karşıtı mücadelelere örnek oluşturuyor.
Alpu Ovası
İlk tepkiler: Siz şehirlilerin burada ne işi var?
Eskişehir Kent Konseyi Başkanı Nuray Akçasoy, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada termik santral yapılacağına dair bilgiyi 2017 yılının sonlarında tesadüfen öğrendiklerini söylüyor. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun hazırlandığı ve bilgilendirme toplantısı yapılacağı haberini alan çevreciler soluğu Sepetçi Köyü’nde alıyor.
Orada hoş karşılanmadıklarını söyleyen Akçasoy “Siz şehirlilerin ne işi var gibi bir tepkiyle karşılaştık. Hâlbuki santral, 300 bin nüfuslu Tepebaşı’na 26 km uzağına yapılması planlanıyor ve tüm Eskişehir’i de etkileyecek” diyor.
Daha sonra bölgedeki vatandaşların Kızılay Eskişehir Şube Başkanı Yüksel Girgin tarafından bilgilendirildiği ve onlara arsalarının değerleneceği ve isterlerse satarak şehre yerleşebileceklerinin söylendiği ortaya çıkıyor. Akçasoy, bu duruma şaşkınlığını “İnsan sağlığıyla ilgili bir kurumun başında bulunan bir kişinin termik santral övmesini aklımız almadı” şeklinde ifade ediyor.
Çevre aktivistleri buluşuyor
Sonrasında ise bu algıyı değiştirmek için uzun soluklu bir kampanya başlatılıyor. Daha önce böyle bir çalışma yürütmeyen çevreciler deneyimlerden öğrenmek amacıyla Çatalağzı ve Bursa’da termik santral karşıtı mücadele veren aktivistler ile bir araya geliyor. Buradan öğrendikleri ise bireysel olarak hiçbir şey yapamayacakları ve orada yaşayanları kendi taraflarına çekmeleri gerektiği oluyor.
2018’in başına gelindiğinde TMMOB, Eskişehir Tabip Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Kent Konseyi, sendikalar ve bölgedeki farklı çevre derneklerinin bir araya geldiği Eskişehir Çevre Platformu (ESÇEP) kuruluyor.
Kahvehanelere bilgilendirme ziyaretleri
Bileşen kurumlar bir yandan davalar açarak hukuki yollardan termik santral projesini iptal ettirmeye uğraşırken bir yandan da köy köy gezerek kahvehanelerde santralin ne gibi sorunlara yol açacağını anlatmaya başlıyorlar.
Burada da ilk başta çok fazla tepkiyle karşılaştıklarını söyleyen Akçasoy süreci “İlk günlerde dinlenmediğimiz, istenmediğimiz ve kovulduğumuz oldu. Bize ‘teröristsiniz’, ‘devlet yatırım yapıyor siz engel oluyorsunuz’ diye karşı çıkanlar oldu. Ancak biz pes etmeden ısrarla ziyaretlerimizi dokuz ay boyunca sürdürdük” şeklinde anlatıyor.
Karşı hamle olarak termik santral ziyaretleri
Çevre aktivistleri bu mücadeleyi sürdürürken termik santrali savunanlar da karşı hamle yaparak bölgedeki vatandaşları Çanakkale’deki Çan Termik Santrali’ne ziyarete götürüyor. Akçasoy bu durumu şu şekilde açıklıyor:
Vatandaşları, en son teknolojiyle yapıldığını söyledikleri Çan’a götürdüler. Otobüslerle yeme, içme ve eğlencelerini de karşılayarak… Beyaz önlüklü mühendisler santralin içerisini tanıtmış ve övmüş. Bahçedeki gül ağaçlarını gösterip ‘Bakın, çevreye zararlı değil’ demişler.
Bu dönemde ayrıca yerel halka kömür tozundan yapılan kremler hediye edilmiş, birçok ikramda bulunulmuş ve insanlara kömürün aslında çok yararlı olduğu anlatılmış.
Termik santralin görülmeyen yüzü
Akçasoy, termik santral lehine yapılan bu çalışmalara karşılık olarak bölgedeki halkı termik santrallerin bulunduğu bölgelerdeki halkın ve orada mücadele veren aktivistlerin ziyaretine götürdüklerini söylüyor:
Orada ‘tarlamda yetişen ürünü yediğinde öküzüm hastalanıyor’ diyen çiftçiyi, yakınları kanser olan market çalışanını, hastalanan kişileri dinlediler. Çok fazla kişi dönüş yolculuğunda duydukları sebebiyle otobüslerde ağladı.
Daha sonrasında döndüklerinde ‘Siz bilmiyonuz, biz gördük’ isimli bir kampanya başlattıklarını ve ziyarete gidenlerin çektiği videoları ve resimleri paylaştıklarını söyleyen Akçasoy “Bu bize çok avantaj kazandırdı” diyor.
Bölge halkı da artık eylemlerde
Bu geziyle birlikte mücadelenin seyri de termik santral karşıtlarının lehine dönüyor. Sonrasında ise imza kampanyaları, maskelerle eylemler, festivaller ve Porsuk Gölü etrafında bin kişilik insan zinciri eylemi düzenleniyor.
Bu sırada jandarma tarafından yapılan müdahaleler, Valilik yasaklamaları, otobüslerin GBT taraması için uzun süre bekletilmesi gibi müdahaleler de eksik olmuyor. Eylemlere bölgede yaşayanların da destek verdiğini belirten Akçasoy şunları söylüyor:
Artık bölgedeki halk da bizimle birlikte eylemdeydi. Bir gün ovada 100’e yakın traktörle protesto gerçekleştirdik. Basının ilgisi de çok büyük oldu. O insanların sokaklara döküldüğü an aslında bizim kazandığımız andı.
‘Davalar Türkiye’ye örnek oluşturacak’
Bütün bunlar olurken bir yandan da hem bölge halkının, hem odaların hem de belediyelerin açtığı davalar da devam ediyor. Akçasoy şunları söylüyor: “Biz sosyal mücadeleyi yürütürken hukuk alanında çalışan arkadaşlar da büyük bir çaba gösterdi. Alanda büyük bir mücadele verdiler. Açtığımız davalar tüm Türkiye’ye örnek oldu. Eminim gelecekte çok fazla dava için kaynak olarak kullanılabilecek.”
Aladağ: Santralin zararları ve yasaya aykırılığı ortaya çıktı
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından görülen dava açılan davaların yalnızca biriydi. Eskişehir Tabip Odası tarafından bir buçuk yıl önce açılan dava ise hala beklemede. Eskişehir Tabip Odası’ndan Akif Aladağ Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada mahkemede şunları sunduklarını söyledi:
En yakın çevresinde Alpu’dan başlayarak Eskişehir’i kapsayacak şekilde bölgede akciğer hastalıklarını, kanser oranlarını ve gebelerde düşük oranlarını artıracağını, çocuklarda gelişim bozukluklarına yol açacağını ve erken ölümlerin yaşanacağını söylemiştik. Bunları da önceki çalışmalar ile delillendirdik. Ve son olarak santralin sağlığa, çevreye ve tarıma vereceği zararın maddi bir yük getireceğini belirttik.
DİDD tarafından verilen kararı çok olumlu karşıladıklarını belirten Aladağ, “Santralin zararlarının yanı sıra özelleştirmenin mevzuata uygun olmadığını, kendi düzenledikleri yasaya bile aykırı olduğunu gözler önüne sermiş oldu” dedi.
‘Toplumsal tepkinin kararda etkisi büyük’
Kararda, hukuki süreç yanında oluşan toplumsal tepkinin de büyük etkisi olduğunu söyleyen Aladağ arka planda büyük bir organizasyon oluştuğunu belirterek mücadelenin başarılı olmasının sebebini şu sözlerle açıkladı:
Hareketi kesinlikle siyasallaştırmadık. Özellikle hiçbirimiz ön plana geçmedik. Halktan kişilerin ön planda olması önemliydi. Biz sadece kolaylaştırıcı olduk. Hiç yorulmadan 20-30 köyü ziyaret ettik. Oradaki insanlara ben santralin sağlığa etkisini anlatırken, ziraat mühendisi arkadaşım tarıma ve hayvancılığa etkisini anlattı.
‘Şirketler ihaleye girmekten çekindi’
Toplumsal tepkinin ihaleye girecek şirketler açısından da büyük bir caydırıcılığı olduğunu belirten Aladağ, “Şirketler buradaki direnci görünce çekindiler. ‘Bu direnci ben kırabilir miyim?’, ‘hükümet kırabilir mi?’, ‘işimi geciktirir mi?’ sorularını sormak durumunda kaldılar. Yedi ihale yapıldı kimse girmedi. Bunda bu tepkinin payının büyük olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
Pandeminin bize gösterdikleri
Özellikle koronavirüs pandemisi süresince termik santrallerin zararlarının iyice ortaya çıktığını belirten Aladağ, “30 Büyükşehir ve Zonguldak deniliyor. Neden, çünkü Zonguldak’taki termik santraller oradaki hastalığın daha ciddi sorunlara yol açmasına neden oldu” değerlendirmesinde bulundu.
Pandeminin tarımın ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini de söyleyen Aladağ, “Bir maske için ülkeler koca koca ülkeler birbirleriyle neredeyse kavga edecekler. Düşünün bir torba buğday, un için neler yaparlar? Kendi ülkende tarım yapabilmek ülkenin özgür kalabilmesinin teminatı. Gelecekte en kıymetli bir şey bir avuç toprak olacak” ifadelerini kullandı.
Aladağ, gereksiz ve ihtiyaç fazlası elektrik üretimi yapmak yerine tarım alanlarının korunmasının çok daha önemli olduğunu vurgulayarak “Akıl ve vicdanın söylediğini mahkeme de onaylamış oldu” dedi.
Alpu Ovası verimli bir tarım arazisi
Kurnaz: Bölge halkı sevinç ile karşıladı
Gündüzler Mahallesi Dernek Başkanı ve Muhtarı Selim Kurnaz da Yeşil Gazete’ye yaptığı değerlendirmede mahkeme kararının bölgede büyük bir mutluluk ve sevinçle karşılandığını belirtti.
Bölgedeki muhtarların yüzde 80’inin termik santral lehine çalışmalar yürüttüğünü belirten Kurnaz, buna rağmen Tepebaşı ve Odunpazarı belediyelerinin ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle bu mücadeleyi sürdürdüklerini söyledi.
Kurnaz sözlerini “Umarım, bu bölgede bir daha böyle bir projeye kalkışılmaz ve burada verilen kararlar diğer projeler için de emsal teşkil eder” temennisi ile sonlandırdı.