1081 gündür tutuklu bulunan iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala hakkında “Anayasal düzeni değiştirmek” ve “casusluk” suçlamasıyla ikinci kez iddianame hazırlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz, Adalet Bakan Yardımcısı olarak atandı.
Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile şu anki Adalet Bakan Yardımcısı Cengiz Öner ise görevden alındı. Daha önce Adalet Bakanlığı Müsteşarı görevinde bulunan Öner’in yerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz getirildi.
ANKA’da yer alan habere göre Yılmaz aynı zamanda Hakimler Savcılar Kurulu’nda hakim ve savcıların soruşturma ve atamalarına bakan Birinci Daire’de görev yapacak.
Ne olmuştu?
Osman Kavala ile Lehigh Üniversitesi uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Henri Barkey hakkında ağırlaştırılmış müebbet ve 20’şer yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame İstanbul 36’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde geçtiğimiz hafta kabul edilmişti.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz’ın hazırlanan ve İstanbul 36’ncı Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen 64 sayfalık iddianamede, “Kavala’nın Barkey’in Türkiye’deki casusluk eylemlerine yardım ettiği ve birlikte faaliyet yürüttükleri” ileri sürüldü.
İki ismin de TCK 309. maddesi kapsamındaki “cebir, şiddet kullanarak anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” ve TCK 328. maddesindeki “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etme suçları”ndan cezalandırılması istendi.
Kavala: Keyfi ve yasadışı bir iddianame
Kavala ise yeni iddianamenin ardından yaptığı açıklamada “İddianame yeni bir somut delil içermeden, beraat kararı verilen Gezi dosyasına dayandırılıyor. Baz istasyonlarının delil vasfında olmadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararında da belirtildi. Yine iddianamede yer alan casusluk suçlaması, yasada yer alan hukuki tip ve tanıma uygun değil. Bu iddianame keyfi ve yasa dışıdır” ifadelerini kullandı.
Kastamonu Cide ilçesi sınırlarında yer alan Loç Vadisi’nde yapılması planlanan Cide Regülatörü Ve Hidroelektrik Santrali projesine karşı yürütülen mücadelede sona gelindi, sarı yazmalıların zaferi kesinleşti.
Danıştay 6’ncı Dairesi, Orya Enerji‘nin proje için aldığı Çevresel Etki Değerlendirme Olumlu raporunun iptal edildiği mahkeme kararını temyiz etme talebini reddetti. Danıştay, kararını ‘düzeltme yolu kapalı’ ifadesiyle aldı.
Kararı sosyal medya hesaplarından duyuran Cide Belediyesi “Sarı Yazmalı kadınların isyanı nihayet kazandı” ifadelerini kullandı.
12 yıllık mücadele
Orya Enerji bölgede faaliyet yürütebilmek için ilk başvurusunu 2009 yılında yapmıştı. Yöre halkı ve ekoloji aktivistlerinin mücadelesi sonucu 2011 yılında Kastamonu Bölge İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermişti. 2015 yılında ise Danıştay ÇED raporunu iptal etmişti.
Proje alanını, Küre Dağları Milli Parkı’ndan yalnızca 245 metre uzağa çeken şirket, OHAL koşullarından yararlanarak 2016 yılında tekrar ÇED sürecini başlattı. ÇED Olumlu kararına karşı açılan dava sonrası mahkeme tarafından yeniden bir bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verildi.
TOMA eşliğinde bilirkişi incelemesi
Jandarmaların da TOMA ile eşlik ettiği bilirkişi incelemesinin sonrasında hazırlanan raporda Cide HES projesinin havzadaki ekosistem bütünlüğünü bozacak nitelikte olumsuz etkileri olacağı belirtilmişti.
Bilirkişi raporunun da teslim edilmesinin ardından kararını açıklayan Kastamonu İdare Mahkemesi projenin ekolojik bütünlüğü bozacağı, dere yatağının kirlenmesine sebep olacağı, alanda erozyon, heyelan ve toprak kaymasına neden olacağı gerekçeleriyle ÇED Olumlu kararını iptal ettiğini duyurdu. Orya Enerji ise kararı temyiz etti.
Muğla Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı tarafından ihale edileceği ilan edilen 32 adet jeotermal enerji santrali (JES) sahasının ihalesi tepkiler sonucunda iptal edildi.
Resmi Gazete’de açıklanan kararda; “İhale edilecek sahaların önemli bir kısmı Cumhurbaşkanlığı Kararları ile Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi olarak ilan edilen alanlardan kaldığından, ihaleyi kazanan kişi/ firmaların izin aşamasında mevzuattan kaynaklı hak kaybına uğramaması için ihale öncesi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görüşü alınması gerektiği yönündeki gerekçesi ile 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 29 Maddesi kapsamında iptal edilmiştir” denildi.
30 yıl işletme üç yıl arama ruhsatı
Bodrum Mazı, tarihi Bafa, Türkbükü, Dalyan, Datça ve Marmaris’ten bölgeler bulunan sahaların jeotermal enerji santralleri ihalelerinin 26 Ekim tarihinde yapılması planlanıyordu.
İhale ile üç yıl süreli arama ruhsatı ve 30 yıl süreli işletme ruhsatı verilecekti. Projelerin bedelleri 51 bin liradan 656 bin liraya kadar çeşitlilik gösterirken sahaların en büyüğü ise 4992,56 hektarlık alanı kapsıyordu. Sahalar ise şu şekilde belirlenmişti:
Birgün’ün aktardığına göre kararı değerlendiren CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban,“Aralarında Bodrum Mazı, tarihi Bafa, Türkbükü, Dalyan, Datça ve Marmaris’teki sahaların da bulunduğu doğa ve turizm harikası bu alanlar 30 yıl süreyle katliama açılacaktı. Muğla halkının kararlı direnişi sayesinde bu yanlıştan dönülmüştür” dedi.
Alban sözlerini “Doğamıza, coğrafyamıza yapılan her talan girişiminin karşısında olacağız. Muğlamızın tüm ilçelerinde, her karış toprağında, bir avuç insanın rantı uğruna, ağaçlarımızın kesilmesine, ekosistemin ve yaşam alanlarımızın talan edilmesine karşı direndik. Bu direnişimizin sonuncunda karar iptal edildi. Katkı sunan herkese teşekkür ediyorum” ifadeleriyle sürdürdü.
Cengiz Holding’in siyanür havuzu kurmak istediği Artvin’in Murgul ilçesine bağlı Damar köyü yakınlarındaki ormanlık alanda sabah saatlerinde yangın çıktı. Orman yolu olmadığı için müdahale edilemeyen yangın, rüzgârın etkisiyle yayılmaya devam ediyor.
Yerel kaynaklar, orman yolu olmadığı için yangına hala müdahale edilemediğini belirterek şunları söyledi: “Yangın daha geniş bir bölgeye yayılmaya devam ediyor. Rüzgârın da etkisiyle yangın ikiye bölündü. Çıkış sebebi bilinmemekle birlikte resmi olarak da bir açıklama yapılmış değil. Yangının daha geniş bir alana yayılmaması, köylere yangının sıçramaması için bir an önce yangına müdahale edilmesini bekliyoruz.”
Yangına müdahale edilmediğini ve görüştükleri yetkililerin müdahale etmemek için tuhaf gerekçeler sunduklarını öne süren yerel halk, yetkililerin yangının sadece çalılık alanda olduğunu ve kontrol altına alındığını söylediklerini belirtti.
Bölgedeki habercilere göre ise yangın kontrol altına alınmış değil. Yöredeki köylüler, dumanların Damar Köyü’nü aştığını ve Murgul’a kadar geldiğini anlatıyor. Habercilerin aktarımına göre, etrafta yoğun bir duman ve yanık kokusu bulunuyor.
Köylüler ormanlık araziye itfaiye araçları giremediği için helikopter istediklerini belirtti: “Burada ağaçlar sık olduğu için söndürme çalışması da yapılamıyor. Helikopter istediğimizi söylediğimizde, 10 hektarı bulmadan helikopter gönderemiyoruz şeklinde bir cevap aldık. Herhangi bir söndürme çalışması yok. Yangına müdahale yok şu anda.”
Yangının, Damar köyüne yaklaşık 2 km uzaklıktaki Kabaca köyüne sıçradığı da öğrenildi.
Bölgeye siyanür havuzu kurulması gündemde
Damar köyü, uzun bir süredir Cengiz Holding’in siyanür havuzu kurmak için göz diktiği bir bölge.
Geçtiğimiz haftalarda AKP’li Murgul Belediye Başkanı Hasan Çavuş, 2014’te Murgul Siyanüre Hayır Platformu’nun direnişi ile geri çektirilen projeyi yeniden gündeme getirerek halkı ikna çabasına girişmişti.
ABD Yüksek Mahkeme adayı Amy Coney Barrett, Senatör John Kennedy‘nin iklim değişikliği konusundaki görüşleri hakkındaki sorusu üzerine, iklim inkarcılarının nakaratını kullanarak “Kesinlikle bilim insanı değilim” diye yanıt verdi.
Barrett’in görüşleri bir sonraki gün Senator Richard Blumenthal tarafından sorgulandı. Buna karşılık Barrett’in cevabı şu oldu:
Küresel ısınma veya iklim değişikliği konusundaki görüşlerimin bir yargıç olarak yapacağım işle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Bilimsel verileri incelemedim. Küresel ısınmaya neyin yol açtığı konusunda fikir sunacak durumda değilim.
Barrett’in iklim değişikliği karşısında “bilim insanı olmak/olmamak” minvalli argümanı aktivistlerin, gazetecilerin ve siyasetçilerin tepkisini çekti.
Kararlarının yüzde 76’sı şirketler lehine
Barrett’in iklim krizi inkarcısı olup olmadığı bilinmemekle birlikte, kendisini seçen Başkan’ın duruşu şüpheye yer bırakmıyor. Ancak Barrett, Blumenthal’ın, Trump ile aynı fikirde olup olmadığı sorusuna karşılık olarak, Başkan’ın görüşlerinden haberi olmadığını söyledi.
Accountable.us‘e göre Barrett’in kendisinin ve ailesinin Shell ve benzeri çok uluslu firmalarla bağları bulunuyor. Babası kariyerinin büyük bir çoğunluğunu Shell için avukatlık yaparak geçirdi. Ayrıca araştırmalar verdiği kararların yüzde 76’sının şirketlerin çıkarına olduğunu ortaya koyuyor.
Accountable.us’un sözcüsü Jayson O’Neill‘a göre “Amy Coney Barrett’in sicili ve görüşleri, onun bilim karşıtı, çevre karşıtı ve düpedüz bir iklim inkarcısı olduğunu kanıtlıyor”.
Daha geniş bir etki ağının parçası
Yakında ülkenin en yüksek mahkemesine oturacak olan kişinin Obama döneminde ipliği pazara çıkmış bu “bilim insanı değilim” argümanını diline dolamış olması, iklim inkarcılığının muhafazakarlar arasında ne denli yayılmış olduğunu ortaya koyuyor.
Senato Demokratları’nın geçen mayısta yayınladığı, federal mahkemelerdeki kara para etkisini konu alan raporuna göre, Yüksek Mahkeme’nin Baş Yargıç John Roberts‘ın altındaki muhafazakar çoğunluğu, muhafazakarların ve şirketlerin çıkarı doğrultusunda 80 karar verdi.
Barret de dahil olmak üzere, Başkan Trump’ın federal mahkeme adaylarının yüzde 86’sı, etkili sağcı hukuk ağı Federalist Society’nin (FS) üyeleriydi. Trump’ın 2017’de Yedinci Devre Temyiz Mahkemesi‘ne atadığı Barrett, 2005-2006 ve 2014-2017 yılları arasında FS’nin resmi üyesiydi ve örgütle bağı bugün de sürüyor.
Rapora göre FS, kara parayla finanse edilen ve federal mahkemeleri ele geçirmek isteyen, Cumhuriyetçilerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet eden daha geniş bir etki ağının parçası.
‘Yüksek Mahkeme’de yeri olmamalı’
FS’nin iklim inkarcısı fosil yakıt şirketleri Koch Industries ve ExxonMobil ile de sıkı bağları bulunuyor. Koch Vakfı ve Koch Industries FS için milyonlarca dolar harcadı, ExxonMobil ise en az 235,000 dolar katkıda bulundu.
Raporun baş yazarı Senatör Sheldon Whitehouse, düzenleyici kurumların çabalarının önünü kesmeye çalışan kara parayla ilgili olarak şunları söylüyor:
Bu paranın çoğunun kirli para olduğuna ikna oldum. Koch Industries çevreye zarar veren bir fosil yakıt endüstrisi. Başka kim, neden onlara kapalı kapılar ardında tomarla para verir?
(…) Mahkemede bir şeyler yolunda gitmiyor ve bunun kara parayla ilgisi var.
Kara paradaki artış ve FS’nin iklim inkarcıları ve kirleticilerle olan bağları göz önüne alındığında, Barrett gibi eski bir FS üyesinin, iklim krizi hakkında fikirleri sorulduğunda “Ben bilim insanı değilim” ifadesine saplanıp kalması anlaşılır olabilir; ancak, bazı iklim savunucularının da işaret ettiği gibi, iklim inkarcılarının bu eski mazeretinin Yüksek Mahkeme’de yeri olmamalı.
Burdur’un Yeşilova ilçesindeki beyaz kumsalı ve turkuaz rengi suyunun güzelliğiyle ‘Türkiye’nin Maldivleri’ olarak anılan Salda Gölü‘nün Beyaz Adalar bölgesinde göle ve plaja giriş yasağı uygulanmaya başlandı.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Burdur Valiliği görevlileri, beyaz kumsalın başlangıcına ahşap bariyer ve halatlar çekerek alanı ziyaretçilerin kullanımına kapattı.
Alan görevlileri ve Jandarma ekipleri,yasağın ihlal edilmemesi için bölgede hazır bekliyor. Yasağa rağmen alana girmeye çalışan bazı ziyaretçiler ise görevlilerce uyarılarak kumsalın dışına çıkarıldı.
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada koruma çalışmalarının yüksek çevre hassasiyetiyle yürütüldüğü, Beyaz adaların kapatılması kararının bilimsel çalışma kurulunun tavsiye kararı doğrultusunda alındığı belirtildi. Açıklamada, öncelikli olarak gölün stromatolit oluşumuna neden olan jeobiyokimyasal sürecin devam ettiği etkisi veren Beyaz Adalar bölgesinde, 15 Ekim itibarıyla suya girme yasağı getirildiği hatırlatıldı.
‘Seyir terasları projelendirildi’
Çevre Bakanlığı, seyir teraslarının da projelendirildiğini, Valiliğin yaptırdığı günübirlik ihtiyaçlara hizmet eden birimlerin kaldırılarak daha geride sökülüp takılabilir, ahşap üniteler yerleştirileceğini açıkladı. Alanda suya giriş yasaklandığı için duş ve soyunma kabinleri bulunmayacak, mevcut eski tuvaletler kaldırılarak ahşap yeni tuvaletler yapılacak.
Salda Gölü kıyısında sigara içmenin de yasaklandığı belirtilen Bakanlık açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“Alanın kontrolü için 7/24 kamera sistemi kuruldu. 2018’de araçlar göl kıyısına k adar girmekte ve doğal dokuya zarar vermekteyken araçların girişi ahşap bariyerler yapılarak engellendi, kumsal korundu. Alanda kontrolsüz ve plansız kullanımlar engellendi, mevzuata aykırı yapılaşmalar kaldırılarak görüntü kirliliği temizlendi. Çöp konteynerleri konularak, çöp toplama araçları alındı, sıfır atık yönetimi oluşturuldu. Atık suların toplanmasını sağlamak amacıyla vidanjörler alındı. Alanın otopark ihtiyacı, 2 kilometre uzaklıkta sit alanı dışında, bir alanda çözümlendi. Yapılan çalışmalar ve alınan tedbirler neticesinde Salda Gölü su kalitesi iyileştirildi. Salda Gölü’ne ilişkin çalışmalar, Bakanlığımızca daha da sıkı tedbirler alınarak Salda Gölü korunmaya devam edilecektir.”
Alaska‘dan Yeni Zelanda’ya 11 günde uçan bir kıyı çamur çulluğu hiç durmadan 12 bin kilometreden fazla mesafe kat ederek dünya rekoru kırdı.
Kuş bilimciler, bu hayvanların mükemmel bir aerodinamiğine sahip olduğunu ve uçuş sırasında yüklerini hafifletebilmek için iç organlarını küçültebildiğini söylüyor. Bacaklarına takılan renkli halkalar nedeniyle 4BBRW (Blue-mavi, Blue, Red-kırmızı, White-beyaz) adı verilen erkek kuş, gövdesine takılan beş gramlık bir vericiyle uydudan izlendi.
Saatte 88 kilometre
Guardian’ın haberine göre 4BBRW, üç kuşla birlikte 16 Eylül’de Alaska’dan yola çıktı. Sadece bu kuşa verici takıldı. Kuşlar, güney istikametinde ilerleyip Aleut Adaları‘nı geçerek Büyük Okyanus’a yöneldi.
Kuşları Avustralya’ya doğru sürükleyen doğu rüzgarları nedeniyle yolculuğun uzadığı düşünülüyor. Uydu verilerine göre 11 gün sonra Auckland’deki bir koya inen 4BBRW, 12.854 kilometrelik yol kat etti.
Daha önce kayıtlara geçen en uzun aralıksız uçuş rekoru 2007’de 11.680 kilometre yol kat eden ‘E7’ adlı başka bir kıyı çamur çulluğuna aitti.
‘Yanlarında harita taşıyor gibiler’
Kuşların göçlerini izleyen Global Flyway Network adlı bilim insanları grubundan Dr. Jesse Conklin, “Dünyanın neresinde olduklarını bilme yetenekleri var gibi görünüyorlar. Tam açıklayamıyoruz ama sanki yanlarında harita taşıyorlar” dedi. Dr. Conklin şöyle konuştu:
Pasifik’in ortasında; açık okyanusta günlerce uçuyorlar. Hiç kara yok. Sonra Yeni Kaledonya ve Papua Yeni Gine’ye geliyorlar. Burada bir sürü ada var. Belki kuşlara insanlarmış gibi bakıyor olabiliriz ama, sanki karayı görünce ‘Dümen kırmalıyım yoksa Yeni Zelanda’yı kaçıracağım’ diyorlar gibi.”
Kuşların çoğu zaman kanat çırptıkları yolculukları sırasında hiç uyumadıkları düşünülüyor.
Dr. Conklin, “İnanılmaz bir yakıt-enerji oranları var. Pek çok avantaja sahipler. Savaş uçağı gibiler. Uzun, sivri kanatları ve kusursuz hatları onlara aerodinamik potansiyeli kazandırıyor” dedi.
Kuşların dönüş yolculuğuna Mart’ta başlamaları bekleniyor. Asya’yı geçerek Sarı Deniz çevresinde bir ay kadar konaklayacakları ve buradan deniztarağı ve solucanlarla beslendikleri Alaska’ya dönecekleri tahmin ediliyor.
‘Bu kadar uçmak zorunda olan tek kuş’
Global Flyway Network’teki uzmanlar, Pasifik güzergahının kuşlar için bir engel değil, rüzgâr yardımıyla uçabilecekleri, hastalık riski ve yırtıcı kuş riskinden görece uzak bir ‘ekolojik koridor’ işlevi gördüğüne dikkat çekiyor.
Dr. Conklin, “Başka kuşlar da örneğin 10 bin kilometrelik uçuşlar yapabiliyor. Ama dünyada böyle uçuşların gerekli olduğu fazla yer yok. Yani bunu yapabilen tek kuş bu değil. Ama bunu yapmak zorunda olan tek kuş” diye konuştu.
CHP Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, Adana’da 37 noktada yaklaşık 39 bin hektar alanın maden sahası yapılmak için ihaleye çıkarılmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine taşıdı.
Evrensel‘in aktardığına göre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez tarafından yazılı olarak yanıtlanması istemiyle Meclis Başkanlığı’na soru önergesi veren Bulut, “Adana’nın ormanları, tarım alanları, meraları maden sahalarının tehdit altındadır” dedi.
Maden Petrol Arama Genel Müdürlüğünün 2019 yılının Temmuz ayından bugüne kadar geçen sürede 78 ilde 2685 noktada yaklaşık 1 milyon 700 bin hektar büyüklükteki ruhsat alanlarını ihaleye çıkardığını kaydeden Bulut, Adana’da da 37 noktada yaklaşık 39 bin hektar ruhsat alanının ihaleye çıkarıldığını bildirdi.
Çoğu orman, mera, tarım alanı
İhaleye çıkarılan madencilikle ilgili alanların, çoğunlukla orman ve mera alanları ile sulak ve verimli tarım alanlarını kapsadığına işaret eden Bulut, “Maden sahalarının varlığı toprağımıza, suyumuza, insanımızın sağlığına ve bölge ekosistemine geri dönüşü imkansız zararlar verecektir. Bir an önce bu yanlıştan dönülmeli, ihale iptal edilmelidir” diye konuştu
CHP’li Bulut Bakan Dönmez’in yanıtlaması istemiyle şu soruları yöneltti:
Madenlerin neden olduğu çevresel olumsuzluklar ortada iken 78 ilde 2685 noktada yaklaşık 1 milyon 700 bin hektar büyüklükteki ruhsat alanlarının ihaleye çıkarılmasının gerekçesi nedir?
İhale alanları kimler tarafından, hangi kriterlere göre belirlenmiştir?
Adana’da ihaleye açılan alanlarda hangi madenler çıkarılacaktır?
Söz konusu ihale alanlarının çevre ve insan sağlığına zararlarına yönelik herhangi bir araştırma yapılmış mıdır?
ABD‘de Princeton Üniversitesi, Çalışma Bakanlığı’nın incelemesi sonucu kadın profesörlere erkek meslektaşlarından daha az ücret ödendiği belirlenince, geriye dönük 1 milyon dolar ödeme yapmayı kabul etti.
Üniversite, kadın profesörlerin gelecekteki maaşlarını düzenlemek için de 250 bin dolar daha harcayacak.
BBC‘nin aktardığına göre, Çalışma Bakanlığı’nın 2012-2014 yılları arasındaki incelemesinde 106 kadın profesöre daha az ücret ödendiği belirlendi. Üniversite herhangi bir hata yaptığını kabul etmezken, Princeton’ın Sözcüsü Ben Chang “uzun ve maliyetli bir davadan ve akademisyenler ve üniversiteye etkisinden kaçınmak için uzlaşma yoluna gittiklerini” söyledi.
Anlaşma uyarınca üniversite 106 kadın profesöre 925 bin dolar ödeyecek, gelecekteki maaşların ayarlanması için de 253 bin dolar ayrılacak.
Kadınlar yılda 20 bin dolar daha az kazanıyor
Yüksek Öğrenim Dergisi adlı yayının son verilerine göre, 2018’de Princeton’daki kadın profesörler yıllık 235 bin dolar, erkek profesörler ise 253 bin dolar kazanıyor.
Ancak Sözcü Chang tüm profesörleri aynı grupta toplamanın “hatalı bir istatistik modeli” olduğunu ve üniversitenin “hocalarını işe alma, değerlendirme ve ücretlendirme yöntemiyle alakası bulunmadığını” söyledi. Üniversitenin fakülteye göre kendi analizini yaptığını belirten Chang, “doğru yöntemin bu olduğunu” savundu.
Az temsil edilen disiplinlerde kadınlara öncelik
Princeton, ödemeye ek olarak gelecekte maaş eşitliğini sağlamak için çeşitli adımlar atmayı da kabul etti.
Buna göre, işe alınırken ve yıllık değerlendirmelerde maaşlar incelenecek, geleneksel olarak kadınların az temsil edildiği disiplinlerde kadınlara öncelik verilecek ve kadınlar liderlik görevleri üstlenmeye teşvik edilecekler.
Ioannis Lagos ismi belki size tanıdık gelecektir. Adını, Ocak 2020’de “Avrupa Parlamentosu’nda Türk bayrağını yırtan vekil” olarak duyduk, bildik buralarda. Lagos, Avrupa Parlamentosu milletvekili olan, Neo-Nazi, Neo-faşist “siyasi parti” Altın Şafak’ın bir üyesiydi. 14 Ekim 2020 günü, 13 yıllık hapis cezası resmileşti.
Lagos ile beraber, Altın Şafak’ın lideri Nikos Michaloliakos’un da aralarında olduğu partinin önde gelen isimlerinden 7 kişiye 13 yıllık mahkumiyet cezası verildi. Altın Şafak’ın eski milletvekillerinin de aralarında bulunduğu 11 kişinin de, 5 ilâ 7 yıllık hapis cezaları onandı.
Altın Şafak’ın da, beş yıl süren 459 duruşmanın gerçekleştiği bir yargılama süreciyle “siyasi parti kisvesi altındaki bir suç örgütü” olduğunun ilan edilmesi tescillendi.
Altın Şafak’ın mahkum edilen üyeleri arasından Giorgos Roupakias ise, ömür boyu hapis ile en ağır cezayı alan kişi oldu. Roupakias, Pavlos Fyssas’ı öldürmekten hüküm giydi.
Milliyetçiliğin yükseldiği ortamda gelen mahkumiyet
Altın Şafak’ı mâhkum etmenin Yunanistan için kolay bir şey olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Son derece milliyetçi bir ülkeden bahsediyoruz ki, son 10 yılda çok ağır bir ekonomik kriz, “Makedonya İsim Krizi”, Türkiye ile gerginlik derken, Yunanistan’da milliyetçilik hep koyulaştı, “öfke” dozu arttı.
Zaten, Altın Şafak da, kutuplaşmanın arttığı, toplumsal buhranın yükseldiği ve milliyetçiliğin iyiden iyiye radikalleştiği bir sosyal ve politik ortamda kendine uygun bir iklim bulabildi.
Altın Şafak, 1985’te aşırı milliyetçi bir parti olarak kurulmuştu. O zamanlar, üyelerinin solcu gençlerle sokak kavgalarına girişmesiyle adını duyuruyordu. Lideri Nikos Michaloliakos ise (bahsettiğimiz gibi 13 yıl hapse mâhkum olan), 16 yaşından beri aşırı milliyetçi örgütlerde aktif çalışmış, sokak şiddetini örgütlemesi zannıyla defalarca hapse girip çıkmış biri. Bugün 63 yaşında olan Michaloliakos, hapse ilk kez 1974’te, Kıbrıs meselesindeki tavrından ötürü İngiltere’yi Atina’daki büyükelçiliği önünde protesto ederken çevreye saldırması sebebiyle girmişti. Hapse atıldığı seferlerden birinde, 1967-74 arası Yunanistan’ı yöneten Albaylar Cuntası’nın liderleriyle haşır neşir olmaya başladı. Cunta, 1974 Temmuz’unda Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri harekatının Yunanistan’da demokrasiye geçiş için tabandan gelen baskıları arttırmasıyla devrilmişti.
“Metapolitefsi”, yani “Rejim Değişikliği” adı verilen bu geçiş döneminde, 1975 Ağustos’unda “Yunanistan’ın Nürnberg Yargılamaları” adı verilen hukuki süreç başladı. Cunta liderlerinin, Michaloliakos ile yakınlığı da o dönem çakışan mâhkumiyetleri esnasında başladı; bu yakınlık, Altın Şafak liderinin “sokaktan çıkıp” Atina’nın resmî çevreleriyle yakınlık kurduğu dönemin de başlangıcı olacaktı. Michaloliakos, o seferki mâhkumiyeti biter bitmez soluğu, askerde aldı. Altın Şafak’ın diğer üyeleri gibi o da “Özel Kuvvetler Komutanlığı”nda kendisine yer edinecekti. Diğer bir deyişle, Yunanistan ve Türkiye arasında 1970’lerin sonunda savaş çıksa Michaloliakos, çıkartma yapan öncü hücumbot filosuna komuta edenler askerlerden biri olacaktı.
Bombalarla devriye
Sonunda Michaloliakos’un ordudan atılmasına, yasadışı biçimde silah ve bombaları kuşanarak devriye gezmeye başlaması neden oldu; yeniden tutuklandı. 1980’de “Chrysi Avgi” yani Altın Şafak dergisini yayınlamaya başladı: Bu yayın alenen Nazi sempatizanıydı. 1985’te de, aynı ismi taşıyan partiyi kurdu. Altın Şafak, 2005’e gelindiğinde sürekli sokak çatışmalarına karışan bir yapılanmaya dönüşmüştü: Partiye yönelen tepkiler nedeniyle Michaloliakos, hareketini “Vatanseverler İttifakı” adında yeniden yapılandırdı. Gözlerden uzakta yeterince güçlendiğine kanaat getirilince de 2007’de, Altın Şafak yeniden kuruldu.
2012 ise, Altın Şafak’ın Yunanistan Parlamentosu’nda 21 milletvekilliği elde ettiği “altın yılı” oldu. Partinin üyeleri, Nazi sembolleriyle süslü mekânlarda okült törenler düzenliyor, Nazilerin paramiliter örgütleri Sturmabteilung’u model alan biçimde silahlı bir de kanat oluşturuyorlardı. Yunanistan güvenlik güçleri içinde de sempatizanlar kazanarak örgütlenen Altın Şafak, hedef seçtikleri milletvekillerine de saldırmaya başlamıştı.
Altın Şafak’ın suç örgütü ilan edilmesi, Yunanlılar tarafından büyük sevinçle karşılandı.
Mâhkumiyetini duyduğumda, Avrupa Parlamentosu milletvekili Ilias Panagiotaros’un 2012’de, Altın Şafak’ın “zirvesinde” olduğu dönemdeki şu sözleri hatırıma geldi: “Bir iç savaşın içindeyiz. Bir tarafta, bizim gibi milliyetçiler var; öte yanda ülkemizi yıkmaya çalışan içimizdeki teröristler.” Panagiotaros, bu sözleri sarfettiğinde Altın Şafak, yüzde 7’lik bir oy potansiyeline sahipti. Daha sonraları, desteklerinin yüzde 14’lerde ölçüldüğü ve Altın Şafak’ın resmen ülkenin en büyük üçüncü partisine dönüştüğü günler de gelecekti. Altın Şafak’a sandıktan çıkan en yüksek destek, yaklaşık yüzde 10 ile 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oldu.
2019’daki genel seçimlerde Altın Şafak’ın desteği, yüzde 3’e düştü; ama yine de eş zamanlı gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 5’e yakın oy toplayarak, bir milletvekili çıkardılar.
Ağır bir iç hesaplaşma
Altın Şafak’ın liderliği, şiddetlerini “kontrollü” olarak adlandırıyor ve silahlı milislerinin sadece “milliyetçilerin içini serinlettiğini” öne sürüyordu.
Rapçi Pavlos Fyssas’ın bir Altın Şafak üyesi tarafından bıçaklanması ise, bu hareketin giriştiği şiddet eylemleri arasından “bardağı taşıran son damla” oldu.
Başta dediğim gibi, Yunanistan için Altın Şafak’ı yargılayıp mahkum etmenin kolay olduğunu sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Bu mâhkumiyet, ağır bir iç hesaplaşmanın sonunda geldi.
Altın Şafak’ın karanlık aynasına bakınca, Türkiye başta olmak üzere, diğer ülkelerin göreceği çok ağır bir yansıma var. Tabii, bakılır ve görülmek istenirse…