Ana Sayfa Blog Sayfa 1874

Gülistan Doku’yu arama çalışmaları yeniden başlatıldı

Dersim’deki Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’dan 284 gündür haber alınamıyor. Doku’nun bulunması için Uzunçayır Baraj Gölü‘nde üçüncü defa arama çalışması başlatıldı. 

Tunceli Valiliği koordinasyonunda bugün başlatılan arama çalışmalarına Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) ve su altı arama kurtarma birimleri katılıyor. 

Ne olmuştu?

Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 Pazar günü kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) Kız Yurdu’na geri dönmemişti. MOBESE görüntülerinde okuldan çıktıktan sonra bindiği minübüsten indikten sonra bir daha izine rastlanamayan genç kadın için ailesi ve kadın örgütleri barajın boşaltılmasını istemişti. 

Doku için suda başlatılan ilk arama çalışmaları 6 Temmuz’da durdurudu. Ailenin talebi üzerine 22 Temmuz’da gerçekleştirilen su tahliye çalışmaları sonucunda baraj suyu minimum seviyeye düşürülerek tekrar su altı arama çalışmaları başladı.  18 Ağustos ise, Doku’ya dair herhangi bir ize ulaşılamadığı için arama çalışmaları tekrar sonlandırılmıştı. 

Doku ailesinin kızlarının kaybından sorumlu tuttukları ve tutuklanmasını istedikleri Zeinal Abarakov‘un ise ifadesi alınarak serbest bırakıldı. 

Erdoğan: Ne erken seçimi ya?

 
Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi‘nde düzenlenen 2020-2021 Yükseköğretim Akademik Yılı Açılış Töreni‘nde konuşan uzaktan eğitimle ilgili de  “En kısa sürede yüz yüze eğitimi başlatmayı hedefliyoruz. Uzaktan eğitim tecrübesi önemli, ama örgün eğitimin yerini tutamayacağı açıktır. İnşallah en kısa sürede diğer eğitim-öğretim kademelerinde olduğu gibi yüz yüze eğitimi başlamayı hedefliyoruz dedi.

‘Ecdadımızın bize yüklediği mesuliyet var’

Cumhurbaşkanı, konuşmasında dış politikaya da değindi. Türkiye’yi iç mücadeleler bataklığına sürüklemek isteyenlere fırsat vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, şunları söyledi:

“Bize diyorlar ki ‘Bu kadar yayılmayın.Libya‘da zulüm var. Suriye‘de 910 km. sınırımız boyunca zulüm var. Ne yapalım, sessiz mi kalalım. Somali‘de zulüm var, seyir mi edelim? Azerbaycan‘da Ermenilerin zulmü var. Onlar bizim kardeşlerimiz. Seyir mi edelim? Biz duramayız. Tarih boyunca ecdadımızın bize yıktığı bir mesuliyet var. Biz durmaz ve orada da görevi yerine getirmenin gayreti içinde oluruz.”

 

CHP’den Melen Raporu: Atıl durumda, su tutamıyor, işlevsiz

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Gökan Zeybek, Hasan Baltacı, Özgür Karabat, Turan Aydoğan, Emine Gülizar Emecan, Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu ve Hüseyin Yıldız’dan oluşan araştırma heyeti, İstanbul’a su sağlamak üzere projelendirilen Melen Barajı’nda yaşanan gecikmeleri ve aksamaları yerinde inceledi.

Heyetin hazırladığı raporda, Melen Barajı ile ilgili yaşanan aksaklıkların uzun süredir gündemi meşgul ettiği belirtilerek, “Bu aksaklıklar neticesinde barajın bir türlü işletmeye alınamaması İstanbul’un ‘Su Temin Planı’nı bozmuş durumdadır. Günümüzde ortaya çıkan yeni durum ise uzun süreli olarak İstanbul’un ‘Su Temini Güvenliği’ni riske sokmaktadır” denildi.

Melen Barajı için ilk önce zemin oturmalarına daha toleranslı bir baraj tipi olan “kaya dolgu” baraj tipi önerildiği, daha sonra, nedeni bilinemeyen bir kararla “Silindirle Sıkıştırılmış Beton” (SSB) baraj tipinin seçildiği belirtilen açıklamada şunlar ifade edildi.  

  • Bu karardan sonra bu barajın taşıma gücü yeterli olmayan bir zeminde inşa edilmesinin neden olacağı oturmalara karşı zemin iyileştirilmesi yapılmaya çalışılmıştır. Açıkça zemin baraj tipine uygun hale getirilmeye çalışılmıştır.
  • Baraj inşaatından önce zemin iyileştirme amaçlı bir enjeksiyon çalışması yapılmıştır. Fakat bu çalışma sırasında yapılan hatalar nedeni ile zemin iyileştirmesi, amacına ulaşmamıştır. Bu durum, yeterince kontrol edilmeden SSB baraj inşasına başlanmıştır. 

DSİ uyarıları dikkate almamış

  • Barajın zemininin Jeoteknik Değerlendirme çalışmalarını yapan yerli bir firma inşaata engel bir durum bulunmadığının tespitini yaparken Avusturya merkezli şirket analizlerini sahip olduğu hibrit teknolojisi sayesinde ses ve ışık yardımıyla gerçekleştirip zeminin dezavantajlarını net bir biçimde ortaya koymuştur.
  • Bu durumun ortaya çıkartacağı sakıncalar Müşavirlik firması tarafından DSİ Bölge Müdürlüğüne iletilmiş ancak dikkate alınmamıştır. Barajdaki deformasyonlar, zeminin taşıma gücünün bu ağırlıktaki baraj gövdesini taşıyamamasından ileri gelmektedir. Diğer bir deyişle baraj gövdesindeki proje değişikliği kesinlikle yanlış olmuştur.

İşlev kazanması için yapılması gerekenler

Baraj gövdesinde çatlakların oluşmasından sonra aks yeri jeolojisi ve zemin emniyeti konusunda yapılan teorik incelemelerin temel zemininin güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Zeminin istenilen alışı yaptığı tespit edildikten sonra eğik enjeksiyonlarla mevcut baraj gövdesi zemini konsolide edilerek güçlendirilmeli, baraj çatlakları da uygun malzemelerle kapatılmalıdır” denildi. 

Zeminin alış yapmaması halinde derhal yeni bir aks yeri tespit edilerek yeni dolgu baraj tipine geçilmesi zorunludur” denilen CHP açıklamasında “Bu çalışmalar tamamlandıktan sonra Melen Barajı’nda yeni ihale edilen güçlendirme yapısının gerekli olup olmadığının yeniden değerlendirilmesi uygun olacaktır. Bugün elimizde büyük bir yatırım sonrası atıl durumda olan, su tutamayan, işlevsiz bir baraj bulunmaktadır” ifadeleri kullanıldı. 

‘Halkın parası çöpe atıldı’

Baraj yapım sürecindeki finansal boyutun da değerlendirildiği açıklamada şunlar söylendi:

 “Bu baraj da her yatırımda olduğu gibi bu ülkenin kaynakları, vatandaşın vergileri ile yapılmaktadır. Aşağıdaki tablo İstanbul’un, İstanbul halkının parasının ehliyetsiz, liyakatsiz yöneticiler eliyle nasıl çöpe atıldığını göstermektedir. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) Devlet Su İşlerine (DSİ) bugüne kadar Melen Barajı için;

  • 21.5.2007 tarihinde; 144 milyon 500 bin dolar yani o günkü karşılığı olan 190 milyon TL,
  • 08.5.2014 tarihinde; 96 milyon 700 bin dolar yani o günkü karşılığı olan 200 milyon TL,
  • 31.5.2016 tarihinde; 67 milyon 800 bin dolar yani o günkü karşılığı olan 200 milyon TL ödemiştir.
  • Melen Barajı için İSKİ tarafından DSİ’ye ödenen ücret olan 309 milyon doların bugünkü karşılığı yaklaşık 2,5 milyar TL’dir. İstanbul halkının 2,5 milyar TL’sidir.

CHP’li milletvekilleri,  “Atatürk Barajı’nı, Keban Barajı’nı, Türkiye’nin muhtelif yerlerindeki devasa barajları yapan Devlet Su İşleri’nin böyle küçük ölçekli bir barajın altında bir mühendislik hatasıyla kalması hepimizi derinden üzmüştür. Cumhuriyetin en önemli kurumlarının bu noktaya sürüklenmemesi gerekirdi” diye konuştu.  

‘Havzaların daraltılması kabul edilemez’

Kanal İstanbul Projesi ile devre dışı kalacak olan İstanbul’un su kaynaklarından Sazlıdere Barajı’ndan alınan yıllık verim 55 milyon metreküp, yine Kanal İstanbul Projesi ile büyük oranda risk altına girecek olan Terkos Barajı’nın yıllık verimi ise 142 milyon metreküp olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Havzalar bize emanettir. Sonsuza kadar korunması zorunludur. İstanbul’un su havzalarının daraltılması asla kabul edilemez” denildi.  

16 Ekim Dünya Gıda Günü: Çözüm dayanışmada

Yarın, Dünya Gıda Günü. Her yıl olduğu gibi bu yıl da açlık, obezite, gıda israfı ve sağlıklı gıdaya erişim sorunları gündemde. Bu kez farklı olansa, söz konusu sorunların derinleşmesine neden olan koronavirüs (Covid-19) salgınının, çoğumuzun gıda güvenliği meselesini yeniden değerlendirmesini sağlaması. 

Bu yıl Gıda Günü temasını “Büyütelim, Besleyelim; Hep Birlikte Sürdürelim” olarak belirleyen Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dayanışma ve işbirliğinin önemine dikkat çekiyor. Bu birliktelik; kentli ve köylünün, tüketici ile üreticinin birbirinden uzaklaşmasına neden olarak gıda krizinin derinleşmesine yol açan endüstriyel gıda sistemlerinin yerine; yerel üretim-yerel tüketim ile üretici-tüketici dayanışmasını koyuyor. Vrimlilik odaklı, kirleten ve yok eden, sürdürülemez sistemler yerine ise doğanın döngüleri ile uyumlu, herkes için sağlıklı ve erişilebilir gıda üretiminin sürdürülebilirliğini esas alan agroekolojik yöntemleri destekliyor.

Çözüme işaret eden çelişkiler..

Gıda güvenliğinin sağlanabilmesinin önündeki başlıca engellerden biri, tarım ve gıda sistemlerinin bütüncül bir değerlendirmeyle ele alınmaması. Bir yanda insan faaliyetlerinin neden olduğu çevre kirliliği ve iklim krizi, sağlıklı gıda üretimini tehdit ediyor; diğer yanda kimyasallara, yoğun üretime ve kıtalar arası gıda alışverişine sırtını dayamış endüstriyel tarım sistemi, çevre kirliliği ve iklim krizini tetikliyor.

Öte yandan sözde gıda üretimini artırmak için sağlığımızı ve biyolojik çeşitliliği tehdit eden kimyasallar kullanılıyor, buna karşılık tarladan sofraya devasa bir gıda israfı sorunu yaşanıyor.

FAO verilerine göre, her yıl dünyada kullanılan 3 milyon ton tarım zehiri, toprağı, suyu ve havayı kirletip sağlığımızı tehdit ederken, yaşanan gıda kaybının parasal bedeli, yıllık 400 milyar dolar. Söz konusu gıda kaybı ve israfı, küresel sera gazı salımının, yüzde 8’ini oluşturuyor. Sağlığımıza ve doğal varlıklara ödettiği bedel ise hesaplanmıyor. Bu gizli maliyetlerle üretilen gıdanın yaklaşık 1,3 milyar tonu ise çöpe gidiyor. Bir başka deyişle çöpe giden gıdalar yüzünden sağlık sorunları artıyor, biyoçeşitlilik azalıyor, iklim krizi derinleşiyor, emekler heba oluyor, kırsalın refahı düşüyor. 

Yerel, küçük ölçekli, sürdürülebilir, adil, katılımcı ve dayanışmacı gıda sistemleri ise hem doğal varlıkların sürdürülebilirliğini destekliyor hem de gıda israfını önlüyor. Örneğin; tüketicilerin, ihtiyaçları doğrultusunda, yereldeki küçük çiftçilerle ortaklık yaptığı ve ürününe alım garantisi verdiği topluluk destekli tarım modeli ürünlerin tarlada kalmasını engelliyor. Aynı model, dağıtımın imeceyle örgütlenmesi sayesinde nakliye sırasındaki kayıpları da önlüyor.

Endüstriyel gıda zincirleri yerine gıda dayanışma ağları

Covid-19 salgını öncesinde açlıkla mücadele edenlerin sayısı 820 milyonu geçmişken, salgınla birlikte gıdaya erişimde yaşanan aksaklıklar bu sayıda yüzde 12-14 oranında artışa neden oldu. FAO’ya göre, salgın en çok tedarik zincirini etkiledi ve bu da mevcut endüstriyel gıda zincirini sorgulama gerekliliğine işaret ediyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Strateji Kurulu üyesi Oya Ayman, “Endüstriyel gıda sistemi, 70 yılı aşkın süredir denenmesine rağmen açlığı önleyemedi” diyor. Ayman şöyle konuşuyor:

“Oysa salgın, savaş ya da benzer kriz zamanlarında; tek tip üretimin ve halkaları kopabilecek gıda zincirlerinin yerini alacak çeşitlilik (polikültür) odaklı küçük ölçekli üretim, yerel üretim-yerel tüketimi destekleyen topluluklar, kolektif ve kooperatiflerin doğrudan pazarlamayı esas alan ağ sistemleri, gıdaya erişimi kolaylaştırıyor.”

Buğday Derneği ile Dört Mevsim Ekolojik Yaşam Derneği’nin Ankara, Güdül’de yürüttüğü ”Gıda Topluluklarıyla Agroekolojik Dönüşüm” projesinin yürütücüsü Ceyhan Temürcü ise, salgın döneminde küçük üreticilerin çevrelerindeki toplulukları taze, sağlıklı, besleyici gıdalarla doyurmaya devam ettiklerini ve daha geniş kitlelerle doğrudan bağlantı kurmak için yaratıcı çözümler bulduklarını söylüyor:

“Dahil olduğumuz katılımcı güvence sisteminde (Doğal Besin, Bilinçli Beslenme Ağı) yer alan bazı üreticiler, ihtiyacı olan herkes için ücretsiz gıda bile sundular. Birçok kooperatif ve gıda topluluğu sağlık önlemlerine uygun olarak gıda dağıtmaya devam etti. Topluluk destekli tarım grupları ve üretici örgütleri, salgına karşı güvenli yöntemleriyle, her zamankinden daha aktif şekilde faaliyet gösterdiler. İnsanlar, en kırılgan durumdakiler için dayanışma fonları oluşturmak üzere örgütlendiler. Çiftçiler ve sorumlu tüketiciler, toplumlarımız için bir güç kaynağı olduklarını ve kendilerine alan açıldığında çözümlerini daha da yaygınlaştırabileceklerini kanıtladılar.”

Paradigma değişikliği

Katılımcı ve kolektif gıda sistemlerinde yer alan üretici ve tüketicilerin salgın sırasındaki deneyimleri; açlık, gıdaya erişim ve israf konularında çözüme götürebilecek paradigma değişikliği kapsamında örnek teşkil ediyor. Buğday Derneği’nin söz konusu paradigma değişikliği için önerileri şöyle: 

  • Yerel üretim ve yerel tüketimi
  • Atalık tohumların, çeşitliliğin teminatı olan küçük çiftçileri
  • Agroekoloji veya organik sertifikalı tarım yöntemlerini
  • Tarladan sofraya gıda israfının önlenmesine yönelik sistemleri
  • Topluluk destekli tarım veya katılımcı sertifikasyon modellerini
  • Kırsalda cinsiyet eşitliğini ve gençler için gelişim fırsatlarını
  • Kooperatifler, gıda toplulukları, üretici pazarları gibi doğrudan pazarlama yöntemlerini
  • Konuyla ilgili sivil toplum kuruluşu, kolektif, inisiyatif vb. toplulukların çabasını destekleyen ve
  • Gıdamız ile ilgili bilgi edinme hakkından hiçbir şekilde vazgeçmeyen politikaların hayata geçirilmesi.  

Dünyada ve Türkiye’de gıda politikası

  • ETC Group’un “Bizi Kim Doyuracak” araştırmasına göre, küçük çiftçiler dünyadaki gıdanın yüzde 70’ini üretiyor. Buna karşın kaynakların sadece yüzde 25’ini kullanıyor. Endüstriyel gıda üreticileri ise kaynakların yüzde 75’ini kullanıp, gıdanın yüzde 30’undan azını üretiyor.
  •  BM’nin 2017 tarihli Genel Kurulu’nda sunulan rapora göre, pestisitlerin gıda güvenliğini sağlamakta elzem olduğunu öne süren tarım kimyasalları endüstrisinin iddiaları, yanlış ve tehlikeli biçimde aldatıcı. Prensipte, dünyaya yetecek kadar gıda üretiliyor ama adaletsiz üretim ve dağıtım sistemleri nedeniyle, ihtiyacı olanların gıdaya erişimini kısıtlayan ciddi engeller oluşuyor. İronik olarak, gıda güvenliği sorunu yaşayanların büyük kısmı, özellikle düşük gelirli ülkelerde geçimlik tarımla uğraşan çiftçiler.
  • Gelişmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerde daha fazla gıda israf ediliyor. Sahra Altı Afrika, Güney Afrika ve Güneydoğu Asya’da kişi başına düşen atık yılda 6-11 kilo iken, Avrupa ve Kuzey Amerika’da tüketiciler tarafından kişi başına düşen gıda atıklarının yılda 95-115 kilo olduğu tahmin ediliyor. 
  • Türkiye’de bir yılda yetişen 49 milyon ton meyve, sebzenin yüzde 25-40’ı heba oluyor. Türkiye’de yılda israf edilen gıda miktarı ise 26 milyon ton. Bunun parasal karşılığı 214 milyar lira, çevresel maliyeti ise bilinmiyor. 
  • Salgından önce FAO tarafından yaptırılan araştırmalar, Sahra Altı Afrika‘da meyve ve sebzeler için tarla içi kayıpların yüzde 50’ye kadar çıktığını tahmin ediyor; bu, dünyadaki en yüksek oran. Tahıllar ve bakliyat için, tarla içi kayıplar yüzde 18’e kadar çıkıyor ve bu, Asya’nın bazı bölgelerindekiler ile birlikte dünyadaki en yüksek seviye.
  • Ticaret Bakanlığı’nın hazırladığı Türkiye İsraf Raporu’nda (2018), tüketicilerin %5,4’ünün kalan yemekleri attığı, satın alınan gıdanın %23’ünün ise tüketilmeden çöpe atıldığı belirtiliyor. Aynı çalışmaya göre, alışverişe liste yaparak gidenlerin oranı %31. Başka bir çalışmaya göre ise hanehalkı en çok meyve ve sebzeleri (%42), daha sonra ise süt ve süt ürünlerini (%41) çöpe atıyor.
  • Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tarım sektöründe istihdam edilen kişi sayısı 2002’de 7 milyon 458 bin kişiyken, 2020 Şubat ayı itibarıyla 4 milyon 157 bin kişiye geriledi. Bu da son 18 yılda 3 milyon 301 bin daha az tarım çalışanı anlamına geliyor. TÜİK verileri, tarım sektöründe istihdam edilen kişi sayısının yüzde 44 azaldığını ortaya koyuyor. Türkiye’de 2002’de 26 milyon 579 bin hektar olan tarım arazisi 2019’de 23 milyon 94 bin hektara kadar düştü. Buna göre tarım alanları 18 senede yüzde 12,3 azaldı.

 

Fransa’nın dokuz büyük kentine gece sokağa çıkma yasağı

Fransa koronavirüs karşısında ikinci dalgayı yaşıyor. Geçtiğimiz haftalarda pek çok kentti barların ve restoranların kapandığı ülkede şimdi aralarında başkent Paris‘in de olduğu dokuz büyük şehirde gece sokağa çıkma yasağı başlıyor.

Dokuz saatlik sokağa çıkma yasağı, Paris, Marsilya, Lyon, Lille, Saint-Etienne, Rouen, Toulouse, Grenoble ve Montpellier‘de uygulanacak.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yasağın cumartesi günü itibarıyla 21.00-06.00 saatleri arasında geçerli olacak ve dört hafta süreceğini açıkladı. Virüsün akşam saatlerinde verilen partilerde yayıldığını savunan Macron, yasağa uymayanlara 135 euro para cezası kesilebileceğini belirtti.

Fransa’da günlük vaka sayısı 22 bini aştı.

Covid-19 salgını, kadınları kariyerini bırakma noktasına getirdi

ABD’li Lean In ve McKinsey & Company, yeni yayımladığı “İşyerinde Kadınlar” raporunda, dört kadından birinin Covid-19’un etkisiyle daha az stresli ve daha az maaşlı bir işe geçmeyi ya da işten ayrılmayı düşündüğünü tespit etti.
 
Facebook’un operasyon direktörü ve Lean In’in kurucusu Sheryl Sandberg raporla ilgili şunları söyledi:
 

Bu, şimdiye kadar gördüğümüz en endişe verici rapor. Bu rapor, şüpheleri doğruluyor, daha önce verilere sahip değildik. Koronavirüs kadınları inanılmaz derecede sert bir şekilde etkiliyor ve işgücündeki kadınlar için kaydettiğimiz ilerlemeyi geriletmesi riskiyle karşı karşıyayız.”

Kadınlar ‘tükenmiş’ hissediyor

Araştırmacılar, geçen altı yıldan bu yana ilk kez kadınların işgücünden erkeklere kıyasla daha yüksek oranlarda ayrıldığına dair kanıtlar gördüğünü ifade ediyor.

İşten ayrılan veya işten ayrılmayı düşünen kadınların sayısındaki bu artış, büyük ölçüde kadınların karşı karşıya kaldığı bakım krizinden kaynaklanıyor ve bu sorun, salgın nedeniyle okulların ve bakımevlerinin kapalı kalmasıyla daha da derinleşmiş durumda.

Lean In ve McKinsey & Company’ye göre, anneler, babalara göre Covid-19 krizi süresince ev işlerinin ve çocuk bakımının çoğundan üç kat daha fazla sorumlu. Ayrıca babalara göre, pandemi sırasında bakım sorumlulukları nedeniyle iş performanslarının olumsuz değerlendirilmesinden iki kat daha fazla endişe duyuyorlar. 

Rapor, ABD’de birçok kadının işte ve evdeki ağır yükü nedeniyle tükenmiş hissettiğine işaret ediyor.

‘Çift çift vardiya’

Sandberg, salgından önce bile, anneler zaten çift vardiya çalıştığını,  iş gününü bitirip, daha fazla ev işi ve çocuk bakımı yapmak için eve geldiğini söylüyor:

Şimdi koronavirüs ile çift çift vardiyayla karşı karşıyayız. Biliyorsunuz, anneler koronavirüs sırasında babalara göre haftada 20 saat daha fazla ev işi ve çocuk bakımına harcıyorlar. Haftada yirmi saat daha fazla iş, tam zamanlı bir işin yarısıdır.”

Sandberg, ayrıca kadınların erkeklerden daha yüksek bir performans standardına tabi tutulduğunu ve bu temel alınarak terfi ettirildiği gerçeğini düşündüğünüzde bu durumunda özellikle endişe verici olduğunu ekliyor.

“Çocuklarınız okula giderken mümkün olanın, çocuklarınız evde eğitim görürken mümkün olmadığını anlamalıyız” diyen Sandberg, şirketlerin hedeflerini yeniden belirlemesi, son teslim tarihlerini uzatması ve performanslara yansıtması gerektiğini belirtiyor. 

5’inci İstanbul Tasarım Bienali başladı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, VitrA sponsorluğunda ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen 5’inci İstanbul Tasarım Bienali bugün başladı.

Küratörlüğünü Mariana Pestana‘nın Sumitra Upham ve Billie Muraben ile birlikte yürüttüğü “Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım” başlıklı bienal, sergi mekânları Pera Müzesi ve Ark Kültür’de, İstanbul sokaklarında ve dijital ortamda farklı ülkelerden ve disiplinlerden katılımcıların projelerine ev sahipliği yapacak.

Bienal‘in açılışı İKSV’nin YouTube kanalında yayımlanan video ile yapıldı. Videoda İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova; küratörler Mariana Pestana, Sumitra Upham ve Billie Muraben’le birlikte bienali anlatıyor. Videoda dünyanın farklı yerlerinden katılımcıların gönderdiği videolar da yer alıyor.

Şehirdeki müdahaleler, araştırma projeleri ve video serileri 30 Nisan 2021’e kadar gelişerek devam edecek. Sergi mekânlarındaki projelerse 15 Kasım 2020 tarihine kadar ziyarete açık olacak.

‘Gıdada sansür’ Torba Yasa’dan çıkarıldı

“Gıda, Tarım ve Orman Alanında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla geri çekildi.
 
Dünya gazetesinden Ali Ekber Yıldırım‘ın haberine göre, tasarıda yer alan hobi bahçelerine yönelik düzenlemeler de ertelendi.
 
Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri, tasarının sivil toplum örgütleri ile birlikte ele alınarak daha kapsamlı ve kapsayıcı şekilde yeniden Meclis’e getirileceğini ifade etti.

İmza kampanyası başlatılmıştı

Torba yasa tasarısı gıda yayınlarına ceza getiren, gıdada taklit ve tağşiş, tarım arazilerinin korunması, tütün ve alkol ile ilgili düzenlemeleri kapsıyordu.

Gıdada “yanıltıcı yayın” gerekçesiyle ifade özgürlüğünü tehdit eden, gıda konusunda yayın yapan, açıklama yapan, görüş bildirenlere yönelik 20 bin liradan 50 bin liraya kadar ceza öngören tasarı tepki çekmiş, getirilmek istenen düzenlemeye karşı, birçok sivil toplum örgütünün imzasıyla sosyal medya üzerinden “GıdadaSansüreHayır” sloganıyla imza kampanyası başlatılmıştı.

Eczane teknisyeni koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi

Koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına bir yenisi daha eklendi.

Eczane teknisyeni Hüseyin Sedir, hayatını kaybetti. İstanbul‘un Kadıköy ilçesine bağlı Hasanpaşa Mahallesi’nde çalışan Sedir‘in vefatını İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Twitter’dan şu sözlerle duyurdu:

Eczane teknisyeni (Derman Eczanesi) Antalya’da tedavi gördüğü koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Ailesine ve sağlık emekçilerine başsağlığı diliyoruz.

Sağlık Bakanlığı, sağlık meslek örgütleri tarafından Covid-19‘a karşı sağlıkçılar için yeterli önlemleri almadığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca dün yaptığı basın açıklamasında sağlık çalışanları içinde Covid-19 testi pozitif çıkan sağlıkçıların sayısının 40 bini geçtiğini söylemişti. Bakan’ın aktardığına göre virüs nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının sayısı ise 107.

Muğla’nın yüzde 59’u madenler için ruhsatlı!

Zengin canlı tür çeşitliliği, iklimi, doğal güzellikleri, binlerce yıllık tarihi geçmişi ve eşsiz koyları ile Türkiye’nin en önemli doğa, kültür ve turizm alanlarından biri olan Muğla’nın yüzde 59’unun madenler için ruhsat verilmiş olduğu açıklandı. 

TEMA Vakfı, temmuz ayında kamuoyu ile paylaştığı Kazdağları Raporu’nun ikinci çalışmasını Muğla özelinde gerçekleştirdi. Çalışmanın ilk bulgularına göre Muğla, ihale, arama ve işletme aşamalarında 1.449 maden ruhsatına bölündü.

Açıklamada, yüzde 59’u ruhsatlandırılmış durumda olan bölgede mevcut ruhsat sahalarının hayata geçmesi halinde, Muğla’nın toprağı, suyu, doğal varlıkları, yöre insanının sağlığı, tarıma ve turizme dayalı ekonomisinin telafisi imkansız zararlar göreceği kaydedildi. 

Maden Kanunu’nda yapılan değişiklikler

Maden Kanunu‘nda bugüne kadar yapılan değişikliklerin, Türkiye’nin doğa ve tarım alanlarını, meralarını ve kültür miraslarını madencilik faaliyetine açtığına dikkat çeken TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç şunları söyledi:

Mevcut Maden Kanunu’nda yapılan değişiklikler, tüm koruma statülerini yok sayarak; yaşam alanlarımızı da binlerce maden ruhsatı ile karşı karşıya bırakıyor. Bugün maalesef ülkemizde doğa koruma alanı, tarım alanı ya da içme suyu havzası kanunlarla korunmamaktadır. Halbuki, ülkemizde kanunlarla madencilik faaliyetlerinden korunan alanlar oluşturmamız gerekiyor.

Aksi halde madencilik faaliyetleri Çanakkale’de olduğu gibi Muğla’nın da ormanlarını, tarım alanlarını, meralarını, şehrin kültürünü ve turizmi tehdit etmeye devam edecek. Yetkilileri Muğla ve tüm illerimiz için madencilik faaliyetlerine karar verirken; doğal varlıklarımızı, tarımımızı ve su varlıklarımızı göz önünde bulundurmaya ve bu tarihi sorumluluğu hep birlikte almaya davet ediyoruz.”

Muğla ve yakın çevresinde madencilik çalışmasının ilk bulguları şu şekilde:

  • Muğla ve çevresinin % 59’u madenler için ruhsatlandırıldı. r.
  • Muğla ve çevresi orman alanlarının % 65’i madenler için ruhsatlandırıldı.
  • Muğla ve çevresinde bulunan uluslarası koruma kriterlerine göre belirlenen ve nadir flora ve fauna barındıran, Dünya ölçeğinde önemli ekosistemler olan Önemli Doğa Alanlarının %65’i madenler için ruhsatlandırıldı. 
  • Muğla ve çevre tarım alanlarının % 48’i madenler için ruhsatlandırıldı. 
  • Muğla ve çevresinde nadir canlı tür çeşitliliği, doğal ve kültürel özellikleri ile tabiatı koruma alanı, milli park gibi statülerle koruma altına alınmış alanların %55’i madenlere ruhsatlandırıldı. 
  • Türkiye’nin en yaşlı karaçam ormanı (250-700 yaş) ve eşsiz yaban hayatı ile mutlak koruma statüsüne sahip Kartal Gölü Tabiatı Koruma Alanı‘nın tamamı madenler için ruhsatlandırıldı. 
  • Kültür Varlıklarının (arkeolojik sit alanı, vb.) % 66’sı madenler için ruhsatlandırıldı.