Ana Sayfa Blog Sayfa 1804

Solomon Adaları’nda Facebook ‘ulusal birliği baltalama’ gerekçesiyle yasaklanıyor

Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare, “ülkenin ulusal birliğini korumak için” sosyal medya platformu Facebook‘u yasaklayacaklarını açıkladı.

Karar yürürlüğe girerse Solomon Adaları, Çin, İran ve Kuzey Kore‘nin ardından, dünyanın en büyük sosyal medya platformunu yasaklayan dördüncü ülke olacak.

‘İnsanların itibarları dakika içinde mahvoluyor’

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Sogavere parlamentoda kararın gerekçesini “Facebook’ta siber zorbalık çok yaygın. Sahte isimleri olan kullanıcılar insanları karalıyorlar. İnsanların yıllar içinde kazandıkları itibarları dakikalar içinde mahvoluyor” şeklinde açıkladı.

Sogavere konuşmasının devamında “Ulusal birliği ve halkımızın mutlu birlikteliğini pekiştirmemiz gerekiyor. Ama Facebook, ülkemizi birleştirme çabalarımızı baltalıyor” ifadelerine yer verdi.

Yolsuzluk belgesi sızmıştı

Birkaç hafta önce Facebook’a ekonomik toparlanma için oluşturulan koronavirüs fonunun nasıl kullanıldığına dair bazı belgeler sızdırılmıştı.

Yolsuzlukla mücadele alanında faaliyet gösteren Solomon Adaları Şeffaflık Örgütü, hükümetin kararının arkasındaki gerçek nedeninin bu belgelerin sızdırılması olduğunu öne sürdü.

Kuruluşun başkanı Ruth Liloqula, “Bu, hükümetimizin otoriterleşmeye başladığının işareti” dedi.

‘Gerekçeler inandırıcı değil’

Muhalefet lideri Matthew Wale de ABC Televizyonu’na açıklamasında hükümetin gençleri susturmaya çalıştığını öne sürerek, “Nüfusumuzun yüzde 70’i, 30 yaşın altında. Sosyal medyada özellikle Facebook’ta aktif olan bu grup. Hükümetin yasak için öne sürdüğü gerekçeler inandırıcı değil. Gerçekten acınacak bir durum” dedi.

İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesi ise yaklaşık 700 bin nüfuslu Solomon Adaları’nda binlerce Çin vatandaşının yaşadığına ve Pekin’in buradaki nüfuzunu artırdığına dikkat çekerek kararın Çin’in etkisiyle alındığını iddia etti.

Benzine zam yolda: Litre fiyatı 7 TL’yi geçecek

Akaryakıta yönelik zamlara bir yenisi daha ekleniyor. Bu geceden itibaren geçerli olmak üzere benzine 37 kuruş zam uygulanacak.

Sözcü‘nün haberine göre, benzinin litresi İstanbul‘da şu an 6,67 TL’den satılıyor. Ankara ve İzmir‘de ise ortalama fiyat 6,73 TL civarında işlem görüyor. Yani zammın fiyatlara yansımasıyla birlikte benzinin litre fiyatı 7 TL’nin üzerine çıkacak.

Brent petrol fiyatlarının aşı haberiyle yükselmesi ve iç piyasada dolar kurunda yaşanan yükselişin zamda etkili olduğu tahmin ediliyor.

Bugün itibariyle dolar ve euro fiyatları

Doların bugünkü satış fiyatı 8,0055 TL’den başladı. Doların alış fiyatı ise 7,9917 TL. Euronun ise satış fiyatı 9,5358 TL oldu. Alış fiyatı 9,5198 TL olarak belirlendi. Sterlin’in satış fiyatı 10,7011 TL, alış fiyatı ise 10,6776 TL.

Brent petrol fiyatlarında artış

Petrol, koronavirüs aşısının yakıt talebini artıracağı yönündeki düşüncelerden destek bularak dört gündür yükselişini sürdürüyor.

Brent ham petrolünün en yakın vadeli varil fiyatı dün yaklaşık yüzde dört oranında yükseldi. Bugün de yüzde 1,1’lik artışla 48,40 dolara yükseldi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hafif ham petrolü dün yüzde dörtten fazla yükseldi ve bugün ise yüzde 1,1 artarak 45,38 dolarda seyretti.

İBB: 24 Kasım’da 211 kişi salgın hastalıktan öldü

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Mezarlıklar Daire Başkanlığı bugün sadece İstanbul’da salgın hastalıklar nedeniyle 211 kişinin öldüğünü açıkladı.

Twitter üzerinden İBB Haber’in paylaştığı Mezarlıklar Daire Başkanlığı’nın verilerinde 24 Kasım tarihinde İstanbul’da 435 kişinin öldüğü belirtildi. Bu kişilerden 201’inin ölüm nedeni “bulaşıcı hastalık” olarak kayda geçti.

https://twitter.com/ibbhaberleri/status/1331296224155152393

Sağlık Bakanlığı ne diyor?

Sağlık Bakanlığı ise 24 Kasım’da koronavirüs sebebiyle Türkiye genelindeki ölüm sayısını 161 olarak açıklamıştı.

Açıklamada hasta sayısı ise 7 bin 381 olarak verildi.

 

AİHM Ahmet Şık davasında ‘hak ihlali’ne hükmetti, Türkiye 16 bin euro tazminat ödeyecek

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AiHM)  Cumhuriyet gazetesinde yaptığı haber ve röportajları nedeniyle hapis cezasına mahkum edilen gazeteci ve bağımsız milletvekili Ahmet Şık’ın haklarının ihlal edildiğine karar verdi. Şık’ın 29 Aralık 2016’da PKK, DHKP/C ve Gülen yapılanması propagandası yaptığı iddiasıyla gözaltına alınması ve aylarca tutuklu kalmasının kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ifade özgürlüğü haklarının çiğnenmesi anlamına geldiğini belirten Yüksek Mahkeme Türkiye’nin Şık’a 16 bin euro tazminat ödemesine karar verdi.

Yüksek Mahkeme, kısa süre önce de aynı gazetenin yazar ve çalışanlarının tutuklanması konusunda hak ihlali yapıldığına hükmetmişti

Türk yargıç Saadet Yüksel’in muhalif kalmasıyla, bire karşı  karşı yedi oyla alınan  kararda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, 5 ve 10. maddelerinin ihlal edildiği karara bağlandı. AHM kararında Şık’ın özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade ve basın özgürlüğü hakkının” ihlal edildiği vurgulandı.

‘Makul şüphe yok’

Bu kapsamda 5. maddeden verilen ihlal kararında, gözaltı ve tutuklama kararının “Makul şüphe eksikliğine” rağmen verildiğini belirtilerek Şık’ın “haber, söyleşi ve sosyal medya paylaşımlarıyla terör örgütünün propagandasını yaptığı ya da terör örgütüne yardımda bulunduğunu kanıtlayacak makul şüphenin” bulunmadığı vurgulandı. AİHM yargıçları, ayrıca hukuksuz müdahale ve gözaltıyla, Şık’ın ifade özgürlüğü hakkının da ihlal edildiğini kaydetti.

Şık’ın aynı anda hem Gülen yapılanması hem de PKK propagandasıyla suçlandığına dikkat çekilen kararda, Türk yargısının 15 Temmuz gecesi bu iki örgütün birlikte hareket ettiğine dair varsayımlarına bir kanıt göstermediğini belirtildi ve Ahmet Şık’ın , propagandasını yapmakla suçlandığı üç örgütten talimat aldığına dair bir kanıt da sunulmadığını vurguladı.

AİHM kararında, Şık’ın ele aldığı konuların kamuoyunda tartışılan konular olduğu; haberlerin ifade özgürlüğü sınırlarında kalıp şiddeti teşvik etmediği; toplumun mevcut gerilim ve çatışmalarda diğer tarafın görüşlerini bilmeye hakkı olduğu belirtildi:

Şık’ın haberleri,  bir araştırmacı gazetecinin meşru aktiviteleridir ve bunlar hem yerel yasalar hem de AİHS tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü ve bazın özgürlüğü kapsamındadır. Bu nedenle gözaltına alındığı anda şüpheli sayılamazdı. Başka bir deyişle dosyadaki veriler, Şık hakkında makul şüphe oluşmasına yeterli değildi. Ayrıca Şık’ın tutuklanmasından sonra dosyaya eklenen kanıtlar, tutukluluğunun devam etmesini meşrulaştıracak boyutta da olmamıştır.”

Şık’ın avukatı Pekin: Karar emsal niteliği taşıyor

Ahmet Şık’ın avukatı Av. Tora Pekin, AİHM’in kararını pek çok nedenle önemli olduğunun altını çizdi. Kararın, bir kez daha Türkiye’deki gazeteci tutuklamaları ve gazetecilere yönelik suçlamaların haksızlığını gösterdiğini ve emsal niteliği taşıdığını belirten Pekin, “Gerçekten de AİHM’nin bu kararı bugün yargı mensupları tarafından “ahlaklı” bir biçimde ele alınırsa, hapishanelerde hiç gazeteci kalmayabilir” dedi.  

AİHM, Şık’ın başvurusunda 18. Madde’den ise bir ihlal bulmadığını açıkladı. Türkiye, bu maddeden Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala başvurularında mahkum olmuştu. 18. Madde, hak ihlallerinin başka amacı gizlemek niyetiyle gerçekleştirilmesi durumunu düzenliyor.

Litvanyalı yargıç Egidijus Kūris de Kasım 2020’deki Cumhuriyet davası kararında olduğu gibi bu karara da şerh koydu.

Türk yargıç muhalif kaldı

Karara Yüksek Mahkeme’nin Türk yargıcı Saadet Yüksel muhalefet şerhi koyduğu öğrenildi. Yüksel, Şık’ın kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine yönelik karara katılırken, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yönündeki karara ise şerh koydu.

Türk yargıç, muhalefet şerhinde, Şık’ın bazı röportajlarıyla ilgili basın özgürlüğünden bahsedilemeyeceğini, hala Yargıtay’da bulunan davada ayrıca 10. madde incelemesi yapılmasının erken ve gereksiz olduğunu savundu. Yüksel’in şerhinde, AİHS 10. maddenin ilk fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünün belli şartlar altında kısıtlanabileceğinin açıkladığı, Şık örneğinde savcı rehin alan kişilerle veya PKK liderlerinden biriyle söyleşi yapmanın kovuşturma konusu olabileceği, henüz Türkiye’deki dava karara bağlanmamışken 10. maddenin ihlal edildiğine karar vermenin doğru olmayacağı gerekçeleriyle koyduğu şerhe rağmen, karar bire karşı altı oyla ihlal yönünde çıktı.

‘Karar, ceza veren yargıçların vicdanlarını da tartışmaya açıyor’

Av. Pekin ise yargıç Yüksel’le aynı kanıda değil. Sürecin başından beri ilk kez Ahmet Şık’ın savcı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin alan eylemcilerle yaptığı röportajın doğru biçimde değerlendirildiğine vurgu yapan Tora Pekin şöyle konuştu: “Bugüne dek savcılar, ağır ceza mahkemesi, bölge adliye mahkemesi, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi tüm şu basit gerçeği – bence kasten- görmezden gelmişti: Ahmet’in yaptığı röportaj bir gazetecilik faaliyetidir. Bunu anlamak için Ahmet’in sorduğu soruları okumak bile yeterliydi. Mesela şunu: ‘Berkin Elvan’ın öldürülmesi kamuoyunun geniş kesimi tarafından zaten tepki toplamıştı. Cenazesine katılan yüz binlerce kişi de bu haksızlığa isyan etmişti. Eyleminiz bu meşru zemini ortadan kaldırmıyor mu?’

AİHM’nin bu somut gerçeği gördüğünü ve Ahmet Şık’ın sorularının uzlaşmaz doğasının eylemcilerle arasına koyduğu mesafeye işaret ederek, bunun gazetecilik olduğunu kayda geçirdiğini ifade eden Pekin şu ifadeleri kullandı: “Dilerim FETÖ/PDY sanığı bir savcının bu röportaj üzerinden attığı iftirayı gönüllü biçimde sahiplenen ve Ahmet’i ve dönemin Cumhuriyet’ini suçlayan yargıdaki ve medyadaki tüm savcı ve yargıçlar da aynı oranda mutsuzdurlar. Bu karar onların sadece hukukçu/gazeteci kimliklerini değil, vicdanlarını da tartışmaya açıyor.”

AİHM’in bu kararına tarafların itiraz hakkı bulunuyor. Üç ay içinde bir itiraz yapılırsa dosya AİHM Büyük Daire‘sinde görülecek ve Büyük Daire nihai kararı açıklayacak.

Şık: Yaptırıma gitmemeleri kararın hukuki değil, siyasi olduğunu gösteriyor

Kararı sosyal medya hesabından değerlendiren Ahmet Şık şunları söyledi: 

  • İHAM’ın kararlarının hukuki olması siyasi olduğu gerçeğinin üzerini örtemez. İHAM’dan çıkan göstermelik ihlal kararları, kendilerinden olmayanların/düşman bellediklerinin hukuki güvencesini gasp eden Saray Rejimine verilmiş bir güvencedir.
  • Koca bir ülkenin yurttaşlarına “hukuki güvenceniz olmadan birer rehine olarak yaşamaya devam edeceksiniz” demektir. İç hukuktan üstün olan İHAM kararlarının ilk derece mahkemeleri tarafından dahi tanınmadığı bir ülkeye yaptırıma gitmemeleri bunun kanıtıdır.
  • Özetle İHAM’ın itibarı, devlete çöreklenmiş bir mafyanın tetikçisi olan Türkiye yargısınınki kadardır.”

Yargıtay’daki dosyayı etkiler mi?

Yargıtay, Cumhuriyet davasında yargılanan sanıklarla ilgili beraat kararında, Ahmet Şık hakkındaki ‘örgüte yardım’ cezasını da bozmuş; ancak Terörle Mücadele Kanunu’nun “…Terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınla yanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenlere” yönelik 6’ıncı maddesinden cezalandırılmasını istemişti. Ancak İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi ilk kararında direnince, dosyanın tekrar döndüğü Yargıtay’ın bu kararı da göz önünde bulundurarak dosyayı değerlendirmesi bekleniyor.

Ne olmuştu?

Ahmet Şık, savcı Mehmet Kiraz’ı Çağlayan Adliyesi’nde öldüren DHKP/C militanları ve Kuzey Irak’ta Cemil Bayık ile yaptığı söyleşiler ile Rus Büyükelçi Karlov cinayetininden sonra yaptığı paylaşımlar sebebiyle üç örgütün (Fethullah Gülen cemaati, PKK, DHKP-C) propagandasını yapmakla suçlandığı davada 435 gün tutuklu kalmıştı

Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve çalışanlarıyla birlikte yargılandığı davada da hapis cezası alan Şık’ın bu cezası Yargıtay’da bozulmuş fakat ilk derece mahkeme kararında direnince dosya tekrar Yargıtay’a gitmişti. Yargıtay Başsavcılığı Şık’a verilen 7 yıl 6 aylık hapis cezasının bozulmasının da talep edildiği tebliğnameyi Şubat 2020’de Yargıtay 16. Ceza Dairesi‘ne gönderdi. Söz konusu daire de cezanın bozulması kararını tekrar ederse dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘na gidecek ve oradan çıkan karar uygulanacak.

Ahmet Şık daha önce de Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili yazdığı kitap, henüz basıma girmeden o dönem çalıştığı Radikal gazetesine yapılan bir baskınla bilgisayar kopyalarına el konulmuş ve Oda TV davasında ‘cemaate yardım ve yataklık’tan bir yıla yakın tutuklu yargılanmıştı. AİHM, o davada Nedim Şener’le birlikte yargılanan Şık için yine ‘güvenlik ihlali yapıldığına ve ifade özgürlüğünün” kısıtlandığına karar vermiş; Türkiye’nin Şener’e 20 bin, Şık’a ise 10 bin Euro manevi tazminat ödemesini kararlaştırmıştı.

Karar dosyası için tıklayın

Mehmet Altan: Ahmet Altan’ın tutukluluğu büyük bir eziyete, yaşamsal tehdite döndü

Röportaj: Eylem Yılmaz

Gazeteci yazar Ahmet Altan, cezaevinde beşinci yılına girdi. Dünyada cezaevinde olan tek romancı olan Ahmet Altan, kardeşi iktisat profesörü Mehmet Altan’la birlikte 10 Eylül 2016 tarihinde, “Darbe girişimine yönelik subliminal mesaj vermek, FETÖ üyeliği” suçlamasıyla birlikte gözaltına alındı. 12 günlük gözaltı sonunda Mehmet Altan tutuklanırken kendisi tahliye edildi.

Tahliye kararının ardından adliyeden çıktığında gazetecilere, “Bu ülke 150 tane darbeci generali ordunun içinde tutmuş bir ülke. Bunun sorumlusu kim? Mehmet Altan mı, ben miyim, yazarlar mı? Bunun sorgulanmaması için aydınların üzerine gidiyorlar ve söyledikleri şey şu: Bizi eleştirmeyeceksiniz. Bizim de söylediğimiz şu: Sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz. Hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz. Sonuna kadar hukuku ve demokrasiyi savunacağız” diyecek ve saatler sonra tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilecekti.

Bu tutuklanmanın üzerinden yıllar geçti, önce “subliminal mesaj verme” suçu, sonra “FETÖ üyeliği” suçu düştü. Prof. Dr. Mehmet Altan, tüm suçlamalardan beraat etti. Ahmet Altan ise 10 yıl 6 ay hapis cezası verilerek tahliye edildi. 3 yıl sonra gelen bu tahliye kararı sonrası Altan, “Gökyüzüne bakmayı çok özledim” dedi ancak gökyüzüne sadece yedi gün bakabildi. Yeniden tutuklanmasının üzerinden bir yıl geçti. Dosyası Yargıtay’da görülmeyi bekliyor. Bir yandan da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde…

Aynı suçlamalardan, aynı dosyadan beraat alan ancak üniversitedeki görevine yine de dönemeyen Prof. Dr. Mehmet Altan’la Covid-19 hastalarıyla yan koğuşlarda kalan Ahmet Altan’ın sağlık durumunu ve hukuken ortaya çıkan bu farklılıkları konuştuk.

Mehmet Altan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni yargı reformlarının hayata geçirileceği açıklamalarına mesafeli: “Mevcut hukuk kuralları uygulansa ne ben iki yıl hapis yatardım, ne Ahmet hapiste beşinci yılına girerdi. Kaldı ki tüm bunlar bir sözle düzelecekse bundan çok daha fazla ürkmek lazım. Tabii umarım hukuka dönülür.”

Söz Mehmet Altan’da…

Eylem Yılmaz: Ahmet Altan’ın tutuklu bulunduğu koğuşun olduğu koridorda Covid-19 hastalarının olduğu açıklandı. Öncelikle Ahmet Bey’in sağlık durumuyla ilgili bilgi vermenizi rica ediyorum. Kendisinin bir test talebi oldu mu? Her hangi bir sağlık sorunu var mı? Kendisini nasıl korumaya çalışıyor?

Mehmet Altan: Bugün (19/11/2020) bir telefon görüşmemiz oldu. Ne mutlu ki bugün itibariyle koronayla ilgili bir sıkıntısı yok. Ama bu tabii ki her an merak ettiğimiz, her an riski devam eden sürekli bir tehdit. Çok endişe veren bir durum var. Bu sadece Ahmet için değil, orada bulunan herkes için, yani,  çalışanlar, hükümlüler, tutuklular için de büyük bir tehdit, risktir. Gerçekten insanı çok fazla tedirgin eden bir durum…

Yaşam güvenceleri devletin koruması altında olması gereken insanların hapishanede böyle bir virüsle karşı karşıya bırakılmış olmaları çok vahim. Ahmet Altan’ın yazı yazdığı için hapiste tutuluyor olması durumun vahametini daha da arttırıyor.”

Siz de daha önce orada kalmıştınız. Koşullar göz önüne alındığında bir insanın kendisini böyle bir virüsten koruyabilmesi ne kadar mümkün?

Ahmet, bizi rahatlatmak için azami dikkat edildiğini, hem gardiyanların hem de kendilerinin alınabilecek bütün tedbirleri aldıklarını söylüyor. Ama ne yapılırsa yapılsın sonuçta bu virüs onun bulunduğu koğuşa kadar gelmiş durumda. Kapı komşunuzun korona olması gibi bir durum var. O bizi rahatlatmak için böyle söylüyor, ama tabii ki  büyük bir risk var. Bir de yetkililer açıklama yapmıyor. Bu ölümcül bir virüs. Yaşam güvenceleri devletin koruması altında olması gereken insanların hapishanede böyle bir virüsle karşı karşıya bırakılmış olmaları çok vahim. Ahmet Altan’ın yazı yazdığı için hapiste tutuluyor olması durumun vahametini daha da arttırıyor. Bir de ölümcül bir virüs olan koronayla karşı karşıya bırakılmış vaziyette. Hukuksuz hapis büyük bir eziyete, yaşamsal bir tehdide döndü.

Peki, bu durum ailesi olarak sizleri nasıl etkiliyor?

Hem hukuksal hem de sağlık açısından bir skandal yaşıyoruz. Ahmet Altan’ın orada bir saniye bile kalmaması gerekiyor. Bomboş bir dosya var. Hukuksal bir zorbalıkla tutuluyor. Yeniden tutuklanması da bir sefaletti. Atanması bir gün önce yapılmış bir mahkeme başkanı tarafından yetkisiz bir şekilde yeniden tutuklandı. Bu bir skandaldır. Bir yıldır dosya Yargıtay’da bekliyor. Bütün bu eziyetler yetmezmiş gibi şimdi de çok ürkütücü, korkutucu, yaşamsal bir tehdit belirdi. Kabul edilemez bir durumla karşı karşıyayız. Burada bir insanın hayatı söz konusu. Bundan haberdar olan insanlar hiçbir sorumluluk göstermiyor, aldırmaz bir tavır içindeler. Bütün bu duruma baktığınızda ailesi olarak bizlerin ne hissettiğini anlamak zor değil.

Hiçbir kural ve kurumun olmadığı; bir siyasetçinin lafıyla iyileşecek kadar kurumsallaşmaktan uzak; ilkelerin olmadığı bir durum insanı daha da ürkütüyor. Gene de  hukuka geri  dönüleceğini ummak isterim.”

‘Hukuksuzluk bir sözle düzelecekse bundan çok daha fazla ürkmek lazım’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hukuk devletini güçlendireceğiz” diyerek yeni yargı reformlarının yapılacağını açıkladı. Bu açıklamanın hemen ardından Osman Kavala’nın dosyasının HSK tarafından istenmesiyle kamuoyunda siyasi tutukluların tahliye edileceği beklentisi oluştu. Siz Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizde de bir tahliye beklentisi var mı?

Mevcut hukuk kuralları uygulansa ne ben iki yıl hapis yatardım, ne Ahmet hapiste beşinci yılına girerdi. Böyle söylemlerle umutlanmanın çok uzağındayım. Çünkü bu sürecin nasıl işletildiğini gördüm. Bizim gözaltına alınmamızdan, bugün korona tehdidine rağmen Ahmet’in cezaevinde tutuluyor olmasına kadar geçen süre boyunca Türkiye’de hiçbir şekilde hukuka uyulmadığını fiilen yaşadım.

Anayasanın ve hukukun nasıl yok sayıldığı benim için ispatlandı. Gözaltına bile alınamayacakken ağırlaştırılmış müebbet aldığım bir süreci yaşadım. Aynı zamanda beraatım kesinleşmiş olmasına rağmen emekliliğimden tutun da üniversiteye geri dönmeme kadar mağduriyetlerim devam ediyor. Hakkınızda beraat kararı verilse de geriye işlemeyen bir durum var. Üstelik tutuklanmamım bir hak ihlali olduğunu söyleyen bir Anayasa Genel Kurulu kararı olmasına rağmen bu hak ihlali kararına uymayarak beş buçuk ay daha fazla hapiste kalmama karar veren hâkimlerden biri Yargıtay üyeliğine atandı. Şimdi ben ne kadar umutlu olabilirim?

Dört tane hâkim anayasal suç işleyerek, Anayasa’nın 153. maddesini yok sayarak beni beş buçuk ay daha fazla cezaevinde tuttu ve hâlâ yerli yerinde duruyorlar. Bunları Adalet Bakanlığı istihdam ediyor. Anayasayı yok sayma gibi ağır bir suç işleme rahatlığı içinde olanların hâlâ bu kurumun içinde kaldıkları, insanlara adalet ve hukuk dağıtıyoruz adı altında eziyet edebilen bir zihniyet cezalandırılmadığı yerde bu nasıl olacak? Şimdi ben nasıl umutlu olabilirim?

Kaldı ki tüm bunlar bir sözle düzelecekse bundan çok daha fazla ürkmek lazım. Hiçbir kural ve kurumun olmadığı; bir siyasetçinin lafıyla iyileşecek kadar kurumsallaşmaktan uzak; ilkelerin olmadığı bir durum insanı daha da ürkütüyor. Gene de  hukuka geri  dönüleceğini ummak isterim.

Sizin 2016 yılında gözaltına alınmanızdan önce havuz medyasında hedef gösterildiğiniz bir sürece tanıklık da ettik. Bunu yapanlardan biri Cem Küçük’tü. Şimdi, “Osman Kavala, Ahmet Altan tahliye edilsin. Yeteri kadar cezalarını çektiler” ifadesini kullandı, böyle bir yazı yazdı. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Demokrasi, insan hakları, temel haklar ve özgürlüklerin sağlandığı bir devlet ve toplum isteyen, ömrünü bunlara adamış insanların hiçbir şekilde gayrimeşru bir  eylem içinde olmaları mümkün değildir, böyle bir şey olamaz. Suçsuz olmanız insana büyük bir güç veriyor. Ben, en korkunç zamanlarda hukuk olmadığı halde hukuku aramaya, hukuk varmış gibi savunma yapmaya, hukuk varmış gibi hareket devam ettim. Bu Türkiye’nin çürümüş, ayarını, kurumlarını ve kurallarını kaybetmiş haline tek laf etmem.

Benim beklentim hukukun yerine getirilmesi. Hukuk yerine getirildiği vakit bu yaşananların hiçbiri yaşanmış olmazdı. Üstelik beraat kararıma rağmen bütün mağduriyetlerimin devam ettiği, lekelenmeme hakkını savunmaya çalıştığım bir yerde kimin ne dediğinden ziyade evrensel hukuk kurallarının ne dediği önemli. Hukuku yok sayıp bireysel kanaatler üzerinden kamuoyu oluşturmak hukuk devleti işleyişiyle uyuşmaz.

Hukukun dışına çıkılmasını normal karşılamışız da şimdi geri dönüş varmış gibi kahvehane dedikodusu üzerinden Türkiye’nin yakın tarihini ve eziyet ve zulüm gören insanların geleceğinin kurtulacağına yönelik bir değerlendirme yapılacak. Ben bunu manalı bulmam. Ben sadece evrensel hukukun uygulanmasının peşindeyim. Bu da olsaydı zaten bunları yaşamazdık. Kimin ne yazıp yazmadığına, ne söyleyip söylemediğine göre hareket edilecekse zaten ne hukuk olur, ne reform olur, ne de devlet olur. Hiçbiri olmaz. Zaten şu anki durum da bu…

Hükümle tahliye edilen bir kişi için savcı tutuklama talep edemez. Çünkü bir üst mahkemeye, Yargıtay’a o dosya intikal etmiş. Hukuk fakültesinin önünden geçenlerin bildiği bir kuralı Ahmet’i zorla, zorbalıkla tutuklamak için çiğnediler.”

‘AİHM’in dosyaya bakmaması Ahmet Altan’a özel bir düşmanlığın gücünden’

Ahmet Altan’ın durumunda Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) sürecinde de farklı bir süreç söz konusu. AYM aynı dosya olmasına rağmen size ihlal kararı vermişti ama Ahmet Altan için ihlal yok kararı verdi. AİHM de aynı şekilde. AİHM’in Osman Kavala, Cumhuriyet Gazetesi davalarını da daha hızlı karara bağladı ancak çok daha önce başvuruda bulunmuş olan Ahmet Altan’ı bekletmeye devam ediyor. AİHM’in bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yargı siyasallaştı ama AİHM’de de mi siyasallaştı? Ne dersiniz?

Bu sahiden çok önemli. Yargıtay’da bu dosyayı çok iyi biliyor. Ama bir yıldır dosya arşivde öyle duruyor. Özellikle bir yıl diyorum çünkü Ahmet Altan’ın bir yıl önce yeniden tutuklanması tam bir skandaldır. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 yıl 6 ay ceza verdi ve tahliye etti. Burada tabii örgüt lideri olana bile 10 yıl 6 ay ceza verilmediğini söylemek gerek. Aynı maddeden yargılanan eski İstanbul Valisi ve eski İstanbul Emniyet Müdürü, iki yılla çıktı. Yazar olunca, gazeteci olunca garip bir düşmanlıkla hukuk çiğneniyor. Bu bir kere büyük bir skandaldır.

İkincisi, 26. Ağır Ceza’nın tahliye kararı verdiği bir dosya hakkında ancak bir üst mahkeme yani Yargıtay tarafından denetleme yapılabilir. Ama böyle olmadı ve Ahmet Altan tarihte eşi benzeri görülmemiş bir skandalla aynı 26. Ağır Ceza’yla aynı düzeydeki bir mahkemenin; İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin  kararıyla yeniden tutuklandı. Bu olabilecek bir iş değil. Hükümle tahliye edilen bir kişi için savcı tutuklama talep edemez. Çünkü bir üst mahkemeye, Yargıtay’a o dosya intikal etmiş. Hukuk fakültesinin önünden geçenlerin bildiği bir kuralı Ahmet’i zorla, zorbalıkla tutuklamak için çiğnediler.

Böyle bir uygulama olmadığı için şaşkınlık resmî belgelere de yansıdı. İstanbul önce aldığı karara “itiraz yolu kapalı”, “bir sonraki karara bir üst mahkeme itiraz edebilir” diye yazdı. Sanki yeniden yargılandı ve hüküm verdi gibi davrandı. Akıl ve hukuk dışı işler. Böyle büyük bir skandalla tutuklanmasını yüksek yargı seyretti. Ne AYM, ne Yargıtay sesini çıkarmadı ve hâlâ bir yıldır Yargıtay bunu bekletiyor. Ben bunu vicdan ve meslekî onur açısından anlamıyorum.

AİHM de izliyor…

AİHM çok uzun süredir izliyor. Tutuklandığı aynı yıl içinde dosyaya öncelikle bakma kararı verdiler. Ama Türkiye tarafının orada çok etkin bir biçimde bu dosyaya bakılmaması için gayret gösterdiğini ve nedendir bilinmez AİHM’in de etkilendiğini fiilen biliyoruz. Bunun ne oluyor diye istihbarat yapmaya gerek yok.

AİHM’de böyle bir baskı yaratılması nasıl mümkün olabilir? Hak ihlalleri başvurularında Türkiye en çok ceza alan ülkelerden biri…

Gönderilen yeni Türk yargıcın dosyayı fazlasıyla engelleyebileceği imkânları var. Aynı zamanda Avrupa Konseyi nezdindeki Türkiye’nin büyükelçisinin kişisel ilişkilerindeki faaliyetleri nedir bilemiyorum… Bu durum AİHM’e gölge düşürüyor. Bütün dünyanın saygıyla selamladığı, kitapları 23 ülkede yayınlanmış, 70 yaşındaki bir romancıya, dosyasının bomboş olduğunu, yazının ve düşüncenin suç olmayacağını bile bile eziyet edilmesine, hukuken görevini yerine getirerek karşı çıkması gerekirken izliyor. İnanılır gibi değil!

Suç işlememiş birine sırf kızgınsınız diye ceza verilirse o devlet çürür. Mafya liderlerinin parti başkanlarını tehdit ettiği bir ülkeye de bu şekilde dönersiniz zaten.”

Üstelik aynı dosyadan size ihlal kararı verilmişti… AYM’de de aynı şey olmuştu…

Evet… Ahmet Altan’la ilgili özel bir düşmanlığın gücüdür bu.

Bu düşmanlığı nasıl açıklarsınız?

Ahmet Altan hem askeri vesayete karşı çıkan hem de sivil vesayete karşı çıkan bir yazar. Bu nedenle şu sırada farklı vesayetler üzerinden koalisyon oluşturan güçlerin ”hepsini birden kızdırmış” diye açıklarım. Ama hukuk devletinde kızgınlıklarla suç işlemeyen birine ceza verilemez. Suç işlememiş birine sırf kızgınsınız diye ceza verilirse o devlet çürür. Mafya liderlerinin parti başkanlarını tehdit ettiği bir ülkeye de bu şekilde dönersiniz zaten.

Ben hiç kimsenin Ahmet Altan ile ilgili durumu hukuken konuştuğunu görmüyorum. Cami ve kışla üzerinden vesayetçilik taraftarları, “Ben kızgınım o zaman hapiste yatsın” diye düşünüyor. Ben birisine kızıyorsam o cezaevinde yatsın mantığı var. O nedenle hukuk çürüyor.

‘Bir irade Ahmet Altan’ın adının hiçbir yerde geçmemesi için büyük gayret sarf ediyor’

Bir yandan kamuoyunda da Ahmet Altan’la ilgili bir sessizlik var. İnsanlar durumuyla ilgili acaba yeterince bilgilendirilmedi mi? Örnek vermek gerekirse, Osman Kavala’ya özgürlük diyenlerin çoğu Ahmet Altan’a özgürlük demiyor. Bu sessizliği nasıl yorumluyorsunuz? Bu sessizlik sizde bir tepki yaratıyor mu?

Türkiye’de insanlar hukuk üzerinden durum ve kanaat belirtmiyorlar. Siyaset üzerinden kanaat ve fikir belirtiyorlar. Bir de korku ikliminden çok etkileniyorlar. Aynı zamanda siyasî kamplara göre herkes birbirini kafasına göre yargılıyor, asıyor, kesiyor, biçiyor… Tabii bir de medyanın medya olmaktan çıkması var. Ekranlarda malum kadrolu zevat tarafından avukatına asla söz hakkı vermeden, bilgi almadan Ahmet Altan’ın dosyasıyla ilgili zırva yorumlar yapılıyor. Çok ağır yalanlarla söylemediği, yazmadığı şeyleri söylemiş, yazmış gibi tedavüle sokuyorlar. Ahlak erozyona uğradı. Suçsuz olduğundan çok emin olsan da böyle bir ortamda onu savunuyor olmanın sanki bir riski var, bir yük getirebilir endişesi doğuran bir iklim  var.

Ahmet Altan’a eziyet ve zulüm etmenin peşinde olanlar da onun suçsuz olduğunu biliyor. Zaten bu yüzden hukuku çiğniyorlar.”

Suç işlediğine çok eminseniz o zaman bırakın dosyasını AİHM görüşsün. Bu da yapılmıyor. Hâlâ hukukun bir kırıntısı kaldığını düşünüyorum. Bırakın Yargıtay bu dosyaya baksın. Ahmet Altan’a eziyet ve zulüm etmenin peşinde olanlar da onun suçsuz olduğunu biliyor. Zaten bu yüzden hukuku çiğniyorlar. Hukukun olduğu yerde karakola bile davet edilmeyecek insana beş yıl hapis yatıracak kadar gözü dönmüş bir zorbalık varsa, bu herkesin objektif bir değerlendirme yapmasını engeller. Son zamanlarda gördüğüm kadarıyla artık Ahmet Altan için eskisi kadar sessiz olmayan, vicdanlı ve makul yorumlar yapan insanlar da  var. Bir irade Ahmet Altan’ın adının hiçbir yerde geçmemesi için büyük bir gayret sarf ediyor. Neden? “Askeri vesayete karşı çıkarsan seni bu hale getiririz”, “Sivil vesayete karşı çıkarsan seni bu hale getiririz” mesajını vermek için. Yarın bu vesayetler konusunda tavır alacak insanlara, aynı zamanda da demokrasiden yana sesini yükseltenlere bir örnek göstererek ürkütmek için.

Geçen yıl tahliye edildiğinde birçok medya kuruluşunda hedef gösterildi ve her yorumda “FETÖ’yle anlaşıldı” denilmişti…

Bu gerçekten ahlaksızca bir şey… FOX, geçenlerde aynı şeyi benim için de yaptı. Hakkımda verilen beraat kararını yok sayıp, bir parti liderinin beni hedef gösterdiği tweeti yayınladı. Arayıp düzeltmelerini rica ettim. Bunu yapmadılar. Zorbalık ve hukuksuzluk her yerde. Yarın aynı şey kendi başlarına gelmez sanıyorlar. Aynısı FOX’un Genel Müdürü’nün de başına gelebilir. Elimde medya  mavzeri var, rahatlıkla istediğimi manevi kurşuna dizerim, lekelerim deyip; insan haklarına, hukukun temel prensiplerine aldırmayarak insanların hedef gösterilmesi habercilik olamaz.

Daha büyük bir rezalet haber diye sunulanların yalan olmasıdır. Vahim olan budur. Bir algı operasyonuyla insanları siyaseten mahkûm edip, suçluymuş gibi hapiste yatırma oyunudur bu. Bunun için hukukçuları konuşturmuyor, dosyaya bakmıyorlar.  Bunun için arayıp, yalan olduğunu söylemenize, ispatını göstermenize fırsat vermiyorlar. Bu ahlaksızlıktır. Açtığım tazminat davasında hakkımda tutulan polis tutanağında yer almayan şeyleri “evinde çıktı” diye yayınlayan iğrenç gazeten nüshalarını gösterdim örneğin. Hukuksuzluğa davul çalıyor, kamuoyunu böyle oluşturuyorlar. Siz hiçbirinin gerçek olmadığını söylediğinizde artık geç oluyor. Önce insanları lekeliyor, algı operasyonunu gerçekleştiriyorlar. Daha sonra aklanıp manevi tazminat davası için mahkemeye gidiyorsunuz, bomboş bir salonda sizi dinlemek istemeyen üç tane yargıca derdinizi anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Türkiye’de buna gazetecilik ve siyaset deniyor. YAZIK.

Gülsüm Kav, BBC’nin ilham verici 100 kadın listesine girdi

BBC‘nin bu yılki ilham verici 100 kadın listesine Türkiye’den Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav girdi. Listeyle her yıl değişime öncülük eden ve yaptıklarıyla fark yaratan kadınlara dikkat çekiliyor. 

Londra merkezli BBC Yayın Kuruluşu‘nun bu seneki en ilham verici ve etkileyici 100 kadın listesinin ilk sırası, dünyanın her tarafında başkalarına yardımcı olmak için fedakarlıkta bulunan sayısız kadına ithaf edildi.  ‘İsimsiz Kahraman‘ başlığıyla da boş bırakıldı.

Listede, Finlandiya‘da kadınlardan oluşan koalisyon hükümetinin Başbakanı Sanna Marin, Oxford Üniversitesi‘nin koronavirüs aşısı araştırma ekibinin başındaki Sarah Gilbert, iklim aktivisti ve oyuncu Jane Fonda da yer alıyor.

Türkiye’den ise Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav listede. Kendisi aynı zamanda bir hekim.

1996 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nden mezun olan Kav, 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji Ana Bilim Dalı’ndan uzmanlığını aldı.

Tıp etiği uzmanı olarak başladığı kariyerine, İstanbul Bölge Müdürlüğü Hasta Hakları Uzmanı olarak devam etti. 2012 yılından sonra Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde uzman hekim olarak çalıştı.

Ankara ve İstanbul Tabip Odalarında İnsan Hakları Komisyonu’nda, İstanbul Tabip Odası yayın organı Hekim Forumu’nda, Kadın Hekimlik Komisyonu’nda, Etik Kurul’da ve TTB Kadın Hekimlik Kolu İstanbul  Temsilciliği’nde görev aldı.

Kav’ın Yaşasın Kadınlar, Türkiye’de Kadın Cinayetleri Gerçeği ve Çözüm Yolları isimli bir kitabı bulunuyor.

Kadınlar listeye bilgi, liderlik, yaratıcılık ve kimlik kategorileri içerisinden seçiliyor.

BBC’nin geçen yılki 100 kadın listesinde de Türkiye’den moleküler biyoloji ve biyofizik profesörü Zehra Sayers yer almıştı. 

Bülent Arınç, tartışma yaratan sözlerinin ardından istifa etti

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyesi ve Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç bir televizyon kanalında Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş‘la ilgili sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek görevinden ayrılmanın daha uygun olacağını düşündüğü için istifa ettiğini açıkladı.  Kararın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da kabul edildiğini söyleyen Arınç, karşılıklı iyi niyet temennileriyle ayrıldıklarını belirtti.

Bülent Arınç, YiK’ten istifasıyla ilgili Twitter hesabından bir açıklama yaptı. Meselesinin özünün kaçırıldığını belirten Arınç şunları söyledi:

Bir televizyon kanalında yaptığım konuşmalar, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olduğu için aşağıdaki açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim. Konuşmamın ana ekseni, yargıda yapılacak reform konusuydu. Bir hukukçu olarak bu konudaki görüşümü açıkladım. Ömrüm boyunca hukukun üstünlüğü ve adalet kavramını savunan olarak yine aynı görüşümü dile getirdim. Meselenin özünün kaçırılmasından endişe duyduğumu belirtmeliyim. Yasin Börü’nün katilleriyle, 15 Temmuz şehitlerimizin katilleri FETÖ ile yan yana gösterme gafletine kadar gitti

Arınç, programdaki görüşünü YİK üyesi değil, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç olarak açıkladığını belirttiğinin de altını çizdi.

Cumhurbaşkanı kabul etti

İstifasını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da kabul ettiğini belirten Arınç, şu ifadeleri kullandı:

Benim konuşmamın, şahıslar üzerinden farklı zeminlere kaydırılması sebebiyle reform çalışmalarını engelleyeceğine dair kaygılarımdan Yüksek İstişare Kurulu Üyeliği görevimden ayrılmamın daha uygun olacağına karar verdim. Kurul üyeliği görevimden ayrılma talebimi Sayın Cumhurbaşkanımıza ilettim ve kendileri de bunu uygun gördüler. Karşılıklı iyi niyet temennileriyle helalleştik ve görevimden ayrıldım

Ne olmuştu?

Bülent Arınç, Habertürk kanalında katıldığı bir canlı yayın programında dört yıldır tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın ve 3,5 yıldır tutuklu yargılanan insan hakları savunucusu Osman Kavala‘nın tutukluluğunu eleştirmişti. AKP’li siyasetçi, ‘Kavala’nın tutuklu kalmasına hayret ediyorum, Demirtaş’ın da tahliyesi olabilir’ ifadelerini kullanmıştı.

Erdoğan’dan Arınç’a eleştiri

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bülent Arınç’ın açıklamalarını isim vermeden eleştirerek şunları söylemişti:

“Son günlerde bizimle asla ilgisi olmayan kimi bireysel açıklamalarla yeni bir fitne ateşi yakılmaya çalışıldığını görüyoruz. Geçmişte birlikte çalışmış olsak bile hiç kimsenin şahsi açıklamaları hükümetimizle, partimizle ilişkili hale getirilemez. Bizim nerede durduğumuz bellidir, istikametinde değişiklik yoktur. Teröre bulaşmış, terörle el ele kol kola yürüyenler bizim temasta olduğumuz kişiler olamaz. Şu anda yargının tasarrufu altında olanlar, Yasin Börülerin ölümüne neden olanlar hiçbir zaman Tayyip Erdoğan tarafından, dava arkadaşları tarafından savunulamaz”

Devlet Bahçeli: Ahmaklıktır

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Arınç’ın açıklamalarını sert bir dille eleştirmişti. Partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, Arınç ile ilgili şöyle konuşmuştu:

“Halen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi olan siyaset eskisi bir şahsın, televizyona çıkıp Sorosçu Osman Kavala ile terörist Demirtaş’a güzellemeler yapması kelimenin tam anlamıyla çarpıklık, hatta ahmaklıktır. Bu şahsın iki suçlunun serbest bırakılmasını istemesi suçluyu övmektir, suça iştiraktir, ihanete yataklıktır”

Rusya’nın geliştirdiği Sputnik V koronavirüs aşısının fiyatı belli oldu

Rusya‘da Gamelaya Ensititüsü tarafından geliştirilen ve yüzde 92 oranında etkinlik gösterdiği açıklanan Sputnik V isimli koronavirüs (Covid-19) aşısının fiyatı belli oldu.

Dünya’nın ilk tescilli koronavirus aşısı olan Sputnik V’nin uluslararası pazarda fiyatının 20 dolardan (yaklaşık 160 Türk lirası) az olacağı duyuruldu. Bu fiyat, iki doz halinde uygulanacak olan aşının toplam fiyatı olacak.

Etkinlik oranı yüzde 95’e yükseldi

22 binden fazla gönüllüye uygulanan aşının etkinlik oranı yüzde yüzde 92 olarak açıklanmıştı. İki doz halinde uygulanan aşının ilk dozdan sonra uygulanan ikinci dozuyla birlikte, ilk uygulamadan 42 gün sonraki etkinlik oranının ise yüzde 95’e kadar yükseldiği açıklandı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Aşı denemelerinden gelen son olumlu haberlerle, bu uzun ve karanlık kanalın (tünelin) sonundaki ışık daha da parlaklaşıyor” açıklamasını yapmıştı.

Deneye Hayır Derneği soruyor: Hayvanlar deney sonunda aile yanına veriliyor mu?

Deneye Hayır Derneği, Türkiye’de deneylerde kullanılan hayvanların bugüne kadar yuvalanıp yuvalanmadığını öğrenmek için harekete geçti. Bunun için deney yapan her bir kuruluşa Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) üzerinden Bilgi Edinme Dilekçesi gönderildi. Çoğu kurum hayvanların yuvalanmaya uygun olmadığını iddia etti.

Dernek, dokuzu özel, 91’i resmi kuruluşa şimdiye kadar hayvanların aile yanına verilip verilmediğini sordu. Ayrıca, hayvanlar verilmediyse nedeni, hayvanlara ne yapıldığı ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birlikleri de sorulan sorular arasındaydı. Dernek bu kapsamda 100 başvuruda bulundu.

Mevzuatta hayvanların yuvalanabileceği yazılı

2011 yılında Tarım Bakanlığı tarafından çıkarılan Deneysel ve Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve Uygulama Talimatı‘na göre, hayvanlar üzerinde deneysel ve bilimsel çalışmalar yapan kuruluşlar, kuruluş bünyesindeki etik kurul (HADYEK) ve sorumlu veteriner hekimin uygun görmesi durumunda deneylerde kullanılan hayvanlar yuvalanabiliyor.

‘Yuvalanmaya uygun değiller’

Derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Uzman Doktor Betül Sevinç, kurumların sadece 61’inden tam ya da kısmi cevap alabildiklerini, beş üniversite ve üç özel kuruluşun da gizliliği öne sürerek cevap vermediğini kaydetti. 

Sadece bir kurum hayvanları aile yanına verme girişiminde bulunduğunu belirtirken, diğer kurumlar ise hayvanların türleri dolayısıyla (fare, sıçan, tavşan vb.) yuvalandırmaya uygun olmadıklarını iddia ettiği öğrenildi. 

Deney sonunda yaşayan hayvanların durumuyla ilgili soruya ise çoğu kurum, hayvanların yeniden üretim için kullanıldığı ya da yaşamlarına son verildiğini bildirdi. 

Hayvanların aile yanına verilmesi için sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği konusuna ise sekiz resmi kurum, hayvanları aile yanına verme konusunda iş birliği içinde olmak istediğini belirterek yanıtladı.  

Fotoğraf: The Independent

‘Hayvanların öldürülmesi kabul edilemez’

Sevinç, mevzuatta yuvalandırma seçeneği tanımlanmışken, hayvanların öldürülmesinin kabul edilemez olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: 

“İlgili mevzuatta hayvanlar için yuvalandırma seçeneği tanımlanmış. Böyle bir seçenek varken hayvanların öldürülmesi kabul edilemez. Yurt dışında da hayvan hakları örgütleri bu hayvanları şiddetsiz, sevgi görecekleri bir ortamda yaşatmak için çalışmalar yapıyor, hatta büyük bir destek görüyor. Ülkemizde de benzer uygulamalar başlamalıdır. Bizim bununla ilgili bir projemiz var: L.A.T.T.E. (Laboratuvardaki Tüm Türler Evlere). Şimdiye kadar laboratuvardan çıkan onlarca hayvanı sevgi gördükleri yuvalara kavuşturduk ve bu hayvanlar, kurumların ‘yuvalandırmaya uygun olmadığını düşündüğü’ türlerdi; yani fare, sıçan, tavşan, gerbil, hamster, kobay”

Karaburun Kadın Platformu: 25 Kasım’da haklarımız, yaşamlarımız için sokağa!

Karaburun Kadın Platformu 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ne ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı.

Açıklamada tüm kadınlar 25 Kasım Çarşamba günü saat 11.00‘de İzmir‘de yer alan Karaburun Cumhuriyet Meydanı‘ndaki basın açıklamasına davet edildi.

Açıklamada “Her nefesimizle mücadeleyi büyütmek için, umutsuzluk yerine birbirimizden umut bulmak için, bunca katliamın içinde hayatımızı savunmak için 25 Kasım’da sokaktayız” ifadeleri kullanıldı.

Neden sokak?

Erkek şiddetine karşı İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması çağrısının yükseltildiği açıklamada neden sokakta olmayı tercih ettikleri ise şu cümlelerle belirtildi:

Bugün 25 Kasım’da bir kere daha yükselen sesimiz dört bir yanda yankılansın, isyanımız gök kubbeyi çınlatsın.

25 Kasımda Sokaktayız çünkü kadınlar her gün erkek şiddetine uğruyor, erkeklerce öldürülüyor.

Fotoğraf: Feminist gündem

25 Kasımda Sokaktayız çünkü kadınlar, her gün, boşanmak istedikleri için, “hayır” dedikleri için öldürülüyor.

25 Kasımda Sokaktayız çünkü kadınlar, her gün, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 uygulanmadığı için öldürülüyor.

25 Kasımda Sokaktayız çünkü kadınlar, her gün, 15 yaşından küçük çocukların evlendirilmesinde beis görmeyen bir zihniyet altında, cinsel şiddete uğruyor.

‘Hayatımızı savunmak için’

Yapılan açıklamanın devamında “Her nefesimizle mücadeleyi büyütmek için, umutsuzluk yerine birbirimizden umut bulmak için, bunca katliamın içinde hayatımızı savunmak için 25 Kasım’da sokaktayız” denildi.

Açıklama “Tüm dünyada ve Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele eden kız kardeşlerimize Karaburun’dan selam ediyoruz. Yaşasın Kadın Dayanışması!” ifadeleriyle sona erdi.