Ana Sayfa Blog Sayfa 1799

Milletler Birleşince’nin Türkiye prömiyeri Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde yapılacak

“Milletler Birleşince: Acil Durumlar İçin Acil Çözümler” filminin Türkiye’deki ilk gösterimi, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2020 seçkisinin yer alacağı ve çevrimiçi düzenlenecek olan SYFFEVDE’nin açılışında 1 Aralık saat 11.00’de yapılacak.

Birleşmiş Milletler’in (BM) 75’inci yılı vesilesiyle yayınlanan film, Covid-19’un yıllar boyunca kaydedilen ilerlemeyi tehdit ettiği bir zamanda, daha iyi bir dünya kurmak için ihtiyaç duyulan eylemleri ortaya koyuyor. film, Covid-19’dan yoksulluk, eşitsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, iklim değişikliği, adalet ve insan haklarına kadar dünyanın en büyük sorunlarını çözümlemek için neler yapılması gerektiğini irdeliyor.

Filmde kimler yer alıyor?

Filmin yapımcılığını 72 Films, yazar ve yönetmenliğini ise, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Savunucusu Richard Curtis üstlendi. Filmde yer alanlar ise şu şekilde:

  • Eğitim savunucusu ve BM Barış Elçisi Malala Yousafzai gibi önde gelen aktivistler;
  • BM İyi Niyet Elçileri Don Cheadle (UNEP) ve Michelle Yeoh (UNDP);
  • Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Savunucusu ve UNESCO Barış Elçisi Forest
  • Whitaker, aktör ve kadın hakları aktivisti Thandie Newton OBE;
  • Eğitim Teknolojileri Profesörü Sugata Mitra;
  • Grammy adayı şarkıcı Burna Boy’un özel dinletisi, defalarca Grammy ödülü kazanmış sanatçı Beyoncé’nin daha önce BM için söylediği şarkının yeni bir versiyonu;
  • BM Genel Sekreteri António Guterres ve BM Genel Sekreter Vekili Amina Mohammed.
  • Julia Roberts ise, radyo yayınına ve gösterinin podcast versiyonuna ev sahipliği yaptı.

Çözüme odaklanıyor

Dünyamızı kökten değiştiren küresel salgın döneminde, film, olgular ve çözümlere odaklanması, gerçek değişim yaratacak kanıt temelli eylemin gerekli olduğunu benimsemesiyle, diğer öykülerden ayrılıyor.

Borç hafifletme, fosil yakıt sübvansiyonlarını sona erdirme, sağlık hizmetlerine evrensel erişim, nitelikli eğitim ve dijital mali güçlenme gibi alanları kapsayan yayın, daha iyi bir dünya kurmak için yapılması gereken acil ve sonuç getirici eylemleri ortaya koyuyor.

SYFFEVDE ise 1-6 Aralık 2020 tarihlerinde çevrimiçi düzenlenecek. Film, 1 Aralık saat 11.00 ve 2 Aralık saat 14.15’te www.surdurulebiliryasam.net adresinden Türkiye’nin her yerinden izlenebilecek.

 

Yeni Zelanda İklim Acil Durumu ilan eden ülkeler arasına katılıyor

Yeni Zelanda’da 17 Ekim’deki seçimle birlikte tek başına iktidara gelen İşçi Partisi lideri ve Başbakan Jacinda Ardern, önümüzdeki hafta iklim acil durumu ilan edeceklerini duyurdu.

Çarşamba günü bu kararı duyuracaklarını belirten Adern devlet televizyonu TVNZ’de yaptığı açıklamada “İklim değişikliğini her zaman bölgemiz için büyük bir tehdit olarak gördük ve bu derhal harekete geçmemiz gereken bir şey” ifadelerini kullandı.

Engel ortadan kalktı

Son üç yıldır, İşçi Partisi hükümeti Yeşiller Partisi ve popülist Yeni Zelanda First ile koalisyon ortağıydı. Ardern, 2017’de ilk kez seçildiğinde, Yeşiller Partisi’nden James Shaw‘u İklim Bakanı olarak atamıştı.

Koalisyon hükümeti 2050 için net sıfır karbon hedefi kanunlaştırmış ve bağımsız bir iklim komisyonu kurmuştu. İthal fosil yakıtlı otomobiller için önerilen vergi ve elektrikli araçlar için sübvansiyon paketleri ve iklim acil durumu ilan edilmesi gibi bazı yeşil politikalar ise Yeni Zelanda First tarafından, engellenmişti.

Yeşillerle işbirliği anlaşması

Ancak son seçimlerde İşçi Partisi tek başına galip gelerek bu engelden kurtulmuş oldu. Parti her ne kadar tek başına iktidarda olsa da bu dönem için Yeşiller Partisi ile bir işbirliği anlaşması imzaladı.

Yeşillerin eş liderleri James Shaw ve Marama Davidson kabine dışından aday gösterilerek sırasıyla iklim değişikliği ve aile içi şiddet bakanlıklarına getirildi.

Diğer ülkelere katılıyor

Adern televizyonda yaptığı açıklamada “”Maalesef son dönemdeki parlamentoda iklim acil durumuyla ilgili bir önergeyi geliştiremedik, ancak şimdi yapabiliyoruz” ifadelerini kullandı.

İklim acil durumu ilan edilirse Yeni Zelanda, iklim değişikliğiyle mücadeleye odaklanmak için aynı yolu izleyen Kanada, Fransa, Birleşik Krallık ve Japonya gibi ülkeler arasına dahil olmuş olacak.

Bu acil durum ilanının herhangi bir bağlayıcılığı bulunmamasına rağmen ülkeler tarafından hükümetlerin iklim eylemlerini uygulama kararlılığının bir göstergesi olarak kullanılıyor.

Edirne’nin içme suyunu sağlayan baraj kurudu: 36 saat su kesintisi uygulanacak

Edirne‘de merkez içme suyu ihtiyacını karşılayan Kayalıköy Barajı‘nda aşırı kuraklık nedeniyle aktif doluluk oranı yüzde 3 seviyesine indi. Bunun üzerine açıklama yapan Edirne Büyükşehir Belediyesi en az 36 saat boyunca şehir merkezine su verilemeyeceğini duyurdu.

Su kesintisi dün öğlen saat 13.00 itibariyle başladı. Bugün gece yarısına kadar devam etmesi planlanıyor.

Süloğlu Barajı’na geçiliyor

Yapılan resmi açıklamada “DSİ Bölge Müdürlüğü’nce baraj su alma yapısındaki vananın kapatılacağı belediyemize bildirilmiştir. Kayalıköy Barajı’ndan su alınamayacağı için içme suyu ihtiyacı Süloğlu Barajı‘ndan sağlanacaktır. Sağlıklı ve kesintisiz içme suyu ihtiyacının Süloğlu Barajı’ndan sağlanabilmesi için Süloğlu isale hattının Kayalıköy isale hattına Küküler Köyü mevkiinde bağlantısı yapılacak olup, şehir merkezine su iletimi bağlantı işlemleri tamamlandıktan sonra sağlanacaktır” denildi.

Açıklamada “Bu sebeple 26 Kasım Perşembe Günü Saat:13.00’ten itibaren azami 36 saat süre ile şehir merkezine su verilemeyecektir. Vatandaşlarımızın tedbirli olmaları önemle rica olunur. Anlayışınız için teşekkür ederiz” ifadeleri yer aldı.

Fotoğraf: DHA

Son 90 yılın en kurak yılı

Meteoroloji verilerine göre, Edirne’nin yağış ortalaması yıllık metrekareye 587 kilo olarak değerlendirilirken, bu yıl boyunca sadece 386 kilogram yağış düştü. Yapılan açıklamada 2020 yılının son 90 yılın en kurak yılı olduğu belirtildi.

Edirne‘de kış ve yazın ardından sonbaharın da iklim değişikliğine bağlı olarak kurak geçmesi nedeniyle Meriç ve Tunca nehirlerindeki su seviyesi de düştü.

Geçtiğimiz günlerde nehir debisindeki azalma nedeniyle ortaya çıkan kum adacıkları objektiflere yansımıştı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde İklim Değişikliği ve Uyum Şube Müdürlüğü kuruldu

Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş, belediye bünyesinde İklim Değişikliği ve Uyum Şube Müdürlüğü kurulduğunu duyurdu.

Sosyal medya hesabından müjdeli haberi paylaşan Yavaş, “İklim değişikliğiyle mücadele kapsamında İklim Değişikliği ve Uyum Şube Müdürlüğümüzü kurduk ve eylem planımızı hazırlamak için ilk adımı attık” ifadelerini kullandı.

Ancak henüz yeni kurulan müdürlüğün hangi konularda çalışmalar yapacağı kamuoyuyla paylaşılmadı.

Yavaş açıklamasının devamında “Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için yaptığımız çalışmaları yakında siz değerli Ankaralılarla paylaşacağız” bilgisini paylaştı.

Yeşil bir şehir arayışında

“Yeşil Bir Şehir Arayışında” etkinliği ile Türkiye, Belçika, Yunanistan ve İspanya‘daki yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşu aktörleri bir araya geliyor.

Yeşil Avrupa Vakfı tarafından Yeşil Düşünce Derneği desteğiyle düzenlenecek etkinlik  2 Aralık Çarşamba günü saat 15.00’de çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek.

Örnekler üzerinden yeşil şehir politikası

Yeşil şehir politikalarındaki iyi uygulamaların paylaşılması amaçlanan etkinlikte yeşil şehir konusu GEF- Yeşil Avrupa Vakfı “Umudun Yeri Şehirler” Projesi’nin araştırma çıktıları olan,

  • Sıcak dalgalarına karşı halk sağlığını koruma ve farkındalık konusu Yunanistan‘da Atina Belediyesi’nin yürüttüğü ‘#coolathens’ kampanyası ile,
  • Su yönetiminin yeniden belediyeleştirilmesi (yerel yönetimlere devredilerek kamulaştırılması ve belediye hizmet planına dahil edilmesi) konusu İspanya’da Valladolid Belediyesi’nin çalışmaları üzerinden,
  • Yaşanabilir ve erişilebilir şehirler konusu Belçika’daki Gent Belediyesi’nin geliştirdiği ‘Gent Hareketlilik Planı’ üzerinden tartışmaya açılacak.

Yeşil Düşünce Derneği tarafından yapılan açıklamada etkinlik ile amaçlanan maddeler şu şekilde sıralandı:

  • Farklı şehirlerdeki ilerici ve dönüştürücü uygulamaların araştırılmasına ve haritalanmasını,
  • Şehirlerdeki aktörlerin kendilerini yerel-ötesi ağlarda konumlandırmasını,
  • Yeşil hareketle bağlantı kurmalarını ve bilgi-deneyim alışverişlerini kolaylaştırmalarını,
  • AB uygulamalarını ve olanaklarını keşfetmelerini kolaylaştırmayı ve yardımcı olmayı hedefliyoruz.

Ücretsiz ve herkesin katılımına açık olarak düzenlenecek etkinlikte anlık çeviri desteği de sunulacak. Panel ve atölyeler hakkında detaylı bilgi için bu adresi ziyaret edebilirsiniz.

Altın madeni kapasitesini artırırsa Fırat Nehri ölecek

Erzincan İliç’te 10 yıldır faaliyet gösteren Kanada ve Çalık Holding ortaklığındaki Anagold altın madeni firması, yüzde 50 kapasite artırımına gidiyor.

K2’nin aktardığına göre İliç’te Fırat Nehri’ne 350 metre yakınlıktaki ülkenin en büyük altın madeni Çöpler Altın Madeni, yüzde 50 kapasite artışı yaparak günde 9 bin ton zehirli atık üretecek.

Ekoloji topluluklarının yaptığı açıklamalara göre; altın madeni için yılda 6 bin 500 ton siyanür, 8 bin 900 ton sülfürik asit, 4 bin 900 ton sodyum hidroksit kullanılacak.

Çevre iller de zarar görecek

Altın madeninin mevcut halinin bile doğayı zehirlediğini söyleyen aktivistler, kapasite artışının ekolojik bir katliama dönüşeceğini vurguluyor. Madenin sadece Erzincan değil, Tunceli, Sivas ve Malatya’ya da ciddi zararlar vereceği; ayrıca Keban, Karakaya ve Atatürk Barajlarının da oluşacak sızıntılarla ve asit buharları ile tehlike altına gireceği belirtiliyor.

Sosyal medyada birçok doğa ve yaşam savunucusu kişi, kurum ve topluluk, #FıratÖlecek etiketiyle maden şirketinin kapasite artırımını protesto etti.

EŞİK, AKPM ve üç siyasi partiden ortak ses: İstanbul Sözleşmesi kırmızı çizgimiz

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), 25 Kasım Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü kapsamında 25 Kasım günü Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) üyelerinin katılımıyla “Kadına Karşı Şiddetle Mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin Önemi” konulu uluslararası çevrimiçi bir toplantı düzenledi.

Toplantıya CHP, HDP, İyi Parti’den milletvekillerinin yanı sıra Türkiye’den ve çeşitli ülkelerden toplam 186 kadın aktivist ve siyasetçi katıldı. Toplantının kolaylaştırıcılığını Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi üyeliği ve Birleşmiş Milletler Şiddet Özel Raportörlüğü yapmış olan, Prof. Dr. Yakın Ertürk yaptı.

Toplantıda, Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nin kadına karşı şiddetle mücadeleye katkısı, Sözleşme’nin uygulanması konusunda parlamentoların ve sivil toplumun rolü ve önemi, Sözleşme’ye yönelik çeşitli ülkelerdeki saldırıların ortak yönleri ele alındı.

Yükselen popülizm ve azalan eşitlik

Prof. Dr. Yakın Ertürk toplantının açış konuşmasında, küresel ölçekte yükselen sağ popülizmin, cezalandırıcı devlet yaklaşımının ağırlık kazandığı günümüzde, özellikle kadınların ve LGBTİ+ bireylerin şiddete maruz kaldığına ve toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımında bir sapmanın ortaya çıktığına dikkati çekti.

Ertürk, buna rağmen, Sözleşme’ye ilişkin tartışmaların küresel ölçekte feminizmin tabanında bir genişleme ortaya çıkardığını, Türkiye’de ise, Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılara karşı mücadele etmede ve Sözleşme’nin uygulanmasına dair taleplerin dile getirilmesinde çok önemli bir motivasyon yarattığını vurguladı.

Sözleşme’nin uygulanmasının önündeki engeller

AKPM Eşitlik ve Ayrımcılığı Önleme Komisyonu Başkanı Petra Bayr konuşmasına, çok geniş katılımlı bir kadın platformunun üyeleri ile bir araya gelmekten duyduğu memnuniyeti ifade ederek başladı. Ev içi şiddetle mücadelede yasal araçların önemine dikkat çeken Petra Bayr, İstanbul Sözleşmesi’nin tam da bu nedenle kadın hareketinin çok önemli bir kazanımı olduğuna ve devletlerin katılımına açık nitelikte olduğuna değindi.

Ancak Sözleşme’nin uygulanmasında iki önemli engelleme söz konusu, Bayr bunları kadınların şiddetten korunması için maddi yetersizlikler ve Sözleşme’ye dair yapılan yalan haberler olarak sınıflandırıyor. Yalan haberlerin çoğundaki iddialar; Sözleşme’nin aile karşıtı olduğu, eşcinselliği artıracağı ve ülkelerin kültürünü değiştireceği ve bunun gibi iddialar.

“Erkeğin sistematik olarak kadına şiddet uyguladığı kültür mü korunmak isteniyor?” diye soran Petra Bayr, Türkiye, Polonya gibi ülkelerin Sözleşme’den çekilmeyi sesli konuşuyor olmasını kaygı verici bulduğunu belirtti.

Atina Deklarasyonu

Bayr, birkaç hafta önce Türkiye, Azerbaycan ve Macaristan’ın Atina Deklarasyonu’na oy vermemelerinin bu kaygıyı daha da artırdığını vurguladı. Bunun nedeninin, sorunlara dair bir büyüteç işlevi gören pandemi döneminde insan haklarını zayıflatmama sözü veren Deklarasyon’un sadece bir yerinde İstanbul Sözleşmesi’ne atıf yapılması olduğunu belirtti.

İstanbul Sözleşmesi’nin çok büyük deneyim ve bedellerle yazılan dünyaya açık bir Sözleşme olduğunu ve uygulandığında kültürlerin değişmesinden korkulduğunu, oysa şiddeti önleyeceği için kültürleri olumlu yönde dönüştüreceğini söyledi. Bayr son olarak, kadınların seslerini ve güçlerini birleştirmelerine vurgu yaparak, şiddetin olmadığı bir dünyada yaşamanın temel bir insan hakkı olduğunu ifade etti.

Macaristan’da Sözleşme aleyhine çalışmalar

Toplantının ikinci konuşmacısı, Avrupa Konseyi Sosyalist Parti temsilcisi ve Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddet ile Mücadele Komitesi üyesi Macaristan milletvekili Zita Gurmai idi. İstanbul Sözleşmesi’nin dünya çapında kadınların hayatlarına somut ve pozitif etkilerde bulunduğunu, mevzuat ve politika anlamında yeni açılımlar gerçekleştiğini söyledi; ısrarlı takip konusunda pek çok ülkede yasal düzenlemelerin önünü açmasını örnek verdi.

Daha çok ülkede onaylanması için çalıştıklarını, ancak Macaristan’da Hıristiyan demokratların Sözleşme aleyhine çalışma yürüttüklerini ifade etti. İstanbul Sözleşmesi’nin savunulması konusunda parlamenterlere büyük sorumluluk düştüğünü vurgulayan Gurmai, geleneksel değerlere ve aileye karşı gibi gösterilen Sözleşme’yi savunmak zorunda kalacaklarını hiç düşünmemiş olduklarına ama durumun bunu gerektirdiğine dikkat çekti.

‘Şiddeti savunuyorlar’

Sözleşme’nin, kadınların cinsiyetçi şiddetten korunmasına dair tek bir gündemi olduğunu ifade etti. Sözleşme’ye karşı olanların ataerkil mekanizmaların devam etmesini istediklerini, dolayısıyla şiddetin savunucuları olduklarını vurguladı.

Kadınların şiddetten uzak bir hayat yaşamalarının en temel hakları olduğunu, Sözleşme karşıtlarının esasen buna karşı çıktıklarını, bu nedenle, bir arada etkin işbirliği yaparak mücadele edilmesi gerektiğini ve bu mücadelenin bütün STK’lar ve erkekler tarafından da desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

‘Tüm alanlarda feminist bütçelendirme’

Daha sonra söz alan Avrupa Komisyonu İnsan Hakları ve Hukuki İlişkiler Komitesi üyesi İsveç milletvekili Azadeh Rojhan Gustafsson, kadınlar için ekonomik bağımsızlığın çok önemli olduğunu ve özgürleşmenin ekonomik güçle olacağını ifade ederek, toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitim, istihdam ve tüm alanlarda feminist bütçeleme gerektirdiğini söyledi.

Pandemi koşullarında eşitsizliğin daha da arttığını, kadınlara iş, çocuklara eğitim hakkı gibi konuların daha çok konuşulması gerektiğini vurguladı. Kadın kendi ayakları üzerinde duramıyorsa, bir erkeğe bağımlı ise, çocukları erkeğin geliri olmadan eğitim alamıyorsa, o kadının özgür olmadığını, her zaman baskı altında olduğunu ifade etti.

Avrupa Birliği’nin feminist bütçeleme yapmasının konuşulması gerektiğine vurgu yaptı. Gustafsson, “Bugün kadın hakları ile ilgili geri gidişler olsa da, tarih feminizmi silememiştir, hayatta kalmak istiyorsak iletişim ve işbirliği halinde kalmalıyız” dedi.

‘İstanbul Sözleşmesi kırmızı çizgimiz’

TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) üyesi CHP milletvekili Sera Kadıgil, CHP olarak toplantıya 9 milletvekili ile katıldıklarını belirterek, İstanbul Sözleşmesi’nin kırmızı çizgileri olduğunun altını çizdi.

Sözleşme’nin Türkiye’de kasten uygulanmadığını, CHP olarak kadın hareketi ile her türlü iletişime açık olduklarını işaret ederek, kadınlardan öğrenmeye ve siyasi adımlarını kadınlarla birlikte şekillendirmeye devam edeceklerini vurguladı.

‘Kadın haklarına saldırmak politik tercih’

HDP Hukuk ve İnsan Haklarından Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Kadın Meclisi üyesi Batman milletvekili Ayşe Acar Başaran, toplantıya 4 milletvekili ile katıldıklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğine inanan bir parti olduklarını söyledi.

Bir araya gelmenin, ortak işler yapmanın önemine dikkat çekerek, enternasyonal erkek ittifakına karşı, enternasyonal kadın mücadele hattı örmek gerektiğini vurguladı. Kadın haklarına yönelik saldırıların politik bir tercih olduğunu belirtti.

İyi Partilililerin yüzde 85.2’si Sözleşme’den yana

TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu ve Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) üyesi İyi Parti milletvekili Şenol Sunat, yapılan bir araştırmanın İyi Partililerin yüzde 85.2’sinin İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasından yana olduğunu gösterdiğini vurguladı.

Partisinin kadınlara yönelik şiddete karşı pek çok somut çalışma yaptığını anlatan Sunat, kadına karşı şiddeti önlemek için 6284 sayılı Kadına Şiddetin Önlenmesine dair Yasa’nın mutlaka uygulanması gerektiğini dile getirdi.

‘Sistematik bir şiddet’

Toplantının katılımcılara açık bölümünde Türkiye’de her gün en az 3-4 kadının öldürüldüğü, EŞİK’in gerçekleştirdiği TBMM izlemesine göre 1-15 Ekim tarihleri arasında kadın cinayetlerine ve İstanbul Sözleşmesi’ne Meclis’te sadece 57 saniye ayrıldığı, kadına karşı sistematik şiddet söz konusu ise bunun işkence olduğu ve buna ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun 96. maddesinin mutlaka uygulanması gerektiği dile getirildi.

Ayrıca Türkiye kadın hareketinin, İstanbul Sözleşmesi’nin kamusal alanda tartışmaya açılması ve olumsuz bir biçimde tartışılması akabinde, Sözleşme kasıtlı olarak uygulanmadığı, toplumda hatta parlamentoda bile pek de bilinirliği olmadığı halde, toplumun geniş kesimleri tarafından daha çok bilinmesini sağladığı belirtildi.

İstanbul Sözleşmesi’nde tartışılanın aile kavramı değil, aile içerisindeki kadınların şiddete uğraması olduğunun altı çizildi. Uluslararası mekanizmalar ile ulusal parlamentolar ve sivil toplum bağlantısının çok önemli olduğu vurgulandı.

Saldırılarda bir araya getiren ne?

Toplantının kapanışında Yakın Ertürk, farklı alanlardaki aktörleri kadın haklarına yönelik saldırılarda bir araya getiren nedir sorusunun önemli olduğunu belirtti. Ataerkil ilişkiler dediğimiz şeyin, sadece kadın erkek arasındaki bir ilişki yapılanması değil; kapitalizm, militarizm gibi farklı eşitsizlik sitemleri ile örtüşen; bazen birbiriyle çakışan bazen birbirini besleyen bir tarihsel serüven olarak gördüğünü dile getirdi.

Kadın haklarının bu kadar ileriye gitmiş olmasının, eril gücü her yerde tehdit ettiğini ve eril gücü yerine getirme çabası ile karşı karşıya olduğumuzu, bunun da ortak bir çıkar olduğunu vurguladı. Ertürk, kadınlar olarak “Hak talebimizde özür dileyen bir pozisyonda olmamalıyız. Kendimizi sansürlemeksizin açıkça taleplerimizi dile getirmeli ve taviz vermeksizin örgütlenmeliyiz. Karşımızda çok örgütlü bir sağ koalisyon var. Özür dileme ve uzlaşma vakti geçti. Oyuna dahil edilme stratejisinden oyunun kurallarını değiştirme stratejisine doğru bir gidiş yapmamız gerekiyor” dedi.

Toplantıya dinleyici olarak katılan kadınlar, ortak çalışmaların sürdürülmesi dileklerini ilettiler. Toplantı, kadın dayanışmasını vurgulayan “kadın kadının kurdu değil, kadın kadının yurdudur” sözleriyle sona erdi.

Malatya’da 4,7 büyüklüğünde deprem

Malatya’da merkez üssü Pütürge ilçesi olan bir deprem meydana geldi. AFAD ile Boğaziçi Kandilli Rasathanesi‘nden yapılan açıklamalarda depremin büyüklüğü 4,7 olarak paylaşıldı.

Çevre il ve ilçelerde de hissedilen depremin derinliği 6,9 kilometre olarak kaydedildi. Şu ana kadar herhangi bir can veya mal kaybına ilişkin açıklama gelmedi.

Görür: Fay uzun zamandır enerji biriktiriyor

4 Ağustos 2020 tarihinde gene aynı bölgede bu kez büyüklüğü 5.7 olan bir deprem meydana gelmişti.  Daha önce 31 Ekim’de Malatya Hekimhan‘da meydana gelen depremle ilgili konuşan Prof. Dr. Naci Görür şunları söylemişti:

Arkadaşlar, bu sabah Malatya, Yeşilpınar/Hekimhan’da olan 3,8’lik küçük deprem Malatya Fayı üzerinde oldu, DAF (Doğu Anadolu Fayı) ile ilgili değil. Bu fay da uzun zamandır enerji biriktiriyor.

Görür, bu fay hattının 7.4 büyüklüğünde deprem üretebilecek kapasitede olduğu uyarısında bulunmuştu.

Koronavirüs nedeniyle hemşire anne çocuğunun geçici velayetini alamadı

Ordu 2’nci Aile Mahkemesi, bir hastanede ambulans hemşiresi olarak çalışan annenin yanında kalan çocuğun velayetinin boşanma aşamasında olduğu eşine verilmesine karar verdi.

Çiftin boşanma davası açmasının ardından çocuk geçici olarak anne C.D.’de duruyordu. Ancak baba M.A.D. eski eşinin ambulans hemşiresi olduğunu ve sürekli evlere girip çıktığını, çocuğunun salgın nedeniyle ağır risk altında olduğunu ifade ederek velayetin kendine verilmesi talebiyle 13 Temmuz’da mahkemeye başvurmuştu.

‘Geçici velayet babaya verildi’

Davada, M.A.D. “Çocuğumun kronik bir rahatsızlığı var. Her iki kulağında da tüp var. Bağışıklık sistemi düşük ve alerjik yapıda bir çocuktur. Bu nedenle velayetin, geçici olarak da olsa bana verilmesini istiyorum” sözleriyle durumu anlattığı bir dilekçe verdi.

Mahkemece alınan kararda, koronavirüs hastalığının yüksek bulaşıcılığının göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekilirken, “Geçici velayetinin babaya verilmesinin çocuğun yüksek yararına olacaktır” ifadesi yer aldı.

Durmuş: Emsal olmamalı

Davaya müdahil olan Sağlık-Sen yetkilileri ise bu kararın diğer sağlık personellerinde endişe oluşturduğunu ifade ederek “Bu davanın emsal olmasından korkuyoruz” dedi. Sağlık-Sen Genel Başkanı Semih Durmuş, şunları söyledi:

Koronavirüsle mücadele, çocuğun velayetini anneden alıp babaya verme gerekçesi olabiliyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Sağlık çalışanları aşırı iş yükü altındalar. Tabii burada kreş ve bakım evi ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Sağlık-Sen olarak uzun zamandır talep edip dile getirdiğimiz sağlık kurumlarının kreş ihtiyacı konusu giderilmiş olsaydı, bu kararları görmeyecektik. Ama görüyoruz ki kreş olmamasından dolayı vicdanları yaralayan kararlara imza atılabiliyor. Sağlık-Sen olarak bu davanın sonuna kadar takipçisi olacağız.

‘Pandemi velayet değişikliğinin sebebi olamaz’

Kararı Hürriyet gazetesinden Gizem Karakış’a değerlendiren Ankara Aile Mahkemesi eski hakimi avukat Mustafa Karadağ, şunları söyledi:

Kötü bir karar. Velayeti kullanan ebeveyninin ihmalinin olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Pandemi velayet değişikliğinin sebebi olamaz. Salgının kimi nerede yakalayacağı belli değil. Böyle bir zamanda sağlık çalışanına yaptığı iş sebebiyle olumsuz yük yüklenmesi etik değil.

Herkesin bir işi var yapılan işe saygı duymak gerekir. Aklına gelen ileri sürebilir ama bu sağlık çalışanları bakımından handikap ve etik değil. Fedakârca yapılan bir meslek velayet kayıp sebebi olmamalı, olamaz.

Afrika’da vakalar iki milyonu aştı: Yoksul ülkeler aşıya ulaşamamaktan endişeli

Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (Africa CDC) Direktörü Dr. John Nkengasong, haftalık basın toplantısında, Afrika’da aşılamanın 2021’in ikinci çeyreğine kadar başlayamayabileceğini söyledi.

AA’nın aktardığına göre Nkengasonf, gelişmiş ülkelerin kendilerini aşılayıp, aşı olmayan kişilere seyahat kısıtlaması getirmesinin oldukça tehlikeli bir durum olabileceğini belirtti.

‘İlaçlarda Afrika yüzüstü bırakıldı’

“Covid-19 ilaçları çıktığında Afrika’nın nasıl yüzüstü bırakıldığını gördüm” diyen Nkengasong, aşıların soğuk hava depolarına ihtiyaç duymasının da kıta için en büyük zorluk olacağını dile getirdi.

Dr. John Nkengasong, Çin, Rusya ve diğer ülkelerle aşı seçeneklerine ilişkin görüşmenin sürdüğünü aktararak, kıtadaki sürü bağışıklığının sağlanması için 1,5 milyar doz aşıya ihtiyaç olduğunu ifade etti.

‘Vaka eğrisi yeniden yukarıya döndü’

Dünya Sağlık Örgütü Afrika Direktörü Matshidiso Moeti de düzenlediği basın toplantısında, dünyadaki çok sayıda ülkenin aşıyı alabilmek için mücadele ettiğine işaret ederek, “Afrika ülkeleri endişeli ve zengin ülkelerin milyonlarca dozluk ön siparişlerinin aşıya erişimlerini engellememesini umuyor” dedi.

Moeti, tatil döneminde daha fazla insanın seyahat etmesinin beklendiği bir zamanda kıtadaki vaka eğrisinin şimdiden bir kez daha yukarı döndüğünü kaydetti.

Salgının başladığı ilk dönemde varlıklı ülkelerin maske ve sağlık malzemesi talepleri yüzünden haftalarca kendilerine gönderilen bağışlarla yetinmek zorunda kalan Afrika ülkeleri, bazı ilaçları ücretini ödeyerek dahi almakta zorluk çektiklerini açıklamıştı.

Vaka sayıları ne durumda?

Covid-19 verilerinin derlendiği “Worldometer” internet sitesine göre, kıta genelinde virüs bulaşan kişi sayısı son 24 saatte 13 bin 927 artarak 2 milyon 134 bin 283 oldu.

Salgın nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı ise 297 artışla 51 bin 33’e ulaştı.

Kıtada, Covid-19 kaynaklı en fazla can kaybı 21 bin 289 ölümle Güney Afrika‘da kayda geçti. Mısır’da 6 bin 596, Fas‘ta ise 5 bin 619 kişi hayatını kaybetti. Seyşeller ve Eritre’de ölüm rapor edilmedi.

Güney Afrika’da vaka sayısı 778 bin 571’e çıktı. Bu ülkeyi 340 bin 684 vakayla Fas, 114 bin 475 vakayla Mısır izledi.