Ana Sayfa Blog Sayfa 1737

Julian Assange’ın ABD’ye iadesi reddedildi

Birleşik Krallık mahkemesi, Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) Wikileaks‘in kurucusu Julian Assange‘ın iade edilme talebini reddetti. ABD’ye ait diplomatik ve askeri gizli bilgileri ifşa eden Assange, iade edilseydi ABD’de 175 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilecekti.

Yargıç Vanessa Baraitser, Assange’ın klinik depresyon tanısı konulmuş intihar eğilimli bir kişi olduğuna dikkat çekerek ABD’ye iadesi durumunda intihar etme riski olduğunu belirtti ve ruhsal sağlığı göz önünde bulundurulduğunda iadenin kendisi için zulüm anlamına geleceğini vurguladı. Ayrıca, Yargıç Baraitser, Julian Assange’ın ABD’de ağır tecrit altında tutulacağını ve ülkedeki koşulların intiharı önlemede yetersiz kalacağını kaydetti.

ABD yönetimi, kararı temyize götüreceğini açıkladı.

Fotoğraf: Reuters

Avukatların tahliye başvurusu yapması bekleniyor

Assange’ın avukatları Birleşik Krallık’taki dava sürecinde müvekkillerinin gazeteci olduğunu ve ifade özgürlüğünün anayasal güvence altında olduğunu vurgulamıştı.

ABD makamları, ulusal güvenlikle bağlantılı bilgilerin elde edilmesi ve yayımlanmasını suç haline getirmekle suçlanmıştı. Ayrıca, avukatlar müvekkillerinin ABD’ye iadesinin orantısız bir ceza olacağını, çok ağır ve insanlık dışı koşullarda tutulmasının müvekkillerinin ağır depresyon ve diğer ruhsal sorunlarını daha da ağırlaştıracağını belirtmişti.

Assange’ın avukatlarının mahkemenin bu kararı sonrası tahliye başvurusu yapması bekleniyor.

Cinsel saldırı suçundan tutuklu

Öte yandan, Julian Assange iki kadının kendisiyle ilgili cinsel saldırı ve tecavüzle suçlamasının ardından 2010 yılında İsveç‘in yakalama emriyle Birleşik Krallık’ta tutuklanmıştı.

Assange, İsveç’e iadesi durumunda ABD’ye gönderilme riski bulunduğu iddiasıyla 2012 yılında Londra‘da bulunan Ekvador Büyükelçiliği‘ne sığınmıştı. Ancak, Julian Assange’ın Ekvador yönetimiyle ilişkilerinin bozulması üzerine diplomatik koruma altında olduğu elçilik binasından 2019 yılında çıkarılmış ve tutuklanmıştı.

Assange neyle suçlanıyor?

ABD, Assange’ı Irak ve Afganistan‘daki askeri operasyonlarla ilgili gizli bilgilerin ifşasında, dönemin ABD ordusunda istihbarat analisti olan Chelsea Manning’e yardım etmek ve Casusluk Yasası‘nı ihlal ile suçluyor. 17 vakada casusluk ve bir vakada da bilgisayarın kötüye kullanılmasıyla ilgili suçlanan Assange, ABD’ye iade edilseydi ve hüküm giyseydi toplam 18 suçtan 175 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilecekti.

75 milyonun Varlık Fonu’na aktarımının iptali için başvuru yapıldı

 

Dün akşam sosyal medyada birçok siyasi ve ünlü ismin de aralarında bulunduğu binlerce yurttaş Varlık Fonu’na aktarılan 75 milyon liranın SMA hastası çocuklar için kullanılmasını talep etmişti. AKP‘nin ileri gelenlerinin itiraz ettiği talep bugün de katlanarak sürdürülüyor.

‘Aktarma, hukuka ve kamusal vicdana aykırı’

Tartışmalar devam ederken avukat Akyüz, Milli Piyango’nun her tasarrufunda denetim yetkisini haiz olan Sayıştay Başkanlığına başvuruda bulunduklarını kaydetti.

Netice alıncaya kadar iç ve dış hukuk yollarına da başvuracaklarını ifade eden Akyüz şunları söyledi: 

“Milli Piyango tarafından çekiliş öncesinde yapılan yazılı ve sözlü açıklamalarda; ‘Büyük ikramiye, satılan bir bilete denk gelinceye kadar çekilişe devam edilecektir.’ denmiştir. Milli Piyango ve benzeri şans oyunlarını düzenleyen yasal mevzuat ile kuruluştan beri sabit konuma gelen uygulama ve adalet ölçüleri; dağıtılması öngörülen miktarın, çekilişe katılan ve bilet alan kişilere verilmesini öngörmektedir.

Büyük ikramiye miktarının 1/4 gibi küçük bir kısmının bir bilete isabet etti denilerek verilmesi ve geri kalan 3/4 gibi büyük kısmının ise satılmayan bilete isabet etti gibi geçersiz bir nedenle halka arz edilmemesi, üstelik bu miktarın, bir sonraki çekilişe aktarılmayarak Varlık Fonu gibi özel bir kuruma aktarılması her türlü hukuki mevzuata, adalet ve kamusal vicdana aykırıdır.

‘Sorumlular hakkında yasal işlem yapılmalı’

Mevcut ve yasal uygulamaya göre, çekilişe sunulan ve alıcısı tarafından çekilmeyen ikramiye miktarının 1 sene bekletildikten sonra bazı kurumlara aktarılmasını öngörmektedir. Yılbaşı gibi özel bir çekilişte; satılan bilete isabet edinceye kadar çekilişe devam edilecektir açıklamasına rağmen ve bu yoldaki yasal, idari mevzuat ve kamu vicdanına aykırı bir uygulama ile satılmayan bilete isabet etti denilerek, büyük ikramiyenin dağıtılmaması, özel bir kuruma devredilmesi işleminin iptal edilerek sorumlular hakkında yasal işlem yapılmasını ve başvurumuza yanıt verilmesi arz ve talep ederiz.”

Araştırma: Koronavirüs aşısı yaptırmayı düşünenlerin oranı yüzde 50’nin altında

Ipsos‘un yaptığı ‘Koronavirüs Salgını ve Toplum Araştırması‘nın 37. dönem verilerine göre, koronavirüs aşısı yaptırmayı düşünenlerin oranı yükselse de oran hala yüzde 50’nin altında.

Toplumda aşı yaptırma eğilimi ekim sonunda yüzde 51 seviyesindeyken, aralık ayı ortasında yüzde 38’e düşmüştü. Aşı yaptırma eğilimindeki bu azalmanın yılın son haftasında sona erdiği görülürken, aşı yaptıracağını söyleyenlerin oranının da yüzde 44 seviyesine ulaştığı belirtiliyor. Her 10 kişiden dördü aşı hazır olunca ilk üç ay içinde aşı yaptıracağını söylüyor.

Aşı hazır olduktan ne kadar sonra aşı yaptırmayı düşünürsünüz? sorusuna katılımcıların yüzde 19’u hemen aşı olmayı düşündüklerini söylerken, ilk üç ay içinde aşı olacağını söyleyenlerin oranı yüzde 41 oldu. Toplumun yüzde 23’ü ise ne zaman aşı yaptıracağı konusunda fikir beyan etmiyor. Bunun yanında ne kadar süre geçerse geçsin kesin bir şekilde aşı olmayı reddedenlerin oranı yüzde 14.

Diğer ülkeler aşıya ne diyor?

Araştırma, diğer ülkelerdeki vatandaşların da aşıya karşı tutumlarını ortaya koyuyor. Buna göre, Çin, Brezilya ve Birleşik Krallık‘ta aşı yaptırmayı düşünenlerin oranı oldukça yüksek. Ancak, Rusya ve Fransa‘da aşı yaptırma eğilimi daha zayıf.

Araştırmada, kişilere aşıyla ilgili daha çok hangi haberleri gördükleri de soruldu. Vatandaşların yüzde 40’ı aşı yaptırmaya yönelik haberleri daha çok duyduklarını belirtirken, toplumun yüzde 36’sı aşı yanlısı ve aşı karşıtı haberlere benzer seviyede karşılaştıklarını söyledi.

Eğitime uzaktan devam edilmesi doğru bulunuyor

Öte yandan, okulların kapatılması, uzaktan eğitime geçilmesi konusunda da genel kamuoyunun ve çocuğu okul çağında olan ebeveynlerin görüşleri alındı. Sonuçlara göre, hem genel kamuoyu hem de ebeveynler eğitime uzaktan eğitimle devam edilmesini doğru buluyor.

Ebeveynlerin sadece yüzde 6’sı bir ay içinde çocuğunu okula gönderme konusunda kendisini rahat hissedeceğini söylerken ikinci dönemin başında çocuklarını okula göndermeye ise hazır değiller.

‘Aşı konusunda bilgi edinmeye ihtiyacımız var’

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik araştırmayla ilgili şunları söyledi:

Kısıtlamaların gevşemesinin bir yolu kısıtlamalar ile hastalığın yayılmasını kontrol altına almak iken bir diğer yolu da kitlesel aşı uygulaması ile toplumsal bağışıklık sağlamak. 2021’e girerken aşı yaptırma eğiliminde yeniden bir yükseliş gördük. Vatandaşların yüzde 44’ü aşı olacağını belirtiyor, bu oran önceki haftalarda yüzde 38’e kadar gerilemişti. Yan etki yaşamayacağından emin olmak isteyen bir grup da var, bunu bir yıl içinde aşı olurum diyenlerin oranının yüzde 50’yi aşmasından anlayabiliyoruz. Ülkemiz bu anlamda Fransa ve Rusya ile benzer bir eğilim sergilerken Çin, Brezilya, İngiltere gibi bazı ülkelerde aşı olurum diyenlerin oranı yüzde 80 seviyesinde. Şüphesiz ki aşı konusunda daha fazla bilgi edinme ihtiyacımız var. Bu konuda birçok yorum, haber paylaşılıyor, ancak bu haberlerin hepsinin aşı yanlısı olduğunu düşünürsek yanılırız, vatandaşların sadece yüzde 40’ı aşıyı teşvik eden haberler ile daha sık karşılaştığını ifade ediyor. Yüzde 50’si ise ya daha fazla olumsuz haber ile karşılaştığını ya da olumlu-olumsuz haberlerin aynı oranda olduğunu belirtiyor. Bu da şu dönemde aşı konusunda daha yavaş yol alınmasına yol açıyor.”

Danıştay’dan Cumhurbaşkanlığı’nın ‘Göreme kararnamesi’ itirazına ret

Göreme Vadisi‘nin milli park statüsünden çıkarılmasına yapılan itiraz Danıştay Tetkik Hakiminin görüşüne rağmen reddedildi.

Halkın Kurtuluşu Partisi 1985 yılından itibaren UNESCO‘nun Dünya Miras Listesi‘nde yer alan ve 1986’da da milli park statüsü verilen Göreme Vadisi’nin 2019’da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile milli park olmaktan çıkarılmasına karşı Danıştay‘a başvurmuş ve yürümenin durdurulmasını istemişti.

Konuya ilişkin görüşünü açıklayan Danıştay tetkik hakimi Muhammed Şeker, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin yasaya ve hukuka aykırı olduğunu belirterek, işlemin iptalini istedi.

Tetkik Hakimi Şeker görüşünü; Anayasanın 63. üncü maddesindeki, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir” hükmüne ve 14/04/1982 tarih ve 2658 sayılı kanunla Türkiye’nin katılması uygun bulunan, UNESCO’nun 16/10/1972 tarihli “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme”ye atıfta bulunarak gerekçelendirdi. Şeker, davaya konu olan Göreme Vadisi’nin de 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış olması nedeniyle bu sözleşmede yer alan hükümler çerçevesinde irdelenmesi gerektiğini vurguladı.

Uluslararası sözleşmelerle korunuyor

Tetkik Hakimi; var olan yasalarda ve imza koyduğumuz uluslararası sözleşmelerde Göreme Vadisi’nin korunduğunu, Kanunda Milli Parklar bakımından; Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yetkilerinin yeni kurulan Kapadokya Alan Komisyonunda bulunmadığını, bu durum her ne kadar Kanunun amacının bir ölçüde eksik gerçekleşmesi sonucunu doğuracak olsa da, Kanunda yapılan bir düzenleme hatasından hareketle alanın koruma statüsünün ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını belirtti.

‘Yasalara da hukuka da uygun değil’

Konuyla ilgili HKP Genel Merkezi tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Kapadokya insanlığın ortak mirasıdır! AKP’liler için bütün bu değerler, kültür varlıkları, geçmişin yadigârı kurumlar, hastaneler, fabrikalar, limanlar, ormanlar, dağlar, madenler, sanayi tesisleri yağma Hasan’ın böreğidir. Yiyorlar durmadan, doymuyorlar. Bu karar ne var olan yasalara, ne hukuka, ne de vicdana uygundur. ”

Kuraklığın aşısı yok, değişim şart: Değişmeye Kanal İstanbul’dan vazgeçerek başlayabiliriz- Pelin Cengiz

Sıcaklıklar mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor. 

İstanbul’un aralık ayı yağış ortalamasında yüzde 80 oranında düşüş yaşandı. 

Metrekareye sadece 21 kilogram yağış düştü. 

Son aylarda beklenen yağmurların yağmaması sonucu İstanbul’daki barajlar büyük oranda boşaldı. 

Barajlardaki doluluk oranı yüzde 20’ler seviyesinde. 

Özellikle İstanbul’da şiddetli yağışların kış aylarında buharlaşma riskinin daha fazla olduğu yaz aylarına doğru kaydığı belirtiliyor.

Meteorolojik verilere göre aşırı hava olaylarına bağlı yaşanan meteorolojik afet sayısı 2000’li yıllardan beri belirgin bir artış göstermeye başladı. 

Bugün kuraklığı ve susuzluğu konuşuyoruz ancak bundan birkaç ay önce İstanbul’da yoğun dolu ve şiddetli yağmur yağışının etkilerini konuşuyorduk. Çoktan unuttuk bile… 

Giderek daha sık karşı karşıya kaldığımız aşırı hava olayları, iklim krizinin gündelik hayatımızın korkutucu bir şekilde parçası haline gelmeye başlamasının bir sonucu.

Ancak şiddeti normalin üzerinde hissedilen bir aşırı hava olayına kadar bu gerçek hayatımızda yokmuşçasına yaşamaya devam ediyoruz. 

Hayır, böyle yaşamaya devam edemeyiz. 

İklim krizine uyum ve azaltım, hemen!

Örneğin, su tasarrufunun, suyu verimli kullanmanın sadece kuraklık dönemlerinde gündeme getirilmemesi, gerek karar vericilerin gerek yurttaşların bu konuda sorumlu davranış göstermesi gerekiyor. 

Aşırı hava olayları sadece bununla da sınırlı değil.

  • Dünya Bankası’nın raporuna göre Türkiye, 21’inci yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ve Orta Asya bölgesinde aşırı iklim olaylarına en çok maruz kalacak üç ülkeden biri olacak.
  • 2050 yılında Karadeniz’de avlanabilecek balık sayısı 2010 yılına göre yüzde 50 oranına kadar düşüş gösterebilir. 
  • Doğu Karadeniz bölgesinde artacak yağış heyelan riskini arttıracak. Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu‘yu kapsayan bölgelerde kış yağışları yüzde 20-50 arası azalacak. Kuzey bölgelerde ise sel riski artacak.
  • Türkiye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da hakim olan sıcak ve kurak iklim kuşağının etkisine girme riskine sahip. Bu risk gerçeğe dönüşürse zaten çölleşme tehlikesi bulunan özellikle İç Anadolu, Güney Doğu Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgeleri gibi yarı kurak ve yarı nemli bölgelerinde tarım yapılamaz hale gelecek.

Bugün artık geldiğimiz noktada, Kanal İstanbul ile Yenişehir Rezerv Alanları ve yapımı tamamlanan 3’üncü Havalimanı projelerinin İstanbul Avrupa yakasının su ihtiyacını karşılayan su havzalarında önemli bir yıkıma neden olduğunu görüyoruz, etkilerini deneyimliyoruz.

İstanbul’un Avrupa yakası havzalarının mega projelerle yapılaşmaya açılmasından doğan su ihtiyacını karşılamak için Melen Su Sistemi, Sungurlu Barajı gibi alternatif projeler geliştirildi. Ancak, taşıma su ile sorun çözülemiyor, bu durum mega projelerin gerçekleştirildiği yerler dışında da ekolojik yıkıma neden oluyor. Mega projeler ve yapılaşma zamanla vadiler arasında suyun taşınmasını artıracak gibi görünüyor.

Birkaç yıl önce dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun “2071 yılına kadar su sorunu yok” diye lanse ettiği Melen Su Sistemi tamamen bir çözümsüzlük yumağına dönüşmüş durumda. 

İstanbul’un yeni su kaynaklarına ihtiyaç duymasının en büyük sebebi, kentin su yönetiminden sorumlu kişi ve kurumlar başta olmak üzere yönetici aklın İstanbul’un su havzalarını yapılaşmaya açma yaklaşımından vazgeçmemesi olarak özetlenebilir.  

Herhangi bir tavır değişikliğine gidilmediği takdirde de, bu yaklaşım bugün ve yakın gelecekteki su krizlerinin en önemli nedeni olarak görülmeye devam edecek. 

İstanbul gibi 16 milyon insanın yaşadığı mega kentlerin artık iklim krizine uyum ve azaltım arasında seçim yapma şansı yok. Her ikisinin de hemen şimdi hızlı ve dönüştürücü şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Giderek artan nüfusla birlikte kentin su ihtiyacı giderek artarken, su kaynaklarının sermayenin kullanımına açılması, suyun ticarileştirilmesi gelecek dönemde İstanbul’u susuzluk ve sağlıklı, temiz suya erişim sorunuyla daha fazla yüzleştirecek. 

İstanbul’un mevcut su kaynaklarının mevcut durumu alarm seviyesinde.

İktidar ise yüzyılın en büyük ekokırım projelerinden biri olacak Kanal İstanbul ile ilgili ihale hazırlığında.

5 bin 461 kilometrekare yüzölçümüne sahip İstanbul’un yüzde 46’sı su havzalarından oluşuyor. 

Çevre Mühendisleri Odası’nın Kanal İstanbul ile ilgili hazırladığı teknik rapora göre, Kanal İstanbul, Yenişehir yapı alanları ve 3’üncü Havalimanı kentin yaklaşık yüzde 7’sin kaplıyor ve bu projelerin hepsi Avrupa yakasının su havzalarını yok ediyor.

Tablo 1 – Kanal kazısının Avrupa yakası su havzalarında etkilediği alan büyüklüklerini gösteriyor. 

Tablo 2 – Kanal İstanbul proje rezerv alanlarının havzalarda yer alan kesimlerinin alanlarını gösteriyor.

Kanal İstanbul, sulak alanları, denizlerin içine kadar yapılaşmaya açıyor

Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanı Projesi, 3’üncü Havalimanı, 3’üncü Köprü ve bağlantı yolları ile birlikte Küçükçekmece Lagün Havzası’nın, Terkos/Durusu Havzası’nın, Marmara Bölgesi’nin, Kuzey Ormanları’nın ve sulak alanlarının, hatta Marmara ve Karadeniz kıyılarını da alarak denizlerin içine kadar yapılaşmaya açılmasıdır.  

Dolayısıyla, Avrupa yakasının su havzalarının olduğu bölge, Kilyos Havzası, Küçükçekmece Lagün Havzası, Durusu/Terkos Havzası, Kanal İstanbul projesi kapsamında yapılacak kanal yapımı, kıyı yapıları, kıyı dolguları ile 3’üncü Havalimanı’nı içeren Yenişehir yapı alanının baskısı altındadır. 

Yenişehir Rezerv Alanı 1/100 binlik çevre düzen planı değişikliğine göre, yapımı planlanan yeni kent alanının toplam alanı en az 34 bin 240 hektar ve bu alanın tamamı su havzalarının üzerinde bulunuyor. 

Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanı projelerinin güzergahlarından ve bugüne kadar ortaya çıkan emlak verilerinden anlaşılacağı üzere, mevcut yerleşimlerin olduğu kısımlar da yeniden yapılaştırılacak, Marmara’nın kuzeyine, ortasına kanalı ve havalimanını alan yeni bir kent inşa edilecek. Bu yeni şehirin baskıladığı havzalar arasında Kilyos Kıyı Havzası ve içinde Sazlıdere Alt Havzası’nı da barındıran Küçükçekmece Lagün Havzası en fazla yapılaşmaya açılacak su havzaları olarak görünüyor.  

Bu arada, 3’üncü Havalimanı’nın Kuzey Ormanları ile sulak alanlar üzerine ve Karadeniz kıyıları doldurularak inşa edildiğini de tekrar hatırlatalım.

Dolayısıyla bugün İstanbul özelinde ve Türkiye genelinde yaşanan kuraklık ve susuzluk tesadüf değil, bile bile ladestir. Kanal İstanbul ile geri dönülmez bir ekolojik yok oluşa sürüklenecek Terkos, Büyükçekmece Göl ve havzaları, Küçükçekmece Lagün Havzası başta olmak üzere doğal alanların korunması, kentleşmeye açılmaması, sermayenin insafına bırakılmaması, insan faaliyetlerine tamamen kapatılması gerekiyor. 

Doğal alanlar suyun rezerv alanlarıdır, asla bozulmamalıdır. 

Özetle, eğer siyasi karar vericiler çözümde samimi ise ilk işleri Kanal İstanbul projesinden vazgeçtiklerini duyurmak olmalıdır, kentlerin doğal kaynaklarını yağmalayan mega proje zinciri bozulmalıdır.

Covid-19 pandemisiyle mücadelede umutlar aşıya bağlandı. Ancak, iklim krizini çözebilecek bir tedavi, bir ilaç ya da bulunabilecek bir aşı yok. İklim krizi tüm hayatımızı esir almadan köklü vazgeçişler için adım atmak gerekiyor. 

Böyle bir kuraklık ve susuzluk gerçeğiyle yüzleşiyorken, kimsenin göz göre göre böyle bir kent suçunu işlemeye hakkı yoktur. 

Kentinize, suyunuza, yaşamınıza sahip çıkın.

 

Enflasyon oranları açıklandı, emekli zamları belli oldu

Türkiye İstatistik Kurumu‘nun (TÜİK) enflasyon rakamlarını açıklamasının ardından memur ve emeklilere yılın ilk yarısında yapılacak zam oranları da belli oldu. TÜİK’in açıkladığı verilere göre aralık ayında tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık yüzde 1,25 oranında artarken yıllık enflasyon da 14,6 olarak gerçekleşti. Memurlara 7,36, SSK ve Bağkur emekli maaşlarına yüzde 8,36 oranında zam yapılacak.

Böylece 12 milyona yakın SSK ve Bağkur emeklisi ocak ayında maaşlarını zamlı alacak.

Temmuz ve aralık döneminde yüzde 8,36 olan enflasyon oranlarına göre memur ve memur emeklilerine yüzde 4,36 oranında enflasyon zammı yapılacaktı. Buna yüzde 3’lük sözleşme zammı da eklenince memur ve memur emeklileri ocak ayında yüzde 7,36 zam alacak. 

Bu rakamlara göre, en düşük memur maaşı 3 bin 812 liradan 4 bin 92 liraya, en düşük emekli memur maaşı da 2 bin 814 liradan 3 bin 21 liraya çıkacak.

İşçi, esnaf ve çiftçi emeklilerinin maaşlarına ise yüzde 8,36 oranında zam yapılacak.

Böylece en düşük işçi emeklisinin aylığı bin 335 liradan bin 447 liraya yükselecek. En düşük esnaf emeklisinin aylığı ise bin 627 liradan bin 763 liraya, en düşük çiftçi emeklisinin aylığı da bin 534 liradan bin 662 liraya çıkacak.

 

Sonunda Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edildi-Prof. Derya Uludüz

Türkiye’de uzun süredir tartışılan konu hakkında Türk Tabipleri Birliği ile Sağlık Bakanlığı’nın yoğun çabaları sonucunda Covid-19 sağlık çalışanları için meslek hastalığı olarak kabul edildi.

Peki, meslek hastalığı nedir? Hangi durumlar meslek hastalığı olarak kabul edilmeli ve Türkiye’de durum nedir? Sağlık hukuku ile ilgilenen sevgili kızım Stj. Av. Özge Muhterem Uludüz, Covid-19’un neden sağlık çalışanları için meslek hastalığı sayıldığını, gerekliliklerini ve meslek hastalığı tanımını ve tartışılan illiyet bağı meselesini bizim için anlattı.

Meslek hastalığı nedir?

Şu anda Türkiye’de 440 kadar meslek hastalığı olarak kabul edilen hastalık var. Çalışanlarda görülen hastalıklar genel olarak üç başlık altında toplanıyor. Bunlar görülme sıklıklarına göre sırasıyla genel hastalıklar, işle ilgili hastalıklar ve meslek hastalıkları.

Stj. Av. Özge Uludüz öncelikle meslek hastalığının 5510 sayılı kanuna göre tanımını şöyle yaptı: “Sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük halleridir.”

Vazife malullüğü nedir?

Yine 5510 sayılı kanunda vazife malüllüğünün kimler için geçerli sayılması gerektiğini de açıklayan Av. Uludüz şartları ise şöyle açıkladı: “Malûllük; sigortalıların vazifelerini yaptıkları sırada veya vazifeleri dışında idarelerince görevlendirildikleri herhangi bir kamu idaresine ait başka işleri yaparken bu işlerden veya kurumlarının menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken ya da idarelerince sağlanan bir taşıtla işe gelişi ve işten dönüşü sırasında veya işyerinde meydana gelen kazadan doğmuş olursa, buna vazife malullüğü denir.”

Bu şartlar altında işi nedeniyle virüs ile karşılaşan ve virüsü ağır atlatan sağlık çalışanlarının, tedavileri sonunda işlerini yapamaz hale gelmeleri sonucu vazife malüllüğünden yararlanma hakkı konusuna da değinen Özge Uludüz, ” Vazife malullüğü hâlinde, 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Malullüklerinin Nevileri ile Dereceleri Hakkında Nizamname esas alınır. Vazife malullüğü sigortasından sağlanan yardımlar tüm vazife malullerine birebir aynı olacak şekilde yapılmamaktadır. Vazife malullüğü kişinin çalışma gücünde yarattığı olumsuz etkiye göre 1’den 6’ya kadar olacak şekilde derecelendirilir.

Mevcut düzenlemelere göre; daha riskli ve zorlu görevler yaparken vazife malulü olan kamu personeline, diğer kamu personeline kıyasla, icra edilen tehlikeli ve yıpratıcı görevlerin karşılığı olarak ilave ya da daha fazla yardımda bulunulmaktadır. Günümüzde en çok yardım yapılan vazife malulleri harp malullüğüdür. Covid-19’un kamuda görevli sağlık çalışanları açısından vazife malullüğü kabul edilmesi durumunda dahi hangi yardımlardan faydalandırılacaklarının tamamen ucu açıktır. ” diyor.

Türkiye’de sağlık çalışanlarının Covid-19 riski 10 kat fazla 

Aslında Tabipler Birliği (TTB) başta olmak üzere birçok meslek kuruluşu Covid-19’un meslek hastalığı sayılması yönünde çağrıda bulunmuştu. TTB yaptığı basın açıklamasında dünya genelinde sağlık çalışanlarının Covid-19’a yakalanma riskinin genele oranla 4-5 kat, Türkiye’de ise 10 kat daha fazla olduğunu söylemiş ve Dünya Tabipler Birliği (DTB) Başkanı Dr. David Barbe de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun pandemiyle ilgili özel oturumu öncesinde yaptığı açıklamada “Covid-19, sağlık çalışanları için milenyumun ilk meslek hastalığıdır. Sağlık çalışanlarının şu anda ihtiyaç duyduğu temel şey, Covid-19’un gelir kaybı, tedavi ve rehabilitasyon masrafları ile ölüm durumunda bakmakla mükellef olunan kişilere yönelik yardımı kapsayacak bir meslek hastalığı sayılmasıdır. Bu korumanın hiçbir boşluk bırakmadan sağlanması gerekmektedir. Durumdan etkilenen sağlık çalışanlarının bu korumaya olan ihtiyacı gecikmeksizin karşılanmalıdır. Toplumda pek çok kişi hijyen, mesafe, maske ve iyi havalandırılan iç mekanlar sayesinde güvende kalabilmiştir. Gelgelelim, hekimler, hemşireler ve diğer sağlık çalışanları söz konusu olduğunda durum çok farklıdır. Bu insanlar bakım vermek için hastalarıyla yakın temas içinde olmuşlardır. Kendilerini tehlikeye atmak zorunda kalmışlardır” ifadelerini kullanılmıştı.

İlliyet bağı nedir?

İlliyet bağı bu süreçte çok tartışıldı çünkü meslek hastalığı olarak sayılması için illiyet bağı gerekliydi. Peki, illiyet bağı nedir? Sevgili Özge bunu şöyle açıklıyor “İlliyet bağı; meydana gelen zarar ile kişinin davranışı arasındaki doğrudan bağlantı olup anlaşılması açısından kısaca nedensellik bağı şeklinde de ifade edilebilir. Sağlık çalışanlarında meydana gelen zararın çalışmaları sırasında hastane ortamında ortaya çıktığının kanıtlanması gerekmektedir.

Örnek vermek gerekirse; bir süredir izin kullanan sağlık çalışanın Covid-19’a yakalandığını düşünürsek sağlık çalışanı zaten vazife başında bu virüse yakalanmadığından burada vazife malullüğü için gereken illiyet bağı kurulamayacaktır. Veyahut hastanede vazifesi sırasında gerekli maske ve eldiven kullanım kurallarına uymayan sağlık çalışanının vazife sebebiyle değil vazifeyi ihmal sebebiyle Covid-19’a yakalandığı düşünülürse yine vazife malullüğü için illiyet bağı kurulamayacaktır.”

Dünyada durum ne?

İtalya, Almanya, Belçika, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ve Malezya dâhil 130’a yakın ülkede Covid-19 sağlık çalışanları için meslek hastalığı olarak kabul edildi. Bazı ülkelerde ise süpermarket, kargo çalışanları için de benzer uygulamalar var. Ayrıca Dünya Çalışma Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütü de COVID-19 hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtiyor. Sağlık çalışanları ise hem Covid-19’lu hastalarla doğrudan temas ettiği hem de bu uzun saatler devam eden bir süreç olduğu için hastalığı genellikle daha ağır geçiriyor. Virüs yükünün ağır olması da hastalığın sağlık çalışanları tarafından ağır atlatılmasının bir diğer nedeni.

Bu yüzden hem hastalık nedeniyle işini yapamayacak hale gelen hem de hayatını kaybeden çalışanların görevlerini yaparken tedirginlik yaşamaması, hayatını kaybedenlerin ailelerinin mağdur edilmemesi için meslek hastalığı kabulünün önemli olduğunu düşünüyorum.

(Bu yazı ilk kez cnnturk.com’da yayımlanmıştır)

Feminist Bellek diye bi’şey var!

Feminizmle yolu kesişen, feminist tartışmalarda sıklıkla değinilen kavramlar, terimler ve bellekte oluşan deneyimler hakkında bilgi edinmek isteyenler için artık feministbellek.org sitesi var.

Feminist Bellek, akademiden sosyal medyaya, gündelik karşılaşmalardan siyaset diline kadar her yere yayılan kavramları ve terimleri feminist teori, politikadan beslenerek açıklamayı amaçlıyor.

İlk olarak 20 yazıyla yayın hayatına başlayan Feminist Bellek, içinde bulunulan dünyayı feminist bir bakış açısıyla değerlendirerek feminist mücadeleye katkıda bulunma niyetini de taşıyor.

Feminist birikimi hatırlatıyor

Feminist Bellek’in kurulmasıyla ilgili yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Feminist Bellek, Türkiye’de ve dünyada cis-kadınların ve heteronormatif ikiliklere uymayan herkesin üzerindeki baskıların arttığı bir zamanda, feminizmin birikimini bir kez daha hatırlatıyor. Ancak buradaki hatırlatma, geçmişte olup bitmiş anıları yâd etmek anlamına gelmiyor. Aksine Feminist Bellek hepimizi mücadele içinde değişen ve sürekli büyüyen feminist birikimi şimdiki zamanda düşünmeye çağırıyor. Üstelik dijital bir platform olması, Feminist Bellek’in bu dinamizmi yakalayabilmesine de olanak sağlıyor.”

Feminist Bellek nasıl ortaya çıktı?

Feminist Bellek, LGBTİ+ hareketinden aktivistlerin, feministlerin, bir kısmı Barış İmzacısı olan akademisyenlerin, gazetecilerin, avukatların ve başka mesleklerden çok sayıda feministin katkısıyla ortaya çıktı.

Feminist Bellek’in internet sitesine buradan, Instagram hesabına buradan, Twitter hesabına buradan ve Facebook hesabına buradan ulaşabilirsiniz.

Hindistan üretilen aşının başka ülkelere satışını yasakladı

Hindistan, kullanımına onay verdiği Oxford/AstraZeneca‘nın yeni tip koronavirüs (Covid-19) aşısını üreten Hindistan Serum Enstitüsü’nün, başka ülkelere aşı ihracını ve özel sektör aracılığıyla aşı satmasını geçici süreyle yasakladı.

Şirket Üst Yöneticisi Adar Poonawalla, AP’ye yaptığı açıklamada, hükümetin aşının kullanımına, “Hindistan’daki kırılgan toplum kesimlerinin korunduğundan emin olana dek ihracat yapılmaması koşuluyla” onay verdiğini belirtti.

Sadece hükümete aşı verilebiliyor

Diğer yandan aşının piyasaya sürülmesinin de yasaklandığına dikkati çeken Poonawalla, “Şu anda yalnızca Hindistan hükümetine aşı verebiliyoruz.” ifadesini kullandı.

AA’nın aktardığına göre dünyanın en büyük aşı üreticisi olan şirkete getirilen kısıtlama, gelişmekte olan ülkelere aşı sağlanmasını geciktirebilir.

Hindistan Serum Enstitüsü, Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) öncülük ettiği Covid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı (COVAX) kapsamında ihtiyaç duyan yoksul ülkelere verilmek üzere 1 milyar doz aşı üretmeyi planlıyordu.

Aşıların ulaşması baharı bulabilir

Şirketin COVAX’a teslim edilmek üzere Oxford/AstraZeneca aşısı ve henüz onaylanmayan ABD’li Novavax şirketinin geliştirdiği aşıdan 100’er milyon doz üretmek üzere sözleşme imzaladığına dikkati çeken Poonawalla, söz konusu sözleşmeye ek olarak 300 ila 400 milyon doz üretilmesi için görüşmeler yürütüldüğünü, ayrıca yıl sonuna kadar COVAX’a 200 ila 300 milyon doz daha aşı sağlamasının planlandığını aktardı.

İhracat yasağı nedeniyle, söz konusu ülkelere ilk aşıların ulaşmasının baharı bulabileceği öngörülüyor.

İlk aşı 82 yaşında bir diyaliz hastasına

Öte yandan Britanya’da acil kullanım onayı alan Astra Zeneca/ Oxford aşısı, dünyada ilk kez 82 yaşında Brian Pinker isimli diyaliz hastasına uygulandı.

82 yaşındaki diyaliz hastası Pinker, aşılamanın ardından şunları söyledi:  “Bugün Covid aşısı olduğum için çok mutluyum ve bu aşı Oxford’da üretildiği için çok gururluyum. Şimdi eşimle 48’inci evlilik yıldönümünü kutlamayı dört gözle bekliyorum”

Toprak çökmesi küresel nüfusun beşte birini etkileyebilir

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü‘nün (UNESCO) yaptığı yeni bir araştırmaya göre, toprağın çökmesi ya da kademeli olarak toprak çökmesi 2040 yılına kadar dünya nüfusunun yüzde 19’unu etkileyebilir.

Eğer hiçbir önlem alınmazsa, kuraklık, küresel ısınma ve insani faaliyetler sebebiyle yükselen deniz seviyeleri dünyanın birçok sahil kentini şiddetli sel riskiyle karşı karşıya bırakabilir. Bu da toprak çökmesi için yeterli bir sebep.

Örneğin, Endonezya‘nın başkenti Cakarta‘da son 10 yılda toprak 2,5 metreden fazla battı. Hükümet ise başkenti Borneo Adası‘na taşıma planları yapıyor.

The Guardian’ın haberine göre, Avrupa’da ise düz kıyı bölgeleri ile kuru iklimlerdeki kentsel ve tarım merkezleri en çok risk altında olan bölgeler.

İspanya Jeoloji ve Madencilik Enstitüsü‘ne bağlı olan projenin baş araştırmacısı Gerardo Herrera-García konuyla ilgili şunları söyledi:

Yoğun nüfuslu alanlar veya uzun süre kuraklık yaşayan yerlerde tarım için sulamaya ihtiyaç duyulan alanlarda zamanla suyu yer altından pompalamak gerekir. Su pompalandığında akiferlere yeniden dolacak su hacmi dışarı pompalanan su hacminden daha azdır.”

İnsan nüfusunun artması da çökme oranlarını artıran faktörlerden. İran’da nüfus son 50 yılda iki katından fazla arttı. Ülkenin şehirleri şu anda dünyanın en hızlı batan şehir merkezleri arasında yer alıyor ve her yıl 25 santimetre kadar batıyor. 

Küresel bir sorun

Toprak çökmesinin küresel ısınmanın yanında sürdürülebilirliği olmayan tarım uygulamalarıyla bağlantılı küresel bir sorun olduğuna da dikkat çekildi. Herrera-García, “Dünyanın en büyük akiferleri tarımsal amaçlarla tüketiliyor” dedi.

Herrera-García’ya göre, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Meksika, Çin ve Hindistan‘daki yeraltı suları küresel gıda talebini karşılamak için hızla boşlatılıyor. Bu alanlarda devam eden çökme ise dünya nüfusunu etkileyecek.

Herrera-García küresel gıda üretimini sürdürülebilir hale getirmenin mümkün olduğunu, ancak sorunun hemen çözülmesi gerektiğini söyledi.

Bunun yanında küresel ısınmanın uzun süreli kuraklıklara neden olacağı için yer altından daha fazla su pompalandıkça çökme oranlarının daha da artacağı tahmin ediliyor. Öte yandan, önümüzdeki yüzyılda deniz seviyesinin bir metre yükselmesi bekleniyor. Bu da daha fazla alanın batacağı anlamına geliyor.

Çözüm var

Ancak, Herrera-García çökmenin büyük bir tehdit olsa da iklim değişikliğinden çok daha kolay çözülebileceği görüşünde. Uydular ve radarlar çökme alanlarını hızlı bir şekilde belirleyebilir ve sorunu çözmek için yerel yetkililer basit politikalar uygulayabilir.

Örneğin, Japonya‘nın başkenti Tokyo‘da çok büyük bir toprak çökmesi problemi yaşandı. Bu sorun, yer altı suyu yönetmelikleri uygulanarak çözüldü.

Çökmeye karşı alternatif su kaynakları bulmak, verimli tarım uygulamak ve suyu akiferlere geri enjekte etmek de çözümler arasında.