Ana Sayfa Blog Sayfa 1704

‘Akkuyu’da yaşananlar nükleer enerjiyi savunanların bile karşı çıkmasını gerektirecek kadar vahim’

Mersin’in Gülnar ilçesinde inşasına devam edilen   Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde (NGS) 19 Ocak salı günü akşam saatlerinde meydana gelen ve çevredeki  evlerin, arabaların camlarının kırılmasına neden olan patlama hakkındaki belirsizlik devam ediyor.

Mersin Valiliği ve Akkuyu Nükleer A.Ş’den yapılan açıklamalarda patlamanın planlı bir şekilde yapıldığı söylense de olayın arka planındaki detaylar ile patlamanın halihazırda reaktörlerin oturtulacağı zemine, santral inşaatına veya çalışanlarına zarar verip vermediğine dair bilgiler paylaşılmadı.

‘İş yapma biçimleri güvenlik tehlikesinin kaynağı’

Projenin başından itibaren sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmediğini belirten nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan, “Akkuyu’da bilgiler toplumla şeffaf bir şekilde paylaşılmıyor. Esasen nükleer santrallerle ilgili süreçlerde genel manada ‘güvenlik’ gerekçesi öne sürülerek şeffaflıktan imtina edilir. Ne var ki, inşasına başlandığı tarih  itibariyle Akkuyu NGS’deki iş yapma biçimlerinin kendisi güvenlik tehlikesinin kaynağı” dedi.

Patlamayla ilgili çok fazla cevapsız soru bırakıldığını belirten Demircan, “Hala patlamadan kim, hangi alt işveren ya da alt yüklenici  sorumlu bilmiyoruz, açıklanmıyor. Yine reaktör inşaatlarının temelinde çatlakların oluştuğunu ayrıca son günlerde de inşaat alanında su sızıntısı olduğunu öğreniyoruz.   Azami güvenlik gerektiren nükleer tesislerde bu tür olayların yaşanması ve gerçeklerin toplumdan gizlenmesi kabul edilemez” değerlendirmesinde bulundu.

1,2 büyüklüğünde deprem olarak kaydedildi

Yaşanan patlama, Kandilli Rasathanesi’nde yapılan ölçümlerde merkezi Gülnar (Büyükceli) olan ve saat 18.02’de yaşanan 1.2 büyüklüğünde deprem olarak kayıtlara geçti.

Patlamadan sonra evinin balkonundan dev bulut dalgasını çeken bir vatandaş tepkisini “Yine Büyükeceli’de dinamit patlaması. Bu defa çok büyüktü, inanılmaz büyüktü. Kapılar, pencereler ev oynadı. Keşke burada olsaydınız da görseydiniz. Hem de bu saatte yani saat 5’ten sonra. Olacak iş değil. Herkes evdeyken” sözleriyle dile getirdi.

Antmen: 86 ev hasar gördü

Büyükceli mahallesindeki 86 evin hasar gördüğünü belirten CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen yaptığı açıklamada “Bölge halkımızın evlerinin camları, duvarları, kapıları yıkıldı. Her taraf binlerce cam kırığı ile dolu. Yazlıklarında bulunan vatandaşlarımız korkudan evlerin dışına çıkıp sahile hücum ettiler” ifadelerini kullandı.

Evlerde yaşanan zararın dışında iki kişinin ise cam kırıkları sebebiyle yaralandığı bilgisi paylaşıldı. Çok fazla zararın yaşandığı Tanya Sitesi sakinleri ise yaşadıkları zarardan dolayı suç duyurusunda bulundu.

Akkuyu Nükleer A.Ş.: Planlı bir şekilde yapıldı

Mersin Valiliği yaptığı açıklamada patlamanın ‘planlı bir şekilde yapıldığını’ ve çevredeki evlerde yaşanan zararın bedelinin karşılanacağını söyledi.

Akkuyu Nükleer A.Ş.‘den yapılan açıklamada ise patlamanın arka planı “Akkuyu Nükleer Güç Santrali sahasına giden bağlantı yolunun yapımını yürüten alt yüklenici şirket tarafından planlı delme ve patlatma çalışmaları yapılmıştır” sözleriyle anlatıldı.

‘Zararlar karşılanacak’

Olay yerinde jandarma yetkililerinin ve ilgili diğer kurumların çalışmalarını sürdürdüğü belirtilen açıklamada “Hasar görmüş evlerde ikamet eden vatandaşların acil ihtiyaçları da karşılanmaktadır. Mahallede yerel yetkililer tarafından yürütülen hasar tespit çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmaların tamamlanmasının ardından zarar tazmini gerçekleştirilecektir” denildi.

Açıklamada ayrıca “Akkuyu Nükleer A.Ş alt yüklenici şirket ile koordineli şekilde olayın nedenlerine ilişkin detaylı soruşturmayı yürüten güvenlik kuvvetlerine gerekli her türlü desteği ve yardımı sağlamaktadır. Soruşturmanın ardından ileride bu tür olayların önüne geçilmesi için gerekli önlemler alınacaktır” ifadeleri kullanıldı.

‘Planlısı buysa plansızı nedir?’

Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye değerlendirmede bulunan Pınar Demircan, “Planlı bir patlamanın yapıldığı  yönündeki açıklamalar  doğal olarak bize 1,2 büyüklüğünde deprem etkisi yaratacak  bir patlama planlandı da neden  bölgedeki insanlar uyarılmadı sorusunu sorduruyor. Ayrıca  açıklamalar da çelişkili : Bir tarafta yol yapımı deniyor sonra  çalışanlara konaklama tesisi yapımı içindi  gibi bir açıklama daha duyuyoruz. Mersin Nükleer Karşıtı Platform ve çeşitli meslek odaları dahil sivil toplum örgütlerinden de haklı olarak ‘Planlısı buysa plansızı nedir? sorusu yükseliyor “dedi.

Akkuyu NGS’nin  çelişkili ifadelerinin olduğu gibi kazayı inkar ettiğine işaret eden Demircan  “Kazaya dair hakikati paylaşmak paylaşmak yerine hemen savunmaya geçildiği aşikar, bu noktada verilen bilginin, içerde yaralı olmadığı yönündeki açıklamaların da gerçekliği doğal olarak soru işareti” ifadelerini kullandı.

‘İlk vukuat değil’

Patlamanın Akkuyu NGS’de yaşanan ilk vukuat olmadığını hatırlatan Demircan, “ 2019 yılının yaz aylarında inşaat temelinde oluşan çatlakların üstüne bir yıl sonra da inşaat alanında su sızıntısı tespit edildi ki  bunlar aslında zeminin devasa nükleer inşaatı için uygun olmadığının ispatıdır” dedi.

Yaşanan su sızıntısına ilişkin açıklama yapan Pınar Demircan, “İnşaat lisansı verilmeden önce fizibilite çalışmaları yapılır, zemin etüdleri gerçekleştirilir. Bunlar inşaatın yapılması açısından bir sorun var mı yok mu diye bilimsel veriler ışığında gerçekleştirilmesi gereken çalışmalardır. Fakat bilimsel gerçeklik bir yana bırakılıp politik kararlarla hareket edilince daha inşaat aşamasında  da böyle olayların yaşandığını hep birlikte deneyimliyoruz” dedi ve ekledi:

Burada iki olasılık var ya projenin fizibilite çalışmaları bile düzgün yapılmadı ya da düzgün yapıldı ama gerçekler gizlendi. Onlar gizlediklerini sansınlar su sızıntısı gösteriyor ki doğa ve biz el ele gerçekleri gün yüzüne çıkartacağız.”

‘Hukukun bertaraf edilmesinden belliydi’

Demircan, nükleer tesis alanı ile ilgili ciddi tehlikelerin bulunduğunu bildiklerini,  inşaatın yapıldığı zeminin karstik özellik göstermesiyle  zaten uygun olmadığını söylerek “Uzmanlar, bilim insanları 13  sivil toplum örgütü tarafından açılan davalar kapsamında yapılan incelemelerde bunları bilirkişilere anlattı, bizler de yazdık. Fakat  hukuk berataraf edildi, bütün davalar reddedildi. Bugünler o davaların reddedildiği  günlerde hazırlandı ” ifadesini kullandı.

‘Çalışanlarına karşı da özensizler’

Projede yaşanan sıkıntıların inşaat çalışmalarına mahsus olmadığını da belirten Demircan, “Akkuyu NGS’nin pandemi döneminde de çalışanlarına karşı özensiz uygulamalarına hep birlikte tanık olduk, hala da oluyoruz. Her gün yeni bir skandal görüyor, çalışanların kalabalık servislere binmeye, yemekhanelerde üst üste yemek yemeye mecbur bırakıldığını duyuyoruz” şeklinde devam etti.

Akkuyu NGS’de çalışma ortamının “çalışma kampı” görüntüleri verdiğini belirten Demircan “Pandemi sürecinde 2023 yılında bir reaktörün bir gün dahi çalışır hale getirilmesi için çalışan nüfusunun pandemi yokmuşçasına önceden planlandığı gibi devam ettiğine de işaret eden Demircan işçilerin sahada prefabrik barakalarda hijyen olmayan koşullarda  yaşamak zorunda kaldığını da ekledi.

Barakalardaki kanalizasyon atıklarının da  hiçbir arıtma sistemi olmadan doğrudan dereye bırakıldığını ordan da bu kirliliğin denize ulaştığını , kabaran işçi nüfusunun Büyükeceli Köyü’nde köylüleri de huzursuz ettiğini hatırlatan Demircan “maliyetten kaçınılıyor, çevre kirliliği umursanmıyor, işçi sağlığı ve iş güvenliği gözetilmiyor” tespitlerinde bulundu.

‘Nükleer savunanlar bile karşı çıkmalı’

Toplumun karar süreçlerinde olduğu gibi kaza ve problemler karşısında da uyarılmamasının, bilgilendirilmemesinin herkesi endişelendirmesi gerektiğinin altını çizen Pınar Demircan son olarak şu değerlendirmede bulundu:

Bir nükleer santrale karşı olmanın yüzlerce nedeni sayılabilir ve nükleer santraller nerede kurulursa kurulsun karşı çıkılmayı hak eden tesislerdir.

Ancak, 2010 yılından bugüne Akkuyu NGS projesi özelinde yaşadıklarımız; bu ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal gerçekleri bu projeye nükleer enerjiyi savunanların bile karşı çıkmasını gerektirecek kadar vahim. Bir taraftan süreçlere dair bilgi talep etmeyi sürdürmeli diğer taraftan da kurum ve kuruluşlarıyla uluslararası kamuoyunun konuya ilgisini, dikkatini talep etmeliyiz.”

 

Selçuk Özdağ’a saldırı soruşturmasında üç şüpheli için yakalama kararı

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ‘ın 15 Ocak tarihinde uğradığı saldırıyla ilgili yürütülen soruşturma kapsamında üç şüpheli sanık hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Şüphelilerden ikisi daha önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan soruşturma kapsamında gözaltına alınmış ve ‘kasten yaralama’ suçlamasıyla tutuklamaya sevk edilmişti.

Neler yaşandı?

Selçuk Özdağ, 15 Ocak’ta evinin önünde 5 kişi tarafından silahlı ve sopalı saldırıya uğradı.  MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, saldırının ardından Özdağ ile ilgili ilk kez yaptığı açıklamada saldırılardan dolayı partisine yapılan eleştiri ve suçlamalara, “Milliyetçi-Ülkücü Hareket’i tarafı olmadığı saldırılarla ilişkilendirmeye ve yargılamaya cüret etmek terörizmin lügatinden beslenenlerin harcıdır. Aynı zamanda bühtandır, komplodur” diye tepki gösterdi.

MHP lideri, “ABD’deki Başkan değişimiyle eşzamanlı olarak, Serok ve partisinin, aynı şekilde tetikçi köşe yazarlarının hızlandırdığı iftira kampanyaları tesadüfi değil, alçak bir planın mahsulüdür” dedi.

Karar Gazetesi yazarları Elif Çakır, Yıldıray Oğur ve Taha Akyol‘u hedef gösteren Bahçeli yazarlar hakkında “kiralık köşe yazarları” ifadelerini kullandı.

Gelecek Partisi’nden Serkan Özcan tarafından yapılan açıklamada “İktidarın küçük ortağı açık bir şekilde siyaseti kriminalize ve terörize etmek için bir gün siyasetçileri diğer gün gazetecileri hedef göstermektedir. Siyasi partileri hedefe koyan, gazetecileri tehdit eden, sokaklara şiddet salan ve siyaseti kriminalize eden yaklaşımın asıl hedefi de sorumlusu da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’dir” denildi.

Ermeni Patrikhanesi: Kiliseler rant kaynağı olarak görülmesin

İnternetten bir sitede satışa çıkarılan kilisenin 1839’da yapılan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi olduğu ortaya çıktı. Ermeni din adamı Kerabaydzar Levon Zekiyan ve Patrikhane, kiliseyi satın alacak mali güçlerinin olmadığını belirterek, kiliselerin rant kaynağı olarak görülmesinden duydukları üzüntüyü dile getirdi. 

Internette verilen ilanda şu ifadeler yer aldı: “Bursa bölgesinde yer alan ve özel mülkiyet statüsüne geçmiş tarihi kilise satışa sunulmuştur. Bölgede yasayan Ermeni nüfusu için inşa edilen kilise, mübadele sonrası nüfusun ayrılması nedeniyle özel mülkiyete geçmiştir ve 1923 yılından itibaren bir süre tütün deposu, ardından da dokuma fabrikası olarak kullanılmıştır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren bir bölge içerisinde, bilinen bir konumda yer aIan kilise, lokasyonu itibariyle turistik amaçla değerlendirilebilir.” 

Daha önce de satışa çıkarılmıştı

Agos‘un aktardığına göre, kilise 2016 yılında  da “Ermeni Ortodoks Kilisesi” olarak çıkarılmıştı. O dönem yapılan araştırmalar sonucunda Setbaşı’ndaki kilisenin Ermeni Katolik Kilisesi olduğu belirlenmişti. 1923’ten sonra tütün deposu olarak kullanılan kilise ile ilgili olarak Bursa tarihi üzerine çalışan yerel araştırmacı Raif Kaplanoğlu’nun o dönem Agos’a verdiği bilgiye göre yapı, Setbaşı büyük ölçüde Ermenilerin yaşadığı bir semtti. 

Kiliseyi satışa çıkaran emlak firması ise mülkün şahıslara ait olduğunu, önce Bursa Yıldırım Belediyesi’ne başvurduklarını ancak belediyenin böyle bir mali gücü olmadığını beyan ettiğini  söyledi. 

Kilisenin orijinal hali.

‘Satın alacak gücümüz yok’

Türkiye Katolik Ermenileri Ruhani Önderi Kerabaydzar Levon Zekiyan Agos’a yaptığı açıklamada ilanı gördükten sonra emlak firması ile temasa geçtiğini söyledi. Zekiyan “Kiliseyi satın alma gücümüz ne yazık ki yok. Kilisenin kültürel bir mekan olarak kamusal bir işlevinin olması bizi rahatsız etmez. Yılda bir kere ayin yapmamıza izin verilmesini temenni ederiz. Konuyla ilgili olarak önümüzdeki günlerde bölgedeki yerel yetkililerle görüşmeyi planlıyorum” dedi.

Katolik Kilisesi kayıtlarına göre söz konusu kilise, 1839 yılında Başepiskopos Boğos Manuşyan’ın önderliği döneminde yaptırılan  Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi. Kilise 1862 ve 1893’te kamuya açık bir bağış toplama faaliyeti  ile yeniden inşa edilmiş.. Tüm bu bilgiler, Peder Hovhannes Çerkeşliyan tarafından 1913 tarihli bir takvime kaydedilmiş. 

Patrikhane’den açıklama: Çok üzücü 

Türkiye Ermenileri Patrikliği de Bursa’daki kilisenin satışına dair bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Kilise binalarının ticari bir meta olarak algılanmaları ve bazı kişiler tarafından bir rant kaynağı olarak görülmeleri bizim için çok daha üzücü bir durumdur” denildi.

Açıklama şöyle: 

“Cemaatimize ait kilise binaları geçmişte Osmanlı Padişah fermanlarıyla tesis edilmiş veya yine padişah fermanlarıyla yenilenmiş ve korunmuş oldukları bir gerçektir. Yurdumuzun kültürel zenginliğini teşkil eden ve cemaatinden yoksun kalmış kilise binalarını korumanın devletin ilgili kurumlarının uhdesinde olan bir görev olduğunu biliyoruz. Hepimizi sevindiren tarihi Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin onarılarak korunması bu görevin canlı bir tezahürüdür.

Devletimizin bu ve bunun gibi ibadethanelerin korunmasıyla ilgili gerçekleştirdiği çalışmalarda bulunduklarını biliyoruz.
İnsanların iman akçeleriyle bina edilmiş ve temelleri dualarla atılmış olan kiliseler, hangi durumda bulunurlarsa bulunsunlar inancımız gereği ibadethane vasıflarını korumaya devam etmektedirler. Bu kilise binalarının ticari bir meta olarak algılanmaları ve bazı kişiler tarafından bir rant kaynağı olarak görülmeleri bizim için çok daha üzücü bir durumdur.

Kilise binalarının tesislerine cevaz vermiş fermanlarda belirtilmiş esas amaçlarıyla kullanılmaları sevindirici bir durum olacaktır. Kullanılamayacak durumda olan kilise binalarının devletin uhdesine geçmesinin ve şimdiki durumlarında korunmalarının doğru olacağı kanaatindeyiz. Bunun her şeyden önce yurdumuza ait bir zenginliğin korunması anlamıyla eşdeğer olacağı açıktır.

Bu durumun göz önünde bulundurulması ve gerekli duyarlılığın gösterilmesi her şeyden önce yurdumuz aleyhinde olumsuz ifadeler sarf edenlerin gayretlerini akim kılacaktır.”

Urfa’da mangal

Geçen hafta Urfa’da bir kilisede mangal yapılması da tepki yaratmış; HDP milletvekili Garo Paylan konuyla ilgili olarak Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması talebiyle TBMM’ye bir soru önergesi yöneltmişti. 

Paylan önergesinde şu ifadelere yer verdi:

  • Kültür Bakanı olarak, Türkiye’de tarihi bir kilisede mangal partisi yapılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
  • Tarihi Germuş Ermeni Kilisesi’nin restorasyon çalışmalarına ne zaman başlayacaksınız?
  • Germuş Ermeni Kilisesi’nde mangal partisi yapanlar hakkında soruşturma başlatıldı mı?
  • Ülkemizde binlerce kilise restore edilmeyi beklemektedir. Kiliseleri neden kaderine terk ediyorsunuz?”

‘Su biterse herkes susar’

WWF- Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) artan nüfusu ve büyüyen kentleri ile su sıkıntısıyla karşı karşıya olan ülkemizin, iklim değişikliğinin de etkisi ile su fakiri olma yolunda ilerlediğine dikkat çekti.

Bir nehrin kaynağından denize döküldüğü noktaya kadar başından geçenleri anlatan “Suyun Yolculuğu” belgeselinin de tanıtıldığı toplantıda “Su Biterse Herkes Susar” kampanyası ile karar vericiler, iş dünyası ve bireyler su kaynaklarımızı koruma seferberliğine davet edildi.

‘Su değerini barajlar alarm verince fark ediyoruz’

Bütün bilimsel verilerin hem küresel ölçekte hem de Türkiye için su krizinin kapıda olduğunu ortaya koyduğu belirtilen açıklamada “Bugün artık iklim değişikliğinin etkilerini ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nda ortalama sıcaklıkların artması, yağışların azalması ve kuraklık şeklinde yaşıyoruz. Musluğumuzdan akan ve kolayca erişilebilir gördüğümüz suyun değerini ne yazık ki barajlardaki su seviyeleri alarm verdiğinde fark ediyoruz” denildi.

Uğur Bayar: Su krizi kapımızda

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar, Dünya Ekonomik Forumu’nun 2021 yılı Küresel Risk Raporuna göre, önümüzdeki 10 yıl boyunca dünya ekonomisini etkileyecek ilk beş riskin bulaşıcı hastalıklar, kitle imha silahları ile iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve su krizini de kapsayan doğal kaynak krizi olduğunu belirtti.

Bayar, ülkemizin su kaynaklarının da risk altında olduğuna dikkat çekerek “Son 50 yılda Türkiye’deki sulak alanların yarısı, su miktarı ve kalitesi bakımından, sağlıklı yapısını kaybetti. Bir başka deyişle üç Van Gölü büyüklüğünde sulak alan ekolojik işlevini yitirdi. Risk sadece yüzey sularımızla da sınırlı değil, yeraltı sularımızın da seviyesi alarm veriyor. Orman alanlarımızı kaybetmemiz de kuraklığa zemin hazırlayan bir başka etken” dedi.

İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep, Diyarbakır, Bursa, Mersin, Konya, Adana ve Antalya’nın küreselde su riski yüksek kentler listesinde bulunduğuna dikkat çeken Uğur Bayar, “Su kaynaklarının yönetiminde ve kentleşme, tarım, gıda, üretim, enerji gibi alanlarda doğayı göz ardı eden yaklaşımlar, hidrolojik müdahaleler ve sürdürülebilir olmayan uygulamalar karşısında susuzluk riskini daha ciddi ve sistemli ele almak zorundayız ” diye konuştu.

Büyük Menderes su riskiyle karşı karşıya

WWF-Türkiye, Ege Bölgesi’ne hayat veren Büyük Menderes Nehri’nde kritik seviyeye ulaşan kirliliğin önüne geçmek için su sorununu doğa koruma açısından ele alan bir dönüşüm hareketi yürütüyor.

Bugün incirimizin yüzde 61’i, zeytinimizin yüzde 28’i ve pamuğumuzun yüzde 14’ü, Büyük Menderes Nehri’nin suladığı Aydın ilimizden geliyor. Ancak yıllık 1,7 milyar metreküplük su potansiyeli ile Büyük Menderes, “su riski taşıyan havza” kategorisinde. Yüzyılın sonuna doğru havza sularının yüzde 50 oranında azalması öngörülüyor. Bunun yanı sıra hızla kirlenen suyun kalitesi de düşüyor.

Büyük Menderes örneğinden hareketle Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu su risklerine dikkat çekilen toplantıda, nehrin zorlu yolculuğu üzerinden su kaynaklarımızın durumuna ayna tutuldu.

Türkiye’den 10 şehirde su riski fazla

WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) Küresel Tatlısu Programı Başkanı Stuart Orr, akarsular ve göllerin sadece barındırdıkları canlılar için değil insan için de yaşam kaynağı olduğunu hatırlattı.

Orr, WWF’in gerçekleştirdiği Su Riski Filtresi (WWF Water Risk Filter) çalışmasına göre küresel ölçekte su riski yüksek şehirlerin arasında Türkiye’den 10 şehrin yer aldığını vurguladı.

‘Suyumuz için seferberlik zamanı’

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli, Türkiye’de susuzluğun bireyler, iş dünyası ve karar vericiler için ortak bir risk olduğunun altını çizdi. Pasinli şşu değerlendirmede bulundu:

Şimdi suyumuz için seferberlik zamanı: doğada suyun doğduğu ve geçtiği doğal alanları koruyarak; tarımda sulama yöntemlerimizi iyileştirerek, acilen damla sulamaya geçerek; sanayide suyu kirletmeden, verimli kullanarak; temiz üretim yatırımlarını teşvik ederek; jeotermal enerji üretiminde açığa çıkan yüksek kimyasal ve ağır metal içeren atık suların geri basılması yerine yüzeysel su kaynaklarına bırakılmasının önüne geçerek; denetimlerde sıfır tolerans yaklaşımını benimseyerek; kentlerimizde dağıtım kayıplarını ve kaçakları önleyerek; evlerimizde her damlayı tasarruf ederek; tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek suyumuzu korumayı birlikte başarabiliriz.”

‘Büyük Menderes ilham olacak’

Büyük Menderes Havzası’nda su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir yönetimi için yürütülen çalışmalara değinen WWF-Türkiye Tatlı Su ve Sulak Alan Programı Kıdemli Uzmanı Eren Atak ise hedeflerinin havzada doğayı korurken suyun daha verimli kullanıldığı yöntemlere geçişi sağlamak olduğunu söyledi.

Atak, “Yağmur suyu hasadından tarımda verimli sulama yöntemlerine, sanayide temiz üretim uygulamalarından, doğa koruma çalışmalarına kadar işbirliği ortaklarımızla birlikte attığımız adımlarla Türkiye’nin diğer akarsu havzalarına ilham verecek bir çabanın içindeyiz” dedi.

Avrupa’da hava kirliği yüzünden en çok ölüm İtalya, Polonya ve Çekya’da

Avrupa‘da yer alan bin kentin hava kirliliği ile erken ölümler arasındaki ilişkinin analiz edildiği Lancet Planetary Health dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, hava kirliliği sebebiyle en yüksek orandaki ölümler Kuzey İtalya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti‘nde meydana geldi. En düşük ölümler ise Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda‘da görüldü.

‘Yeşil enerjiyle önlenebilir’

Çalışmanın ortak yazarı Sasha Khomenko, kirli havaya bağlı ölüm oranlarının düşürülmesinin büyük oranda yeşil enerji ve fosil yakıt tüketiminin azaltılmasıyla önlenebileceğinin altını çizdi.

50 binden fazla ölümü önlemek mümkün

Araştırma ayrıca hava kirliliğini Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) belirlediği güvenli seviyelerde tutarak her yıl kıtadaki 50 binden fazla ölümün önlenebileceğini ortaya koydu.

Sonuçlar hava kirliliği seviyelerinin alt sınıra indirildiğinde hayatı kurtulan insan sayısının 125 bini aşacağını da gösterdi.

DSÖ hava kirliliğinin insan sağlığına zararlarını en aza indirmek için havadaki ince parçacıklı maddenin (PM2.5) yıllık ortalama olarak metreküp hava başına 10 mikrogramı geçmemesini tavsiye etti. Nitrojen dioksit (NO2) için aşılmaması gereken eşiğin de 40μg / metreküp olduğu belirtildi.

DSÖ hava kirliliği sebebiyle her yıl yedi milyondan fazla insanın öldüğünü belirterek iş gücünün azalmasının önde gelen nedenlerinden biri olduğunu da vurguladı.

Madrid’te yıllık ölümlerin yüzde 7’sinden sorumlu

Hava kirliliğine bağlı ölüm oranlarının en yüksek olduğu şehirleri Kuzey İtalya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti olarak sıralayan araştırmacılar, özellikle PM2.5 konsantrasyonlarının İtalya’nın Brescia, Bergamo ve Vicenza şehirlerinde çok yüksek olduğunun altını çizdi.

İspanya’nın başkenti Madrid‘deki NO2 seviyelerinin de buradaki yıllık ölümlerin yüzde 7’sinden sorumlu olduğu açıklandı.

Ziraat Bankası borcunu ödeyemeyen çiftçilerin tarlalarını satışa çıkardı

Türkiye‘de tarım ve hayvancılığı desteklemek için kurulan Ziraat Bankası’nın internet sitesinde, borcunu ödeyemeyen çiftçilerin el konulan tarla ve bağ bahçeleri satılmaya başlandı.

Sözcü gazetesinden Latif Sansür‘ün haberine göre bankanın internet sitesindeki ilanlarda 890’ı tarla bağ ve bahçe, 120’si arsa toplam 1940 gayrimenkul satışta bulunuyor. Türkiye’nin her yerinden gayrimenkullerin yer aldığı ilan sayfasında 10 bin liralık buğday tarlaları da var, 1 milyon liralık bahçeler de.

‘Çiftçilerin üretimden uzaklaştırılmaması gerekiyor’

Çiftçinin elinden alınan ve bankanın satışa çıkardığı toprağın başka bir çiftçiye geçmediğini söyleyen Aydın Efeler Ziraat Odası Başkanı Mehmet Kendiroğlu şunları söyledi:

Bankanın satışa çıkardığı toprak başka bir çiftçiye geçse belki bir teselli olacak, ama maalesef başka bir çiftçiye geçmiyor. Çiftçi olmayan farklı ellere geçiyor, bu bizi çok üzüyor. Özellikle pandemi sürecinde üretimin ne kadar değerli ve önemli olduğunu gördük. Çiftçimizin bu tür uygulamalarla üretimden uzaklaştırılmaması gerekiyor. Elindeki toprağı aldığımızda o üretimden dışarı çıkacaktır. Çiftçiyi üzmek yerine biraz rahatlatmak gerekir.”

‘Borçlar yapılandırılmalı’

Üreticinin son yıllarda sürekli artan bir sıkıntılı süreç yaşadığını da sözlerine ekleyen Mehmet Kendiroğlu, çiftçinin borçlarının yapılandırılması gerektiğini kaydetti.

Kendiroğlu, “Çiftçimiz son üç yıldır gittikçe artan sıkıntılı bir süreç yaşıyor. Özellikle bu yıl pandemi nedeniyle sıkıntı çok arttı. Tarım bakanımızla görüştük. Çiftçilerin borçlarının mümkünse faizsiz, değilse çok düşük faizle beş yıla taksitlendirilmesiyle nefes alabileceğini ilettik. Kısım kısım bazı erteleme ve ötelemeler oldu ama çiftçimizi rahatlatan bir şey olmadı” şeklinde konuştu.

Kamala Harris’in Hindistan’daki köyünde büyük sevinç

 
Kamala adı, Sanskritçe ‘Lotus çiçeği’ anlamına geliyor. 
 
Harris, ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Oakland kentinde dünyaya gelip burada büyüdü. Tarihsel olarak “siyah okulu” olarak anılan başkent Washington’daki Howard Üniversitesi’nde siyaset bilim ve ekonomi üzerine lisans eğitimini tamamladı. Ardından San Francisco yakınlarındaki Hastings College of Law’da hukuk derecesini tamamlar tamamlamaz eyalette suç oranlarının yüksek olduğu Alameda County’de savcı olarak göreve başladı.
 
 
 
2010 yılında yine bir ilke imza atarak Kaliforniya eyaletinin ilk kadın başsavcısı oldu. ABD’deki sistemde bu makam adalet bakanlığı anlamına da geliyor.
 
 
 
 

[Kadın aktivistler konuşuyor-3] Pınar Bilir: Kadınlar eylemlerde ‘yatıştırıcı’ oluyor

Yeşil Gazete olarak kadın ekoloji ve iklim aktivistleriyle konuşmak, hikayelerini anlamak, ama asıl olarak birer kadın aktivist olarak yaşadıklarını, erkeklerle çalışma pratiklerini, kadın aktivist olmanın avantaj ve dezavantajlarını öğrenmek amacıyla hazırladığımız “Kadın aktivistler konuşuyor” serimizin üçüncü konuğu  Su ve Vicdan Nöbeti‘nden hatırlayacağımız Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Pınar Bilir.

Kadınların eylemlerde çoğunlukla polis ve eylemciler arasındaki tansiyonu düşürmeye çalışan, olayları yatıştıran taraf rolüne büründüğünü anlatan Bilir, bu durumun sorgulanmadığını ifade ediyor.

Bilir ayrıca toplantılarda belli bir konuda bir öneri getiren ya da fikrini ifade eden kadınların, düşüncelerini gruba kabul ettirmede erkek yoldaşlarına göre daha fazla çaba göstermek durumunda kaldığını anlatıyor.

Bağdat’ta intihar saldırısı: 32 kişi hayatını kaybetti

Irak‘ın başkenti Bağdat‘ta kalabalık bir pazarda iki intihar saldırısı düzenlendi. Patlamada ilk belirlemelere göre en az 32 kişi hayatını kaybetti, 110 kişi de yaralandı.

Irak İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada ilk intihar bombacısı kendini hasta hissettiğini söyleyerek insanları etrafında topladı ve kendini patlattı. Patlamanın ardından toplanan kalabalık ise ikinci bir saldırının hedefi oldu. Patlamalar peş peşe gerçekleşti.

Yaralıların durumunun ağır olduğunu söyleyen yetkililer, bölgede maddi hasar meydana geldiğini de belirtti.

Irak’ta bir yıla yakın süredir devam eden kısıtlamaların gevşetilmesiyle birlikte Tayaran Meydanı‘ndaki ikinci el kıyafet pazarında normalin üstünde bir kalabalığın olduğu belirtildi.

Bağdat’ta en son 2018 yılının ocak ayından bu tür bir intihar saldırısı düzenlenmiş, yine aynı meydanda 35 kişi hayatını kaybetmişti.

Saldırıyı üstlenen olmadı

Eylemin sorumluluğunu henüz kimse üstlenmese de uzmanlar saldırının IŞİD tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğini söyledi.

Irak hükümeti, IŞİD ile mücadelesinde 2017 yılı sonunda zafer ilan etmişti. IŞİD artık Irak’ta toprak parçası kontrol etmese de zamana zaman kırsal kesimdeki hücreleri kolluk kuvvetlerini hedef alıyordu.

Bu yıl da hayvanlara kış uykusu yok

Doğal süreç aksıyor

 

Kış dinlenmesi olarak da tabir edilen kış uykusu sorununun sonraki yıllarda hayvanların üreme sayılarında ciddi düşüşlere neden olacağını vurgulayan Kılıç şöyle konuştu: “Önceki yıllarda aralık ayında bile kurbağaların dolaştığını gördük dolaşıyordu. Bu kurbağalar için büyük tehlikedir. Çünkü onların kış uykusuna geçmeleri lazım. Örneğin kuşlar burayı ya terk ettiler ya da kışı burada geçiriyorlarsa kış uykusu yok. Kokarcagiller ve kaya sansarı kış uykusuna yatabilirler. Bölgemizde yok ama kırsalda ayılar var. Sıcak devam ettiği zaman bunlar kış uykusuna yatamıyorlar. Doğal ve biyolojik süreçleri aksıyor.”

Geçen yıl da iklim krizine bağlı mevsim normali üzerindeki sıcaklıklar yüzünden Rusya’da ayılar ve kirpiler kış uykusuna yatamazken, kuşlar göç edememişti, çiçekler de erkenden açmıştı. 

Sebebi iklim değişikliği 

Bütün bunların nedeninin küresel ısınma olduğunun altını çizen Prof. Dr. Kılıç, “Eğer fosil yakıtlardan vazgeçersek, güneş ve rüzgâr enerjisine dönersek küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltırız. Bir de ağaçlandırmaya önem vermemiz lazım” dedi. 

Türkiye’nin küresel ısınma karşısında yüz yüze kaldığı riskleri değerlendiren  İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Toros da geçtiğimiz sonbaharda son 50 yılın en sıcak sonbaharını yaşadığımıza dikkat çekerek, “Bunlar daha önce görmediğimiz olaylar. Bütün bunlar küresel iklim değişikliğinden ülkemizin de olumsuz etkilediğinin birer göstergesidir.” dedi. Prof. Toros, önümüzdeki aylarda da sıcaklıkların normalin üzerinde olacağını vurgulayarak “Geçmişte meteorolojiye sadece ‘Yarın şemsiye alacak mıyım?’ diye bakıyorduk. Önümüzdeki yıllarda büyük ihtimalle yapılaşmamızı meteorolojik şartlara göre yapıyor olacağız. Ülkemizin tarım ülkesi olması, su kaynaklarının azalıyor olması, geleceğe yönelik planlama anlamında çalışmamızı hızlandırmamız gerektiğini gösteriyor” diye konuştu.