Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) hakkındaki KHK’yı iptal etmesiyle ilgili bir basın açıklaması yaparak, nükleer santral projelerinin derhal durdurulması ve NDK’nın bir an önce kapatılmasını istedi.
AYM’nin NDK kararı ile tek elden çıkarılan KHK’lerin yetki sınırını hatırlattığına değinilen açıklamada, Yüksek Mahkeme’nin nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyon faaliyetlerine ilişkin konular ile bu alanda yetkili bir kurum kurulmasının, Anayasa`da yapılan değişikliklere uyum sağlamak amacı kapsamında olmadığı dolayısıyla dava konusu KHK kurallarının KHK çıkarma yetkisi amaç ve kapsamı içinde değerlendirilemeyeceğini vurguladığı hatırlatıldı.
Açıklamada özetle şu ifadeler kullanıldı:
“Ancak mahkeme, KHK`nın tümünün ve 7164 sayılı Kanunla değiştirilen ve eklenen kurallarının iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluğun kamu yararını ihlâl edecek nitelikte görüldüğü gerekçesiyle, iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir.
Nükleer mevzuatımız yap-boz tahtası
…Bilindiği üzere 24 Haziran 2018 seçimlerinden hemen sonra, 9 Temmuz 2018 tarihinde, ülke tarihimizin en derin döviz kuru-faiz-enflasyon sarmalı içerisinde boğuşurken, Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) KHK’si, Cumhurbaşkanlığı yemin töreninden önce ilk çıkartılan KHK`lar arasında yer almıştı. Bu düzenleme ile nükleer enerji gibi son derece riskli ve hayati bir konu, kamu denetimi ortadan kaldırılarak tamamen ticari bir konu haline getirilmiş, ayrıca enerji üretim amaçlı radyoaktif atıklardan kWh başına 0,15 cent bedelin NDK adına kesilerek bir fon oluşturulması ile yeni bir kamusal para havuzu oluşturulmuştu.
NDK düzenlemesi, nükleer enerjiyi sadece ticari bir mesele olarak görmektedir. Ortalama 4500 MW kurulu gücündeki bir nükleer santralın elektrik üretiminden bu fona yılda yaklaşık 50 milyon dolar para aktarılacaktır. İşsizlik fonunun amacı dışında talan edilmesi yakın zamanda yaşanmış bir örnektir. Bu fonun da nükleer atık bertarafı yerine başka amaçlar için kullanılması olasıdır.”
NDK’nin kurulurken eksik bırakıldığı düşünülen konuların altı ay sonra torba kanunla düzeltilmeye çalışıldığı belirtilen açıklamada, 7 Aralık 2018’de torbaya konan ve NDK görev ve teşkilat yapısında değişiklik içeren beş maddenin Genel Kurul’da 250 milletvekilinin katılımı ve 20 dakikalık bir görüşmeyle kabul edildiğine vurgu yapıldı.
‘Bütün nükleer projeler sona erdirilmeli’
Akkuyu Nükleer Güç Santrali inşaatının, endişe ve kuşkulara rağmen ısrarla sürdürüldüğü hatırlatılan açıklamada, AYM kararının santralın üçüncü ünitesi için bugün gerçekleştirilecek temel atma töreninin hemen öncesine denk geldiğine dikkat çekildi; kararın yanı sıra bilim insanlarının uyarıları ve kamuoyunun görüşü dikkate alınarak nükleer santral projelerinin iptal edilmesi istendi.
Oda’nın açıklamasında AYM kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesi öngörüldüğü, bu sürenin çok fazla olduğu belirtilerek NDK’nin bir an önce kapatılması talep edildi.
Açıklama şu şekilde sonlandırıldı:
“Toplumun genelini ilgilendiren, gelecek kuşakları riske sokan nükleer santral gibi projeler ve tüm yasal düzenlemeler TBMM`deki salt çoğunlunluk anlayışı ile, asgari demokratik yönetim ilkeleri, saydamlık, açıklık, katılımcılık ve hesap verebilirlik değerleri göz ardı edilerek belirlenemez.
TBMM`de halkın katılımına, izlemesine açık bir Nükleer Enerji Komisyonu kurularak, şeffaf bir yönetim anlayışı hayata geçirilmelidir.”
AKP’nin yıllardır kendi siyasetinde işlevsel kıldığı dini argümanların etkisi bir süredir muhaliflerinin ötesinde kendi habitatında, özellikle dindar kadınlar arasında eskisi kadar güçlü değil. Kendini “dindar” olarak nitelendiren pek çok kişi, artık çeşitli etkinliklerde AKP karşıtı tavır sergilemekten çekinmiyor. Gerek siyasal alanda gerekse dini tartışmalarda AKP politikalarına muhalif olan dindarlara hüküm geçirilemeyince de devreye yargı ve kolluk kuvvetleri giriyor. Özellikle de dönüştürücü potansiyelinin farkında olduğu kadınlara karşı…
Geçtiğimiz günlerde aktivist Zeynep Duygu Ağbayır’ın telefonu çaldı. Arayanlar polisti. “Hakkınızda şikayet var. İfade vermeye gelmelisiniz” denildikten sonra telefon kapandı. Pazartesi ifade vermeye giden Ağbayır, konunun hadis temalı bir dini tartışma olduğunu orada öğrenebildi.
Sosyal medyayı takip edenler haziran ayında bazı kadınların, erkek egemen kültürün klişe haline gelmiş sözlerini eleştirmek ve farkındalık oluşturmak için Twitter’da bir kampanya düzenlediğini hatırlayacaklardır. Söz konusu etkinlik kapsamında atasözleri, kalıplaşmış eril cümleler, uydurma hadisler başta olmak üzere erkeği yücelten, kadını aşağılayan cümleler tersine çevrilmişti.
Zeynep Duygu Ağbayır: Müslüman erkeklerin üzerine bizim kadar gelmiyorlar
Zeynep Duygu Ağbayır da tweet atan isimlerden birisiydi. Ancak CİMER’e şikayet edildiği için polis tarafından karakola çağrılıp ifade verdi. Dini bir tartışmanın karakolluk olmasını değerlendiren Ağbayır, aradan sekiz ay geçtiğini ancak şikayetin yeni yapıldığını söylüyor. Ağbayır’a göre kendisinin şimdi şikayet edilmesinin altında yatan neden ise Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolara verdiği destek.
Melih Bulu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından rektör olarak atanmasının ardından başlayan ve halen süren protestolarda AKP ileri gelenlerinin en çok tartışma konusu haline getirdiği konulardan biri de başörtülü ve LGBTİ+ öğrencilerdi.
Ağbayır, iktidara yapılan itirazlarda LGBTİ ile başörtülü olan öğrencilerin iktidarca daha görünür kılındığını ifade ediyor. Örnek olarak da LGBTİ’li öğrenciler ile Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Şeyma Altundal’ı gösteriyor. Müslüman muhalif erkeklere başörtülü kadınlar gibi vurgu yapılmadığını kaydeden Ağbayır şunları anlatıyor:
“Haziran’da tersten okuma etkinliği başlamıştı. İnsanlar, kadın ibaresinin geçtiği söylenen ifadeyi değiştirip erkekler için yazıyordu. Ben ve birkaç arkadaşım ‘Bunu neden uydurulmuş hadisler üzerinden yapmayalım’ deyip böyle tweetler attık. O zaman çok tepki almıştık ve sonrasında bir arkadaşım ifadeye çağrılmıştı. Ama üzerinden sekiz ay geçmiş ve polis beni yeni çağırdı.
Ben hakim olan kurumsal din üzerine eleştirilerimi sık sık yazıyorum. Belki son dönemde yapılan protestolarda kimsenin kimliği göze batmazken, protestoculardan olan LGBTİ ve başörtülü kadınların kimliği göze battı. Bunlar üzerinde de yorumlar yapmıştım. Burada muhalif Müslüman erkekler de var ama onlar bu kadar eleştirinin odağında olmuyor. Ama herhangi bir protestoda, bir itirazda önce bizim söylediğimiz değil, başörtülü kimliğimiz yani görünür kimliğimiz ortaya çıkıyor ve bu hedef haline getiriliyor.”
Boğaziçi protestoları sırasında polis tarafından darp edilerek gözaltına alınan Şeyma Altundal.
Ağbayır, erkeklerin kayırıldığı ve kadınların yerildiği bir söylemin adaletten uzak olduğunu ve bunun eleştirilmesi gerektiğine de dikkat çekiyor:
Beni şikayet eden, ‘Müslümanlar dinleri için canını malını feda eder. Bizim canımızı malımızı feda edeceğimiz değerlerle dalga geçiliyor’ gerekçesiyle şikayet ediyor. Halbuki o tweetin altında o kadar hakaret, o kadar tehdit vardı. Onlar için bir şikayet yok ama bunun için bir şikayet var. Neden? Biz aslında hiçbir şey yapmadık. Bir dinin referansı gibi sürekli önümüze çıkan yorumlarda, kadınlar yazılan yere erkekler yazdık. Bu bir hakaret ise dine hakaret, inandıkları Allah’a hakarettir. Bir iftira atıyorsun yani. O zaman Kuran adaletten bahsedemez. Adaletten uzak, ayrımcılık içeren ve Kur’an’ın esasıyla çelişen şeyleri dinin referansı olarak göremem. Tabi ki itiraz edeceğim.”
‘O, başörtülü kimliğimden faydalanıyor ben faydalanmıyorum’
.Bir “normalleşme” umduğunu belirtiyor Ağbayır, bir şeye itiraz ederken, başörtüsü ile, onun üzerinden değil, temel hak ve özgürlüklere inandıkları yerden itiraz ettiklerini ifade ediyor.
Dine, uydurulmuş hadislere getirdigim eleştirilerden dolayı , "halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" suçundan ifademi verdim. İroniye gel ya hadi yine iyisiniz ateyizler 🙃 ha ben yine devam edeceğim yazmaya.
“Dine gelen her eleştiriyi tehdit olarak algılamaları kendilerini daha zayıf bir temelde konumlandırdığını gösteriyor. Onun için bence bu kadar panikliyorlar” değerlendirmesini yapan Ağbayır’ın ifade sırasında yaşadıkları ise kendi anlatımıyla şöyle:
Önüme twitlerimi getirdiler. Evet, bunlar benim dedim. Bunlar din ve inanç özgürlüğüne girer. Herhangi bir hakaretin söz konusu olmadığını söyledim. Burada asıl olan şu ki, dini mevcut gücün bir aracı olarak kullanıyorlar. Sen orada kullandıkları aracı ellerinden çektiğin an öfkeleniyorlar. Müslüman bir erkek çekince o kadar rahatsız olmuyorlar. Halbuki hadis, fıkıh tartışmaları çok öncesine dayanmakta ve halen devam etmekte. İlahiyatçılar kendi aralarında tartışıyorlar vs. O zaman bu kadar öfkelenilmezken benim attığım tweetlerin sadece erkek yerine kadın yazıldı diye sorguya çekilmesi çok saçma. Burada diyor ki ‘sen başörtünle bana aitsin. Benim sana sağlayacağım otorite çerçevesinde o vicdan ve adalet çerçevesinde hareket edebilirsin. Dışına çıkamazsın’. Ama ben dışındayım. O başörtülü kimliğimden faydalanıyor. Ben faydalanmıyorum. Ben başörtülü kimliğim üzerinden kendimi var etmiyorum. O beni o şekilde var etmek istiyor.”
Ağbayır’a göre uzun süredir iktidarın kullandığı dini söylemlerin toplumda karşılığı zayıf. Zira yaşanan adaletsizlik, ekonomik sıkıntılar ve liyakatsizlik başta olmak üzere birçok konuda insanlar artık iktidarın dediğini kabul etmek yerine sorguluyor.
Zeynep Algı: Bilgi ve muhakemesi eksik olan dayatma ve baskı yolunu seçiyor
Böyle düşünen sadece Ağbayır değil. Haziran’daki tersine çevirme etkinliğinde attığı tweetlerden dolayı ifadeye çağrılan isimlerden biri de Zeynep Algı. Algı, uydurma olduğu ifade edilen bir hadiste geçen kadın kelimesini erkek kelimesiyle değiştirince bir ilahiyatçı onu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne şikayet etti. Hadisi tahriften karakolluk olan Algı ise görüşlerinin arkasında olduğunu belirterek ifadesini verdi.
âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle şaka olmaz, bunlar bir oyun, eğlence aracına dönüştürülemez. bunu bilmeden yapan günahkâr olur, bile bile yapan, Allah korusun, dinden çıkar. hangi akıl, hangi seviye, şu hadisi tersinden yazma cüretinde bulunabilir! +++ pic.twitter.com/5WAd11KOGG
Kadınların verdiği bu mücadelelerin karakolluk sonuçlar doğurmasına neden olarak, bilgi ve muhakeme yetenekleri eksik olanların dayatma ve baskı yolunu seçtiğini söylüyor Algı.
Erkekler tarafından kadınlara çizilen sınırları kabul etmeyen kadınların böylece hedef alındığını ve sindirilmeye çalışıldığını kaydeden Algı, egemenler bugüne kadar pek yerde dini söylemlerle kitleleri bir şekilde yönlendirebildiğine ancak son zamanlarda artan dini söylemler ve kurumsal din algısının, insanları eskisi kadar etkilemediğine dikkat çekiyor.
Zeynep Algı.
Ancak, bazı kadınların da sistemin mevcut işleyişine destek verdiğini hatırlatan Algı, “Kadınların bu çabalarına ve düşüncelerine karşı baskı kurmaya çalışıyorlar. Dayatma ve şiddetle üstesinden gelebilecekleri bir araçları yok. Bilgi ve muhakeme yetenekleri ile seni ikna edemedikleri için de bu tarz dayatma yollarına giriyorlar. Sadece erkekler rahatsız olmuyor. O düşünceye sahip insanları baskılama meselesidir bu bir yandan. Mesela Zeynep Duygu’yu şikayet eden de bir kadın” diyor.
‘Sistem kendini dinin sahibi görüyor ama değil’
Algı’ya göre kadınların mücadelesi sayesinde başörtüsü söylemi artık iktidarın tekelinde değil. Bu kozu kaybetmek istemeyen sistem ise polisi, savcıyı devreye sokuyor:
Şu an sistem bu konuları gündeme getirerek kendini dinin sahibi görüyor. Polisiyle, savcısıyla koskoca devlet bu konularla ilgiliydi hep. Tek sesli toplum istiyorlar. İnsanların farklı sesini baskılamaya çalışıyorlar. Bu sebeplerden dolayı mahkemeye ya da polise ifade vermek çok yersiz. Polis daha ayet ve hadis ayrımını bilmeden meseleye giriyor. Ancak yine de bu meselelerin gündem olması ve tartışılması taraftarıyım. İnanç ve din özgürlüğü olmalı ve herkes bu konuda kendini ifade edebilmeli. Bu işleri karakolluk, mahkemelik etmenin hiçbir mantığı yok. Kadınların dini düşüncelerini değiştirmek için devleti görevlendirmenin hiçbir faydası yok”.
Hadiye Yolcu.
Hadiye Yolcu: Kadınların iktidarın elinden din kozunu aldı
İktidarın dini söylemlerinin karşılık bulamadığını ifade eden Antikapitalist Müslümanlar grubundan Hadiye Yolcu ise artık riyakarlıkla yol almanın imkansız olduğunu söylüyor. Yolcu da iki yıl evvel kurdukları Yeryüzü Sofrası konulu iftar etkinliğinde birkaç arkadaşıyla beraber yerlerde sürüklenip gözaltına alınmıştı, yargılamaları ise halen devam ediyor.
Kadınların mücadelesi sayesinde iktidarın elinden din kozunun alındığını kaydeden Yolcu şöyle konuşuyor:
“İktidarın dini söylemleri karşılık bulmuyor çünkü riyakârlıkla bir yere kadar götürebildiler meseleyi. Öncelikle kadınlar pratikte gördü ki; başörtüsünü takacak ama baş, örtünün kendisinden daha öncelikli. İktidar, başörtüsü meselesinde kadına önem veriyormuş gibi görünse de kadına şiddet konusunda meclise gelen önergeleri reddederek, İstanbul Sözleşmesi‘ni dikkate almayarak, 6284’ü uygulamayarak sınıfta kaldı. Katilin, tecavüzcünün sığınağı hâline geldiler neredeyse. Kadınlar bu gerçekleri görüyor ve artık iktidarın ve onun borazanlığını yapan Diyanet’in sözüne güvenmiyor. Eylem ve söylemin bu kadar çatıştığı bir noktada sözün geçerliliği mümkün değildir. Ve maalesef iktidar kendi işine gelmeyen her konuda baskıyı kullanıyor. Din, dillerinde oyuncak oldu. Dertlerinin gerçekte din olmadığını her konuda net olarak görüyoruz.
Yeryüzü Sofrası yargılanıyor bu ülkede. İki yıl olacak bu Ramazan ayında, hala mahkemelere gidiyoruz. İftar yapmanın suç olduğu, Müslüman olduğunu iddia edenlerin iktidarında tarihe geçti. Çünkü paylaş diyor, eşit olalım diyor, israf etme diyor o sofralar ve bu iktidarın hiç işine gelmiyor. İnsanlar ‘o kadar da değildir yahu’ diyorlar. Vallahi o kadar! Tek adam, karşısında kimsenin birleşmesini istemiyor. Yeryüzü Sofrası’nda inancına, rengine, kimliğine bakılmaksızın herkes ekmeğini bölüşüyor ve bundan daha tehlikeli çok az şey var iktidar için.”
Diyanet’in bu süreçte haktan değil, iktidardan yana olmayı seçtiğini kaydeden Yolcu sözlerini şöyle bitiriyor:
Diyanet de Hakk’ı seçmek yerine iktidarı desteklemeyi tercih etti. Kadın cinayetleri, iş cinayetleri, çocuk istismarı konularında adaletin safında duramadı. Bu İslam değil! Bu iktidarın güç oyunudur ve ona dahil olan herkes suç ortağıdır.”
Berrin Sönmez.
Berrin Sönmez: Kadının gücünün farkındalar, baskı bu yüzden
Müslüman yazar Berrin Sönmez ise eskiden başörtülü kadınların eğitim ve çalışma hakkından mahrum edilerek gündem edildiklerini ve o şekilde görünür olduklarını hatırlatırken, şimdiki iktidarın dindar camiayı oy deposu olarak konsolide edebilmek için muhalif duruşu olan Müslümanlara baskı uyguladığını anlatıyor.
Muhalif duran dindarlara baskının başörtülü kadınlar üzerinden yapıldığını belirten Sönmez’e göre, iktidar cenahı kadınları ikincil konumda görse de kadınlardaki dönüştürücü gücün de farkında. Kendi kitlesinin dönüşüp değişmemesi için de muhalif olan başörtülü kadınların üzerine bilerek gidiyor. AKP döneminde laiklik ilkesinin uygulanmadığını kaydeden yazar Sönmez şu ifadeleri kullanıyor:
“Eğer laiklik ilkesi uygulansaydı kadın ya da erkek rivayetlere dair yapılan yorumlar ya da tersine çevirme eylemi kesinlikle suç kabul edilmezdi. Bu ifade hürriyeti kapsamındadır. Laiklik ilkesi dini yorumlar için de ifade özgürlüğünü mümkün kılar. Ama bugün iktidar dini yorumları sadece kendi bakış açısına ve çıkarına uygun geldiği takdirde kabul ediyor ve keyfi yorumlara izin veriyor. Nasıl ki hukukta keyfi uygulamaları var ise aynı şekilde din konusunda keyfi yorumlara izin veriyor.”
AKP iktidarının ilkesel bir tutumdan ziyade pragmatist bir tavra sahip olduğunu kaydeden Sönmez, Zeynep Algı ile Zeynep Duygu Ağbayır’ın eylemlerinin dönüşüm adına büyük bir etkiye vesile olduğunu düşünüyor:
“Gerek Zeynep Algı gerekse de Zeynep Duygu küçücük bir eylemle yüzyıllarca süren bir hatayı göze soktular. Bu alışkanlığın ne kadar yanlış olduğunu ortaya koydular. Bu çok güçlü bir etkiydi. Bu dinen de, hukuken de suç olmayacak bir şey. Ama kendi iktidarlarını tahkim etmek için kurallarını oynayan bir siyasi irade var ortada. Bu siyasi irade bağlı yargı ve kolluk Twitter’da yapılan yorumları ihbar kabul etti. Pek çok ilahiyatçı erkek de Zeynep ve Duygu’nun yaptığını yaptılar. Ancak erkeklere bu sindirilme işi yapılmıyor. Kadınları sindirmenin kolay olduğunu düşünüyorlar. Çünkü kadınları ikincil görüyorlar. Bir de şu var. Kadınlar büyük dönüştürücü bir güç. Özellikle başörtülü kadınların görünür şekilde bu kadar muhalif duruşu, dindar camiada büyük bir etki yapacaktır endişesi yaşıyorlar. Bir yandan ikincil görüp kolay kabul ediyorlar ama öbür yandan kadının gücünün gayet farkındalar.”
‘Yalpalıyor, yalpaladıkça da hata yapıyorlar’
Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Şeyma Altundal’ın da başörtülü olmasından dolayı görünürlüğünün arttığını belirten Sönmez, iktidarın oradaki propagandasının etkisiz kaldığını anlatıyor:
“İktidar yıllardır yaptığı manipülatif algıyı yapamadı bu sefer. Manipülatif propagandayı artık sürdüremiyor. Yıllardır gündemi belirleyen kendisiydi artık belirleyemiyor. Belirlenen gündeme karşı söylediği yalanlama ve inkar politikaları etkili olurdu. Artık o da etkili olmuyor. Yalpalıyor, yalpaladıkça hata yapıyor. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sözünü tekrar edeyim: ‘Başörtüsü diye geldiler, insanların iç çamaşırlarını çıkarttırdılar.’ Çıplak arama sadece bir başörtülü kadına yapıldığında gündeme geldi. Kıyamet koptu. Bu çok utanç verici bir şey. ‘FETÖ’ ile ilişkili olduğunu söylediğinde sanki haklı çıkacakmış gibi… Oysa kim olursa olsun, çıplak arama işkencedir. Sırf kadın başörtülü olunca gündem olması kabul edilemez.
Yıllardır bu konuda suç duyuruları var. Hiç çıkıp konuşmadı. Başörtülü bir kadın söz konusu olunca ilk kez çıkıp cevap verdi. Cevap vereyim derken de daha büyük hatalar yaptı. Zaten başkanlık referandumundan beri iktidar yuvarlanıyor. Bu yuvarlamayı durdurmak ve radikal dindarları elinde tutmak için muhalif dindarlara baskı uyguluyor. Ayasofyayı açtılar, ‘Anayasadan laiklik kalksın’ diyenler sempozyumu AKP’li belediyelerin salonlarında yapıyor. Bunların hepsinin Zeynep Algı’nın, Zeynep Duygu’nun sorgulanışıyla, Şeyma Altundal’ın gözaltına alınışı ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bir yandan radikal dincileri destekliyor öbür yandan muhalif dindarları köstekliyor.”
‘Dindarlar artık çaresiz değil’
İktidarın başörtüsü ve dindar taban üzerindeki baskısına rağmen dindarların artık çaresiz olmadığını, CHP’nin dindarlarla iyi bir ilişki içinde olduğunu vurguluyor Sönmez. Hem DEVA, Gelecek Partisi gibi yeni kurulan partilerin hem de HDP’nin de artık dindarlar için yeni seçenekler olduğunu söylüyor:
CHP ile dindarların ilişkilenmesi çok yükseldi. Kimlik siyaseti ortadan kalktığı gibi militan laiklik uygulamasını da doğru görmeyen bir CHP zihniyeti kendi kimlikleriyle orda var olmalarına izin verdiği ölçüde dindarların CHP ve diğer partilerle ilişkilenmesi mümkün oldu. Burada HDP’nin varlığı çok önemli. Eskiden Kürtlerin sol ile ilişkisine dindarlar çok itibar etmezdi. HDP’nin Türkiyelileşmesi bir yandan sol ile ilişkisini sağlamlaştırırken diğer yandan dindarlarla yapılan Demokratik İslam Kongreleri’yle dindarların her partide olmasını mümkün kıldı. Dindarlar AKP’ye muhtaç değil. HDP’ye bu kadar saldırı olmasının nedenlerinden biri de dindarlar kurduğu ilişkisidir.”
Nurten Ertuğrul.
Nurten Ertuğrul: Başlarında takke var ama sistem aynı sistem
Hak ve Adalet Platformu üyesi Nurten Ertuğrul ise sorunun bugünkü iktidarı da aşan bir sistem sorunu olduğu görüşünde. Ülkenin kurulmasında bile görsel olarak kadınlara hak verildiğini kaydeden Ertuğrul şunları söylüyor:
Cumhuriyet tarihinde de kadınlara aslında görsel olarak hak verildiğini görüyoruz. Mesela kadınların parti kurması konusunda imkanlar verilmedi. Bu sistemsel bir sorun var. Bundan önceki sürece baktığımızda kadınlar başörtüsü ile okumasın diyorlardı. Erkek gittiği zaman inançsız mıydı? Bunu sorgulayan bir sistem yok muydu? O dönemin mağduru bugünün ise mağruru olan kadınlara bu rolü biçenler yine iktidar. Yani özne değil nesnedir orada. Kadının özne olmasına izin vermez. Kadın özne olunca iktidarını kaybeder. Nasıl bugün kadına şiddet cezasız kalıyorsa, kravattan, takım elbiseden, iyi halden falan indirim varsa orda suçluyu korumaya yönelik bir tavır da vardır.”
Mevcut iktidarın başında takke olmasına rağmen sistemin aynı sistem olduğunu ve ataerkil bir zihniyete hizmet ettiğini kaydeden Ertuğrul, iktidarın “inandırıcılık sorunu”nu şöyle anlatıyor:
İnandırıcılığı yok ki… Mesela kadına şiddete bakalım. İstanbul Sözleşmesi’ni Avrupa Konseyi’nin metnidir deyip buraya imza atmam diyorsun. Niye imzalamıyorsun? Bu çerçeve metinde bile kendini var ediyor. Mütedeyyin insanların ve 20 ülkenin imzasının olduğu bir sözleşmedir. Ama bugün başka bir mecraya girdiği için iktidar tekrar eski kodlarına yüzde 17’lik kitleyi memnun edip yüzde 67’lik bir kesimi elinin tersiyle itiyor. O yüzde 17’lik kitle üzerinden kendini var ediyor. Din üzerinden kendini var ediyor. Argüman tutuyor mu? Eskisi gibi değil. Sen yani başındaki insanı göremezsen, sürekli din diyerek kendini var edemezsin. İnsanlar bu konuda samimi olmadıklarını gördü. Onun için de oy oranları düşüyor. İktidar bulabildikleri her argümanı kullanıyor ama insanlar bunu görüyor.”
AKP, dindar kadınların büyük katkısıyla iktidar oldu ancak şimdilerde o iktidarın muhalif Müslüman kadınlar tarafından sorgulanması ezberleri bozuyor. Böşörtüsü yasağının kaldırılması için verilen mücadelelerin üzerinden çok zaman geçti, her alanda muktedir olan AKP alanını artırdıkça ortaya çıkan hukuki, ekonomik ve sosyal sorunları görünmez kılmak amacıyla sarılan “din ipi” dindar veya değil, en çok kadınlar tarafından sorgulanıyor. “Başörtüsü ve din” üzerinden icra edilen politikanın bundan sonra gideceği yön ise kadınların mücadelesine bağlı olacak gibi.
Temiz Hava Hakkı Platformu, baca gazı arıtımı ve kül depolama sahalarının mevzuata uygun hale getirilmesi için gerekli altyapı yatırımlarını tamamlamayan kömürlü termik santrallerin çalışmasına izin verilmemesi çağrısında bulundu.
Platformun elde ettiği çarpıcı görüntüler, geçici faaliyet belgesi alarak 2020 yılından beri çalışmaya devam eden santrallerin bazılarından hala siyah dumanlar yükseldiğini gözler önüne serdi. Ayrıca pek çok santral, kül depolama sahasının yol açtığı kirliliğin suya ve toprağa karışmasını önleyemediği halde çalışmaya devam ediyor.
2019 yılında büyük tepkiler ve açılan kampanyalar etki etmiş ve özelleştirilmiş santrallere gerekli çevre yatırımların yapmadan iki yıl daha çalışma izni veren yasa tasarısı maddesi (Madde 50) veto edilmiş; santrallerin geçirimsiz zeminli kül depolama sahası olmadan çevre izni almalarına olanak tanıyan Atıkların Düzenli Depolanmasında Dair Yönetmelik’in Geçici 3’üncü maddesinin iptali talebiyle açılan davalarda yürütmeyi durdurma kararı verilmişti.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Çevre Kanunu’nun 11 ve 15’inci maddeleri gereği, 01.01.2020 itibariyle beş termik santralin tamamen, bir termik santralin ise kısmi olarak kapatılmasına, diğer yedi santralden dördüne geçici faaliyet belgesi verilmesine, üç santrale ise gerekli çevre izinlerinin verilmesine karar verildiğini açıklamıştı.
Süre çoktan doldu
Bu kapsamda Afşin Elbistan B Termik Santrali, Orhaneli Termik Santrali ve Çayırhan Termik Santrali’ne 01.01.2020 tarihinde yatırımlarını yapması için bir yıl süre tanıyan Geçici Faaliyet Belgesi verildi ancak 01.01.2021 itibariyle tanınan süre doldu. Bakan Kurum, ocak ayında kapatılan santrallerin Haziran 2020’de de yeniden açıldığını açıklamış ve şunları söylemişti: “Soma termik santralinin altı ünitesinden dördüne, Kangal Termik Santrali’nin kapalı olan iki ünitesine, Çatalağzı Termik Santrali’nin kapalı olaniki ünitesine, Seyitömer Termik Santrali’nin dört ünitesinden ikisine, Tunçbilek Termik Santralimizin de üç ünitesinden ikisine, Afşin Termik Santrali’nin dört ünitesinden ikisine 1 yıl geçici çalışma ruhsatı verildi’.
Platform çevre yatırımlarını tamamlamamış tüm santrallerin faaliyetlerinin acilen durdurulmasını talep etti.
Muafiyet süresi dolan santrallerin çevre izni alabilmek için gerekli yatırımları yapıp yapmadığının kamuoyuyla paylaşılmadığını belirten Platform Sözcüleri, geçici izinlerle çalıştırıldıkları sürede ortaya çıkan emisyon verilerine de aynı şekilde ulaşmanın mümkün olmadığını ekledi. Açıklamada, gerekli yatırımlar tamamlanmadan santrallerin çalışmaya devam etmesinin, temiz havanın hayati değerinin daha iyi anlaşıldığı COVID-19 salgını sürecinde halk sağlığı öncelikleriyle bağdaşmadığının altı çizildi.
Yatırımlar hala yapılmadı
Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Buket Atlı Ocak 2020’de kapatılan santrallerin çevre ve halk sağlığı için yapmaları gereken yatırımlar tamamlanmadığı halde tekrar açıldığını ve çalışmaya devam ettiğini hatırlatarak, “Halk sağlığını korumak amacıyla santrallere daha fazla muafiyet verilmeyeceği söylenmiş olmasına rağmen, gerekli yatırımlarını tamamlamamış santrallere geçici izinler ve ek süreler verilerek havamızı kirletmelerine göz yumuluyor” dedi.
Atlı, kül depolama alanlarını mevzuata uygun hale getirmeyen santrallere de değindi:
“Mevcut kömürlü termik santrallerin küllerin geçirimsiz zeminli sahalarda depolanması konusunda da altyapı yatırımlarının yapılması gerekiyordu. Fakat, santrallere tanınan altı yıllık muafiyetin bitmesine beş gün kala yapılan ani bir yönetmelik değişikliğiyle kül depolama alanlarında gerekli çevre yatırımlarını sağlamayan santrallerin çalışabilmesinin önü açılmıştı. 2020 yılında sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütleri tarafından açılan davalarda söz konusu yönetmelik değişikliğinin; çevreye telafisi mümkün olmayacak zararlar verecek olması gerekçesiyle madde hakkında yürütmeyi durdurma kararı verilmiştir. Kül depolama sahası yatırımları yapılmadığı halde yönetmelik değişikliği kapsamında çevre izni alabilmiş santrallerin izinleri artık geçerli değildir ve derhal faaliyetlerinin durdurulması gerekmektedir.”
Afşin’de kara kar yağdı
Kahramanmaraş Elbistan – Afşin Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu üyesi İbrahim Yalçın ise santralin eskisi gibi kül saçmaya devam ettiğini söyledi:
“Filtre yapıldığı söylenerek açılan Afşin A santralinin iki ünitesi de Haziran ayından beri her gün eskisi gibi kül saçmaya devam ediyor. 2020’de santral kapandığında yıllar sonra ilk defa beyaz kar görmüştük ama bu kış yine Afşin’e kara kar yağdı. Çevre ve Şehircilik Bakanı ‘İzliyoruz, eğer limitler aşılırsa kapatırız’ demişti. Fakat burada santrallerin çalıştığı her gün zehirleniyoruz. Temiz hava için daha kaç yıl beklememiz lazım? Gerekli yatırımlar yapılmadan, sürekli yeni izinler vererek bu santrallerin çalışmalarına izin vermeyin”
“2019 yılından beri çevre izni veya geçici faaliyet belgesi alan santrallerin hangi yatırımları yaptığını ve ulusal limitlere uyup uymadığını bilmediklerini belirten Makine Mühendisleri Odası Enerji Grubu üyesi Orhan Aytaç ise şu bilgileri verdi:
“Sahadan, yerel basından ve sektör dergilerinden aldığımız bilgilere göre, yılbaşında kapatılan ancak Haziran 2020’de tüm veya bazı ünitelerine geçici faaliyet belgesi verilen Afşin-Elbistan A, Seyitömer, Tunçbilek, Çatalağzı, Soma B ve Kangal santrallerine yalnızca kükürt giderimi için geçici “kuru soğurucu püskürtme” sistemi monte edilmiştir. Başka bir iyileştirme yapılmamıştır. Santrallere buldukları bu ‘geçici’ çözüm, ülkemizdeki kömürün kükürt oranı ve yandıktan sonra oluşan kül miktarı çok fazla olduğu için verimli değildir.”
Aytaç, Kahmaramanmaraş’ın Afşin ilçesinde artık kronik hale gelen hava kirliliğine de değindi: “Afşin’de Greenpeace Akdeniz tarafından 5 Ekim – 11 Kasım 2020 arasında dört farklı yerde yapılan 24 saatlik hava kirliliği ölçüm sonuçları, bazı günler kanserojen olan kirleticilerin Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği limitlerinin (PM10) tam 16 katınakadar aşıldığını gösteriyor. Türkiye’deki santrallerde kullanılan elektrofiltreler, kurulan “geçici” sistemin getirdiği ilave toz yüküne göre tasarlanmadığı için, hem kükürt salımı gerektiği kadar azalmıyor hem de eskisinden de fazla toz salımı olabiliyor”.
İmza kampanyası devam ediyor
Temiz Hava Hakkı Platformu, 30 yılı aşkın süredir çalışan ve ekonomik ömrünü doldurmuş kömürlü termik santrallerin; yıllarca tanınan muafiyetler nedeniyle Çanakkale, Kütahya, Manisa, Muğla, Zonguldak, Kahramanmaraş, Sivas ve Muğla illeri başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde hava, toprak ve suyu kirletmeye devam ettiğini vurguladı.
Bu illerdeki çevre kuruluşları tarafından muafiyetlerin uzatılmaması için 2019 yılında başlatılan ve 105 bin kişiye ulaşan imza kampanyası da devam ediyor.
Platform, şubat ayında duyurulan bir araştırmaya göre, her gün 13 kişinin yaşamını kaybetmesine sebep olan Türkiye’deki kömürlü termik santrallerin; kimsenin istihdam sorunu yaşamayacağı adil bir geçiş planı ile emekli edilmesi çağrısı yapıldı.
AB değerlerinin üzerindeyiz
Avrupa Birliği’nde işletmedeki santrallerin uymak zorunda oldukları baca gazı sınır değerleri 2021 Ağustos itibarıyla düşürülecek. Türkiye 2019 yılı mevzuatındaki sınır değerler ise kömürlü termik santrallerin, AB’nin 2021 itibariyle yeni belirlediği güncel sınır değerlere göre 2 ila 5 kat daha fazla kirletici gaz (kükürt dioksit, karbon monoksit ve parçacık madde) salmasına izin veriyor.
Anayasa Mahkemesi (AYM), 14 yıl önce Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü‘nde polis kurşunuyla ölen Festus Okey’in kardeşine 80 bin TL tazminat ödenmesine karar verdi.
25 yaşındaki Nijeryalı Okey, 2005’te futbol oynamak için geldiği Türkiye‘de, 20 Ağustos 2007’de arkadaşı M.O. ile birlikte Beyoğlu’nda sivil polislerce gözaltına alınmıştı. Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürülen Okey, burada silahla vurularak öldürüldü.
Başta ailesi olmak üzere birçok sivil toplum örgütünün ısrarlı takibiyle yargılama çok ağır da olsa yürütüldü. 4 Kasım 2020’de yeniden yargılamanın yapıldığı İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada savcı, polis memuru C.Y. için altı yıl hapis cezası talep etti.
Festus Okey’in kardeşi Tochukwu Gamaliah Ogu’nun 2018 yılında yaptığı başvuru ise AYM tarafından gündeme alındı. Yüksek Mahkeme kararında şu ifadelere yer verdi:
“Gözaltına alınan kişinin polis karakolunda öldürülmesi söz konusudur. Olayda yetkili merciler tarafından öldürmenin Anyasa’nın 17. maddesinde belirtilen meşru amaçlarla gerçekleştirildiğinin tespit edilmediği, bilakis kaçma girişimini engelleme ya da meşru savunma ve bu savunmada sınırın aşılması gibi durumların söz konusu olmadığının açıklandığı görülmektedir.
Kamu gücünün kontrolü altında tutulan bir kişinin devletin bir görevlisi tarafından öldürüldüğü olayda devletin yaşam hakkı kapsamındaki öldürmemeye ilişkin negatif yükümlülüğünün ihlal edildiği kanaatine varılmıştır.”
Tazminat kararı
Anayasa Mahkemesi hükmü şöyle:
Bazı kamu görevlileri hakkında yürütülen soruşturmada yaşam hakkı kapsamında etkili ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna,
Yaşam hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık boyutuyla eşitlik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,
Yaşam hakkı kapsamında öldürmeme yükümlülüğü ile etkili ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddiaların kabul edilebilir olduğuna,
Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul ve maddi boyutlarının ihlal edildiğine,
Başvurucuya net 80 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verildi.
Hesaplama yönteminde değişikliğine giden Türkiye İstatistik Kurumu‘nun (TÜİK), açıkladığı ocak ayı rakamlarına göre işsizlik yüzde 12.2’ye geriledi. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı 2021 yılı ocak ayında bir önceki aya göre bin kişi azalarak 3 milyon 861 bin kişi oldu.
TÜİK, üçer aylık hareketli ortalamalar yerine bundan böyle, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 19. Çalışma İstatistikçileri Konferansı (ICLS) kararları ve ilgili AB tüzüğüne uyum sağlamak gerekçesiyle bağımsız aylık tahminlere ilişkin işgücü verilerini paylaşacağını duyurmuştu.
Bir önceki yöntemle kasım dönemi işsizlik verisi yüzde 12,9 düzeyindeydi.
Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %12,2
Kurumun yeni verilerine göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı 2021 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre bin kişi azalarak 3 milyon 861 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 0,4 puanlık azalış ile %12,2 seviyesinde gerçekleşti.
Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı %43,8
Yeni verilerle, istihdam edilenlerin sayısı 2021 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 822 bin kişi artarak 27 milyon 706 bin kişi, istihdam oranı ise 1,2 puanlık artış ile %43,8 olarak gerçekleştiği bildirildi.
İşgücü 2021 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 821 bin kişi artarak 31 milyon 567 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 1,2 puanlık artış ile %49,9 olarak gerçekleşti.
Genç nüfusta işsizlik oranı %24,7, istihdam oranı %30,1
15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki aya göre 0,7 puanlık azalışla %24,7, istihdam oranı 0,5 puan artarak %30,1 oldu. Bu yaş grubunda işgücüne katılma oranı ise bir önceki aya göre 0,2 puan artarak %39,9 seviyesinde gerçekleşti.
Mevsim etkisinden arındırılmış temel işgücü göstergeleri, 15-24 yaş, (%), Ocak 2021
İstihdamın yarısından fazlası hizmet sektöründe
Ocak ayında istihdam edilenlerin sayısı bir önceki aya göre tarım sektöründe 366 bin kişi, sanayi sektöründe 14 bin kişi, hizmet sektöründe 451 bin kişi artarken inşaat sektöründe 9 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin %18,6’sı tarım, %21,1’i sanayi, %5,8’i inşaat, %54,5’i ise hizmet sektöründe yer aldı.
Atıl işgücü oranı %29,1
TÜİK, zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranını 2021 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 0,7 puan artarak %29,1 olarak açıkladı. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı %19,7 iken, potansiyel işgücü ve işsizlerin bütünleşik oranı %22,5 olarak gerçekleşti.
Mevsim etkisinden arındırılmamış işsizlik oranı %13,4, istihdam oranı %42,9
Mevsim etkisinden arındırılmamış işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 0,7 puan azalarak %13,4 oldu. İşsiz sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre 226 bin kişi azalarak 4 milyon 194 bin kişi olarak gerçekleşti.
Mevsim etkisinden arındırılmamış istihdam oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 0,6 puan azalarak %42,9 oldu. İstihdam edilenlerin sayısı 162 bin kişi artarak 27 milyon 115 bin kişi oldu.
Mevsim etkisinden arındırılmamış işgücüne katılma oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 1,1 puan azalarak %49,5 oldu. İşgücüne katılan sayısı 64 bin kişi azalarak 31 milyon 309 bin kişi olarak gerçekleşti.
Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı %16,8
Ocak ayında sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı ayına göre 3,6 puan azalarak %28,0 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 5,1 puan azalarak %16,8 oldu.
Atıl işgücü, ilk kez hesaplamalara girdi
TÜİK’in hesaplama yöntemini değiştirerek bulduğu yeni rakamlar ekonomistlerin de odağındaydı. Ekonomi gazetecisi Emin Çapa, Twitter’dan kurumun grafiğe ‘atıl işgücü’ rakamlarını ekleyerek gerçek işsizliğin yüzde 29’un üzerinde olduğunu nihayet kabul ettiğini yazdı.
VAAAAAAAAYYYY olaya gel. TÜİK, işsizlik grafiğine "atıl işgücü" ekleyerek, gerçek işsizliğin % 29'un üzerinde olduğunu nihayet kabul etti. Eveeeet, bizlere "vatan haini", "ekonomiyi, AKP'yi kötülemek için uyduruyorsunuz" diyenler buralarda mı? pic.twitter.com/CC7yNYP1ZB
CHP Genel Sekreteri, ekonomist Selin Sayek Böke de “atıl işgücü” tanımına dikkat çekerek, “atıl bırakılan potansiyel, milyonlara işsizlik ve derinleşen yoksulluk demek” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gerçeği: kitlesel işsizlik.
TÜİK işsizlik yerine “işsiz ve potansiyel işgücü”, "atıl işgücü" diyor. Saray rejiminin ülkemizin tüm potansiyelini yok ettiğinin itirafı! Atıl bırakılan potansiyel, milyonlara işsizlik ve derinleşen yoksulluk demek. pic.twitter.com/zHC5MzTWqL
Yeşil Gazete olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü haftasında her gün bir kadınla 8 Mart’ı ve kadın gündemini konuştuğumuz serimizin üçüncü bölümünün konuğu Pembe Hayat Etkinlik ve Örgütlenme Koordinatörü, Trans Hakları Aktivisti Efruz Kaya‘ydı.
Son dönemlerde iyice görünür olan LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleriyle ilgili konuşan Kaya, bir grubu hedef alıp o gruba karşı kin ve nefret söylemlerinde bulunmanın kim yaparsa yapsın suç olduğunun altını çizdi. Efruz Kaya, “Bir hukuk devletinde yaşıyor alsaydık, bu insanların çoğu yargılanıyor olurdu ki yargılanacaklar da” dedi.
Kadınların ve LGBTİ+’ların artık daha güçlü ve örgütlü olduğuna da değinen Efruz Kaya, “Hem kadınlar hem LGBTİ+’lar olarak dayanışmayı her alanda büyütüyoruz, bir aradayız” ifadelerini kullandı.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, uzaktan çalışmayla ilgili esasları belirleyen yönetmelik Resmi Gazete‘nin bugünkü sayısında yayımlandı.
Yönetmeliğe göre, iş ilişkisi doğrudan uzaktan çalışma sözleşmesiyle kurulabileceği gibi, işyerinde çalışmakta olan işçinin iş sözleşmesi, işçiyle işverenin anlaşması durumunda uzaktan çalışma sözleşmesine dönüştürülebilecek.
Uzaktan çalışma talebi yazılı olarak bildirilebilecekken, uzaktan çalışmanın mevzuatta belirtilen zorlayıcı nedenlerle işyerinin tamamında ya da bir kısmında uygulanacak olması durumunda uzaktan çalışmaya geçiş için işçinin talebi, onayı aranmayacak.
Talebe ilişkin değerlendirme, 30 gün içinde işçiye talebin yapıldığı usulle bildirilecek.
Uzaktan çalışma için gerekli malzemeyi işveren karşılayacak
İş sözleşmesinde aksi kararlaştırılmamışsa uzaktan çalışanın mal ve hizmet üretimi için gerekli malzeme ve iş araçları işveren tarafından sağlanacak.
İş sözleşmesinde uzaktan çalışmanın uygulanacağı zaman aralığı ve süresi belirlenecek.
Taraflar tarafından mevzuatta öngörülen sınırlamalara bağlı kalmak şartıyla, çalışma saatlerinde değişiklik yapılabilecek.
Fazla çalışma ise, işverenin yazılı talebiyle işçinin kabul etmesi durumunda mevzuat hükümlerine uygun olarak yapılabilecek.
İş sözleşmesinde, işin yerine getirilmesi için mal veya hizmet üretimiyle doğrudan ilgili zorunlu giderlerin tespit edilmesine ve karşılanmasına ilişkin hususlar belirtilecek.
Bazı işlerde uzaktan çalışma uygulanamayacak
Yönetmelikte, tehlikeli kimyasal madde ve radyoaktif maddelerle çalışma, bu maddelerin işlenmesi ya da maddelerin atıklarıyla çalışma, biyolojik etkenlere maruz kalma gibi risk bulunan çalışma işlemlerinin olduğu işlerde uzaktan çalışmanın yapılamayacağı kaydedildi.
Kamu kurum ve kuruluşlarınca ilgili mevzuata göre, hizmet alımı suretiyle gördürülen işler ile milli güvenlik açısından stratejik öneme haiz birim, proje, tesis veya hizmetlerden hangilerinde uzaktan çalışma yapılamayacağı birim, proje, tesis veya hizmetten sorumlu olan veya hizmeti alan kamu kurum ve kuruluşunca belirlenecek.
Aynı zamanda, işveren uzaktan çalışan işçisinin yaptığı işin niteliğini dikkate alarak iş sağlığı ve güvenliği hususunda çalışanı bilgilendirmekle, gerekli eğitimi vermekle, sağlık gözetimini sağlamakla ve sağladığı ekipmanla ilgili gerekli iş güvenliği tedbirlerini almakla da yükümlü.
Resmi Gazete‘de bugün yayımlanan bir karara göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kararı doğrultusunda, Denizli, Erzincan, Sivas ve Kars‘ta bulunan beş Hidroelektrik Santrali (HES) ve üzerindeki taşınmazlar özelleştirilecek.
Denizli’de bulunan Çal Hidroelektrik Santrali, Erzincan’daki Girlevik II ve Mercan Hidroelektrik Santralleri, Sivas’ta bulunan Koyulhisar Hidroelektrik Santrali, Kars’taki Dereiçi Hidroelektrik Santrali ve üzerlerindeki taşınmazlar yayımlanan karar doğrultusunda özelleştirme kapsam ve programına alındılar.
Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre, HES’ler işletme hakkının verilmesi yöntemiyle özelleştirilecekken, özelleştirme işlemlerinin 31 aralık 2025’e kadar bitirilmesi planlanıyor.
Öte yandan, taşınmazlar için kullanım izni devri seçeneği de bulunuyor.
Bu yıl, 13 hidroelektrik santralinin özelleştirilmesi yapılacak
Özelleştirme İdare Başkanlığı tarafından geçtiğimiz yıl iki elektrik üretim santrali de dahil olmak üzere, bir liman ve çeşitli taşınmazlarla birlikte 80 özelleştirme ihalesi yapıldı.
Bu yıl için de, 13 hidroelektrik santralinin özelleştirilmesi için ihale hazırlık çalışmaları yapılıyor.
Anayasa Mahkemesi, 702 sayılı Nükleer Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin tümünün anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar verdi.
Ancak, Anayasa Mahkemesi iptal hükümlerinin, kararın Resmi Gazete‘de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe gireceğini belirtti.
Kanun Hükmünde Kararname‘nin (KHK) iptal edilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dava açmıştı.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararını Yeşil Gazete‘ye değerlendiren Avukat Arif Ali Cangı, Nükleer Düzenleme Kurumu’yla (NDK) ilgili çıkarılan KHK’nin iptal edilmesinin olumlu olduğunu, ancak bir sene sonra yürürlüğe girecek olmasının sorun teşkil ettiğini kaydetti.
‘KHK düzenlenemeyecek bir konu’
Cangı, bu KHK’nin çevre ve insan sağlığını doğrudan etkilediği için düzenlenemeyeceğini söyledi:
Anayasa Mahkemesi diyor ki, KHK’lerin düzenlenmesine ilişkin sınırlamalar var. Anayasanın 91. maddesinde her konu hakkında KHK düzenlenemez diyor. Çevre, insan sağlığı ve nükleer enerji ve yayılmasının korunan yarar, temel, ilke, esaslar konusunda KHK düzenlenemeyecek konulardandır.
Aslında doğrudan doğruya KHK düzenlenemeyecek konu olması itibariyle esasına girmeden iptal kararı veriliyor.”
Arif Ali Cangı, KHK’nin hayata geçmesi durumunda Cumhurbaşkanı’nın tek elden nükleer santrallere, atıklara, tesislere ilişkin her türlü kararı verme ve verdirme yetkisine sahip olacağına dikkat çekti.
‘Mahkemenin kararı iyi ama olumsuz bir yanı var’
Avukat Cangı, Anayasa Mahkemesi tarafından alınan bu kararın olumlu olduğunu ama bir yıllık ertelemenin ciddi bir hukuksal güvensizlik ortaya çıkardığından bahsetti:
Anayasa Mahkemesi’nin kararı geç de olsa iyi ama bir olumsuz yanı var. Anayasa mahkemesi bir yasal boşluk oluşacağı gerekçesiyle kararın yürütülmesini bir yıl sonraya erteliyor.
Anayasaya aykırı olduğu ortaya çıkmış bir KHK’den bahsediliyor. Nükleer Düzenleme Kurumu’nun Türkiye’deki nükleer işlere ilişkin her türlü kararından bu kurum yetkili.
Bir yıl sonra yürürlüğe girmesini öngörüyorsunuz. Hukuki dayanağı olmayan bir kurumun bir yıl boyunca Türkiye’deki nükleere ilişkin konulara karar verme yetkisi var demektir. Bunun hukuk devleti ilkesiyle anlatabilecek bir yanı yoktur.
Bir de nükleer gibi insan yaşamı ve diğer canlı yaşamı için ciddi risk oluşturan bir konuda böyle bir süre tanınması ciddi bir hukuksal güvensizlik ortaya çıkartıyor.”
Arif Ali Cangı, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bu sürenin yanlış olduğunu belirtip, “Danıştay’ın vermiş olduğu, özellikle anayasa mahkemesinin kararlarının geriye yürümezlik ilkesinin bazı istisnaları olduğuna yönelik kararlar var. Her konu, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının geriye yürümezlik ilkesinde uygulanmaz” dedi.
Dünyanın en zenginleri yaş sırası beklemeden gizlice Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) lüks otellerde aşılanıyor. Geçtiğimiz ay ülkeye giden bir dizi iş insanı ve politikacının kraliyet ailesiyle kurduğu sıkı bağlantılar aracılığıyla kendi ülkelerinin karantina yasaklarını ihlal ederek ve yaş sırası beklemeden koronavirüs aşısı oldu.
BAE’ye gizlice özel jetleriyle girip aşı olanlar arasında milyarder iş insanı Ben Goldsmith ve SoftBank‘ın yöneticileri, İtalyan petrol şirketi Eni’nin CEO’su Claudio Descalzi, İspanya Kralı Felipe’nin iki kız kardeşi ve Kanada’nın en büyük emeklilik fonunun başkanı Mark Machin de yer alıyor.
BAE’nin fazla aşı stoğu nedeniyle yakın bir zamanda dünyanın aşı turizmi merkezi haline gelmesi bekleniyor.
Financial Times’ın haberine göre, İngiltere hükümetinin eski ekonomi danışmalarından ve dünyanın en zengin insanlarından biri olan Jimmy Goldsmith’in oğlu Ben Goldsmith, Aralık ayında İngiltere’de daha sıkı koronavirüs önlemlerinin uygulanmasından hemen önce bu ülkeye gittiğini ve orada kalmaya karar verdiğini söyledi.
‘İsteyen herkesi aşılıyorlar’
Goldsmith ve eşi, Abu Dabi’nin iktidardaki hanesinin bir üyesinin daveti üzerine BioNTech / Pfizer aşısını yaptırdı. Goldsmith yaptığı açıklamada, “Niyetimiz kesinlikle burada aşı olmak değildi. Ancak, fırsat kendini gösterdiğinde minnetle yaptırdık. BAE, isteyen herkese aşı yapıyor. Biz sadece uygun zamanda uygun yerde olduğumuzu gördük” ifadelerini kullandı.
10 milyonluk bir nüfusa sahip BAE, 6 milyondan fazla vatandaşına aşı uygulayarak dünyanın en hızlı aşılama programlarından birini uyguluyor. Çin’in Sinopharm aşısı için 3. aşama klinik denemeleri yürüten ve bu aşıyı da ithal etmeyi planlayan BAE, tüm vatandaşlarını aşılamak için yeterinden fazla stoğa sahip.