Ana Sayfa Blog Sayfa 1552

Savcı, hazırladığı iddianamede Evrensel ve bianet için ‘sözde yayın organları’ dedi

2015 ve 2016 yıllarında Şırnak‘ın Cizre ilçesinde uygulanan sokağa çıkma yasağıyla ilgili açıklamaları nedeniyle hakkında dava açılan Cihan Ölmez için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame hazırladı.

İddianamenin değerlendirme bölümünde savcılık, Evrensel ve bianet için “PKK/KCK terör örgütüne müzahir sözde yayın organları” ifadelerini kullandı.

Sosyal medya paylaşımları suçlama konusu

Mezopotamya Haber Ajansı‘nda yer alan habere göre, Ekim 2020’de gizli tanık ifadeleri doğrultusunda başlatılan soruşturma kapsamında, 151 kişiyle birlikte gözaltına alınan gazeteci Cihan Ölmez hakkında örgüt propagandası yapmak suçlamasıyla bir iddianame hazırlandı.

Savcılık tarafından hazırlanan iddianame, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

Cizre’deki sokağa çıkma yasakları ve yaşanan çatışmalar sırasında kentte bulunan Ölmez’in bazı basın yayın organlarına vermiş olduğu demeçleri sosyal medya hesaplarından paylaşması suçlama konusu yapıldı.

‘Sözde yayın organları’

İddianamede Gazeteci Ölmez, Evrensel Gazetesi’nde 25 Şubat 2016’da “DİHA Muhabiri Cihan Ölmez: Cizre’de gazeteciler şans eseri yaşıyor”, Demokrat Haber‘de 8 Mart 2016’da “Biz tarihe not düşüyoruz” ve bianet’te 10 Ocak 2016’da “Cizre Muhabiri Cihan Ölmez: Gördüklerimden Sonra, Ben Eski Ben Değilim” başlıklarıyla yayınlanan haberleri paylaştığı için suçlandı.

İddianamenin değerlendirme bölümünde ise savcılık, Evrensel ve bianet için “PKK/KCK terör örgütüne müzahir sözde yayın organları” ifadelerini kullandı.

Savaş benzetmesine suçlama

Savcılık, sokağa çıkma yasakları döneminde yaşanan çatışmalara Cihan Ölmez’in “savaş benzetmesi” yapmasını da suçlama konusu yaptı ve “(…) Yürütülen operasyonlar üzerinden katliam algısı oluşturarak, ayrıca yine aynı saikle argümanlar kullanarak terör örgütü ve terörizmi meşrulaştırmak maksatlı kimi demeçler verdiği” ifadeleri kullanıldı.

Ayrıca, savcılık haberlerde yer alan ifadeler sebebiyle Ölmez’in “Cebir ve şiddet içeren yöntemleri övdüğü” iddiasıyla ceza almasını istedi.

‘Çok sayıda suç işlendi’

Hakkındaki iddianameye ilişkin konuşan Gazeteci Ölmez, iddianamenin hukuktan uzak bir dille hazırlandığını ifade etti:

İktidar kendi propagandasını yapmayan herkesi terörize ediyor. Yargı da bu çerçevede hareket ediyor. Sokağa çıkma yasağı esnasında çok sayıda suç işlendi. Bugüne kadar yargının bu konuda en ufak bir adım attığını görmedik. Hazırlanan iddianame tamamen taraflı ve hukuktan uzak bir dille hazırlanmış bir iddianamedir. Bunu Evrensel ve Bianet gibi yılların gazeteleri hakkında ‘örgüte müzahir’ ve ‘sözde yayın organı’ ifadelerinin kullanılmasından anlayabiliyoruz.”

Davanın ilk duruşması ise 13 Temmuz tarihinde görülecek.

Soma davası yeniden başladı: Katilleri üç kuruş daha kazansın diye katledildiler

Manisa’nın Soma ilçesinde 301 madencinin yaşamını yitirmesine neden olan faciaya ilişkin açılan Soma davasında Yargıtay 12’nci Ceza Dairesi’nin üç üyesinin değişmesinin ardından dört sanık yeniden yargılanmaya başladı.

Değişikliğin ardından sanıklar hakkında verilen “olası kasıtla ölüme neden olma suçundan ceza verilmesi” yönündeki karar bozularak, sanıklara daha az ceza verilmesine neden olacak olan “bilinçli taksirle ölüme neden olma” suçundan ceza istenmişti.

Soma davasındaki sanıklar ise şu şekilde: Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Haluk Evinç, Adem Ormanoğlu ve Efkan Kurt.

‘Yargıtay’ın kararı bizi derinden yaraladı’

Duruşma öncesi madenci aileleri eski Akhisar’da gar önünde bir araya gelerek duruşmanın görüleceği salona yürüyüş düzenledi. 301 maden işçisinin isminin yazılı olduğu pankart açan aileler sık sık, “Somayı unutma unutturma”, “301’in hesabı sorulacak”, “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek” sloganları attı.

Akhisar Adliyesi önünde ise açıklama yapıldı. ANKA’nın aktardığına göre Babası Erdoğan Köse’yi kaybeden Berkan Köse, şunları söyledi:

Tam 7 yıl oldu, 301 canımızı yitireli. Maden katliamında ihmal yüzünden, patronun daha fazla kar hırsı yüzünden can verdi 301 maden emekçisi. Patronlar, bu katliamın gerçek sorumlularıdır ve  yargılanmalıdır. Yargıtay’ın verdiği karar bir kez daha bizi derinden yaraladı. Canlarımızı alanlar ellerini kollarını sallaya sallaya geziyor.  Bunun adı adalet değil bunun adı sosyal cinayet düzenidir. Ne olursa olsun adalet sağlanana kadar buradayız.”

Basının alınmamasına avukatlardan itiraz

Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ilk etapta basın mensupları duruşma salonuna alınmadı.

Evrensel’in haberine göre avukatlar celse başında söz alarak basının dışarda bekletilmesine itiraz etti. Avukatların itirazı üzerine basın mensupları duruşma salonuna alındı.

Soma Davası öncesi yürüyüş. Fotoğraf: Dilek Dindar

Sanık Gürkan: Ortada bir suç yok

Celsede ilk olarak sanık Can Gürkan SEGBİS ile bağlanarak savunma yaptı. Gürkan’ın “Hepimiz bir acı yaşadık. Bunun farkındayız” demesi üzerine aileler, “Neyin farkındasınız, bizim çocuklarımız öldü sen ise dışardasın, Yargıtay’ı kaça aldın?” diye tepki gösterdi.

Sanık avukatının ortada bir suç olmadığını söylemesi üzerine aileler, “301 insan öldürdünüz suç değil mi! Senaryo belli, bize ve vicdanınıza saygınız varsa buraya gelin” dedi.

Atalay: Yargıtay kararı bir paçavra

Söz alan müşteki avukatlarından Can Atalay, Yargıtay’ın karar dosyasını göstererek, “Bu bir paçavradır. Bütün bu feryat paçavraya karşıdır. Bu paçavraya ne kadar para harcadılar, hangi cemaatlerle iş tuttular bilmiyoruz ama buna boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz kararını bilinçli bir şekilde 18 Ocak’a denk getirdiğini dile getiren Atalay, “Cumhuriyet Başsavcısı heyetin değişmesini beklemekteydi. Heyetin değişmesiyle beraber 5 iş günü içinde 18 Ocak’ta böylesi bir karar verdi” diye ekledi.

Sanığın SEGBİS ile katılmasına itiraz

Müşteki avukatlarından Evren İşler de sanıkların SEGBİS ile katılmasına tepki göstererek, “Can Gürkan’ı özlemedik, adil yargılama olsun diye burada istiyoruz” dedi.

İşler, “Yargıtay’ın kararıyla birlikte adil yargılamaya gölge düşmüştür. Siz de olası kasıt kararınızla daha önce de adil yargılamaya gölge düşürmüştünüz. İlk günden bu yana gözümüzün içine baka baka oyun oynandığının farkındayız. Memleketin yargı pratiğinin geldiği yer burası” ifadelerini kullandı.

Soma Davası öncesi basın açıklaması. Fotoğraf: İzmir Öğrenci Kolektifi

‘Adliye adalet talebini karşılamıyor’

Duruşmaya sanık ve avukatlarının katılmamasını baştan bir kurgulama olarak değerlendiren avukat Seçil Ege Değerli, “Biz bugün burada ailelerle baş başa kaldık. Adalet talebini adliyelerde karşılanmazsa elbette ki sokaklara taşıyor. Ancak adalet talebini meydanlarda dile getiren madenci yakını tekmeleniyor veya cumhurbaşkanına hakaretle yargılanıyor. Bu salonlar adaletsizliğin çaresizliğin kabullendirildiği yerler olarak kalıyor. Bu yargılama siyasi olarak bitmiştir.  Size usulü tamamlamak kalıyor” dedi.

Değerli, “Dönemin enerji bakanı TKİ tarafından Soma A.Ş. ye aktarılan 182 milyon TL nerede? Bu yargılamanın neresinde? Asıl patron benim diyen Alp Gürkan bu yargılamanın neresinde? Halkın vicdanında bu davanın hükmü verildi” ifadelerini kullandı.

‘Katilleri üç kuruş daha kazansın diye katledildiler’

Aile avukatlarından Berrin Demir, “Katledilen iki işçiyi tanıyorum. Doğduklarını, büyüdüklerini, evlendiklerini gördüm. Bu topraklarda zeytin, tütün ekilirdi bunları bitirdiler. Sonra da benim bu kardeşlerim yerin yedi kat altına girip çocuklarına hayat kazanmaya çalıştılar. Bu arkadaşlarımız, katilleri üç kuruş daha kazansın diye katledildi” dedi.

Söz alan avukat Sercan Aran ise “Bu salonda adil bir yargılamadan bahsetmek imkansızdır. Bizim sesimiz ne kadar gür çıkarsa çıksın mevcut hukuk sisteminde sesimizi kısmaya çalışıyorlar. Ancak bizler sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bugün olmasa bile elbet bir gün adil bir yargılama olacak” tepkisini gösterdi.

Birleşik Krallık’ta koronavirüs önlemleri gevşetildi: İnsanlar sokaklara akın etti

Birleşik Krallık‘ta koronavirüs salgınına karşı alınan önlemlerin dün bir kademe daha gevşetilmesiyle 97 gün sonra, barlar, restoranlar, kafelerin bahçeleri, mağazalar, kapalı havuzlar ve kuaförler açıldı.

Ülkede bazı publar gece yarısı yasak kalkar kalkmaz kapılarını açtı. Primark mağazalarının önünde ise uzun kuyruklar oluştu.

Hangi işletmeler açıldı?

Ülkede mağazalar, barlar, restoranlarla birlikte; güzellik salonları, hayvanat bahçeleri, eğlence parkları, kütüphaneler ve topluluk merkezleri de açıldı.

Önlemlerin gevşetilmesiyle birlikte, aynı evde yaşayanlar ülkede birlikte tatile çıkabilecek.

Düğünlere en fazla 15, cenazelere de en fazla 30 kişinin katılmasına izin verilecek.

Çocuklar da kapalı mekanlarda düzenlenen aktivitelere katılabilecek.

Üçüncü aşamaya gelindi

Ülkede, 6 Ocak tarihinden itibaren ulusal düzeyde üçüncü kapanma başlamıştı. Dün itibariyle yasakların gevşetilmesiyle, hükümetin normal yaşama dönmek için hazırladığı yol haritasındaki üçüncü aşamaya gelinmiş oldu.

Bir sonraki aşamada, 17 Mayıs’ta farklı evlerden en fazla altı kişinin kapalı mekanlarda sosyalleşmesine izin verilecek.

Sinemalar açılacak, restoranlar ve publar içeride de müşteri kabul etmeye başlayacak. Yurt dışında tatillere de izin verilecek.

Yahudi bir çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşı’na yolculuk

Yeni İnsan Yayınevi, Fide Serisi’ne Sophie Adriansen’in kaleme aldığı, Ferhat Taştemel’in Türkçeye kazandırdığı “Max’in Balıkları” başlıklı kitabı ekledi.

Sayısız ödül alan ve Fransız okul müfredatında okutulan yaşanmış bir hikâye olan Max’in Balıkları, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi bir çocuk olan Max’in karşılaştığı zorlukları anlatıyor.  Savaş tüm hızıyla sürerken Max’in yapmak istedikleri çok basit; arkadaşlarıyla oyun oynamak, sekizinci yaş gününü kutlamak ve ailesiyle birlikte vakit geçirmek.

‘Kumdan kale yapamadım’

Ne yazık ki savaş, bir çocuğun en saf arzularını gerçekleştirmesine bile izin vermiyor. Günbegün ilerleyen savaşın izleri, Max’in gözünden son derece sade bir biçimde okura aktarılıyor:

Savaş, yazın başladı ve bu yüzden kumdan kale yapamadım. Savaş yüzünden denizde de yüzemedik. Yine savaş nedeniyle, kumsalda tatil yapmak yerine çıkmaz sokakta Daniel ve Bernard ile oyunlar oynuyorum.”

‘Balıklar arasında da Yahudi olanlar var mıdır?’

Keşke Yahudi çocuklar kumdan kale yapmaktan ya da denizde yüzmekten mahrum kalsalardı sadece. Polis baskınları, sorgulamalar ve gözaltılar… İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da yaşayan Yahudi bir aile olsaydınız bunlara maruz kalabilirdiniz. Max ailesiyle birlikte birçok zorluğu göğüslüyor. Ayrıca bir de zorba akranları var. Yahudi olduğu için okul arkadaşları Max ile alay ediyorlar. Max’in onlara karşı olan davranışları, bir çocuğun son derece temiz duygularını gözler önüne seriyor.

Max ailesinin inancını tam olarak anlamak için çok küçük. Bu nedenle Yahudilik hakkındaki bildikleri, başkalarının ona anlattığından daha fazla değil. 1940’larda yaşamış bir çocuğun Yahudiler hakkındaki görüşünü Max’in bakış açısıyla okuyalım:

Acaba balıklar arasında da Yahudi olanlar ve olmayanlar gibi bir ayrım var mıdır? Biz mesela Yahudi’yiz. Bu yüzden elbiselerimizin üzerine yıldız dikiyoruz. Babam ve annem bana Yahudi olmanın kötü bir şey olmadığını sürekli hatırlatıyorlar. Fakat onların söyledikleri bana çok da inandırıcı gelmiyor. Yahudi olmak şu günlerde öyle iyi bir şey değil sanırım.”

Zorlukları düşler dünyasında aşmaya çalışıyor

Max’in bir de balığı var. Max, kırmızı balığı Auguste’ü öylesine seviyor ki bir gece polis baskınıyla karakola götürülürken aklındaki tek şey o. Hayvan ve çocuk arasındaki dostluk Max’in Balıkları’nda etkileyici biçimde kaleme alınmış. Adriansen kitabında sevecen bir dil kullansa da zaman zaman savaşın tüm çarpıcı yönünü Auguste ile Max arasındaki ilişkide kurmayı başarmış.

Max, gerçek hayatta karşılaştığı zorlukları kurduğu düşler dünyasında aşmaya çalışıyor. Onun kurduğu dünyada zorbalığa ve şiddete yer yok. Arkadaşlarıyla ve ailesiyle birlikte mutlu olduğu bir yaşam ancak düşler dünyasında mümkün onun için. Bu yönüyle Max’in Balıkları, çocukların hayal gücünü besleyici nitelikte. Eğer isterlerse her zorluğu aşabilmeleri için Max onlara dostluk ediyor.

Max’in Balıkları tarihsel bir kronoloji içinde ilerliyor. Hikâyenin yaşanmış bir olaydan kurgulanması kitabın çarpıcı gerçekçiliğini gözler önüne seriyor. Max’in kıyafetine dikilen yıldızın sebebi ya da karakolda yaşanan merak uyandırıcı olaylar da böylece açığa çıkmış oluyor.

Sophie Adriansen

Sophie Adriansen

1982’de Orléans, Fransa’da doğdu. 2010 yılından beri hem yetişkinler hem çocuklar için yazıyor. 2013’te ilk romanının serbest sinema senaryosunu kaleme aldı.

Çocuk edebiyatında 100 binin üzerinde satış rakamına ulaşarak büyük başarı kazanan yazar, yetişkin edebiyatı alanında kadınların özgürlüğü temasına odaklanıyor. Okullarda atölyelere ve yazım derslerine katılıyor. Sekiz yıl boyunca yazmaya devam ettiği Sophielit adlı bloguyla 2011 yılında ELLE Ödülü’nü kazandı.

Ferhat Taştemel

2012’de Ankara Üniversitesi DTCF Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Lisans eğitiminin bir dönemini Fransa’nın Saint-Etienne kentinde yer alan Jean Monnet Üniversitesi’nde geçirdi. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi DTCF Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı.

Doktora eğitimine ise aynı bölümde devam etmektedir. Birçok farklı kurum ve kuruluşun sözlü ve yazılı çeviri projelerinde yer aldı. Halen yalnızca Fransızcadan değil, aynı zamanda İngilizceden de çeviriler yapmaya devam etmektedir.

 

Dünyanın en büyük tavşanı çalındı: Tavşanı bulana 1000 sterlin ödül verilecek

Dünyanın en büyük tavşanı olarak bilinen ve bu özelliğiyle Guinness Rekorlar Kitabı‘na giren Darius isimli tavşan, Birleşik Krallık‘ın Worcestershire bölgesindeki evinden çalındı.

Polis, 129 santimetre uzunluğundaki tavşanın cumartesi günü evinin bahçesinden çalındığını bildirdi.

Darius’un bakımını üstlenen Annette Edwards, tavşanı bulana 1000 sterlin ödül vereceğini açıkladı.

Edward, tavşanın artık üreyemeyecek kadar yaşlı olduğunu hatırlatarak, “Lütfen onu geri getirin” diyerek çağrıda bulundu.

‘Sipariş için çalındı’

Annette Edwards, tavşanı kimin kaçırdığıyla ilgili tahminleri olduğunu ifade ederek, şu açıklamalarda bulundu:

 Etrafta çok kıskanç insan var. Bunun arkasında kim olduğuna dair şüphelerim var. Önceden bilgisi olan biri olmalı. Hırsızlar çitinin üzerinden geçtiler, Darius’un büyük kulübesini açıp onu güvenli bölgesinden aldılar.

Hırsızların tahmin yürütmesini zorlaştırmak için Darius’un yerini değiştiriyorduk. Ama birisi ne yaptığını biliyordu. Sipariş için çalındı.”

Neden Paris Anlaşması değil?

Bilim diyor ki:

  • Atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 350 molekülün (ppm) üzerine çıkacak olursa iklim değişikliğinin zararlarını görmeye başlarız.
  • Ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi aşacak olursa yeryüzüne geri dönülemeyecek hasar vermeye başlarız.
  • Şu andaki seviyede atmosfere sera gazlarını salmaya devam edersek en fazla 10 sene içerisinde ortalama sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmasına yetecek kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.

Bu bilimsel yaklaşım bugün için doğru, geçmişte sadece üçüncü maddedeki 10 sene daha uzun bir süreydi, ama bilimin uyarısı onun dışında aynıydı. Kısacası, eskiden çok vaktimiz vardı, şimdi vakit kalmadı. Peki bu duruma nasıl geldik?

O noktada ne derece ciddi olduklarını bilmiyorum ama 1992 yılında devletler Rio’da toplandıklarında bilimin dedikleri karşısında paniğe kapılmışlardı. Rio’da alınan kararlar iklim krizinin şu andaki durumuna gelmemesi için gerekli olan yaklaşımı içeriyordu.

Dişsiz doğan bir anlaşma

Türkiye de dahil olmak üzere tüm devletler bu yaklaşımı kabul ederek onayladılar. Ancak Rio’dan ayrıldıktan ve gerekli hesapları yaptıktan sonra alınması gereken önlemler alındığında özellikle kuvvetli lobilere sahip fosil yakıt şirketlerinin ne kadar kayba uğrayacakları anlaşıldı.

Sıra Rio’da alınan kararları yaptırımları olan bir anlaşmaya çevirmeye geldiğinde çoğu gelişmiş ülke ya toptan yan çizdi ya da yapması gerekenin çok altında taahhütler aldı. Ayrıca 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü 11 sene sonra yani 2008’de başlayacak dönem için bu taahhütleri öngörüyordu.

Bunun ötesinde Kyoto Protokolü “piyasa mekanizmaları” adını verebileceğimiz sürüyle kaçış mekanizmasına da izin veriyordu. Aslında bilimin söylediği basit. Isınmayı 2 derecenin altında tutmak için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmak zorundasınız. Piyasa, ekonomi, büyüme, borsa ve aklınıza bu bağlamda daha ne geliyorsa, bu hedefin yanında ikincildir. Oysa Kyoto Protokolü azaltım hedefini ilk sıraya koymadı. Ayrıca en büyük oyuncu olan ABD de taraf olmayınca başlangıçtan dişsiz doğmuş oldu.

Kendimizi kandırdık

“Ama” dedik, “en azından bir anlaşmaya varıldı, bizim de bunu desteklememiz gerekiyor, çünkü dişsiz de olsa bir anlaşma, olmayan bir anlaşmadan iyidir.” Böylece 2009 yılına kadar kendimizi kandırarak geldik.

2009 Aralık’ta Kopenhag’da süresi 2012 sonunda bitecek Kyoto Protokolü’nün sonrasında azaltıma nasıl devam edeceğimizi belirleyecektik. Kopenhag görüşmelerinden bir anlaşma çıkmadı. “Ama” dedik, “en azından bazı ülkeler azaltıma devam etme sözü verdiler, 2 derece ısınmanın bir limit olmasında anlaştılar ve daha da önemlisi, gelişmekte olan ülkelere iklim yardımı sağlamak için Yeşil İklim Fonu’nda her sene 100 milyar dolar toplamaya söz verdiler.”

Paris Anlaşması’nın doğuşu

2014 Lima’ya kadar da kendimizi bununla avuttuk. Zaten hava yavaş yavaş ısınıyor olsa da krizin ciddi etkilerini görmüyorduk. 2014’te Çin müzakerecisi Xie Zhenhua ilginç bir fikirle ortaya çıktı. Madem herkes birbirinin ne yapması konusunda hemfikir olamıyordu, o zaman tüm ülkeleri kendi kararlarını almak için serbest bırakmak en doğrusuydu. Böylece Paris Anlaşması’nın temel fikri doğdu.  Tüm ülkelere iklim krizine engel olmak için ne yapmak istedikleri sorulacak ve ertesi sene Paris’te bu bazda bir anlaşma imzalanmasına çalışılacaktı.

Bu fikir işe yaradı ve Paris’te bir anlaşma, hem de uzun süreli bir anlaşma imzalandı. Artık 2030 yılına kadar kimse bu ateşe çomak sokup karıştırmayacaktı. Sadece, arada devletler toplanıp durumun nasıl olduğuna bakıp, verdikleri taahhütleri ekonomi ve büyüme hedeflerini fazla etkilemeyecek şekilde güncelleyecek, birbirlerinin sırtını sıvazlayıp ayrılacaklardı. Ne 350 ppm ne de ısınmanın 2 derecenin altında tutulması bu anlaşmanın gerçekçi bir parçasıydı. İmzalandığı gün bile ısınmanın herkes sözünü tutsa bile 2.7 dereceden az olmayacağı belliydi.

Her sene başka bir ‘ama’

“Ama” dedik, “artık bir anlaşma var, bundan sonraki her değerlendirmede ülkelere baskı yapıp önlemlerini sıkılaştırmalarını talep edebiliriz.” Aradan 5 seneden fazla zaman geçti. Ülkelerin büyük çoğunluğu sözlerini tutma noktasında olmamalarına rağmen bir de göz boyama amaçlı “net-sıfır” salım yapacakları seneleri birbiri ardına ilan ediyorlar.

“Ama” diyoruz, “bakın Çin 2060 yılında net sıfır olacakmış.” Bu sözlere rağmen Çin gerek ülkesinde, gerekse de dışarıda kömür yatırımlarına devam ediyor. ABD kesin bir hedef açıklamış değil. Brezilya Başkanı “Bana 1.5 milyar dolar vermezseniz Amazon Ormanlarının yanmasına izin veririm” diyor. Avustralya hala kömüre dayanmaya devam ediyor. Bir tek AB biraz direniyormuş gibi görünüyor ama onların hedefleri bile 2 derecenin altında kalma planı ile uyumlu değil.

Bu durumda siz kendinizi 30 senedir devletler ve şirketler tarafından kandırılmış hissetmiyor musunuz? Paris Anlaşması bu son kandırma seansının adıdır. Ciddi ve yeterli olmaktan son derece uzaktır. Gene de imzalanmalı mıdır? Kesinlikle, evet. Ancak imzaladıktan sonra “2030’a kadar rahatız, gerekli olanı yaptık” demek yanlıştır. Neden mi?

Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye 1992 yılında Rio’da varılan anlaşmaya göre sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirecekti. Eğer biz Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip onamayacak olursak karşımızda gene 1990 seviyesinin altına düşme kanuni zorunluluğu kalır.

Ancak Paris Anlaşması’nı meclisten geçirdiğimiz an, bizimle birlikte tüm devletler 2015’te verdiğimiz taahhütle bağlanırlar. Bu taahhüte göre de 2030 yılına kadar Türkiye sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabilir. Yani Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bizim için gerçek bir azaltım değil serbestçe artırım yapma izni almak anlamına gelir.

Şimdi Paris Anlaşması neden gündeme geldi peki? Çünkü AB “eğer Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmezseniz benimle ticaret yapamazsınız” kartını kullandı. Bizim de ihracatımızın yarısı AB’ye olduğundan sanayicilerimiz bu tehdide kayıtsız kalamadı.

Neden saf değiştirdi?

Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı saf değiştirerek “Paris Anlaşması’nı imzalamalıyız” diyenlerin tarafına geçti. Benim görüşüm Haziran ayı sonuna kadar bu anlaşmanın mecliste onaylanacağı. Ancak unutmayalım, ülkemizin Paris Anlaşması’nı imzalaması ya da imzalamaması iklim krizi açısından bir anlam taşımaz.

Hatta eğer bu anlaşmayı imzalamış olmamıza dayanarak kömür yatırımlarında “serbest kaldık” kartını kullanacak olursak bu anlaşma ters etki bile yapabilir. Bu nedenle Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bir hedef değildir. Önemli olan sera gazı salımlarını gerçekçi olarak azaltmak ve ciddi bir net-sıfır salım hedefi koymaktır.

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi kuruldu: Birlikte üretmek istiyoruz

Karadeniz bölgesinde faaliyet gösteren yedi özel tiyatronun ortaklığıyla, Türkiye’nin dördüncü tiyatro kooperatifi “Karadeniz Tiyatro Kooperatifi” kuruldu.

Merkezi Samsun’da olan kooperatife; Samsun’dan Düşevi Oyuncuları, Hayal Atölyesi Tiyatrosu, Karma Sahne, Trabzon’dan Tiyatro Panki, Amasya’dan İris Sanat Tiyatrosu, Giresun’dan Kayıp Oyuncular, Gümüşhane’den Yankı Kumpanya kurucu ortak oldu.

bianet’in aktardığına göre dezavantajlı çevrelere projeler üretilmesi, tiyatro sanatının geliştirilmesi, ulusal ve uluslararası projelerin gerçekleştirilmesi kooperatifin amaçları arasında yer alıyor.

Kooperatif, birlikte üretmek istiyor

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi tarafından yayımlanan bildiride, ulusal ve uluslararası fon ve paydaşlarla projeler üretilmesi hedeflenirken, tiyatro ekiplerinin hukuki haklarını savunma gibi konularda da çalışacağı bilgisi paylaşıldı:

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi; tiyatro sanatının ‘ortak iş’ yapma düşüncesinden hareket ederek ortaklarıyla birlikte üretmek ve sorunlara çare bulmak için faaliyet göstermeyi hedefliyor.

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi; ulusal ve uluslararası fon ve paydaşlarla ekonomik, sosyo-kültürel projeler üretmeyi hedefliyor. Bünyesinde barındırdığı ortak tiyatro ekiplerinin hukuki haklarını savunma, ulusal ve uluslararası sanatsal bilinirliliğini arttırmak için çalışacak.

Bölgesel tiyatro kooperatiflerinin gücüne, birleşmesine ve hak mücadelelerini ortak yapıp Anadolu tiyatrolarının da sesini duyurmasına önem veren Karadeniz Tiyatro Kooperatifi’nin yapılacak ilk genel kurula kadar geçici olarak Yönetim Kurulu Başkanlığına; Düşevi Oyuncuları GSY Cem KAYNAR, Başkan Yardımcılığına Tiyatro Panki GSY Tufan ÜNLÜ, Yönetim Kurulu Üyeliğine Yankı Kumpanya GSY Mesut BUDAK, Denetim Kurulu Üyeliklerine Karma Sahne’den Emrah GÜVEN, Kayıp Oyuncular GSY Ersin ÖZDEMİR seçildi.

Örgütlenmeye önem veren, kolektif iş yapabilme disiplini geliştirme hususunda çaba harcamak isteyen Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, Karadeniz bölgesinde kooperatif bünyesinde olmak isteyen özel tiyatrolarla buluşmayı istiyor.”

Japonya’dan eko-kırım kararı: Radyoaktif atık su denize boşaltılacak

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nin radyoaktif maddeler içeren bir milyon tondan fazla atık suyunun okyanusa boşaltılıp boşaltılmayacağı konusunda nihai karar verildi.

Japonya Başbakanı Suga Yoşihide, kabinesiyle yaptığı toplantının ardından 10 yıldır biriktirilen atık suyun denize boşaltılacağını söyledi.

Fukuşima Dai-ichi Nükleer Santrali’nin devreden çıkarılması ile bu atık suyun denize boşaltılması arasındaki bağlantıya değinen Suga, “Tesisinin devreden çıkarılması halinde de devam edilen soğutma işlemi nedeniyle biriktirilen suyun bertaraf edilmesi kaçınılmaz bir mesele. Hasarı önlemek için geniş ölçüde ve sağlam adımlarla güvenlik standartları sağlanarak plan uygulanacaktır” dedi.

1,25 milyon ton atık su

Nükleer santralde devasa miktardaki radyoaktif su 2011 yılında meydana gelen deprem ve tsunaminin neden olduğu tam erimeler neticesinde üç reaktörde soğutma işlemine devam edildiği için  biriktiriliyor.

Santralin işletmecisi TEPCO şirketi, 2022 yazına kadar santralde atık suların depolandığı tankların tamamen dolacağını açıklamıştı. Santralde günde 170 ton atık su oluşuyor.

NY Times’ın aktardığına göre şu anda tesis sahasında 1.000’den fazla tankta depolanan yaklaşık 1.25 milyon ton atık su bulunuyor. Bu suyun tümünün boşaltılmasının ise on yıllar alması bekleniyor.

‘Süreç şeffaflıkla yürütülecek’

Suyun denize boşaltılmasına karar verdiklerini açıklayan Suga, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve diğer üçüncü taraf kuruluşların, planın şeffaflıkla yürütüldüğünün gözlemlenmesi için sürece dahil olacağını belirtti.

Suga, “6 yıldan fazladır uzmanların incelemesi sonucunda, suyun okyanusa bırakılması planının gerçekçi olduğuna karar verildi ve bu şekilde politika oluşturuldu. Bu değerlendirme aynı zamanda UAEA’nın bilimsel ilkelerine dayanıyor” diye konuştu.

UAEA: Kararı memnuniyetle karşılıyoruz

UAEA ise Japonya’nın duyurusunu memnuniyetle karşıladığını ve teknik destek sunacağını söyledi. Ajans tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Japonya hükümetinin bugün aldığı karar, Fukushima Daiichi nükleer santralinin devreden çıkarılmasında devam eden ilerlemenin önünü açmaya yardımcı olacak bir kilometre taşıdır”.

Çevrecilerden protesto

Euronews’in haberine göre bölge sakinleri, balıkçılık sektöründen isimler ve çevre dernekleri, atık suyun okyanusa karışmasıyla oluşabilecek kirliliğe dikkat çekerek hükümetin kararını kınadı.

Hükümetin kararını açıklamasının ardından Tokyo’da Başbakanlık Ofisi önünde toplanan bir kalabalık, attıkları sloganlarla atık suyla ilgili planları protesto etti.

Japonya’da olduğu kadar Güney Kore’de de atık suyun denize boşaltılmasına karşı çıkanlar sık sık eylem düzenliyor.

Demircan: Bu karar kabul edilemez

Daha önceki haberlerimizde radyoaktif suyun denize boşaltılması teşebbüsünü “eko-kırım” şeklinde değerlendirmiş olan nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan da Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada Japonya hükümetinin vermiş olduğu bu kararın kabul edilemez olduğunu  belirtti.

Demircan, “Gerek Japonya’daki hükümetin gerekse UAEA’nın söz birliği ederek radyoaktif suyun denize boşaltılmasına karar vermiş olması, ekosistemin  geri dönüşü olmayan şekilde radyoaktiviteye maruz bırakılarak canlı yaşamının nükleer santraller lehine gözden çıkarıldığının ispatıdır” dedi.

‘Suda başka radyoaktif izotoplar da var’

Nükleer santrallerde normal şartlarda da tirityum içeren soğutma suyunun denize boşaltıldığı konusunun çarpıtıldığını ifade eden Demircan “Fukuşima Nükleer Santrali’nde tam erimeye uğramış olan reaktörlerin soğutulması söz konusu. Fakat bu işlem reaktörlerin olağan soğutma prosesleriyle aynıymış gibi lanse ediliyor” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:

Kuşkusuz tirityumlu suyun boşaltılması da kabul edilemez ancak, Fukuşima’da denize boşaltılmasına karar verilen suyun içinde yarılanma ömrü 28 yıl olan stronsiyum ile yarılanma ömrü 30 yıl olan sezyum gibi daha başka radyoaktif izotopların da bulunduğu TEPCO kayıtlarının kamuoyuna sızmasıyla anlaşılmış bulunuyor. Zira biriktirilen suyun sadece tirityum teşkil etmesi için ‘arıtma’ adı altında yüksek maliyetlerle kurulan ALPs adındaki arıtma sisteminin çalışmadığı biliniyor. Bu durum ise söz konusu radyoaktif izotopların bizi üç yüzyıl boyunca kanser ve türevi hastalıklara maruz bırakma riskiyle karşı karşıya getirmiş bulunuyor.”

‘Maliyet için canlı yaşamı göz ardı ediliyor’

Şirket maliyetleri söz konusu oldu mu canlı yaşamının kolaylıkla göz ardı edildiğini ifade eden Demircan “Erimiş olan bu üç reaktörün soğutma işlemine daha yıllarca devam edileceği için soğutma işlemlerine ve suyun biriktirilmesine de devam edilmek zorunda. Bu da demek oluyor ki radyoaktif suyun denize boşaltılması girişimiyle yeniden karşılaşacağız” diyerek tehlikenin altını çizdi.

Demircan, “Öte yandan bugün verilen onay bir dönüm noktası olarak emsal uygulama da teşkil edeceği için benzer vakalarda benzer  kararlar kolaylıkla verilecek dünya kamuoyunun ise ruhu bile duymayacak” ifadelerini kullandı.

‘Endişelenmemiz ve safları sıklaştırmamız şart’

Bugün  Japonya’da biriktirilen bu radyoaktif suyun denize boşaltılmaması için dünya genelinde Türkiye dahil 24 ülkeden imzaya açılarak sayısı 311’e ulaşan demokratik kitle örgütü, çevre örgütü ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla 86 ülkeden toplam 62 bin 400 kişi tarafından imzalanmış olan bir kampanyanın varlığına da dikkat çeken Demircan  şu yorumda bulundu:

UAEA ve Japonya’daki hükümet kampanyayı ve dünya denizlerine  radyoaktivite karışmasına engel olmak isteyen itirazları yok sayarak şirketlerin lehine karar verebiliyorsa gerçekten endişelenmemiz gerek. Bu örgütlü saldırılar karşısında ekosistem için, tüm canlı yaşamı için endişelenen bizlerin nükleer santrallere karşı uluslararası ağları güçlendirmesi ve şirketlerle devletlerin karşısında yaşamı önemsenmeyen herkes olarak safları sıklaştırması şart.”

 

Avrupa Dolandırıcılıkla Mücadele Ofisi: 1,1 milyar doz sahte koronavirüs aşısı piyasada

Avrupa Dolandırıcılıkla Mücadele Ofisi (OLAF), Avrupa Birliği (AB) hükümetleri ve aracı kuruluşların elinde toplam 1,1 milyar doza yakın sahte koronavirüs aşısı olduğunu açıkladı.

OLAF Genel Direktörü Ville Itala, sahte aşıların piyasa değerinin 15 milyar Euro olduğunu kaydetti.

Rakamlar daha da fazla olabilir

Euronews‘un haberine göre, Itala şimdiye kadar 12 Avrupa Birliği üyesi ülkenin bu tür sahte aşılarla karşılaştığını ifade etti.

Ville Itala, rakamların bundan daha da fazla olabileceğini ekledi.

Piyasada sahte testler de var

OLAF Genel Direktörü Ville Itala, aynı sorunun koronavirüs testleri için de geçerli olduğunu dile getirdi. Itala, özellikle internet üzerinden sahte koronavirüs testlerinin yaygın olarak satıldığını, bu sahteciliği de tespit etmenin zor olması sebebiyle dolandırıcıların kolay kolay yakalanamadığını vurguladı.

Ville Itala, “Korkarım konteynerler dolusu test bu şekilde AB’ye giriş yapıp doğrudan tüketicinin evine gidiyor” ifadelerini kullandı.

Yeşiller Partisi, Yeşil Mutabakat ve sınırda karbon vergisini anlatıyor

Yeşil Mutabakat bize ne vaat ediyor? Yeşiller Partisi, Yeşil Yeni Düzeni nasıl değerlendiriyor? Türkiye açısından avantajlar ve dezavantajlar neler?

Yeşiller Partisi, bu sorulara yanıt arayan herkesi 15 Nisan Perşembe günü saat 21.00’de düzenlenecek çevrimiçi etkinliğe davet ediyor.

Pelin Cengiz kolaylaştırıcılığında gerçekleşecek etkinlikte konuşmacı olarak Ahmet Atıl Aşıcı, Bengisu Özenç ve Koray Doğan Urbarlı yer alacak. Etkinlik Yeşiller Partisi’nin Youtube hesabından takip edilebilecek.