Köşe YazılarıManşetYazarlar

İzmir, Yarımada’nın geleceğini tartışıyor

Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Karaburun, Çeşme ilçelerinin bulunduğu bölge İzmir’de ‘Yarımada Bölgesi’ olarak biliniyor. Bölge doğal güzelliklerinin yanı sıra tarih boyunca bilimin, felsefenin ve sanatın da merkezi olmuş. Çeşme’deki Erythrai, Urla’daki Klozamanai, Seferihisar’daki Teos bu bölgedeki önemli antik yerleşimlerden birkaçı… Klozamanai yabani zeytinin ilk ıslah edilip; bugünkü anlamda zeytinyağı üretilen ilk yer olarak bilinirken, Teos’da sanatçıların ilk örgütlendiği ve sendika kurduğu yer olarak tanınıyor. Erythrai ise tarihte kadın kahinleri ile ünlü…

Yarımada bugün İzmir’de farklı bir nedenlerle tartışılıyor. Bölgede yeni bir turizm projesi yaşama geçirilmek isteniyor. Aslında bu projenin ilk ayak sesleri 2014 yılında duyulmuştu. O tarihte kamuoyuna yansıyan haberlerde yapılan İstanbul-İzmir otobanının, köprü ve yapay adalardan oluşacak bir körfez geçişi ile Narlıdere üzerinden İzmir-Çeşme otobanına bağlanmasının planlandığını belirtiliyordu.  O dönemde harekete geçen meslek ve çevre örgütleri iç körfezin ekosistemini bozacak ve yarımada da büyük bir yoğunluk artışına neden olacak projeyi İzmir İdare Mahkemesinde iptal ettirmişti.  Ama İzmirliler, iki otoban arasında yapılmak istenen körfez geçişinin hiç de İzmir’in ulaşım sorunu düşünülerek hazırlanmış masum bir proje olmadığını anlamaları uzun sürmedi. Ağustos 2019 yılında bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle bölge ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Şubat 2020’de ise üstelik pandemi koşullarının ağırlaştığı bir dönemde; yeni bir kararla turizm bölgesi sınırları genişletildi. Üstelik orman sahaları, zeytinlikler, Çeşme ve Alaçatı’da önemli sahil şeridi proje kapsamına alındı. Tabii tüm bunlar yapılırken önceden  ‘dikensiz gül bahçesi hazırlanması’ da unutulmamıştı. 2017’ye kadar bölgenin önemli bir bölümünü ‘doğal sit alanı’ statüsünde bulunduran plan o yıl dikkat çekmeden değiştirilmiş.

Kamuoyuna yansıyan haberlere göre ağırlıklı olarak Çeşme’de olmak üzere büyük bölümü kamu arazisi olan bölge çok sayıda parsele bölünerek turizm yatırımcılarına verilecek. Bu parsellerin üzerinde sadece oteller değil; sayısı yirmiyi bulan golf sahaları, marinalar, alışveriş merkezleri de yapılacak. Üstelik 27 delikli bir golf sahasının ortalama büyüklüğü 150 hektarı buluyor. Bu durumda büyük bir bölümü kamuya ait olan 3000 hektarlık bir alanın sadece golf sahası olmak üzere ayrılacağı anlaşılıyor. Bu da yine kamuoyuna yansıyan proje alanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Yine 3000 hektarlık bir golf sahasında kullanılacak yıllık su miktarı 30 milyon metreküpü buluyor. Bu miktar 500 bin nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine eşit. Üstelik İzmir’in yarımada bölgesi su fakiri bir bölge ve şu anda bile özellikle yaz aylarında bu bölge su sıkıntısı yaşıyor. Bölgeye dışarıdan su taşımak da akılcı bir çözüm değil. Çünkü İzmir’in merkez ilçeleri bile şu anda tükettiği suyun önemli bir bölümünü Manisa’daki kaynaklardan sağlıyor. Projeyi savunanlar deniz suyunu arıtarak kullanmaktan söz ediyorlar; kimse bunun maliyetini hesapladı mı? Ayrıca o golf sahaları için tarım toprağı nereden sağlanacaktır? Diğer önemli bir nokta ise o sahalar için kullanılacak tarım ilaçları (pestisitler)… Bu yoğun ilaçlamanın bölgede yaratacağı ekolojik yıkım hiç düşünüldü mü?

Acil korunması gereken endemik 19 tür yaşıyor

Bölgeyi mevcut iktidar için cazip hale getiren ise bölgenin büyük bir bölümünün kamu arazisi olması nedeniyle istimlâk yapılmadan el konabilecek ve havaalanı ile İzmir’e yakın olması… Bölgenin bu proje ile eşsiz doğal ve arkeolojik zenginliğinin yok olacak olması ise bu projeyi kentin önüne koyanlar tarafından hiç umursanmıyor. Oysa Doğa Derneği’ne göre yörede endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür var. Bir örnek vermek gerekirse ender görülen “orcislectea” adlı orkide bu civarda yaygın. Ayrıca yarımada bölgesinde çok sayıda kuş türü de yaşıyor.   Üstelik bunlardan bazıları soyları tehlike de olan tavşancıl, bıyıklı doğan ve küçük kerkenez… Bununla da bitmiyor; bölgenin bu proje ile yok edilecek ekolojik zenginliği; sırtlan ve karakulak’ın yaşam bölgesi olduğu gibi yarımada sahilleri Akdeniz fokunun korunması için belirlenmiş beş öncelikli alandan biri…

İşte bölgedeki tüm doğal ve tarihi zenginlikleri yok edecek, İzmir’in çektiği su sıkıntısını krize döndürecek ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ projesine karşı Mart 2020’de TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP Derneği ve 107 kişi yürütmenin durdurulması ve iptali için dava açtı. Bugünlerde Dünya Çevre Günü nedeniyle İzmirliler bir kez daha İzmir’in ‘Kanal İstanbul’u olarak görülen bu projeyi çeşitli etkinliklerle tartışacak ve protesto edecek.

Bu yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün ana teması ‘ekolojik restorasyon’… Kapitalist sistem bugüne kadar vahşi üretimi ve tüketimi için çevreyi sadece ucuz bir ham madde kaynağı olarak gördü… İzmir Yarımada’da, Kazdağları’nda, Karadeniz yaylalarında yaşananlar bu durumun ülkemizdeki birkaç örneği sadece. Yıkımın durdurulamadığı, nedenlerinin ortadan kaldırılamadığı bir ortamda yapılacak restorasyonun başarı şansının olmadığını da hepimiz biliyoruz.

Ekolojik restorasyondan önce ekolojik yıkımı durdurmamız, yeni yıkımları engellememiz gerekmiyor mu?